• Sözün kısası, bir yarışmadan öte, bir çatışmanın içinde yaşıyoruz.
    Onlar bizi öfkelendirmek, öfkemizle de kendi öfkelerini büyütmek istiyorlar. Öfkelendirerek bizi yenmeyi hedefliyorlar.
    Ama biz onları yeneceğiz... Öfkemizle değil, merhametimizle yeneceğiz.
    Gerçi doğrudur, merhamet güçtür.
    Ama şu da doğrudur: Merhamet, güçtür!
  • Gerçi doğrudur, merhamet güçtür.
    Ama şu da doğrudur: Merhamet, güçtür!
  • Merhamet, ne kadar zor ve ne kadar da güç...
    Ama dedik ya, merhamet güçtür zaten.
    Merhamet, kelimenin diğer anlamıyla da güçtür. Nitekim, öfkenin yenemediği nice kalbler merhamete ise yenilmiştir.
  • Merhamet, kelimenin diğer anlamıyla da güçtür. Nitekim, öfkenin yenemediği nice kalpler merhamete yenilmiştir. Merhamet su gibi nüfuz edici, hava gibi latiftir ve ipek gibi yumuşak incecik kökler kadar delicidir. Merhamet, kabaran öfkenin yanında zayıf gibi görünse de, su gibi, hava gibi, kökler gibi güçlüdür. Nasıl akıp gidiveren su buz olup genleştiğinde en katı metalleri dahi çatlatabiliyorsa; nasıl incecik kökler en sert kayaları bile yarıp içindeki hayat suyunu bulabiliyorsa,merhamet imana açılmaz denilen nice kapıyı açıp, teslim olmaz denilen nice kalbi teslim alabilir.
    Merhamet, güçtür!
    Oyuncak Tamirhanesi • Metin Karabaşoğlu
  • Gerçi doğrudur, merhamet güçtür.
    Ama şu da doğrudur: merhamet, güçtür..!
  • 319 syf.
    ·10 günde·Beğendi·9/10
    İnsanlık tarihi, benzer şeylerin farklı biçimlerde yaşanmasıyla geçerken, diğer taraftan da keşfedilenin sonrakine miras kaldığı kümülatif bir bilgi aktarımının etkisiyle de radikal değişikliklere sahne olmaktadır. Bilgi, şüphesiz ki güçtür ama vicdandan, merhamet ve hikmetten ayıklanmış bir bilgi aynı zamanda zulmü de beraberinde getirmiştir. Nitekim atomu parçalamaya kadar giden bilgi birikimi ve gelişim iradesi, atom bombası da yapabilmiştir. Hidrojen üzerine çalışmalar yapıp ondaki enerji potansiyelini gören irade atom bombasından bin kat daha güçlü Hidrojen bombasını da yapabilmiştir.

    İnsanlık en başından beri aydınlatılmaya muhtaç bir karanlıkta. Kastettiğim sadece bilimsel-teknolojik aydınlanma değil elbette. İnsanın kendi doğasında var olan cevherlerin de meydana çıkarılması, içine de ışık tutarak o büyük âlemin farkına varması gerekmekte. Çünkü insanlık; âlem içinde bulunan, içinde âlem bulunduran bir âlem. Karanlığa düştükçe, yaşam boğucu hâle geldikçe her devirde birileri çıkmış ve bir kibrit çakarak bulunduğu tarafı aydınlatmıştır. Bu aydınlanma zaman ilerlese de silinmemiş, o ortak tarihe eklenmiştir. Geldiğim nokta kitabı anlatmak için yeterli o yüzden bu genel girizgahı daha fazla uzatmayacağım.

    Kitap, tarihin çeşitli dönemlerinden ve çeşitli coğrafyalardan iz bırakmış yaşamlara mercek tutuyor. Aklınıza kronolojik bilgilerin ansiklopedi duyarlılığıyla bir yekûnu meydana getirmesi gelmesin. Çünkü işin güzel tarafı; bir edebiyatçı tarafından yazılmış, hem de akıcı ve edebi bir dille. Kitabın alt başlığı ise Doğudan ve Batıdan Portreler. Portre, bize bir şey hakkında genel bilgiler verir. O şeyin ana hatlarını portre sayesinde görmüş ve onu biraz da olsa tanımış oluruz. Bu bakımdan çok doğru bir isim seçimi bana göre. Bunu okuduktan sonra daha iyi görüyorum.

    Peki kitapta kimler anlatılıyor? Antik Yunan da var Mâverâünnehir de. Felsefe de var sanat da. Pozitif bilim de var hikmet de. Hem de bu hayatlar kendi içinde belli bir tasnifle düzenlenerek verilmiş. Alelade bir sıralamadan çok bilinçli bir çalışma sonucu düzenlendiği anlaşılıyor. Bölümler arasında belirgin bir ayrım yok sadece aynı alandaki kişiler sıralama olarak birbirini takip ediyor. Büyük roman üstatlarının ardı adına verilmesi, sizi başka duygu ve düşüncelere sürüklerken, şair ve müzisyenlerin olduğu tarafa geldiğinizde bambaşka bir iklimi yaşıyorsunuz. Filozofların olduğu kısma geldiğinizde zihniniz, fikirler üzerine talim yaparken, İslam alimleri ve yöneticilerin erdemli ve adaletli yaşamları üzerine hikmet ve erdem üzerine düşünüyorsunuz. Genel anlatım sanki manzume gibi akıcıyken, doğudan portreler sanki menkıbe tadındaydı. Büyük geniş bir karışım olmuş olması kitabı, ilgi çekici ve ufuk açıcı kılıyor. Sadece filozofların ya da sadece bilim adamlarının ya da sadece doğunun hikmetli bilgelerinin anlatılmamış olmasını; yazarın, bizim daha büyük resme odaklanmamızı istediği için olduğunu düşünüyorum. En başta bahsettiğim o vicdanın, merhametin, adaletin ve hikmetin içinden alınmadığı bilginin ve gelişmenin değerini göstermek için… İnsanın içindeki ‘tasavvur etme ve meydana getirebilme’ potansiyeliyle neler yapabildiğini hatırlatmak için…

    Daha evvel sözlerini duyduğum ancak hayatı hakkında hiçbir fikrimin olmadığı yazar ve filozoflar hakkında çok ilginç bilgiler edindim. İlginç yaşam öykülerinin yanında savundukları fikirlerinin de verilmiş olması oldukça faydalıydı. Fikirlerinden ilham aldığım, ilgimi çeken filozoflar ve kitaplarını araştırdım, araştırma sonucunda ise bazı kitapları listeme ekledim. Yani bir kitap, sadece merak uyandırıp bilgiler katmış olmadı, benim için kitaplar da doğurmuş oldu.

    Aklın dışında gönle, duyguya hitap eden tarafından da bahsetmek isterim. Özellikle şairlerin olduğu tarafa gelirken hikmetli, incelikli kısım da başlamıştı. Bir gece vakti Suskunlar Meclisi’ne kabul edilmek için başvuran Molla Cami’yi okurken bir bardak suyla zarif bir biçimde reddedilişini, onun da dolu su bardağına gül yaprağı koyarak verdiği cevapla kabul edilişini görmek, o inceliğe, duyarak, hissederek yaşamaya dair beni düşündürdü, algı kaybı çok büyük çünkü. Sonrasında bir de yazarın “Açıldığında kapanmıyorsa bir kapı, açılan kapıdan kovulmuş olarak girer insan,” deyişi bana İhsan Oktay Anar’ ın Suskunlar romanını hatırlattı: ‎"Senin buraya gelişin, bizim gel dememizden ziyade onların git demesindendir." Tamamlanan bir misyon ile yeni bir kapının zorlanması ve açılması, dışarıdan kovulma içeriden kabul edilme anlamına da geliyor çünkü. Yine kuyumcu titizliğinde çalışan ravileri duymak, adaletle hükmetmek ve mütevazi yaşamaya gayret eden yöneticileri okumak, erdemlerini ve inandıklarını kimseye boyun eğmeden, çıkar gözetmeden mahkûm edilmek, sürgüne uğramak pahasına yaşayan alimleri okumak, hikmetli sözlerin nerelere vardığını duyumsamak oldukça güzeldi.

    Son olarak kitabın adının geldiği yerden de bahsederek sözü bağlayalım. Diyojen bir ağacın dibinde otururken bir gün, ona teveccüh göstermek için yanına Büyük İskender gelmiş. Üzerine vuran gölgeden hoşnut olmayan, kimseye de tabi olup kendi düşünce ve hareketlerini kısıtlamak, hür iradesini kaybetmek istemeyen Diyojen, Büyük İskender’e “Güneşimin önünden çekil” der. (http://www.resimag.com/p1/6bd51e1843.jpeg )
    Kitap da bu adı alarak bana göre iki şeyi çağrıştırıyor: Birincisi, hiçbir güce tamah etmeden, yaltaklanmadan başkasının doğrusu yerine ilham alıp inşa ettiği kendi doğrusunu, hikmet-merhamet-adaletten sıyrılmamış bilgiyi yaşamaya çağırması. İkincisi; Güneş’in, aydınlatma için imge olarak kullanılması. Kitap, büyük resmi kastetmesinden dolayı Güneş, aydınlatma açısından oldukça doğru bir kullanım tercihi. Ayrıca bilindiği gibi güneş, hem ışık hem de ısı kaynağıdır. Kitaptaki gönle hitap eden yan da bu ısı kaynağı tarafına denk geliyor diye düşünüyorum.

    Sabırla, sonuna kadar okuyan herkese teşekkürler..
  • 3148 syf.
    Kayıp Zamanın İzinde (Özel Kutulu, 2 Cilt Takım) (Ciltli)
    Yazar : Marcel Proust
    Yayınevi : Yapı Kredi Yayınları Çevirmen: Roza Hakmen
    Yayın Tarihi 2016
    ISBN 9789750818127
    Baskı Sayısı 4. Baskı
    Dil TÜRKÇE
    Sayfa Sayısı : 3150

    Sadece anlık oluşan bir dizi halinde var olmak, bir insan için müthiş bir zaaftır şüphesiz; ama aynı zamanda müthiş bir güçtür de; bu kişi hafızanın ürünüdür ve belirli bir anın hatırası daha sonra olup biten her şeyden haberdar değildir; hafızanın kaydettiği an ve onunla birlikte o hatırada şekillenen kişi varlığını sürdürür, yaşamaya devam eder. Bizim gözümüzde var olan tek şey, hissettiğimiz şeydir, onu geçmişe, geleceğe yansıtır, ölümün kurmaca emellerini tanımayız. Zihnimiz önceden, bilinçsizce ürettiği şeyi açıkça çözümlemedikçe ya da önceden sabırla çözümlediği şeyi canlı şekilde yaratmadıkça asla tatmin olmaz. İnsan ancak hatırladığı şeye sadık kalabilir ve ancak bildiği şeyi hatırlar. Bildiğimiz gibi bir düzlem geometri vardır, bir de uzay geometrisi. Marcel Proust’un anlayışına göre de roman sadece düzlem psikolojisi değil, aynı zamanda zaman psikolojisidir. Kendi ifadesi ile ‘’ Uzayda bir geometri olduğu gibi, zamanda da bir psikoloji vardır ve düzlem psikolojisi hesapları bu psikolojide geçerli olmaz, çünkü düzlem psikolojide zaman ve büründüğü şekillerden biri, yani unutuş göz önüne alınmamıştır; gücünü hissetmeye başladığım unutuş gerçeğe adaptasyonda çok güçlü bir etkendir, çünkü içimizde sürekli gerçekle çatışarak yaşayan geçmişi yavaş yavaş yok eder. Sf:2637’’ Marcel Proust ‘’ zamanın bu görünmez özünü ayıklamaya, soyutlamaya çalıştım, ama bunu yapabilmek için deneyin devam edebilmesi gerekiyordu. ‘’ demektedir.
    Kitabımın sadece zamanın dışındaki, gerçekten yoğun izlenimlerden oluşamayacağına kadar verdiğime göre, bu izlenimleri aralarına serpeceğim gerçeklerin arasında zamana, insanları, toplumları, ulusları sarmalayan ve değiştiren zamana ilişkin gerçekler önemli bir yer tutacaktı. İnsanların dış görünüşündeki değişimlere yer vermeye özen gösterecektim; zaten bunun yeni örnekleri her an karşıma çıkmaktaydı, çünkü bir yandan geçici dalgınlıklar yüzünden durdurulamayacak kadar kesinlikle şekillenmeye başlayan eserimi düşünüyorum der (sf:3016) Marcel Proust kayıp zamanın izinde. Marcel Proust hırslı bir arkeolog gibi hafızanın her karışını eşeleyerek kendinden çok başarılı bir şekilde beslenmiştir. Kayıp Zamanın İzinde sadece kendi yaşamındaki ani değişimleri, ailesini, mekanları, dostluklarını, ilişkilerini, itiraf edebildiği ve edemediği hazları, hoşlandığı ve tiksindiği şeyleri değil, insan ruhunun gizemli ve incelikli arayışlara girişerek değer verdiği, hakir gördüğü gömdüğü ve kazıp çıkardığı, bağdaştığı ve bağdaşmadığı, geçen zamana rağmen hafızada baki kalan görüntüleri bile sanat yoluyla görkemli bir biçimde yeniden yaratmıştır. Bu uzun romanı okurken tam işte yaklaştım dediğiniz noktada bir adım atıp zamanın içinde yol alırken bir bakarsınız ki zaman hemen arkanızdan sizi takibe başlamıştır. Gerçek bir zamanın sanatsal yaklaşımının nefesini ensenizde hissedersiniz. Romanın zamanı biçimsel bir yaratıcıdır.
    Yazarın eseri, okura sunduğu bir görme aygıtına benzer; okurun o kitap olmasa kendinde belki fark edemeyeceği şeyleri görmesini sağlar. Kitapta söylenenleri okurun kendinde tanıması, kitabın gerçekçiliğinin kanıtıdır; bunun tersi de bir ölçüde doğrudur, iki metin arasında ki fark, çoğu kez yazara değil, okura atfedilebilir. Görünmezliğe ulaşmak, romanın varlığını unutturmak, kendini kitap okuyormuş gibi değil de, bir anlığına da olsa, yaşamın yerine geçmeyi başaran bir kurmacada yaşıyormuş gibi hissetmek Proust’un Kayıp Zamanın izinde romanın da doruk noktasındadır.
    Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcının sadece iki defa isminin geçtiği yaklaşık yüzatmış karakterden oluşan hayali bir Balbec seyahatlerinde ya da baloda ki herhangi bir olayın gelişim süresinde romanını okurken anlatıcının önümüze kesin bir yer ve olayın ya da gelişimi size anlatmadıkça gelecekteki olayların kavranması hemen hemen imkansızdır. Anlatıcı geriye dönük olarak kurduğu geçmiş ve şimdiki zaman ile birlikte geleceğe baktığı ve anlattığı birey olarak kendi iç hafızası beklide romanın boşaltım sürecindeki mekanıdır. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcısı kendi bilincinde ağrılı bir doğum sancısı gibi gerçeklikleri sindirmek ister. Roman boyunca duyacağınız sesi kırılgan ve üzüntülü bir yapıya sahiptir.Bu tuhaf ses sahibinin çektiği acıları beklide bir ölçüsüdür. Mme de Guermentes Bloch’u ilk gördüğü günün üzerinden en az yirmi yıl geçmiş olan bir baloda ( ki bu balo üç yıl öncesine ait olarak anlatılıyor sf:3056 ) zaman ve roman akışında yazılma süresine dair benim görebildiğim tek ipucu olmuştur. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcının geçmişinin görüntülerini sunarken seçtiği imgeler ve malzeme ile keyfi beklide hafızam zayıf diyerek gerçeklikten uzak tutmaya çalışmıştır. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust şunu ifade etmesini bu düşünceme uygun bulduğumu belirtmek isterim ‘’ Ülkem adına gurur duyarak şunu belirtmem gerekir ki, tek bir gerçek olayın, tek bir gerçek kişinin yer almadığı, her şeyin anlatımım gereği tarafımdan uydurulduğu bu kitapta… sf: 2931’’ Evlilikler ölümler ve psikolojik gelişimler ile ilerler. Zamanın herhangi bir noktasına yönelen bilinç ruhumuzla birleşip kurgusal zenginliğini sunar bize. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcının geçmişe dönük hafızasını ince bir ipe sermiştir. Albertine ile yaşadığı dönem kendi hafızasının zalimce itirafları ile doludur. Üç boyutlu bu perspektif açımasızca sorgular anlatıcıyı. Sonuç her ne olursa olsun gerçeklik sımsıkı kalmış bir yüzey oluşturur. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust ifadesi muhteşemdir ‘’İşte bu yüzden, eserimim tamamlayacak vakti bulabilirsem, her şeyden önce insanları birer hilkat garibesine benzetme pahasına da olsa, mekanda kapladıkları kısıtlı yere karşılık, zaman içinde çok büyük, ölçüsüzce uzatılmış bir yer kaplayan varlıklar olarak tasvir edecektim kesinlikle, çünkü insanlar, yıllara dağılmış devler misali, yaşamış oldukları, sayısız günden oluşan, birbirlerinden uzak dönemlerin hepsine aynı anda değerler.’’Duyguları ve zekası, geçmiş ve gelecek ile sürekli yer değiştirir. Zeka ya da duyguların dönüşümleri roman boyunca önce yada sonra olması arasında gidip gelirsiniz. Bilinç akışındaki duygularının ifadesi ve selzenişleri zaman zaman merhamet duygusu ile kaplıdır.
    Uzun zaman, geceleri erkenden yattım. Bazen daha mumu söndürür söndürmez, gözlerim o kadar çabuk kapanıverirdi ki ‘’ uykuya dalıyorum ‘’ diye düşünmeye zaman bulamazdım. Aradan yarım saat geçtikten sonra da, artık uykuya geçme vakti geldiği düşüncesiyle uyanırdım… Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust giriş cümlesi hatta sayfaları demek gerek ki beni çok etkiledi. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcısına daha en başından zamanın farklı dizilerini hissettirmeye başlar. Dış dünya ya da nesneler dediğimiz şey onların yansıması ile oluşan bilinç ifadesidir beklide. Kayıp Zamanın İzinde geçmişe dönük zamanların şimdiki zamana ya da geleceğe olan aktarımlarının ipuçları verilmeye başlamıştır. Bir olguyu şimdi olarak yaşadığımız anda geçmiş olarak kavramakta çok zorlanırız. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust’un uyuyan kahramanı ya da uyumak için uyanan kahramanı ancak uyanınca tekrar açılmış zamanın düzenine girer özgürlüğü sona erer. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcısı hiçbir şey bilmeden aşama aşama öğrenir ve aktarır. Kendiniz ile ilgili geçmişe bakarak güçlü hafızanız ile olaylar hakkında bir şeyler öğrenmek mümkün müdür? Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust bunu hafızam çok zayıftır aslında diyerek geçmiş zamanına başka bir kişi gibi bakmaktadır. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcısının; Gilbert Swann’a olan aşkı ( Daha sonra öğrendiğinde ise Gilbert Swann kendisine aşıktır.) Albertine’i olan tutkusu ( Albertine’i sonrasında ona olan bakış acısındaki farklılıklar ) Guermantes düşesine olan aşkı ( Kendisine ulaşılmaz olmak tutkusunu ulaştığında yenmesi ) Stermaria olan aşkı ( evlenmesi ile yok olması sanki aynı anda gerçekleşir) hiçbir şey bilmeden öğrenip aktarma sürecine örnektir.

    Bizi sıkan, önümüzde olanlardır çoğunlukla, bize acı çektirdiğinden dolayı gözümüzden bile sakınırız onu, bize güzel görünüyorsa yanılmışız demektir, geçip gidenleri görmede. Biz gelecekle katlanır duruma getirmek isteriz şimdiyi, bu yüzden onu düzene koymaya gücümüzün yetmediğini düşünürüz, evet, bir kez bile ona ulaşamayacağımızı düşünürüz boyuna. Her kişi kendi düşüncelerine bakar: Bütün geçmişle ya da gelecekle uğraşır, onu yakalamak için sürdürür düşünme eylemini durmadan. Çağımızı düşünmeyiz, ondan bir nesne alıp öğrenerek, geleceğe eklesek bile. Şimdiki çağ eriğimiz değildir: Geçmişle şimdiki çağ araçlarımızdır, yalnız gelecektir ereğimiz. Böyle yaşamıyoruz, yaşamayı umuyoruz, biz mutlu olmaya çalışan kimseleriz, oysa bu durumumuzu korudukça mutsuz olacağımız besbelli kaçınamayız ondan.

    VEDA: YAS TUTMAK YASAK
    Erdemli insanlar nasıl sessizce göçüp gider,
    Ve ruhlarına, hadi bakalım, diye fısıldarsa;
    Kederli dostlarından bir kısmı ‘’ İşte nefes durdu, ‘’ der,
    ‘’ Hayır, daha değil, ‘’ derken bir kısmı da;

    Tıpkı öyle eriyelim biz de, sessizce;
    Sel gibi gözyaşları, fırtınalı iç çekişler olmasın.
    Mutluluğumuza saygısızlık etmeyelim bence,
    İnancı tam olmayanlara aşkımızı açmayalım sakın.

    Zarar ve korku getirir yerküre sarsıntısı;
    Nedir, ne oldu diye herkes sorar durur;
    Oysa gökkürenin sarsılması
    Çok daha büyük ama zararsız olur.

    Ayın altındaki aşıkların basit aşkı da işte
    (Ki özü bedendir), ayrılığa dayanamaz;
    Çünkü uzak düşer aşkı oluşturan öğeler de
    Bedenler birbirinden ayrılır ayrılmaz.

    Oysa, öyle arıtılmış bit aşkımız var ki bizim,
    Nasıl bir şey, biz bile bilemiyoruz;
    Öyle bir güvenimiz var ki aklına birbirimizin,
    Gözler, dudaklar, eller uzaktaymış aldırmıyoruz

    Ruhlarımız da aslında tek olduğundan,
    Ayrılmaz asla, ben gidince şimdi;
    Uzar gider yalnızca, hiç kopmadan,
    Hava inceliğinde dövülmüş altın gibi.

    Bir değil iki olsalar da, aynı,
    Sağlam bir PERGELİN iki ayağı gibidirler:
    Senin ruhun, sabit ayak yani,
    Hiç oynamaz, öteki kımıldamazsa eğer.

    Sanki merkezde durur ama her zaman
    Öteki uzaklara giderse de,
    Eğilip kulak kabartır ardından,
    Ve döndüğünde doğrulur yine.

    İşte böyle olacaksın benim için de sen:
    Öteki ayak gibi, ben ayrılıp gitsem de,
    Sen sağlam durdukça, şaşmayacak dairem;
    Başladığı yerde bitecek her seferinde.

    Bu şiir, John Donne’ın ve dönemin en ünlü şiirlerinden biri. Ayrıca, eleştirmenlerce de, metafizik şiirin en iyi örneklerinden biri olarak göşterilir. John Donne bu şiiri karısı Anne More için yazdığı öne sürülmektedir.

    Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust şu cümlesi ‘’ Şüphesiz sevdalı, arzularının, özlemlerinin, hayal kırıklıklarının ve tasarılarının birbirini izleyen icatlarıyla tanımadığı bir kadın hakkında koca bir roman yazdığında, normal bir erkeğin aşkı da, PERGELİN epey açılmasına sebep olur.’’ Bu şiiri hatırlattı bana…


    Proust insanları iyileştirme sanatının çok ciddiye alındığı bir ailede dünyaya geldi. Babası doktordu ve tipik ondokuzuncu yüzyıl fizyonomisine sahip yapılı, sakallı bir adamdı. Otoriter bir görünüşü, karşısındaki insanın kendini ödlek gibi hissetmesine yol açan delice bakışları vardı. Ahlaki üstünlüğü bedeninden taşıyor gibiydi; bu yalnızca tıbbı meslek edinmiş kişilere özgü bir şeydi; hafif öksürükten ya da apandisitten şikayetçi olan her insan onların toplumdaki değerlerini tartışmasız kabul ediyor, bu da daha az değer verilen meslek edinmiş kişilerde nahoş bir gereksizlik hissi yol açıyordu.
    Şüphesiz, Marcel babasının yanında kendinin değersiz hissetmiş, onun başarılarla dolu yaşamındaki tek bela olarak değerlendirmiştir. Proust, ondokuzuncu yüzyılın sonlarında yaşayan bir buruva ailesinin üyelerince normal diye nitelenebilecek bir meslek edinmek için en ufak bir istek duymadı. İlgi duyduğu tek şey edebiyattı ama belki de çok genç olduğundan, yazmaya pek istekli görünmüyor ya da bunu beceremiyordu. İyi bir oğuldu; bu nedenle ailesinin onayladığı bir meslek edinmeye çalıştı. Dışişleri Bakanlığına girebilir, avukat ya da banker olabilirdi. Louvre müzesinde çalışabilirdi. Sonunda kariyer yapmanın zor bir iş olduğunu anladı. Bir hukuk müşavirinin yanında iki hafta çalışmak ona ölüm gibi gelmişti. ( En umutsuz anlarımda bile, bir hukuk bürosunda olduğu kadar büyük bir dehşete kapılmadım ), Paris’ten ve sevgili annesinden ayrılması gerektiğini anlayınca da diplomat olma fikrini bir kenara bıraktı. Giderek umutsuzluğa kapılan yirmi iki yaşındaki Proust şöyle soruyordu: Ne avukat, ne doktor ne de rahip olmaya karar verebiliyorum; peki geriye ne kalıyor?
    Belki de Kütüphaneci olmalıydı. Mazarine kütüphanesinde ücretsiz olarak çalışmak için başvurdu ve işe kabul edildi. Aradığını orada bulması mümkündü ama kütüphane Proust’un ciğerleri için biraz fazla tozluydu. Hastalık bahanesiyle ard arda uzun izinler almaya başladı; izin günlerini bazen yatakta, bazen tatilde, nadiren de yazı masasının başındaydı. Sıkıntıdan uzak yaşıyor, akşam yemekleri veriyor, çay içmek için dışarı çıkıyor, su gibi para harcıyordu. Babasının bu durumdan ne kadar rahatsızlık duyduğunu tahmin edebiliyoruz; o, sanata, hiçbir zaman ilgi duymamış, pratik bir adamdı. Marcel uzun süre haber vermeden işe gitmedi; kütüphaneye bir kez ya uğruyor ya uğramıyordu. Sonunda zaten gereğinden fazla hoşgörü göstermiş olan kütüphane yöneticileri onu, işe girdikten beş yıl sonra işten çıkardılar. Böylece Marcel’in hiçbir zaman doğru düzgün bir meslek sahibi olamayacağı, yalnızca düşkırıklığına uğramış babası için değil, herkes için açıklık açıklık kazanmıştı; o edebiyatla zevk için uğraşıyor, bundan herhangi bir kazanç elde etmeyi beklemiyordu; bu nedenle de yaşamının sonuna kadar ailesinin parası ile geçinecekti.
    Bu gerçek dikkate alındığında, Proust’un edebiyat konusunda hırslı olduğunu görmek şaşırtıcı. Annesi ve babası öldükten, kendisi de nihayet romanı üzerinde çalışmaya başladıktan sonra proust hizmetçisine şöyle içini döküyordu:
    ‘’ Ah, Celeste, keşke babamın hastalarıyla uğraşırken duyduğu güveni duyabilsem kitap yazarken. ‘’

    Bunları okuduktan sonra bende oluşan düşüncem ‘’Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust; kayıp zamanın izinde diyerek, boşa geçen zamanımı kastetmektedir? Veya aslında hiçbir zaman, boşa geçmiş zaman değildir aslında; bilmediklerimiz, öğrenemediklerimiz, gözlemleyemediklerimiz mi bize bu hissi verir? Her okuyucu kendi payına çıkarması gerekeni kendinde bulması gerekir diye bize bir paradoks mu bırakmıştır? Beklenmedik ve kaçınılmazı görebilmek?’’

    KAYNAKLAR:
    Marcel Proust - Kayıp Zamanın İzinde (Özel Kutulu, 2 Cilt Takım) (Ciltli) Yapı Kredi Yayınları 4. Baskı
    Samuel Becket – Proust Metis Yayınlar 4. Baskı
    Mario Vargas Llosa – Genç Bir Romancıya Mektuplar Can yayınları 2. Baskı
    Marcel Proust – Edebiyat Ve Sanat Yazıları Kredi Yayınları 1. Baskı
    Alain De Botton – Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir Sel Yayınları 5. Baskı
    GILLES DELEUZE – Proust ve Göstergeler Alfa Yayınları 1. Baskı
    Blaise Pascal – Düşünceler Say Yayınları 5. Baskı
    John Donne – Yapı Kredi Yayınları (Kazım Taşkent Klasik Yapıtları Dizisi ) 1. Baskı