• Herkese merhaba, böyle güzel bir şiir kitabına şiir gibi bir giriş yapmalı aslında. Özdemir Asaf'cım adın bile kafiyeli bir şiirin mısralarına ait gibi sanki inan. Belki de seni en güzel şiirlerle özdeşleştirdiğim için şiirden farkın kalmamış gibi geliyor bana. Hepiniz tanıyorsunuzdur onu muhakkak. Şiirle pek ilgisi bulunmayan biri bile hiç sanmıyorum ki onun Lavinia'sını bilmesin. Hâlâ anımsayamadın mı yoksa? Benimse sayısını bilmediğim kadar defalarca okuduğumdan ezberimde oysa. Dur hatırlatayım bir kez daha sana.
    "Üşüyorsan ceketimi al
    Günün en güzel saatleri bunlar
    Yanımda kal"
    Eminim çoğunuz biliyorsunuz ve anımsamışsınızdır yine de şu dizelerini de söylemeden edemeyeceğim.
    "Sana gitme demeyeceğim
    Ama gitme Lavinia
    Adını gizleyeceğim
    Sen de bilme Lavinia"
    Yahu ne güzel bir şiir, bu mısraların aktığı kalp eminim ne sevgi dolu bir kalp... İşte bu yüzden Özdemir Asaf'la aşk başkadır. Onun şiirlerinde aşk daha bir başkadır. Aslında bu kitapta bu şiiri yok ama bunun dışında da bilinmeyi hak eden o kadar çok şiiri var ki.

    Kitabı okurken kimi şiirlerini daha önce çoğu kez okumama rağmen aynı heyecanla okudum. Daha önce okumadıklarımı okuyunca da ona bir kez daha hayran kaldım, sonra da niye bu kadar geç kaldım bu şiirleri okumak için diye düşündüm, gözlerimi ve yüreğimi sizden niye bu kadar uzun süre mahrum bıraktım sevgili mısralar deyip kendime de kızsam yeriydi. Bir kez daha anladım onun sayesinde sadece "sen" ve "ben" kelimeleri kullanılarak bile mısraların gülücük ve hüznü bir arada saçabileceğini. Bu iki kelimenin tekrar ve yinelemeleriyle muhteşem şiirler yazılabileceğini...
    "İnanırsam ben senden başkasına inanmam" derken mesela başkalarına inanmayacak olmasının verdiği hüznü de, sevdiği insana güvenme konusunda verdiği o tatlı değeri de hissettim adeta.
    Şiirlerini tekrar tekrar okudum ben anlamadığım zamanlarda. Bazen bazı satırlar çok anlamsızmış gibi gelebiliyor çünkü. Ama tekrar okumamla birlikte yanıldığımı anladım. Noktalama işaretlerine dikkat ederek okumaya özen göstersem bile, onların bulunmadığı yerlerde nasıl duraklasam da Sevgili Özdemir Asaf'ın hissettirmek istediği anlamı yakalasam diye düşündüm kimi zaman. Çünkü o anlarda sanki anlamsızlıkların içinde saklanan derin anlamı buldum da şaşırdım. Anlamıştım.

    Ayrıca kitabın adından da anlaşılacağı üzere yalnız'ı, yalnızlığı anlatmıştı Asaf kimi şiirlerinde; özellikle artmıştı sonlara doğru. O:
    "Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz." demişti hani. Bense bu manidar satırlarına hak veriyordum onun lakin şu son ana kadar. Artık düşünüyorum da Sevgili Özdemir Asaf yalnızlık paylaşılır. İçinde geçen "yalnız"a rağmen paylaşılır hem de. Nasıl mı? Özdemir Asaf kalemini alıp bu dizeleri yazdığında herhangi bir kağıt parçasına yanında kimse yoktu belki içinde olan hislerinden başka. O içindeki yalnızlığı aktardı, şiirlere. Bir başına bıraktığı mısralara. Şimdi onun bu satırları yazdığından yıllar sonra ben açıp okudum her dizesini tek tek kimini sayısız kez, defalarca. İşte o an görmesek de birbirimizi ve hiç göremeyecek olsak da hislerini bana aktardı, onun kalbinden döktüklerini okuyup anlamaya çalışmamla. Paylaştı benimle paylaşılmaz sandığı "yalnızlığı" bile. Ve belki siz de taa derinden okursanız bu kitabı sizinle de paylaşır kesinlikle.

    Ne denli büyük bir aşktı ki onunkisi böyle güzel şiirler bırakmış bizlere. Bunu düşününce bile şiirlerine aşık oluyor insan. Yani demem o ki durmayın. Bir yerden başlayın Özdemir Asaf'ı tanımaya, şiirlerini okumaya. Mahrum kalmayın daha fazla sizi ısıtacağı muazzam mısralardan, esirgemeyin kendinizi iki kelimeye kocaman anlamlar sığdırdığı dizelerden...
    "Seni bulmaktan önce aramak isterim" diyen naif yüreği aramadan bulmaya kalkışmayın. "Seni sevmekten önce anlamak isterim" diyen güzel bir kalbi lütfen anlamadan sevmeyin. Beni kırmayın, onu hiç kırmayın. Onun tüm kitaplarını bitirmek değil de. Ona her şiirinde hep hep yeniden başlayın ;) Şiirle kalın ve en az şiir kadar güzel olan tebessümlerle :)
  • Her sayfası kederle kararan
    Bir hüzün defterine döner günler
    Ve her sabah "merhaba hüzün"
    "Merhaba yalnızlık"
    Diyerek başlarsın hayata
    Ama hayat bağışlamayacaktır seni
    Unutma
  • Merhaba arkadaşlar,
    Yusuf Atılgan'ın okuduğum ikinci kitabıdır. Kitabın dili akıcı fakat anlatımda bir bütünlük olmadığı için dikkatim çok dağıldı. Okunması gereken bir eser fakat ben çok fazla karakterlerle bağ kuramadım.
    Konu ve Tema: Kitapta yalnızlık, yabancılaşma gibi konular işleniyor. Kitabın kahramanı otelinde kurduğu kendi dünyasında yaşıyor. Çeşitli psikolojik sorunları var. Kitapta çok hafif bir şekilde özgürlük konusunu da görebiliyoruz. Ama diğer eserlerle ters olarak kendini yalnız hisseden roman kahramanı cinayet işlemesine rağmen özgür olmasının ağırlığına dayanamıyor ve intihar ediyor.

    Mekan: Roman, bir Anadolu kasabasında geçiyor. Kasaba'nın kuzeyinde bir ova, güneyinde de eteğinde yayıldığı bir dağ var. İçinden döne döne, boz bulanık bir ırmak akıyor. Geniş sokakları, arsaları, ve bir tren istasyonu var. Kasabanın başından, 1922 yılı güzünde batıya kaçan Yunanlıların sebep olduğu bir yangın geçmiş.

    Asıl mekan ise, ana karakter Zebercet'in katipliğini idame ettirdiği Anayurt Oteli'dir. Bu otel, istasyonun arkasındaki alandan ana caddeye çıkan sokağın karşısında, eskiden zengin Rumların da oturduğu bir mahallede olduğu için yanmadan kalabilmiş yapılardan biri. Zebercet'in büyük dedesi Keçecizade Malik Bey tarafından konak olarak yaptırılmış olsa da daha sonra Zebercet'in babası nüfus kâtibi Ahmet Bey'in baskılarıyla otele dönüştürülmüş. Asıl sahip Rüstem Bey, İzmir'de yaşıyor. Otelin işletmeciliğini ise 40 yıldır (ilk otuz yıl Ahmet Bey, son on yıldır Zebercet'e ait olmak üzere) Zebercet ve ailesi yürütüyor.

    Zaman: Olay Cumhuriyet Dönemi'nde geçiyor. Tam tarih verilmiyor ama kitabın içine gizlenmiş ayrıntılar dikkatle incelenirse olayın 1963 yılında geçtiği fark edilebilir.

    Kişiler:
    Zebercet: Otelin kâtibi. Otuz üç yaşında; boyu bir altmış iki, kilosu elli altı ya da elli yedi. Başı bedenine göre büyükçe, geniş alınlı, kuru yüzlü; saçları, bıyığı koyu kahverengi. Zebercet, kitabın arka kapağında belirtildiği gibi ne ölü, ne sağ bir yaşamın kahramanı. Bir takım değişik ruhsal özellikleri, değişik takıntıları var. Tam doyurulmamış bir cinsellik dürtüsünün etkisiyle bazen hizmetçi kadına tecavüz ediyor, romanın bir bölümünde horoz döğüşü izlerken tanıştığı Ekrem isimli gence karşı eşcinsel duygular besliyor, ayrıntılara çok dikkat ediyor, ve değişik takıntıları var. Çocukluğunda yaşadığı bazı olaylar kişiliğini derinden etkilemiş.

    Ortalıkçı Kadın: Otelin temizlikçisi. Otuz beş yaşlarında; yüzü uzun, burnunun ucu kalkık, biraz dişlek, dudakları kalın. On sene önce köyünden gelip işe başlamış, otelin çatı katındaki iki odadan birinde kalıyor. (Diğer oda da Zebercet'in odası). Uykusu çok ağır olduğundan Zebercet'in bazı geceler yanına yatıp onunla birlikte olmasını fark edemiyor. Romanın sonunda Zebercet onu boğarak öldürüyor.

    Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın: Otelde bir gece kalmıştır. Daha sonra civar köylerinden birine gider. Zebercet ondan o kadar çok etkilenir ki o gittikten sonra uzun süre kaldığı odanın düzenine hiç dokunmaz. Yirmi altı yaşlarında;uzunca boylu; saçları, gözleri, kara; burnu sivri, dudakları ince. Romanda fiziksel olarak fazla yer almıyor, ama Zebercet, sürekli onu düşünüyor.

    Emekli subay olduğunu söyleyen adam: Orta boylu, tıknaz. Hicri takvimle bin üçyüz yirmi yedi doğumlu. Romanın büyük bir kısmında otelde müşteri olarak kalıyor. Çok okuyor. Otelden ayrıldıktan sonra kanun kaçağı olduğu, kızını boğduğu, ve bu sebepten arandığı ortaya çıkıyor.

    Diğer kişiler: Romanda az yer tutan diğer kişiler: Otele gelen çeitli müşteriler. (Bir dişçi, bir kadın, bir yeni öğretmen çift, öğrenciler, gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının unuttuğu havluyu almaya gelen iki köylü genci, ve diğer günübirlik müşteriler.) Zebercet'in Ulu Park'ta sohbet ettiği ihtiyar, Zebercet'in eşcinsel dürtüler beslediği soğuk demircide çalışan Ekrem, Zebercet'in sık sık gittiği içkili aşevinin garsonu.
  • Merhaba yalnızlık. Bugün nasılsın? Gel ve benimle otur. Seninle ilgileneceğim.
  • Bir günü daha bitirmişti adam. Sararan bir sonbaharın belirtisi olan bir yaprak misali..Uzun yorucu ve anlamsız geçen. Sadece günün sonunda geçirdiği bir kaç saatti bugünü değerli kılan. Ne olmasını bekliyordu, günün ilk saatlerinde merhaba demişti güneşe bakarak kısık gözlerle... Martılar selam vermişti sessizce..Zaten aralarındaki gizli selamlaşma şekliydi bu..

    Gün akıp gitmiş ve bitmişti.Günün sonunu ise en sevdiği arkadaşlarıyla geçen koyu bir muhabbetle bağlamıştı. Bir haftadır süren eğitimleri bitmişti ama hayatında her şey daya yeni yeni değişmeye başlıyordu. Henüz aşk denen zehir bulaşmamıştı hayatına ama çok uzak gibi de gelmiyordu adama. Aklında biri olduğundan değil ama daha şimdiden içi kıpır kıpırdı adamın. Ama bu sefer korkuyordu. Hayatını değiştirmekten, hayallerinden vazgeçmekten, aşka kucak açacağım derken elindeki her şeyi kaybetmekten korkuyordu.

    Geçmişte yaşadıklarından değildi tüm korkusu. Hayat artık geri dönülmez bir hale gelmişti adam için. Tüm ikinci şanslarını kullanmıştı ve belki de önüne gelen son fırsatlardı bunlar. Şu an için en son ihtiyacı olan şey, kalbini yerinden söküp alacak bir kadındı. Ama şimdiden o kadının varlığını hissetmeye başlamıştı. Henüz tanımamıştı adam o kadını ama hissediyordu şimdiden rüzgarını. Tanısa bilirdi adam, tanısa yazamazdı tüm bu söylediklerini. Dökerdi kalbinde olan tüm sevgiyi. Tanıyanlar bilirdi adamı, saklamazdı aşık olduğunda. Hiç bir şey olmazsa yazardı. Akşam tan ağarırken sahilde hafifçe esen rüzgarın etkisiyle içi ürpermişti adamın. Arkadaşlarıyla o manzarayı izlerken bir anda aklına gelmişti adamın, şimdi diyordu sevdiğim kadın yanımda olsa, ona anlatsam anlatmak istediklerimi. Gözlerine bakmak, ellerini tutmak istiyordu. Bulutlara bakıp anlamsızca konuşmak, sevdiği filmlerden bahsetmek, denize bakıp birlikte iç geçirmek. Belkide çay bahçesinin o martı cıvıltıları eşliğinde çayını beraber yudumlamak istiyordu. Sevmek, aşık olmak ve hayatına anlam katacak o kadınla tanışmak istiyordu. Bakınca görmek istiyordu adam, içini görebileceği bir kadın istiyordu. Ona her şeyini açmak, savunmasızca teslim olmak.

    Ama gerçekte ne yapmak istediğini bilmiyordu adam. Elleri boşlukta sallanan bir kukla misali önüne koyulan hedeflere doğru yürüyordu sadece. Sevdiği, aşık olduğu işi yapamıyordu. Sevdiği, aşık olduğu bir kadın yoktu hayatında. Hayat istediklerini sunmamıştı adama ama neden hala gülebiliyordu?....
  • Acımasızca geçip giden zamandan geriye kalan sadece yalnızlıklarımızdı. 

    Yaşlanan Birgün Bugün. Bavulu Topluyor Ve Son Vedası Tıpkı Dün Gibi, Köşeye Çekilip 
    Ağliyor, Bense Yarına Penceremden Bakma Gafletindeyim. Gözlerim Dolu Ve Ellerim 
    Tutuklu Yüzüme. 

    Dudaklarım Kilitli, Hoşçakal Bugün...Sen De Yolcusun Dünlerimde Sorgusun Ve 24lük 
    Yorgunsun Git De Dinlen Gidenlerle Yarınım Kapıda Bekliyor Ve Son Veda Zamanı... 

    Saçlarımda Saklı Kar Beyaz Ve Gözlerimde Hep Telaş.Panik, Silik Resimler Ortasında Bir 
    Küçük Çocuktum, Hep Konuktu Baska Gün Ve Çok Soğuktu Her Geçen Dün. Tıpkı Sen 
    Gibiydi Giden O Eski Dünler, Geçmisin Karanlığında Anılarımdı Onlar, Bense Bulamaz 
    Oldum Onları, Hep Selam Gönderdim Geride Kalana Kanıtım Yoktu Yarına, Yolcularımla 
    Ağladım, Hiç Misafir Olmamıştı Kimse Bunu Ben Anladım. Sonbaharda Katil Oldu 
    Rüzgarlar, Öldü Tüm Yapraklar, Yağmur Aldı Gözyaşı, Ve Rüzgar Oldu Ruhlar Estiler 
    Yavaşça. Sen Misali Ağlamıştı Her Dünüm Usulca. 

    Dudaklarim Kilitli, Hoşçakal Bugün, Sen De Yolcusun, Dünlerimde Sorgusun Ve 24lük 
    Yorgunsun, Git De Dinlen Gidenlerle Yarınım Kapıda Bekliyor Ve Son Veda Zamanı. 

    Acımasızca geçip giden zamandan geriye kalan sadece yalnızlıklarımızdı. 

    Aynalarda Buğulu Yüzümü Göremez Oldum, Ve İyimserlik Mateminde Sarı Gül Tuttum. 
    Hayallerim Yok Oldu Koyduğum, Yerde Yoktu Hiçbiri, Tek Yabancı Bendim Evde, Ve Bir 
    Yalancı Mumdum. Doğan Güneş, Solan Gülümdü, Talan Sonuydu, Kalan Resimdi Bir 
    Vesikalık Gülen Çocuktum Yüzüme Bakarak Ağladım, Yüzleşirken Kendimle 
    Hıçkırıklarımla Savaşır Oldum Ertelendim Yarına. Reddedildim, Gideni Yolcu Etti Gözlerim 
    Ve Gelene Merhaba Dedi Bu Kimsesiz Dilim, Ortalarda Gezinen Oldu, Dilenci Ellerim, Bu 
    Son Demiydi Sonbaharın, Son Yaprağında Son Gülümsemek ki Nefesi Son Çekişti İçime 
    Sonbahardı. Güz Ağırdı Gün Üzeri Bir Tebessüm Etti Yüz, Saklı Kaldı Her Düşende Kırılan 
    Onca Göçebe His, Biz Dünden Olma Yarına Varma Garibeyiz. 

    Acımasızca geçip giden zamandan geriye kalan sadece yalnızlıklarımızdı. 

    Dudaklarim Kilitli, Hoşçakal Bugün, Sen De Yolcusun, Dünlerimde Sorgusun Ve 24lük 
    Yorgunsun, Git De Dinlen Gidenlerle Yarınım Kapıda Bekliyor Ve Son Veda Zamanı. 


    Yalnızlık Ömrüm Boyunca Tanımadığım Bir Yabancıydı Onunla Şimdilerde Beraber 
    Uyanıyoruz. Her Yeni Güne İki Yalnız , Şarkılar Yazıyoruz... Yorgunuz.., Çok Yorgunuz...
  • Merhaba. Elit bir ortama girdiğinizde konu kitaplardan açıldıysa muhtemelen Márquez'in kulaklarını çınlatır birileri. Vesile de Yüzyıllık Yalnızlık olur genelde. Büyülü gerçekçiliğin kült isimlerinden olan Márquez'in en tanınan kitabı olur kendisi. Edebiyattaki yerini bir kenara bırakıp bendeki yerine gelecek olursam, bu kadar aynı isimde karakterin olduğu bir kitaba daha önce rastlamamış olmakla beraber,ilginç bir şekilde, bütün karakterleri hafızama kazınan ender kitaplardandır kendisi. Bir ailenin doğuşuna ve yok oluşuna tanıklık etmek, satırların arasında o insanlarla inanılmaz bir bağ kurabilmek ve bunu yaparken kendinizi sorgulatabilmeyi başaran bir yazar varsa o yazarın önünde şapka çıkartılır derim ben. Okuma kervanına katıldığım günden bu yana en çok etkilendiğim kitabın incelemesiyle başlamak istedim. Okuyun,okutturun!