• 168 syf.
    ·2 günde
    28 Aralık 2019 Cumartesi
    16:19

    Sahi, kendimi unutalı ne kadar oldu dersin?
    Yok olduğumu düşüneli, aslında yok olanın zaten hiç olmayan bir şey olduğunu unutalı, ne kadar oldu? Ya da, zamanı unutalı?
    Her gün biraz daha giden sen, neredesin şimdi?
    Kimlerlesin?
    Duruyor mu hayallerin?
    Yaşamaktan yorgun düştüğün oluyor mu?
    Senin zamanın nasıl ilerliyor?
    "Kim" oldun? Bir kimligin var mı? Yoksa hâlâ tırmanıyor musun?
    Kendine ulaşabilme umudun var mı?
    Rastladın mı hiç bendeki sen'e ya da onu gördüğünü sandığın oldu mu?...

    (sayfa, 12)
    ...
    ...

    Ulaşmamız gereken tek yer kendi benliğimiz olduğu halde en çok da ona uzak değil miyiz? kendimizden kaçıp başkalarına sığınma taleplerinde bulunduğumuz vakitler en aciz olduğumuz vakitler değil mi yatağımızın yanı başında var olan boy aynalarına bakmadan nereye kadar kaçabilir olduğumuzu düşünmüyoruz ya da düşünmüyorum. Avare Kadın'ın bu duruma olan göndermesini eklemek istiyorum.

    " İşte şimdi nasılsam öyleyim! Bu akşam uzun ayna ile karşılaşmaktan, o yüzlerce defa kaçındığım, razı olduğum, kaçtığım, tekrar başlayıp yarıda bıraktığım kendi kendimle konuşmadan kurtulamıyacağım... Çaresiz! Her türlü ricatın ne kadar boş olduğunu önceden duyuyorum. Bu gece gözüme uyku girmeyecek, okumaktan da zevk almayacağım..

    (Avare Kadın, Colette)

    Her türlü ricatın boş olduğunu artık ben de önceden duymaya başlıyorum, sığındığım her yazar da bunu daha iyi anlamama yardımcı oluyor.

    Ahmet Cemal, ona bir tesadüf eseri denk geldim (tabi sonradan çevirdiği 9 kitabı okumuş olduğumu öğrendim) şuan ki hayatımın yarısı çalışarak geçti bundan sonraki yıllarda da artık çalıştığım yılların oranı gittikçe artacak, yaşadığım her yerde kendi çapımda kütüphanemi kurarım genelde sahaflardan ya da internet üzerinden alışveriş yaparım, Şuanda da Gaziantep ilinde yaşıyorum iş yerine peş peşe gelen kargolar iş arkadaşlarımın dikkatini çekmeye başlamıştı, çünkü gelen her kargoda ne ayakkabı, ne giyim, ne başka bir şey daima kitap oluyordu, işte aylar evvel birkaç kişi daha benim de almam gereken kitaplar var gibisinden söylemlerle bana geldi toplu bir sipariş verdik belli bir miktardan sonra bazı kitapla kampanya dahilinde 1 liraya düşüyordu orada Ahmet Cemal'in İnsana Dönmek kitabı da vardı, onu da aldım incelemesini de buraya bırakayım.
    #55135812
    İnsana Dönmek kitabının birkaç denemesinden sonra hemen Dokunmak, Kıyıda Yaşamak ve Lanetlenmiş Ağustosböcekleri kitaplarını ve ardından Ahmet Cemal'in en çok sevdiği Avare Kadın kitaplarını sipariş ettim.
    #58157963
    Şimdi de Lanetlenmiş Ağustosböcekleri kitabının birkaç denemesinden sonra beş kitabını daha sipariş edip bu incelemeye koyuldum. Bazı yazarlar daha çok içselleştiririz Ahmet Cemal benim için öyle bir yazar, ben içimden geldiği kadar yazarım uzun mu kısa mı olur bilemem kimse için de yazmam çünkü hep herkesten uzak bir yaşam seçtim Ahmet Cemal kadar Kıyıda Yaşamadım belki ama o yönde olduğumu söyleyebilirim.


    Ahmet Cemal kendi kendisiyle yüzleşen bir insan ve bunu en özel yanlarıyla bizlere, okurlarına aktaran bir yazar, çocukluk tramvaları, babasının üzerindeki etkileri ve annesinin kötülediği kadınların, annesinin sürekli olarak komşuları ile toplanıp toplanıp babasını ve babasının birlikte olduğu kadınları kötülemesi hayatında dönüm noktalarından biri oldu.

    "Aslında o yolculuğun başlangıç noktasında da yalnızdı. Yani bir yaşamın sinir boylarına vardığını söyleyebileceği noktadan çok,ama çok önce.
    Yine bir kıyıda, tek başınaydı, ve çocukluğunun kıyıları hep ıssızdı.
    Issız ve yalnız.
    Bir türlü ulaşamadığı bir kadın ve bir de adam vardı. Hep bir uçurumun kenarındaydılar, ve o uçurumu geçip onlara kavuşabilmesi için hiçbir zaman önünde bir köprü kurulmadı.
    Kurmadılar.
    Onlar, çocuk henüz o ıssız kıyılara çıkmazdan önce, bir deftere attıkları iki imza ile sanki tanıkların önünde birbirlerini lanetlemişlerdi, ve o çocuk da bir anlamda soydan gelen bu lanetin yüküyle doğmuştu.

    Nikahları sanki bir buzdağının üstünde kıyılmıştı.
    Çocuk onları tanıdığında, birbirlerine öylesine sevgisizdiler.
    Karı ve kocaydılar
    Ana ve babaydılar.
    Dondurucu bir soğuğun ortasında boşuna sevgi beklemekte olan bir çocuğun büyükleriydiler."

    (Kıyıda Yaşamak, sayfa 58)

    İşte bu sevgisizliği hayatında hep insanlara sevgiyi aşılamakla gidermek istedi Ahmet Cemal, bir öğrencisinin Amerika'dan ona attığı mektubunda ona siz bana insanları sevmeyi öğrettiniz hocam demesi kadar yüce bir uğraş verdi Ahmet Cemal.

    Sürekli babasını kötü bir adam olarak ona tanıtan annesi ve annesinin kadın komşularının üçgeninde geçen çocukluk yılları ona hep baban gibi alkolik olma, baban gibi orospuların peşinden gitme nasihatleri verildi ama kimse ona babasını anlatmadı babasının neden içtiğini ve neden başka kadınlara gittiğini de, bu durumun Ahmet Cemal'e geri dönüşü ise hayatının bütün kadınlara kapalı kalışı oldu...

    "Önce Asmalımescit'teki Nil Lokantası'na uğrayacağım. Şimdi babam oradadır.
    Onu bana kimse tanıştırmamıştı.
    Yalnızca anlatılanlardan biliyorum.
    Onunla hiç tanışmadım.
    Kendi kendime anlattıklarım da yalandı.
    Çünkü bana da anlatılmıştı.
    Bu gece, belki de ilk kez tanıyacağım babamı.
    Öldü.
    Hem de yıllardır ölü benim babam. Feriköy'de.
    Ölü, ama ne var bunda? Yine de tanışamaz mıyız?
    Çünkü ben bir ölüyü değil, ama babamı tanımak istiyorum.
    O yaşarken aramıza girenler, onu hep kötülemiş olanlar, ölümünden sonra çekildiler.
    Benim için, "Artık babasını istese de tanıyamaz!" diye düşünmüş olmalılar.
    Ne kadar büyük bir yanılgı!"

    (Kıyıda Yaşamak, sayfa 70)

    Yabancı bir lisede okurken bir gün dışarıda babasıyla buluştu Ahmet Cemal, (babası da eve hiç para bırakmaz hiçbir katkı da sağlanmazdı, çünkü babası o evi sevmiyordu ve o evdeki kadını da sevmiyordu ama oğlunu da bu ikilem içinde harcıyordu) babası ona bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sordu, o da iki kalın bir de ince defter gerekli diye söyledi, o gün ve sonraki günde de eve gelmedi babası bir sonraki günün sabah sekizinde bir köprü başında elinde bir paket içki kokar vaziyette oğlunu bekliyordu havanın çok soğuk olmasına rağmen oğlunun deftersiz kalmaması için geceden kalma haliyle insanların önünde oğlunu bekleyecek kadar onu seviyordu babası...


    Ahmet Cemal hiçbir zaman paranın peşinden gitmedi hiçbir zaman mal mülk peşinde koşmadı tek hazinesi duvarları örten kitaplarıydı. Kazandığı parayı ihtiyaç sahiplerine yardım ederek harcardı, insanın içindeki sevgiye inanırdı.


    "Ben paranın romanını hiç yazmadım. Bana hep onun acı gerceklerini yaşamak düştü. Param olduğunda, çevremde kimde olmadığını hissettiysem, gücüm oranında verdim. Hep bu ahlakla yaşadım. Şimdi ise, ileri sayılmayacak bir yaşa rağmen, artık yolun sonuna geldiğimi biliyorum. Daha yapmak istediğim belki çok şey var. Ama ben, artık çok yoruldum. Daha çok şeyler yapmamı, başladığım ve başlattığım pek çok şeyi bitirmemi bekleyen güzel insanlar var. Asıl onlara borçlu kalacağım. Beni bağışlayacaklarını umuyorum.

    Günlerden bir gün, beni bir sigorta hastanesinin odasında ölmeye yatırdıklarında ya da bir yerlerde yaşamını yorgunluktan kendisi noktalamış olarak bulduklarında - Colette'in dediği gibi, artık şöyle gözlerden uzak, külrengi, sessiz sedasız bir ölümü arzuluyorum- bu dünyadan paranın savaşını yitirmiş, ama sanırım kendini ucuzlatmamayı başarmış biri olarak çekip gideceğim ve benim romanım, zaten son satırına kadar yaşanılarak tüketildiği için, hiç yazılmayacak .."

    (Kıyıda Yaşamak, sayfa 130)

    Bu kitabı ilk okuduğum vakit hiçbir alıntı paylaşmadım, o günkü ruh halim kimseyle bir şey paylaşmak istemiyordu ama Ahmet Cemal Lanetlenmiş Ağustosböcekleri kitabında şöyle söylüyor:

    "Kanımca bir şeylerin, tanıyalım ya da tanımayalım, başka insanlarda da yankılanmasını isteyebiliriz. Çünkü o yöne kayınca, çok farklı bir paylaşım gerçekleşiyor. Bir şeylerden yakınan, bir şeylerin değişmesini isteyen tek kişinin siz olmadığınızı anlıyorsunuz."

    Ahmet Cemal'in de onun kitaplarının da daha fazla yankılanmasını istiyorum sanırım. Çünkü o hayatını hep edebi yankılara ayırdı sonunda ise sessiz, kimsesiz ölmeyi isteyecek kadar yalnız olduğunu hissederek veda etmeyi istiyordu lakin kitaplıklarımızın raflarında, hayatımızın bazı anlarında onu anarak ve onun bizimle paylaştığı düşüncelerle biraz daha olgunlaşarak yaşadığını düşündüğü kıyıdan çekip kurtarabiliriz tıpkı 72. Yaş gününü kutladığı bir günden sonra bir okurundan aldığı bu mailde yazan mektup gibi...


    "Merhaba,
    Yeni yaşınızı kutluyorum.
    Yaşamaya değer bir ömür sürmenizi diliyorum. "İyi ki yaşadım, iyi ki yazdım, iyi ki çevirdim," diyebileceğiniz bir ömür.
    Hani sıklıkla hatırlatırsınız ya, "Üzerinde düşünülmeyen bir hayat, yaşanmaya değer bir hayat değildir," diye. Sizin, yaşanmaya değer bir ömür yaşadığınızı düşünüyorum.
    Nerden mi biliyorum? Şuan size bu mektubu yazarken, masamda duran Zweig'ın Montaigne denemesi, karşımdaki rafta duran Niteliksiz Adam ciltleri, bırakın size, asıl bize, "İyi ki yaşadı Ahmet Cemal," dedirtiyor. Daha ne var ki...
    Hep "Kıyıda", hep "Giderayak" yaşadığınızı düşündünüz, biliyorum, belki de öyleydi.
    Ama nasıl yaşarsanız yaşayın, bir taşra kentinde minicik bir evdeki kütüphanede Zweig'lar, Kafka'lar, Canetti'ler, Lukacs'lar, Bachmann'arla bir dünya sunulduysa eğer bana...

    Bu Ahmet Cemal sayesindedir.
    O halde iyi ki doğdunuz..

    Şeref Bey'i bilmem ama Ahmet Bey hep burada olacak, kitaplığımda, kütüphanemde..."

    Ve şöyle cevaplar Ahmet Cemal:

    "Bu mesajı okuduğumdan beri, hayatımda belki de ilk kez, geride kalan yetmiş bir yıl boyunca çektiğim tüm sıkıntılara ve yoksulluklara, sırtıma yüklenmiş onca ezikliğe rağmen, aslında ne kadar varlıklı yaşamış olduğumun bilincine güçlü bir biçimde vardım.
    Ve artık kendim hakkında çok iyi bildiğim, çok emin olduğum bir şey var: Bir defa daha yaşamak elimde olsaydı eğer, noktasına virgülüne dokunmadan yine bu hayatı yaşamayı, böyle yaşamayı seçerdim!'

    Ahmet Cemal'i 2017 yılında kaybettik, ne yazık ki ona bir daha bir mail atacak durumda değiliz belki de bu geç kalınmışlığı onu daha fazla okuyup, anlayıp ve daha fazla anlatmaya çalışmak telafi etmek durumdayız artık,

    İyi ki doğdun, iyi ki yaşadın, iyi ki çevirdin ve iyi ki yazdın Ahmet Cemal!
  • ~~ETKİNLİK BİTTİ~~

    Arkadaşlar merhaba, Gençlik ve Spor Bakanlığı aşağıdaki kitapları hediye edeceğini duyurdu.

    İletişim bilgilerinizi ve seçtiğiniz bir kitabın ismini bu linke mesaj atarsanız hiçbir koşul olmadan adresinize gelecekmiş kitap.

    GSB Destek (@GSBdestek) adlı kişiye göz at: https://twitter.com/GSBdestek?s=09

    Kitaplar
    1- Saatleri Ayarlama Enstitüsü | Tanpınar
    2- Yılkı Atı | Abbas Sayar
    3- "İz"ler | Akif Emre
    4- Yaşamak | Cahit Zarifoğlu
    5- Baba Evi Avare Yıllar | Orhan Kemal
    6- Sır | Mustafa Kutlu
    7- Üç İstanbul | Mithat Cemal Kuntay
    8- Beyaz Gemi | Cengiz Aytmatov

    Etkinlik duyurusu: https://twitter.com/...313681838989313?s=19

    Paylaşın, daha fazla kişi yararlansın olur mu?

    Iyi okumalar.😊
  • "Sevgiyle büyüyen her insan iyi bir insan olur."
  • 475 syf.
    ·22 günde·10/10
    Sevgili okurlar, öncelikle merhaba. Uzun zamandır okumaya devam etmeme karşın bir inceleme yazmadım. Bu sadece inceleme konusunda olmadı ne yazık ki. Bir öykü ve deneme de yazamadım. Yazın tembelliği yüzüme vurdu. Ne var ki hiç değilse arada bir yazı yazdığımı hatırlamak amacıyla bu kitabı incelemek istedim. Öyle ahım şahım bir inceleme olmayacağı kesin. Fakat yine de konuma dönüp hasbihalime son vermek niyetindeyim.

    Bundan önceki incelemelerimde bir Oğuz Atay veya postmodernizm garezi bende mevcuttu. Lakin şimdi bakıyorum da bu tip durumlardan eser kalmamış! Edebi fikirlerimi değiştirdim demek yerine bu cümleyi kurduğum için sizden özür dileyeceğim. Ama postmodernizmi anlamak için uzaktan atıp tutmak yerine metnin içine girmenin daha doğru olacağını artık anladım.
    Bendeki bu dönüşün baş sorumlusu işte şu kitaptır. Kitabın ilk sayfasını çevirdiğimde fikirlerim değişmeye başlamıştı zaten. İtiraf edeyim ki böyle mükemmel bir eser beklemezdim. Şimdi incelememin bu şekilde pembe laflarla ya da methiyelerle süreceğini zannediyorsanız, hele ki esere değinmeyeceğimi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bu daha başlangıç(sanırım üslubumu da değiştirdim, görün işte ne kadar etkilendim. SPOİLER VARDIR)

    Konuya girmeden evvel Oğuz Atay'ın üslubunu mercek altına almak istiyorum. Şaşırtıcı seviyelerde ve oldukça incelikli mizah unsurları görülmüştür. Ayrıca sonradan tutulan tutanaklarda üstkurmaca bulunmuştur. Kahramanın kişiliğinin ayrıca devamlı çatışması, dünyayı bir ''oyun sahnesi''ne benzetmesi ve kendini de içine katması buna örnek olarak verilebilir. Kitabın başından sonuna kadar üstkurmaca unsuru olarak oyun sahneleri yer almıştır. Ayrıca şu tanıma bakınız: http://edebiyat.k12.org.tr/...ar/%C3%9Cstkurmaca/5 MEKANİK İNCELEME BURADA SONA ERMİŞTİR.

    Zannediyorum Oğuz Atay kadar olmasa bile bu işi ben de bir ölçüde kıvırıyorum. Şimdi ben bu metin üzerinden geleneksel anlatıyla postmodernizmin bir kıyaslamasını yapmak istiyorum.
    Öncelikle geleneksel anlatı, yani ''sıradan'' roman; olay örgüsü, kişi, yer, zaman gibi unsurları karman çorman düzenlemenin okuyucunun kafasını bulandıracağını düşündüğünden hiç bu topa girmez. Her şey baştan sona anlatılır. Eser, okuyucunun gözünde ''gerçekten yaşanmış'' izlenimi bırakmalıdır. Öyle ki zaman bile bazılarında 1,2,3 diye gider. Önemli olan anlatılan kişinin iç dünyası değil, bunun gerçekten olduğudur. Gerçekten oldu işte! Ne var ki bu takıntı, gerçeğin bir kısmını sonradan da anlatacağım üzere karartmıştır.
    ''Ayşe sabah 5'te uyandı. Kollarıyla gerinirken gökyüzüne bakındı. Mavi mavi parıldayan gökyüzü ona gülücük atıyordu. Artık kahvaltısını edebilir, okuluna gidebilirdi.''
    Böylelikle zannediyorum sadece Ayşe'nin iç dünyasını değil, kitabın edebi yönünü de kurban eder yazar. Çünkü edebiyat yalnızca birkaç betimlemeye hapsedilmiştir.
    Oysa gelin bilinç akışı tekniğinin görüldüğü şu pasajı okuyun da bireyin iç dünyasını birazcık anlayıverin!
    ''Burada doğdum. Çok büyümedim. Bir ay önce annem öldü. Onu severdim. Bana benzerdi. Bazı haksızlıklar oldu. Onsekiz yaşındayım. Daha liseyi bitirmedim. İyi bir öğrenci değilim. Annemi burada bırakıyoruz. Yalnız kaldım. Uzun yazmayı sevmiyorum. Kadınca bazı dertlerim var. Utanıyorum. Annem gibi ölmüş olmayı isterdim. Fakat, annem gibi genç yaşta ölmekten de korkuyorum. Beni anlayacak biri çıkar mı acaba? Bugün salı. Özetin altına, bulunduğu şehrin adını yazdı ve o günkü tarihi attı.''(s.211)
    Görüldüğü üzere bu pasaj, kitaptaki Sevgi karakterinin iç dünyasını aslında yoğun bir şekilde ima ettiği gibi(zaten kitapta bu tarz anlatılar daima imadır. Altındaki anlamı bizim bulmamızı ister yazar.) bize Camus'un Yabancı kitabının etkilerini düşündürür: ''Anam ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum. İhtiyarlar Yurdundan bir telgraf aldım: 'Anneniz vefat etti. Yarın kaldırılacak. Saygılar.' Bundan bir şey anlatılmıyor. Belki de dündü.''(Yabancı, s.1)

    Artık klasik metin ile modern metnin farkını zannediyorum anladık. Modern metinde, pasajlarda farkettiğiniz ya da kitabı okuyunca anlayacağınız üzere odaklanılan şey karakterin iç dünyası olduğu için bilinç akışı vardır. Olaylar, zaman, kişi ve yerler tamamen odaklanılan kahramanın hizmetine verilmiştir. Bundan dolayı ne sıralı bir olay, ne de durmadan akan bir zaman vardır. Aslında bu durum kitabın bir kurmaca modeli olduğunu da bize hatırlatır. Böylelikle yazar, yazdığı kitabın üstüne eğilmeyi okuyucusuna vazife bilir: ''Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?''(Korkuyu Beklerken, s.196)
    Modern anlatın bir başka özelliğine daha değinmem gerekiyor. O da geleneksel anlatımın darmadağın edilmesi. Bunu sadece üslup bazında yapmıyor yazar, noktalama işaretleri ve yazım kuralları bile meydan okunanlar arasında:
    ''...Gene de herkes tarih okuyor; bütün belgeler bir bir, gün ışığına çıkarılıyor. Bu belgeler de tarihimize ışık tutuyor. Bir millet, tarihine düşkün olmalı deniliyor. Bitmez tükenmez yazışmalar, hürmetlerimi arzederimler içinde küfürleşmeler, ilkolarakpaşahazretlerinibenikazetmiştimler, eyhakikatasusamışmilletimöğren'ler, nasihatler, musahabeler, harbiumumi hatıraları, edirne hatıraları, hatıra fotoğrafları, ok işaretli paşalar, çarpı işaretli mülazımıevveller, damatpaşayaakılöğreten aklıevveller, vakayıvakvakiyeler, vakanüvisler,...''(s.69) Bu şekilde yazar tarihle ince bir alay peşinde olduğunu bize sezdiriyor. Çünkü tarih de gelenekseller arasında! Ayrıca Şeyh Galib'in Hüsn ü Aşk eserine bir gönderme bile yapıyor yazar: ''...Ben de benden önce gelmişlerin ve geçmişlerin bütün tecrübelerini hiçe sayarak sahneye çıkıyorum işte Bilge! Tarz-ı selefe tekaddüm ettim, bir başka lügat tekellüm ettim. Yeni sözlere güveniyorum. Evet, ben geldim Bilge. Here I come. Come come come. Ey kalem! Bu eser senin değildir. Ey gece! bu seher senin değildir.''(s.159) Burada her şeyden önce bir bilinç akışı var ama bilmeyenler için söyleyeyim: ''Tarz-ı selefe tekaddüm ettim, bir başka lügat tekellüm ettim.'' beyti Hüsn ü Aşk mesnevisinin sonunda yer alan bir beyit. Tıpkı ''Ey kalem! Bu eser senin değildir. Ey gece! bu seher senin değildir.'' diye Türkçe açıklaması verilen ve mesnevinin son kısmında yer alan ''Ey hame eser senin değildir/Ey şeb bu seher senin değildir'' beyti gibi. Yazar sadece mevlevi şaire değil, pek çok yazara da gönderme yapmış. İlginçtir ki büyük bir kısmı Tanzimat yazarları olup bunların arasında da en dikkat çekeni kitapta Hüsamettin Tambay kişisinin devamlı okuduğu bir isim olan Mütercim Arif oluyor. Yazar belli ki Tanzimat yazarlarının düştüğü çelişkili fikirlerden ve onların çatışan kişiliklerinden etkilenmiş ve bununla ilgili uzun bir bölüm bile koymuş kitabına. Ama onu inceleme gereksiz yere uzamasın diye buraya almak istemiyorum.

    Kitabın konusunu henüz anlatmadım, çünkü bunca yenilikten sonra kitapta dikkate alınacak en son şey olabilir. Ama yine de kitabın tuttuğu mercek bizim için artık üslup ve yeniliklerden konusuna kaymıştır.

    Hikmet Benol isimli bir kişi Sevgi ile yaptığı evlilikten mutlu olmamış ve ayrılmıştır. Evliyken aşık olduğu, karısının arkadaşı Bilge ise bize evlilik platformunun insanı kısıtlayan koşullarını ve yarattığı bunalımları düşündürtür. Zaten kitap iyi anlaşılırsa ikili ilişkilerde aile baskısı ve toplum gibi koşullar, meydan okurcasına eleştirilmektedir. Hikmet, boşandıktan sonra yalnız başına yaşadığı 3 katlı ahşap evi gecekondu olarak görmektedir. Belki de bu, onun bilinçaltıdır. Hikmet'in merkezinde dönen kişiler sırayla eski eşi Sevgi, aşığı Bilge ve ahşap evdeki komşusu Hüsamettin Bey'dir(en belirgin olanları). Ayrıca Hikmet'in hayalinde bu kişilerle kurduğu münasebet bizim kurmaca ile gerçeklik sınırlarımızı zorlar. Çünkü iç dünyasını olduğu gibi görebildiğimiz Hikmet, yer yer annesini-babasını, Sevgi'yi, Bilge'yi ziyaret etmekte, onlarla konuşmakta veyahut onları bir oyun sahnesi şeklinde(üstkurmaca) karşılıklı konuşturmaktadır. Böylece gerçekle hayal arasında bir sınır kalmaz ve okuyucu işte bu kısımlarda zorlanır. Esasında kitapta kayda değer bir olay yoktur. Baştan sona Hikmet'in başından geçenler ve onun izlenimleridir. Bunlar devamlı bir anı şeklindedir. Fakat netice itibariyle bir roman olduğu için olayların ilerlemesi de gerekir. İşte sıradan kitap okuyucusu bu yerlerde de zorlanır. Aslında ben modern ve modern sonrası metinlerin öykü tarzında daha başarılı olduğunu düşünüyorum. Çünkü öyküde olayı devam ettirmek mecburiyetinden yazar kurtulur. Burada ise mevzusu anılarda bile geçse bir sıralama olmak zorundadır. Hiç değilse okuyucuya ipucu verecek kadar. Hikmet-Bilge-Sevgi üçgeninde biz Hikmet'in bölünen kişiliğine de şahit oluruz. O aynı zamanda iradesizdir. İşte tüm bu unsurlar bizi Hikmet'in intihar etmesinin sebeplerini aramaya çağırır.

    Okuyucu kitabı okuyunca sakın Hikmet'in bizden biri olmadığı ya da anormal olduğu, gerçekdışı, akıl hastası bir kişilik olduğu yanılgısına düşmesin. Zira Oğuz Atay gayet gerçekçi bir yazardır. Onun tek derdi ''bizden birinin'' iç dünyasını olduğu gibi teşhir etmekti. Nitekim kitabın bazı bölümlerini babama okuduğum zaman ''Oğlum gerçekten bu kitapta bizden biri var.'' demiştir.
    Modern olmayan ama kendine gerçekçi diyen metinlerde yukarıda bahsettiğimiz gibi üstü karalanmış bir gerçeklik vardır. O ''karalanmış gerçeklik'' bir insanın sürekli değişen fikirleri, duyguları(belki saniyede) ifade edilerek, yazıya dökülerek, yani maskenin ardındaki iç yüz gösterilerek giderilmiştir bu tarz modern eserde. Ayın görünmeyen yüzü de diyebiliriz. Dediklerim herkes için geçerlidir.

    Tamam kızmayın, artık incelemenin sonuna geldik. Şöyle bir bakınca konu olarak oldukça itibari bıraktığım ama edebiyatımıza getirdiği yenilikleri anlatırken uzun alıntılarla aktarmaya çalıştığım bir eser oldu. Yaptığım alıntılar anlamlandırılma açısından okuyucunun gözünü korkutabilir. İyi de olur. Kendi birikiminden emin olmayan okuyucuya bu kitabı tavsiye etmem. Okuyan da üzerinde uzun uzun düşünerek, sindire sindire okumalıdır. Herkese iyi akşamlar diliyorum. Yazmayı özlemişim.
  • 464 syf.
    ·Beğendi·6/10
    Herkese Merhaba
    Öncelikle kitabımızın türünün kitapta psikolojik gerilim olarak geçtiğini belirtmeliyim.Yine de okuyan bir çok kişi bu kitabı polisiye olarak görüyor.Dürüst olmak gerekirs bana da psikolojik gerilim gibi gelmedi.Polisiye türüne daha yakındı diyebilirim. Kitap genelde okunan tarzdan çok farklı. Zaman olarak önce ve sonra şeklinde ilerliyor. Yani bir geçmişe gidiyor bir de şimdiki zamana. Bir çok kişi bundan dolayı kavrayamadıklarını ve zaman karmaşası yaşadıklarını söylemiş ama bende hiç öyle bir şey olmadı. Bana göre konuyu daha ilgi çekici hale getirdi bu durum. Ve farklılık sadece zaman ile alakalı değil. Kitabı 3 kişi anlatıyor. Baş karakterimiz olan Mia'nin annesi,ailenin tuttuğu dedektif ve Mia'yı kaçıran kişi.Yani kitabı bu üç kişinin bakış açısından okuyoruz. Baş karakter Mia'nın anlattığı kısım da var fakat kitabın en sonunda ve sadece bir kaç sayfa. Ve şunu söylemeliyim ki kitabın sonundaki bu sayfalar ile tam anlamıyla ters köse oluyorsunuz. Asla böyle bir son beklememiştim ve bence bir çok kişi de bu sonu tahmin edememiştir. Dakikalarca düşündüm ve anlamaya çalıştım diyebilirim ve hala cevaplanmamış sorularım var. Bence bu okuyucu için hiç hoş bir durum değil. Bana göre kitabı bitirmenize ragmen hala anlamlandıramadığınız şeyler varsa bu durum kitabı kötü yapar. Yine de ben begenip beğenmeme arasında kaldım diyebilirim. Çok mu kötüydü. Tabiki de hayır ama mutlaka okumalısınız da diyemeyeceğim maalesef. Kitabı ilk yarısına gelene kadar belirli aralıklarla bıraktım. Onun yerine başka kitaba geçtim ve bir süre bekledi. Bunun sebebi kitabın belli kısımlarının ağır ilerlemesiydi. Ben kitabın konusunun işleniş bakımından oldukça ilgi çekici olduğunu fakat o kadar da sürükleyici olmadığını düşünüyorum. Hatta son sayfalara gelince tamam dedim bundan sonra ne olabilir ki kitap bu kadar basit işte...Keşke basit kalsaydı diyorum tuhaf bicimde çünkü kitap bende o birkaç sayfalık ters köşe ile "Nasıl yani" ler bıraktı.. Son olarak ben bu kitabı tavsiye etmekte emin olamasamda eger ters köseleri seven birisi iseniz sans verebilirsiniz. Mary Kubica İyi Kız