• ⭐ Herkese merhaba. 🧡 Daha bugün elime geçen ve deyim yerindeyse bir oturuşta okuduğum Savaşta Ölmek Yok kitabını anlatmaya geldim. Cihan Tuna beye güzel jesti için teşekkür ederim. Kitap gelirinin sokak hayvanlarına bağışlandığını da söylemem gerekiyor.
    ⭐ Kitap 2 ana bölüme ayrılmış. Birincisi "toplum baskısı, kurallar ve tabular ile savaşmak", ikincisi "sistemle savaşmak". Kitap şöyle başlıyor ; "Neden bazıları ayda 1.500₺ kazanıyorken, bazıları 100.000₺ kazanıyor?"
    Aslında her insanın içinde daha fazla para kazanma dürtüsü vardır. Ama hangimiz bunun için yeterince ve doğru bir yolla savaşıyor? Hangimiz gerçekten istediği eğitimi alıp, istediği işte çalışıyor?
    ⭐ Büyük bir çoğunluğun cevabı olumsuz. Çünkü toplum baskısını ilk olarak ailemizden öğreniyoruz ve ilerleyen süre içinde de karşımıza çıkan olayları yadırgamadan boyun eğiyoruz, savaşacak cesareti bulamıyoruz. Kitapta bu olay "maymun deneyi" ile çok güzel bir şekilde ele alınmış.
    ⭐ Bir diğer yandan savaşmaya cesaret bulan bireylerin cesareti , toplum baskısı tarafından sindirilmiş insanlar tarafından kırılmak isteniyor. Önemli olan nokta hevesini kırmayıp sevdiğin işe yoğunlaşmak. "Sıradan tercihler ile sıradışı bir hayat yaşamazsınız!"
    ⭐ Unutmamakta yarar var ki "gelişmemiş ülkelerde öncelikler daima başkalarıdır." Başkalarının yaptıklarını kendine merkez edinmeyi bırakıp, kendi yolunu çizebildiğin an "yaşıyorsun" demektir. "Kısacık bir hayatın var, onu da korkarak yaşama. Rahat ol, dünya senin!"
    ⭐ Kitap hakkında yazacak daha çok şeyim var ama malum buraya sığmaz. Bıraksanız bir 200 sayfa da ben yazarım bu konuda. Kitabı okurken sanki kendi düşüncelerim gibi hissettim. Benim rahatsız olduğum noktaları çok güzel bir şekilde kaleme almış Cihan Tuna bey. Bu kitabı okumak çok iyi geldi. Kendinizi iyi hissetmek istiyorsanız okumalısınız.
  • Merhaba kitapsever arkadaşlar,
    Zülfü Livaneli okuyanlar bilir, yazarın kitapları akıcı ve merak uyandırıcı olduğu kadar bilgilendiricidir de. Bu kitabında " Aşk, gözü kapalı bir şekilde uçurumun kenarında yürümektir" sözüyle aşk duygusu hakkında bir takım çarpıcı bilgiler vermekte. Ayrıca unutmak ve hatırlamak kavramlarını güzel aktarmış. Aşk romanı mı cinayet romanı mı yoksa ailesini kaybetmiş bir insanın hayat hikayesi mi diye soracak olursanız, hepsinden bir tutam olduğunu anlayacaksınız okuyunca.
    Sade ve anlaşılır bir şekilde kaleme aldığı romanını bir çırpıda, sıkılmadan okuyacağınızdan eminim. Mehmet karakterinin hikayesini okuyacak ve mühendis karakterin icadı ile kendi sonunu getirdiğine şahit olacaksınız. Kitabı okurken Karadenizin sert dalgalarını hissedecek, Karberosun havlama sesini işitecek, meraklı gazeteci kızın varlığını hissedeceksiniz.... Okumaktan zarar gelmez azizim, okuyun....
    İyi Okumalar...
    Kalbi Selamlar...
  • insanlar geçmişlerine en büyük ihaneti unutarak yapar.
    benim geçmeyen geçmişim hep şimdimde duruyor.
    anılar, unutmayı zorlaştırmak için verilmiş cezalardır sevgilim.
    ben bu cezaya gülümsüyorum.
    senin bıraktığın hiçbir şey ardımda kalmadı benim.
    insana en uzak düşen şey, bilerek geride bıraktıklarıdır çünkü...
    kalbimdeki yerine hiç ihanet etmedim.
    gidişin hiç bitmedi bende.
    kaybedecek de olsam bir yolum vardı sende.
    ve hayat o kadar kuralsızdır ki bazen, oyunu kuralına göre oynamak bile kazandırmaz insana.
    seni kaybedeceğimi bile bile oynadım bu oyunu.
    utanmaktan utanmadan..
    acım mı? geçmedi... alıştım sadece.

    beni mutlu edecek yalanlar söylemeyi öğrendim sensizlikte.
    küçük mutluluklara büyüteçle bakmayı bildim.
    sustum öylece.
    konuşamadım sensizlikle.
    gidişini haklı gösterecek uyduruk bahaneler uydurdum kendime.
    sustum öylece...
    kimse benim kadar sessiz susamazdı.
    zaten o eski tadı da kalmadı susmaların; kime sorsam konuşuyor şimdi.
    anlamadığım tek şey; bende duran zaman sende nasıl geçiyor?
    acım mı? geçmedi... alıştım sadece.

    ben senden mutlu bir son değil, mutlu bir sonsuzluk istemiştim.
    anlamadın!
    belki de seni güzelleştiren, hayatın çirkinliğiydi...
    bunu da ben anlamadım!
    acaba, benimle mutlu olduğun için mi beraberdin yoksa ben mutlu olduğum için mi?
    bu sorunun da cevabını bırakmadın.
    sadece gittin.
    aşk ne senin bende gördüğündür ne de benim sende gördüğüm.
    aşk; birlikte gördüğümüzdür sevgili.
    seninle aynı değilmiş aşka bakışımız.
    sen benden kusursuz bir aşk istedin, ben senden yaşanabilir bir aşk.
    belki bu yüzyılın insanı değilsin diyeceksin bana, ama bence aşk karşındaki insan çırılçıplakken bile gözlerini onun gözlerinden ayırmamaktır sevgili.
    bu kadar temiz severken seni, koca bir hayatı kirletip terk ettin beni.
    bu hayat seni unutabileceğim kadar uzun değil sevgili.
    acım mı? geçmedi... alıştım sadece.

    sen bir katilsin ama suç işlemedin.
    suç işlemeden katil olanlar sadece kalp kıranlardır.
    keşke “beni” öldürseydin; kalbimi değil!
    üzülme sakın.
    yaşayan ölülere yas tutulmaz sevgili.
    ağlarken bile güzel kalmayı becerebilen yüzünle hatırlıyorum seni.
    bensiz de yaşayabilecekken, beni tercih edendin o zamanlar.
    nasıl da inanmıştım konuştuklarına.
    “sevdim” demiştin, hatırla.
    oysa sevilmekten önce güvenilmek isterdim ben.
    daha ilk kıskançlığımda çekip gittin.
    kıskanmak aşkın bencil yüzüdür sevgilim.
    aşkı meslek edinmiş yüreğin meğer ne kadar da hazırmış her yeni başlangıca, hazin bir son bulmaya...
    içindeki eksikliği, boşluk zanneden sevgilim; şimdi gözlerimizin her çarpışmasında kırılan kalbimin parçaları hayatıma batıyor biliyor musun?
    acım mı? geçmedi... alıştım sadece.

    aramıza kaç dünya girdi kim bilir?
    senden sonra öyle büyük bedeller ödedim ki...
    senin yalan ve ihanete ödediğin bedelin çok daha ağırını ben dürüstlüğüme ödedim
    ömrüne kattığın mutluluğu, benim hayatımdan çalman doğru muydu sence?
    gözlerin beni ararken benden önce kaç gözde kirlendi kim bilir
    bunun hesabını hiç sormadım ben sana.
    değişirsin diye çok bekledim.
    ve anladım ki insan değişir ama bizi asıl üzen hiç değişmeyenlerdir.
    yaralar acıyı saklar, izleri hayatı gösterir.
    gidişini affetmeyişimdendir bu gaddar halim.
    senden çok daha alaları beklese de kapımda, ben şairim; kıyamam turnayı gözünden vurmaya...
    acım mı? geçmedi... alıştım sadece.

    insanı yaşatan ve ayakta tutan umutların bir gün insanı öldüren umutlara
    dönüşmesi ne acı.
    hâlbuki bütün bunlara ne gerek vardı?
    hayat beni sensizken de uzun uzun öldürüyordu zaten.
    her yeniden, gerçekten yeniydi eskiden.
    şimdi her başlangıç, bitişini ezbere bildiğimize merhaba demek yeniden ve yeniden.
    işte hayat böyle susturuyor insanı bazen
    başlıyorsun ama sonunu getiremiyorsun.
    her şey o bildik ayrılığa çıkıyor çünkü.
    böyle zamanlarda basiretin bağlanır, dilin kurur, kalbin donar.
    başladığın cümleni kendin bitiremezsen, noktayı başkası koyar..!
    acım mı? geçmedi... alıştım sadece.

    yalnızlık tek başına taşınır.
    sakın yanlış anlama, kendimi yitirmiş değilim, sadece sende kayboldum o kadar.
    hayat sunduğu her engelin arkasına bir mutluluk saklıyor.
    elbet yolumu bulurum yine.
    elbet yine mutlu olurum.
    kış geldi bak, ayrılığımızın beyaz çölü.
    yine bahar gelecek, yine mevsimler dönecek ama gelecek de bir gün geçecek.
    bu kadar konuştuğuma bakma.
    aslında ben sana hep susacaktım ama sen kelimeleri ağzımdan çaldın.

    ah sevgili... beni benden alıp gittin; içimde bensizlik, dışımda sensizlik var şimdi.
    sadece şunu merak ediyorum; hiç ağlamıyor musun özlerken?
    bu kadar mı yoruldun benden?
    şimdi son sözüm sana şu sevgili: bazı erkekler adam doğar, bazıları sonradan adam olur.
    ben aşkı nimet gibi başımın üstünde taşıdım; bundandır boyun eğmeyişim.
    riski bazen kazanmak, bazen de elindekini kaybetmemek için alırsın.
    hayat böyle işte korkun kadar kaçar, cesaretin kadar savaşırsın!

    acım mı? geçmedi... alıştım sadece.
  • Tanıdık geceler bildik kaygılar
    Kentler köprüler uzayan yollar
    Kendi düşlerinden yorgun bir ozan
    Direnir acıya tek başına
  • Dünyada yaşamaya değer bir şeyler bulabildiğim bir gündü. Burayı sevdiğimi düşündüm. Ülkemdeyken yalnızlığımın tahmin edilebilir sebepleri vardı. Yanından geçtiğim her insanın yeni bir sebep bulduğunu düşünürdüm. Buradaysa, bir yabancıyım, o kadar. Geldiğim yerde sevilen biri yahut yakında evine dönecek bir turist olup olmadığımı kimse bilemez. O yüzden yer değiştiriyorum sık sık. Yalnızlığımın meşru sebeplerini korumak için.

    Farklı bir gün yaratmak istiyorum kendime. Senelerce alışkanlıklarıma, takıntılarıma sarılarak yaşadım. Mutlu olamadım. Ölmeden bir de böyle denemek istedim. Artık değişim üzerine kurulu bir dünyam var. Arkadaşlarım sürekli değişiyor, isimlerini unutmaya ve haklarında pek bir şey öğrenmemeye gayret ediyorum. Derinliklerine girmediğim için de kötülüklerini keşfetme imkanım olmuyor. O yüzden, artık herkes iyi insan bana göre.

    Adını bilmediğim iğrenç bir bardayım. Bebek yüzlü bir adam karşımda, içkisini içiyor. Benimkinden güzel yüzüyle dolaşmaya hakkı olmamalı burada böyle. Yanında da uzun saçlı, siyah gömlekli, siyah pantolonlu ve siyah ruhlu bir adam. Siyah severim. Ben de simsiyahım. Güzel yüzlü bebeğe bakıyorum tekrar. İkisinin tek ortak yanı vücutlarındaki dövmeler sanırım. Nedir bu iki adamı birleştiren diye düşünüyorum. Bakışlarımı fark etmiş olacaklar ki yanıma geliyorlar.

    Güzel yüzlü bebek “Merhaba” diyor. Öyle kibirli ki bu zayıf tanışmanın yeteceğini düşünüyor beni etkilemeye. O güzel surata rağmen ters giden bir şeyler var sanki. En yakınındakini bir anda terk edebilecek bir kaypaklık seziyorum ifadesinde. Merhaba, diyorum. Yanındaki tanışmaya tenezzül etmiyor benimle. İçki içmiyor ilginçtir, cappuccino içiyor. Görünümüyle bu kadar çelişen bu adam ilgimi çekiyor. Birbiriyle ortak hiçbir yönü olmayan garip bir arkadaş grubu oluyoruz o an için.

    Her şeyi bildiğini sanan bu iki adamla susmaya başlıyoruz. Yeni bir arkadaş grubuyla yapılacak en hayat dolu etkinlik bu olsa gerek. Duvarlarımı düşünüyorum ben de. Kendimi evimde hissetmediğim için mi boş duvarlar yoksa duvarlar boş olduğu için mi kendimi evimde hissetmiyorum? Duvarları doldurmak isteseydim bile, hiç fotoğrafım yok ki benim. Olsun diyorum, benden kötü durumda olanlar da var. Bir yerde okumuştum. İnsan başına kötü olaylar gelen birini görünce o kişi için saniyenin onda biri süre üzüldükten sonra hemen kendi için mutlu olurmuş, oh benim başıma gelmedi diye. Bu hikaye kesinlikle böyle değildi. Neyse, nihayetinde düşündüğüm, insan bir kımıl zararlısından farksız.

    Ben oturduğum yerde varoluşsal sancılar çekerken isimlerini bilmediğim yeni arkadaşlarımın tartıştıklarını fark ediyorum. Zihinsel ölümlerini gerçekleştirmekten bahsediyorlar. Nedir diyorum bu zihinsel ölüm. Kısa bir bakışlarını yakalıyorum birbirlerine. Bana söylememeleri gerektiğini düşünüyor olacaklar, tereddüt ediyorlar. Yazdıklarını anlatıyorlar. Yazarak zihinlerini boşalttıklarını, anılarını tükettiklerini... Her şey tükenince, zihinsel ölüm gerçekleşmiş olacak, bedenleri yaşarken zihinlerini öldürecekler. Hayatımda bu kadar boktan bir fikir duymadığımı söylüyorum. Sanırım biraz daha konuşursam beni öldürecekler.

    Nitekim öngörüm gerçekleşmiyor. Yaşıyorum. Neden diye sormuyorlar nedense. Her gerizekalı kendi fikirlerini parlak zanneder. Bense bu zifiri karanlıkta ancak cılız bir şekilde parlayabilen fikirleri eleştirmekten zevk alırım. Keşke diyorum neden diye sorsalar da açıklasam, tartışsak, kavga etsek. Hırsımı boşaltmama izin vermemek için bilinçli bir protestoda bulunacak denli zeki olduklarını sanmıyorum. Onlar susuyor, ben susuyorum. Hırçınlığımı bastırıyor bu sessizlik. Birlikte susmanın iyi geldiğini hissediyorum. Beni kandıramazsın diyor sanki bu suskunluk, hırslarını biliyorum diyor. “Hırslarını biliyorum, günahlarını biliyorum ve umurumda değil, rahat ol. Çünkü ben daha kötülerini yaptım.”

    Ayrılıyoruz sabaha doğru. Yeni güne ve artık eskimiş arkadaşlarıma veda etmeden evime gidiyorum. Bir ara isimlerini söylemişlerdi sanki... Neydi o? Sahte olduğu belli, komik isimler. Tamam, Kinyas ve Kayra...
  • Yaş otuz beş,
    İlk yarı bitti..
    Yazacak çok şey var,
    En iyisi önce keskin bir kahve yapmalı!


    Yaş otuz beş,
    İlk yarı bitti..
    İlkokul dönüşü sokaktaki evin penceresinden ağaçkakan Woody’yi izleyen ben uzaklarda
    Çocukluğumun elektrik tellerine takılan ilk ve tek uçurtması çoktan parçalandı,
    İzi kalmadı evciliklerde evin şoförünü oynadığım yılların..
    Çocukluğum..
    Ahmak ve bunak yaşlılığımın kırışık suratı şimdi
    Çocukluğuma selam olsun!

    Yaş otuz beş,
    İlk yarı bitti..
    Genelde korkularımı taşıdım, korkusuzca
    Rutine bağlanınca her sevme
    Şairin dediği gibi “her üryan gelişme”
    Bir çift göze esir düşmekle
    Gözden düşmelerin esirliği kucakladı beni
    Tuhaf..
    Yaşlanınca, yas’ları yasallaşıyor insanın
    Kelime oyunlarında oyunu kaybetmek
    Küçükken küsüp kenara çekildiğim
    ve oyuna hiç alınmadığım dışlanmışlıklarımı özlüyorum
    Dışlandıkça içimden..

    Oysa yaş otuz beş işte,
    Çok mu önemi var yazım kuralına uyup yaşımızı ayrı ya da bitişik yazmanın?
    Sonra geri dönüp ya ve da’yı ayırmanın?
    Ayırmayı seviyoruz sanırım, takıntılarımız bundan..
    Bu zamana kadar tek öğrendiğim herkesin herkesten gitme özgürlüğüdür,
    Ölümle olur bu bazen,
    Ölüm, ölene kolaydır,
    Sadece nefes almayacaksın artık, kalp atmayacak hepsi bu..
    Kalana bir müddet zordur, sonrası “insanoğlu malum” türü bir alışkanlık..
    Birde öldürür insan bazen giderken kalanda kendini,
    Bir süre orta yerde durur cenaze,
    Kimse görmez ortada yatan cesedi,
    En acıklı ağlayanadır insanın hüzünlü bakışı,
    Acı çekmek, binevi hastalık gibidir,
    Seni de öldü sanırlar,
    Öldürebilirsinde kendini buda bir ihtimal elbet..
    Ama bir gün öncesi yüksekten düşme korkuna gülenlerin
    Bir gün sonra resmen düştüğündeki damaklarında kalan irmik helvasının tadı,
    İğrençtir muhakkak..
    Tabi herkesin herkeste kalma hakkı da var, bedenen olmasa da
    -Yo, hayır! Ben bu insanlar arasında değilim-
    Herkesin herkese dönmeye de hakkı var, muhakkak..
    Gidilen yolculukların dönüşü olacaktır..
    Değil midir?
    “yol bir yere gitmez,
    o bir durma biçimidir”
    Fakat döndüğün kapının rengi, ev sahibinin ruhudur,
    Hayatın başrolünü oynayana kadar bir boyacı ile anlaşıp kapının rengi boyanmadıysa elbet,
    Hiçbir tiner çözemez ruhun ciğerindeki keskin yaşama kokusunu,
    Kaldırır kafanı bakarsın göğe,
    Gök mavi, deniz yeşil, dağlar kızıl otlarla çevriliyse
    Dokunur Turgut abi omzuna, fısıldar
    “Göğe bakalım..”


    Yaş otuz beş,
    İlk yarı bitti..
    Birden aklıma Frida geliyor..
    Yok bu Frida’yı tanımazsınız!
    Durup durup kaçar kendi ruhuna,
    Kaplumbağa gibi miskin olur bazen,
    Yuvası kendi ruhunda, sıkıldıkça terk etmeyi beceremez
    -aynı ben-
    Oysa öyle güzel ki ruhu,
    Öyle güzel ki benliği
    Yerinde olsam, bende çıkmazdım kendi içimden…
    İnsanın insanı çözmesinden korkmak,
    Korkusuzca korktuğu tek şey..
    Her insan vurmaz sırtından her insanı
    Senli benli benlerle yani kendisiyle dolu sırtını sırtlanlarla senli benli etmediğin sürece..
    Ki şu da var;
    Umutsuz, umarsız yaşamanın keskin adımlarında ayağındaki kanı sevmeli insan..
    Yürümekten korkma,
    Biliyorum utancını, koşmaktan da!
    Bırak yettiğince ciğerlerine yapışsın hayat en hızlı haliyle
    Yaşadığın devrin suçlusu sen değilsin,
    Bunu bilmelisin..

    Yaş otuz beş,
    Merhaba ikinci yarı..
    Susmayı seviyorum kelime oyunu yapmadan bazen,
    Susmak, kelimeleri törpülemek yerine silmek
    Bazı sözlerin özünde,
    Özlemek uzun ıssız cümleleri,
    Kan revan bir edebiyatın kanayan kompozisyonunda
    Kaşığı kanla dolu kompostosunu içmek
    Hep aynı sonu sonsuz kere yaşamak, yaşlanmak kadar güzel değil!


    Yaş otuz beş,
    Ben elimden geleni yaptım senin için, biten sensin
    Hoşça kal ilk yarı..
    Hoşça kalırken, hoş çok çakallık yaptın bana, kabul et istersen!
    Kendi senaryomda yan rollerde yan gelip yattığım doğru değil,
    Tüm suçu bana yüklemeni kabul etmiyorum!
    Yenilgileri yineleyip sunan sensin..
    Bir kitap alırken duyduğum sevinci engelleyemezsin!

    Yaş otuz beş..
    Bitmeye direnen şiirin bulunmayan dizeleri..
    Kelimelerime yabancı ellerin, kendini frenleyen huzursuzluğu..
    -Hiçbir şey beklediğin gibi değil sanırım,
    Eeee ne yaparsın, hayat bu..-
    Fotoğraf kareleri güzel anları canın acısın diye sonradan karşına çıkarmak için var,
    Sevmem bu yüzden fotoğraf çekilmeyi..
    İzi kalmasın isterim eskinin..
    Silmek ve silinmek güzel şey!
    ve güzel şey avuçlarken yüzünü hüzünlü bir kadının yazsa roman olacak hayatında
    Kitaplara gömülmüş ve kitaplarla gömülmüş düşlerinde
    Hep bir mahcubiyet ve hep bir mağlubiyet yüklü ruhuna dokunarak
    Ne zaman görsek birbirimizi sabahları tüm kuşların sesiyle uyanmak
    Çoğaltmak anları, anıları
    Nereye nereden gidilir bilmediğimiz yolculuklara bakmak
    Korkmak,
    Korkmak
    ve korkmak işte herşeyin özeti..
    Yaşayacağımız ve yaşlanacağımız yol belli oysa!
    Yok öyle yok olup gitmek ufak ufak
    Ya imha etmeli kendini ya ihmal!
    ve sen bir şiir arasında satır arasına zor girersin
    ve bilirsin, kaçmak her zaman kurtulmak değildir başka sevdalarda..
    Ortada sıçan oyununda hayatına pislersin ta çocukluğundan beri,
    Çok iyi bilirim seni..
    ve biter şiir..
    Saat gelir, yorulur kalem..
    Yeni bir yılda hatırlanmaya, hayıflanmaya yelken açmaktır yapacağımız..
    Kırıldığım ve kırdığım herkesi tekrar kırmak ve onlara tekrar kırılmak dileğimle..
    Yaş otuz beş..
    Merhaba ikinci yarı..