Gez Atıf, Telepati'yi inceledi.
15 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Kitabımız adından da anlaşılacağı gibi tam bir gençlik kitabı.İki tane ana karakterimiz var.Bu karakterlerimiz farklı şehirlerde yaşayan Alex ve Jenny adlı iki tane yalnızlık hissi içlerini kaplamış gençlerimiz.Olayın başlangıç örgüsü bayılmalar ve bu bayılmalar esnasında gördükleri görüntülerle başlıyor.Bu görüntülerde iki genç birbirlerini görüyorlar,başlangıçta birbirleriyle iletişime geçememiş olsalar da daha sonradan ilk adımı her zamanki gibi erkeğimiz atıyor ve merhaba niteliğinde kızımıza ben gerçeğim ya sen diye soruyor kızımız şaşkın bir halde ağzındaki düğümü çözerek hangi şehirde yaşadığını söylüyor.Erkeğimizde gençlik aleviyle kendisini bir hışımda ,ailesini trafik kazasında kaybetmiş kendisinin ise tekerlekli sandalyeye bağlı kalmış Einstein zekasına sahip arkadaşının yanında buluyor ve arkadaşının hack yetenekleriyle paraya bulup kızın yaşadığı yere gidiyor ve bu arada artık bayılmadan sadece vücutlarında uyuşma hissedecek şekilde telepatik bir iletişim sağlayabiliyorlar ve bir buluşma noktası ayarlıyorlar.Erkek meraklı bir şekilde buluşma noktasına geliyor ancak kızı bulamıyor.Nerede kadınım diye dert yanarken kızla iletişime giriyor.Kız da diyor ki bende seni bekliyorum neredesin seni göremiyorum.Bunu söyledikten sonra erkeğimiz umutsuzluğa düşüyor ve ve mucit arkadaşını arıyor.Mucit arkadaşımız da ailesiyle geçirdiği trafik kazasından sonra araştırmaya başladığı kendinin ve bazı bilim insanlarının kurduğu bir hipotezi arkadaşına soru şeklinde açıklıyor.Paralel Evrene inanır mısın ?...devamı kitapta.Yorumumu buraya kadar okuduğunuz için teşekkürler.Kendime göre bir şeyler yazmaya çalıştım.Kitabı bir iki günde bitirdim.Beni baya etkiledi,iki gencin birbirine kavuşma çabası ve umutsuzluğun üstesinden gelinmesi gerektiğini açıklıyor bence yorumum buraya kadar size iyi okumalar.Hayatta kalmanız dileğiyle...

Melis, bir alıntı ekledi.
Dün 01:39 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Duyguları kabullenme
Merhaba yalnızlık. Bugün nasılsın? Gel ve benimle otur. Seninle ilgileneceğim.
Thich Nhat Hanh

Ikigai - Japonların Uzun ve Mutlu Yaşam Sırrı, Francesc Miralles (Sayfa 50)Ikigai - Japonların Uzun ve Mutlu Yaşam Sırrı, Francesc Miralles (Sayfa 50)
Recep, bir alıntı ekledi.
07 May 19:49 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Her sayfası kederle kararan
bir hüzün defterine döner günler
ve her sabah '’merhaba hüzün’'
"merhaba yalnızlık"
diyerek başlarsın hayata
Ama hayat bağışlamayacaktır seni
Unutma

Hüznün İsyan Olur, Ahmet Telli (Sayfa 27)Hüznün İsyan Olur, Ahmet Telli (Sayfa 27)

Mayıs 2018 Etkinliği : Hikaye 6
Yazar: https://1000kitap.com/lebowski
Hikaye Adı : Yıllanmış Kekremsi Sevda
Link: #29377160

-Merhaba kolay gelsin. Bir kemıl soft alabilir miyim?
-Kemıl mı?... Haa camel..
-Aynen abi camel..

Uzun zamandır sigara içmemiştim. Paketim bitmişti. Gece vardiyasında dışarı da çıkamadım. Kimseler de sigara içmiyor ki! Otlanacak kimsem dahi yok. İnsan bu kadar yalnız olmamalı. Tabiri caiz ise yakamdan paçamdan yalnızlık fışkırıyor. Aslında buna alıştım diyebilirim.

Hemen alelacele paketi açtım, her zaman gittiğim rıhtıma doğru yollandım aheste aheste. İlk nefesi ile bütün huzursuzluğum gitmişti. Belki de sigarayı sevmem yalnızlıktan ileri geliyordur, kim bilir?
Rıhtıma giderken, oradaki banklarda bir ihtiyar hareketsiz oturuyordu. Durdum, bir vakit onu izledim. İzlediğim süre boyunca tüyü bile hareket etmedi. Gittim yanına oturdum. Yüzüne baktım, beni görmüyordu. Mavi gözleri adeta gökyüzünü hasetinden çatım çatım çatlatıyordu. Ömrümde böyle mavi göz görmemiştim. Benimkiler bal rengi. Bizde mavi olmaz. Ya kara ya bal.İhtiyar denize bakıyordu. Bir hayli adama baktım aval aval. Beni görmediğini düşündüm tam kalkıyordum ki yorgun sesi ile kelimeler döküldü ağzından:
-Sen hiç sevdin mi?
Oturdum geri. Sigaram bitmek üzereydi, derin bir nefes çekip söndürdüm.
-Hem de kaç defa amca! Ama uzun sürmüyor. Ben sevilmeyi de beceremiyorum. Sevmeyi desen... o zaten benim harcım değil. Ya sen?
Uzun bir sessizlik oldu. Az ötede seyyar çay-kahve satan delikanlıya ses ettim.
-Hey delikanlı! İki çay ver bize.
-Geldim ağbii..
-Al amca çayın benden olsun. Sigara içer misin?
-Çok içtim, merak ediyorsan yalnızlığa ve ya acıya çare olmuyor. Hiçbir şey dindiremez sendeki bu hüznü!
-Beni nereden tanı.....
Sözümü bitiremeden kesti.
-Ben bir kere sevdim. Başka da onun gibi sevemedim. Ordan bi sigara da bana versene.
İhtiyarın sigarasını yaktım ve anlatmaya başladı
-------------------------------------------------------------------------
On yedi yaşındayım. Köyün en güzel kızına gönlümü kaptırdım. Onunkini de çaldım elbet. Ama askerlik geldi çattı. “Seni almadan ölürsem, ölemem. Sensiz ölemem bile” dedim ona. Askere gittim. Askerlik uzun. Şimdiki gibi değil ki! Neyse gel zaman git zaman askerlik bitti. Kuş gibi geldim köye. Evimize bile yönelmeden doğru Kumru’nun evine gittim. Adı Kumru. Bir kumru kadar zarif, ürkek, gözleri kapkara. Ayağını sürdüğü yere, sanırsın bahar iniyor. Kokusundan yapraklar açılıyor, güller fışkın veriyor.
Evlerine vardım. Ev sanki suskun. Ölü gibi ev. Kimsecikler yok. Koştum evimize, anamı buldum. Ne anamı gördü gözüm ne başkasını.
-Nerde ana Kumru nerde!
-Oğlum. Hoşgeldin. Nasıls..
-Ana Kumru nerede!!
-”Oğlum...Seyit’im.. Kumru’yu ilçeden bi çavuşa verdiler.” dedi ve daha bir sıkı sıkı sarıldı bana. Sanki gitme dur der gibiydi.
Olan eşyamı attım yere, koşa koşa barabellimi aldım, belime taktım. İlk günkü gibi pırıl pırıldı. Kimdi bu çavuş? Evdekiler avluya toplandı. Arkamdan sesler geliyor ama hiçbirini kulağım işitmiyor ki!
Koşa koşa şehre indim. O kadar uzun yol ki neredeyse akşam ezanı okunacak. Bizim köylülerin kahvesine vardım. Cemal orada pişpirik oynuyor çorbasına. Daldım kahveye yapıştım yakasına.
-Cemal! Gözünü seveyim kurbanın olayım... Kim bu çavuş? De bana hele.
-Seyit Hoş geldin otur az. Bi soluklan iki laf edelim.
-”Başlatma lafına lan! Kim bu, evi nerede!” diye bağırdım. Canım gibi sevdiğim Cemal’e. Daha sonra belimdekini çıkardım.”Ya evini tarif edersin ya da ...”
Cemal korkudan titreyerek “istasyonun yanında sarı ev var o o orası...” diyebildi sadece. Koşa Koşa çıktım. İstasyonu nasıl buldum bilmiyorum. Bağırdım:
-İn aşağı lan! İn lan!
Perde aralandı. Öyle bir aralıktı ki, sanki cehennemde cennete açılan bir pencere gibiydi. Tüm öfkem sanki uçup gitmişti Kumru’nun ürkek yüzünü görünce. Çok sürmeden perde daha fazla aralandı ve o uzatmalı çavuş iti belirdi. Yine Delirdim ben. Küfür ediyorum bağırıp çağırıyorum..ağlıyorum sinirden.
-Lan in aşağı uzatmalı ..... çocuğu.. lan in ...lan ne olur in !!!
Aşağı inse vuracağım onu. Gözüm döndü. Hiçbir şeyi düşünmedim o an. Sadece aklımda Kumru'm vardı.
Çavuş perdeyi kapadı bir hışımla. Gözümün ferinde, Kumru’nun gözünden düşen iki üç damla yaş belirdi. Ağladım, yere çöktüm. Dizlerim..dizlerim çözüldü, olduğum yere yığıldım kaldım.
Şaşkınlığı atlatan Cemal ardımdan yetişmiş olsa gerek, yapıştı koluma. Ayağa kaldırdı beni. Sarıldım Cemal’e. O ağlar ben ağlarım... O ağlar ben ağlarım.. O ağlar..
“Böyle işte delikanlı. Böyle sevdim. Bir daha da kimseyi sevemedim.” dedi ihtiyar. Hafiften bir melodi yükseliyordu ötelerden. Ardımızdaki evde, piyano başında duran ufak kız, “Mendilimin Yeşili” türküsünü çalıyordu.
"Mendilim benek benek
Ortası çarkıfelek
Yazı beraber geçirdik
Kışın ayırdı felek "

Yıllanmış Kekremsi Sevda
-Merhaba kolay gelsin. Bir kemıl soft alabilir miyim?
-Kemıl mı?... Haa camel..
-Aynen abi camel..

Uzun zamandır sigara içmemiştim. Paketim bitmişti. Gece vardiyasında dışarı da çıkamadım. Kimseler de sigara içmiyor ki! Otlanacak kimsem dahi yok. İnsan bu kadar yalnız olmamalı. Tabiri caiz ise yakamdan paçamdan yalnızlık fışkırıyor. Aslında buna alıştım diyebilirim.

Hemen alelacele paketi açtım, her zaman gittiğim rıhtıma doğru yollandım aheste aheste. İlk nefesi ile bütün huzursuzluğum gitmişti. Belki de sigarayı sevmem yalnızlıktan ileri geliyordur, kim bilir?
Rıhtıma giderken, oradaki banklarda bir ihtiyar hareketsiz oturuyordu. Durdum, bir vakit onu izledim. İzlediğim süre boyunca tüyü bile hareket etmedi. Gittim yanına oturdum. Yüzüne baktım, beni görmüyordu. Mavi gözleri adeta gökyüzünü hasetinden çatım çatım çatlatıyordu. Ömrümde böyle mavi göz görmemiştim. Benimkiler bal rengi. Bizde mavi olmaz. Ya kara ya bal.İhtiyar denize bakıyordu. Bir hayli adama baktım aval aval. Beni görmediğini düşündüm tam kalkıyordum ki yorgun sesi ile kelimeler döküldü ağzından:
-Sen hiç sevdin mi?
Oturdum geri. Sigaram bitmek üzereydi, derin bir nefes çekip söndürdüm.
-Hem de kaç defa amca! Ama uzun sürmüyor. Ben sevilmeyi de beceremiyorum. Sevmeyi desen... o zaten benim harcım değil. Ya sen?
Uzun bir sessizlik oldu. Az ötede seyyar çay-kahve satan delikanlıya ses ettim.
-Hey delikanlı! İki çay ver bize.
-Geldim ağbii..
-Al amca çayın benden olsun. Sigara içer misin?
-Çok içtim, merak ediyorsan yalnızlığa ve ya acıya çare olmuyor. Hiçbir şey dindiremez sendeki bu hüznü!
-Beni nereden tanı.....
Sözümü bitiremeden kesti.
-Ben bir kere sevdim. Başka da onun gibi sevemedim. Ordan bi sigara da bana versene.
İhtiyarın sigarasını yaktım ve anlatmaya başladı
-------------------------------------------------------------------------
On yedi yaşındayım. Köyün en güzel kızına gönlümü kaptırdım. Onunkini de çaldım elbet. Ama askerlik geldi çattı. “Seni almadan ölürsem, ölemem. Sensiz ölemem bile” dedim ona. Askere gittim. Askerlik uzun. Şimdiki gibi değil ki! Neyse gel zaman git zaman askerlik bitti. Kuş gibi geldim köye. Evimize bile yönelmeden doğru Kumru’nun evine gittim. Adı Kumru. Bir kumru kadar zarif, ürkek, gözleri kapkara. Ayağını sürdüğü yere, sanırsın bahar iniyor. Kokusundan yapraklar açılıyor, güller fışkın veriyor.
Evlerine vardım. Ev sanki suskun. Ölü gibi ev. Kimsecikler yok. Koştum evimize, anamı buldum. Ne anamı gördü gözüm ne başkasını.
-Nerde ana Kumru nerde!
-Oğlum. Hoşgeldin. Nasıls..
-Ana Kumru nerede!!
-”Oğlum...Seyit’im.. Kumru’yu ilçeden bi çavuşa verdiler.” dedi ve daha bir sıkı sıkı sarıldı bana. Sanki gitme dur der gibiydi.
Olan eşyamı attım yere, koşa koşa barabellimi aldım, belime taktım. İlk günkü gibi pırıl pırıldı. Kimdi bu çavuş? Evdekiler avluya toplandı. Arkamdan sesler geliyor ama hiçbirini kulağım işitmiyor ki!
Koşa koşa şehre indim. O kadar uzun yol ki neredeyse akşam ezanı okunacak. Bizim köylülerin kahvesine vardım. Cemal orada pişpirik oynuyor çorbasına. Daldım kahveye yapıştım yakasına.
-Cemal! Gözünü seveyim kurbanın olayım... Kim bu çavuş? De bana hele.
-Seyit Hoş geldin otur az. Bi soluklan iki laf edelim.
-”Başlatma lafına lan! Kim bu, evi nerede!” diye bağırdım. Canım gibi sevdiğim Cemal’e. Daha sonra belimdekini çıkardım.”Ya evini tarif edersin ya da ...”
Cemal korkudan titreyerek “istasyonun yanında sarı ev var o o orası...” diyebildi sadece. Koşa Koşa çıktım. İstasyonu nasıl buldum bilmiyorum. Bağırdım:
-İn aşağı lan! İn lan!
Perde aralandı. Öyle bir aralıktı ki, sanki cehennemde cennete açılan bir pencere gibiydi. Tüm öfkem sanki uçup gitmişti Kumru’nun ürkek yüzünü görünce. Çok sürmeden perde daha fazla aralandı ve o çavuş iti belirdi. Yine Delirdim ben. Küfür ediyorum bağırıp çağırıyorum..ağlıyorum sinirden.
-Lan in aşağı uzatmalı ..... çocuğu.. lan in ...lan ne olur in !!!
Aşağı inse vuracağım onu. Gözüm döndü. Hiçbir şeyi düşünmedim o an. Sadece aklımda Kumru'm vardı.
Çavuş perdeyi kapadı bir hışımla. Gözümün ferinde, Kumru’nun gözünden düşen iki üç damla yaş belirdi. Ağladım, yere çöktüm. Dizlerim..dizlerim çözüldü, olduğum yere yığıldım kaldım.
Şaşkınlığı atlatan Cemal ardımdan yetişmiş olsa gerek, yapıştı koluma. Ayağa kaldırdı beni. Sarıldım Cemal’e. O ağlar ben ağlarım... O ağlar ben ağlarım.. O ağlar..
“Böyle işte delikanlı. Böyle sevdim. Bir daha da kimseyi sevemedim.” dedi ihtiyar.

Hafiften bir melodi yükseliyordu ötelerden. Ardımızdaki evde, piyano başında duran ufak kız, “Mendilimin Yeşili” türküsünü çalıyordu.
"Mendilim benek benek
Ortası çarkıfelek
Yazı beraber geçirdik
Kışın ayırdı felek "

Merhaba yalnızlık.
Bugün nasılsın?
Gel de benimle otur, seninle ilgileneyim.

Francesc Miralles

Ölüye yatar gibi ölüme yazmak..
Merhaba; nasılsın rüyalarıma barış getiren adam. Hayal perdesi aralandıktan sonra yüzünü çeviren adam. Şimdi hangi gerçeklik acıtır bu yüreği. Rüyalardaki sen mi? Gören gözün Sen/siz/liği mi?. Yan yana geçen bir ömür de hiçliğe esir olan iki insan varken nasıl aynaya bakabilir bu beden. Söyle şimdi hangi anıları yaktın yüreğinde. Anka diye bahsettiğin kuş var oldu mu kendiliğinden. Yoksa küllerini bana mı bıraktın yalnızlık iyice dem vursun diye şu bahtsız benliğime.. Ağlamaklı oldun bak yine gözyaşların bulaşmadan o takım elbisene ..kurudun bir dalın en iğneli yerinde. Sana dokunamaz bu eller kanatırsın her seferinde. Bir de bağlaman vardı ya hani sen vurdukça tellerinden ağıt koparan işte onları da biriktirdim ben senin altını çizdiğin her bir sesinde. Neyse canım ölümlü dünya ne de olsa ne gerek var bunca acılı sözlere. Dur ben bi çay dökeyim sana. Birlikte yanalım karşılıklı şu fırtınanın eşiğinde .. Hoşçakal hoşça vakit geçirdiğim huysuz adam... İncilerin dağıldı tanelerini toplama artık...


Eylem Okur..