• Yağmurlar dindiği zaman
    Geleceksin
    Ki karanlık ölümdür.
    Işığım söndüğü zaman
    Güleceksin
    Ki karanlık ölümdür.

    Karanlığımda dişlerin
    Parıldar ki
    Yine görüneceksin.
    Kuraklığımda düşlerin
    Işıldar ki
    Yine arınacaksın.

    Bekliyeceğim elbette
    Gelişini,
    Yaşamak başka nedir;
    İsterse ta kıyamete
    İlle seni
    Ki bu aşk başka nedir.

    Bütün ömrümüz onunla
    Böyle geçti;
    Toprakla gök arası,
    Varla yok arası öyle;
    Derken uçtu.
    Dranas yalvarası:

    Tanrım! merhamet et kula. 
    Ahmet Muhip Dıranas
    Sayfa 57 - Kültür Bakanlığı Yayınları
  • " Bu hayatta gaddar olun merhamet sizi yok eder. "
  • 423.
    Büyük Suskunlukta. — Burası deniz, burada şehri unutabiliriz. Gerçi Ave Maria’nın çanları hala gürültü ile çınlamaya devam ediyor… gece ile gündüzün kavşağında ürkütücü ve budalaca, ama tatlı gürültü… ama sadece bir an! Şimdi her şey susuyor! Deniz orada uzanmış yatıyor, solgun ve parıltılı; konuşamıyor. Gökyüzü sonsuz ve sessiz akşam oyununu kırmızı, sarı, yeşil renklerle oynuyor; konuşamıyor. Küçük kayalar ve kaya şeritleri en ıssız yeri bulmak için denize yuvarlanıyor; bunların hiçbiri konuşamıyor. Aniden üzerimize çöken bu korkunç sessizlik hem güzel, hem tüyler ürpertici, bu sırada kalp kabarıyor. — Ah, bu sessiz güzelliğin ikiyüzlülüğü yok mu! Ne kadar iyi konuşabilirdi, istese ne kadar da kötü! Tutulmuş dili ve çehresindeki acı çeken mutluluğu, senin merhamet duygunla alay etmek için bir hile! — Öyle olsun! Böyle güçlerin alay konusu olmaktan utanmıyorum. Ama sana acıyorum doğa, çünkü susmak zorundasın, dilini bağlayan sadece senin kötülüğün de olsa: - Evet sana kötülüğünden dolayı acıyorum! — Aman, daha da sessiz oluyor ve kalbim bir kez daha kabarıyor: Yeni bir gerçekten korkuyor, o da konuşamıyor kendisi ile alay ediyor eğer ağız bu güzelliğe doğru azcık bir şeyler haykırırsa. Kendisi suskunluğunun, tatlı kötülüğünün tadınıçıkarıyor. Konuşmaktan, evet düşünmekten nefret ettim. Çünkü her sözcüğün arkasında hatayı, hayali, cinneti gülerken duymuyor muyum? Merhametimle alay etmeyeyim mi? Alayımla dalga geçmeyeyim mi? — Ah deniz! Ah akşam! Sizler kötü eğitmenlersiniz! insanlara insan olmamayı öğretiyorsunuz! İnsan kendini size teslim mi etsin? Şimdi sizin olduğunuz gibi, soluk, parlak, sessiz, korkunç, kendi üstünde mi dinlensin? Kendini mi yensin?
  • 160 syf.
    MERHAMET, ACIMAK DEĞİL, ACITMAMAKTIR.

    Kitap hakkında pek söylenecek bir şey yok keza size içimi dökmek istiyorum. Şu hayatta yıkılası, kökü kazınası, lanet ettiğim en büyük olgu yanlış anlaşılmak... Sizi içermeyen, yapmadığınız, kalkışmadığınız durumların diyetini ödemek zorunda bırakılmak. Ah ne korkunç! Pardon filmi geliyor aklıma. Gülüyoruz gülmesine de adamlar onca sene bir hiç uğruna yatıyor ve tek bir sözcükle teselliye kalkışıyorlar: Pardon.

    Devlet dairelerinde geçerli olan bir kanun vardır: her şeyi bilir görünme, her işe atlama, daima geri planda dur. Bunlar pratikte kötü ve fena olarak adlandırılabilir ancak işin aslı hiçte göründüğü gibi değil dostlar. Çalıştığınız ve özenli bir biçimde hareket etmeniz üzerinizdeki sorumluluğu artırır. İlk olumsuzlukta sizden kötüsü olmayacaktır.

    SPOİLER

    Dağlandım, parelendim..
    Ben biliyordum böyle olacağını muallim hanım. Baban özünde iyi adamdır demek istedim sana. Yetişmedi sözcüklerim çünkü ben de babana lanetler okudum. Sayfaları çevirdikçe merhametiyle, saflığıyla selamladı beni. İnişli çıkışlı dünyasında ağırladı kendince. Sizi çok sevmiş meğer. Son nefesinde bile seni anmış muallim hanım. Babam diyemediğin adam seni son nefesine kadar zihninde taşımış ya meğer. Bu dünya acımasızdır. Kaderin pençesine bazen kendi gayretlerimizle düşeriz. Tercihlerimizi doğrularımız nezdinde belirleriz. Doğru? Kime göre neye göre? Babanın doğruları sefil bir hayatın ötesinde uğurladı onu sonsuzluğa. Seni de göremedi yazık.

    SPOİLER‘SIZ YAZI SAHASI

    Öldükten sonra insanın değerinin anlaşılması, sizin için ne ifade ediyor oluşunun farkına varılması çok üzücü, derinden yaralayıcı. Mustafa İnan geliyor hemen aklıma Türkiye’nin medarı iftiharı olması gerekirken bugün bile ondan haberi olan kişi sayısı oldukça az. Oğuz Atay da yaşadığı esnada çok az okunurken şimdi hatrı sayılır bir kitle tarafından benimsenmiş bir kişi. Örnekler çoğaltılabilir Van Gogh denebilir. 804 eser verip sadece birinin satılması. Şimdi ise en ünlü ressamlardan biri olması. En yakınımızdaki insanı bile tanımaktan aciziz çoğu zaman. Kaybedene dek ulaşılmışlığın o zalim hükmü çevreliyor kalbimizi. Tek saniyesine bile hükmedemediğimiz dünya için birbirimizi kırmaya değer mi hiç? Hadi çevreni boşver en yakınında olanı, seni seveni, sana değer vereni üzmeye değer mi? “Kim kimi ne kadar anlayabilir?” diyor ya Şükrü Erbaş. Öyle ya anlayamaz kimse kimseyi ancak çabalar, niyetini de temiz tutarsa gelmez mi güzellikler kaçtıkları mevsimlerden. Çok mu iyimserim. Hadi öyle olsun.

    Reşat Nuri, anlaşılırlığının yanında ayrı bir gizemi de sırtında taşıyor. Daha doğrusu eserlerinin sırtına yüklüyor. Bu romanı kendi içinde ikiye ayırmak lazım. Çünkü sandıklarımız ile gerçekler arasında uçurum öyle bir haldeki iki duyguyu da en uçta yaşıyoruz. Gündüz ile gece kadar net bir ayrılık bu. Bu hayatın aşk dışında, mutlu olmanın dışında kavramlara da sahip olduğunu biraz da sert bir karasal iklim soğukluğunda tattım doğrusu. Kararlı adımlarımızla işgal ederken bu yeryüzünü aslında yanılgılarımıza o kadar çok inanırız ki gerçeğe büsbütün kör oluruz. Farklı pencerelerden bakmak, hep bir acabanın, şüphenin, sorgulamanın (gerekli oranda, dozda) koşmak gerekmez mi? Gerekir elbette. Şimdi herkes kendi evinde kendi hikayesiyle meşgul. Coşkulu bir mutluluğu düşlüyor yastığında uykuyu bekleyenler. Dünyanın bize ilgisizliğine küsmüşüz bir yandan ancak umut ölüme dek tükenmez bir limit.

    İşbu kitabı okuyalı bir hayli oldu ancak arada açıp beni darmadağın eden kısmı okuyorum. Kitapla gönül bağım oluştu resmen. Okumak için aldığım arkadaşıma geri verecek olmak beni üzüyor. -Kitabı istemiyorum, yanlış anlama:)) - öyle işte. Esaslı adam doğrusu. Ruhun şad olsun Reşat Nuri. Sağcısı da sevmiş seni solcusu da. Yüreğine sağlık.
  • 80 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Çok çok rahat tavsiye edebileceğim bir Zweig eseri. Hatta bu kitap Zweig eserleri arasında en iyisi bence. Gerçekten okurken çok büyük zevk aldım. Mükemmel bir ders kitabı gibi. Alıntıları incelemenizi tavsiye ediyorum.

    Zweig hakkında pek bilgi vermeme gerek yok. Savaşlardan kaçan bıkan ve sonunda da intihar ederek ölen yazarlardan. Eser üç farklı hikayeden oluşuyor. Hatta çevirmen hikaye değil de menkıbe demiş bu üç kısım için. Çünkü gerçekten bir ders niteliğinde. 3. Güvercin öyküsü muazzam anlamlı. Daha doğrusu beni çok etkiledi. O kadar kısacık sayfaya o düşünceleri nasıl sığdırdın mübarek.

    Buram buram adalet, toplumsallık, barış kokuyor eser. Huzur aranıyor, fikirler sorgulanıyor. 3 öykünün ikisi Kutsal Kitap'tan diğer ise bir Hint Efsanesi.

    Üçüncü Güvercin Nuh Tufanı ile ilgili ama savaşlara öyle bir bağlama yapmış ki gerçekten çok etkilendim. Abarttığım düşünülebilir ama okuyunca hak vereceğinizi düşünmekteyim.
    Rahel Tanrı'yla Hesaplaşıyor ise merhamet ve hoşgörüyü konu almış. Sonsuz Kardeşin Gözleri ise suç işlemeden, günahsız yaşamak mümkün mü ? sorusunu sorduruyor öyküsünde.

    Mutlaka okuyun. Eminim beğeneceksiniz.
  • 1724 syf.
    ·13 günde·Beğendi·9/10
    Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

    Sefillik* temalı bu inceleme bana 13 gün boyunca arkadaşlık etmiş 1724 sayfalık dünyanın en uzun sefalet destanının sadece birkaç sayfalık özüdür. Elek hayat, elekten geçemeyen taşlar ise sefil insanlardır. Bu incelemeyi benim ellerim değil, sefil insanların kanları yazmıştır.

    Peki, nerede, kimde, neden aramalı bu sefilliği? Kimdir bu sefil insanlar? İncelemenin okuyucusu bu cevapsız sorulara cevap aranacağını kendisi anlamıştır.

    https://i.ibb.co/...yoksulluk-varken.jpg
    Belki de bu fotoğraftan başlamalı sefilliğin tanımını aramaya. Ellerinde "Onca Yoksulluk Varken" kitabı ve devamında kafalarında "Bize mi çattı bu sefillik?" düşünceleri. Gülüşsüz, parıltısız gözlerde, renksiz, cansız bir tende sefilliğin tezahür ettiği duygusal yansımalar. Sefilliği aramaya bu çocuğun göz bebeklerinin içinde başladım yıllar önce fakat dünyanın kaçınılmaz yuvarlaklığı gibi kendimi yine başladığım yerde elde 0 halimle buldum.

    Devam ettim sefilliği aramaya.
    https://i.ibb.co/3yNHKZY/umran.jpg çıktı karşıma. Bilmediği bir hayatta bilmediği birileri tarafından yüzü, gözü bu hale getirilmişti. Kimdi, ne istiyordu bu insanlar? Anlayamamıştı. Anlatmamışlardı. Üstündeki renksiz ve duyguları yok edilmiş tezahürünün, cansız ve bitkin bakışlarının nedenini bile soramayacak sefillikte bulunmuştu.

    Devam ettim sefilliğin kaynağını bulmak için...
    https://i.ibb.co/CKLmk7g/aylan.jpg çıktı karşıma. İsimlerin ne önemi vardı? Nasıl olsa çoktan unutmuştuk onları, değil mi ama? Bana yüzünü dön, dedim. Seni göremiyorum, dedim. Dönmedi, dönemedi. Denizin kumları, deniz suyu, tuz, medcezir, dalgaların oluşmasını sağlayan bütün gemiler, denizin köpüğü, deniz kızları, su altı canlı aleminin hiçbiri onu bana döndüremedi. Bugüne kadar hiçbiri böyle bir sefillik türüyle karşılaşmamışlardı. Bilimselliğe boyun eğen denizin dalgaları, yıkamaya devam etti cesedi, bütün sefilliğiyle.

    Şimdi de esas sefile gelelim: https://i.ibb.co/...ukluk_fotografim.jpg
    Nasıl da gülüyor, nasıl da gözlerinin içi parlıyor. Nasıl güzel ve tertemiz kıyafetleri var. Ne güzel yukarıdan kafasına bomba düşmeyen, tamamen güvenlikli bir bölgede ve evde yetiştiriliyor. Neden gülmesin ki? Cesedinin fotoğrafının çekilemeyeceği bir yaş ve koşulda.
    Battaniyesi var üşüdüğünde üstüne örtebilecek,
    Yiyeceği var tıka basa karnını doyurabilecek,
    Parası var istediği gibi harcayabilecek,
    Ailesi var istediği gibi sevebilecek...

    Aslında esas sefilin kendim olduğunu anlayalı o kadar uzun zaman geçti diyeme... DANK!

    O da ne? Kafama bir şey dank etti. Bir kitap. Adı Sefiller. Kendi kendine 1656. sayfası açıldı:
    "Mutlu olmak korkunç bir şey! İnsan halinden nasıl da memnundur! Bunun kendisi için yeterli olduğuna nasıl da inanır! Yaşamın yanlış hedefi olan mutluluğa yönelirken, gerçek hedef olan sorumluluk nasıl da unutulur."

    Bu kitap mı anlatabilecekti bana sefilliğin tanımını, kaynağını, bütün çeşitlerini, aşağıda olmayı ve aşağılık olmayı? Bu kitap mı anlatabilecekti bana "sfl" kökünden gelen kelimenin harflerini kanla ve açlıkla seslendirmeyi?

    Akson ve dendrit uçlarım arasında gelip giden sinirlerime, duygularıma sirayet eden bütün bu sayfalarda duyguların rengarenk uçlarını Sefiller karakterleriyle mi adlandıracaktım artık?

    Vicdan azabının Jean Valjean ve Javert karakterleri arasındaki psikolojik gelgitlerini gözlerimin hüzün ordusu olan gözyaşlarıyla mı okuyacaktım?

    Liderleri çarpışırken sefalet içinde kıvranan insanın içinde olup biten manevi savaşları mı yoksa Wellington ile Napolyon'un 1815 yılının bir günü Waterloo Savaşı sahnesinde en sefil ordunun kim olduğunu kanıtlama amacıyla karşılaşıp bir hendek yüzünden sefaletin vahşet ve kan ile elde edildiğini mi düşünecektim aklımın odalarında?

    Zeka ve ileri görüşlülük gerektiren savaş taktikleri mi yoksa yiyecek ve para gerektiren hayatta kalma taktikleri mi sefilliği alıp götürecekti bir lağımın içerisinde başka diyarlara?

    Zaferlerin azaldıkça özgürlüğün arttığı 19. yy Fransa siyasi ve toplum düzeninde, karakterlerin sefaletle birlikte tam tersine düşünce dünyalarının enginliği betimlenecek ve zenginlerin düşünce dünyalarının darlığı mı eleştirilecekti?

    Manastır hayatı ve çilehanelerin dışarıdaki sefil insanları görmemizi engelleyen bir göz bandı oldukları mı kanıtlanacaktı?

    Suçunun pişmanlığıyla, ahlaka yönelim ve örnek insan olmayla, itiraflarla, adalet ve vicdan gelgitleriyle, Paris lağımlarıyla bir insan id-ego-süperego döngüsünü nasıl tekrar tekrar yaşayabilecekti?

    Salt ekmek hırsızlığı yüzünden kürek mahkumiyeti gibi yüz kızartıcı bir suçla birlikte hayatı boyunca etiketlenmekten kaçamamak hukuk sisteminin sistemsizliğine mi verilecekti?

    1789 ve 1830 Fransız ihtilalleri, 1832 Saint-Denis sokağı barikatlarının direnişiyle birlikte aynı zamanda tinsel bir devrime, askeri düzenin acımasızlığına, devrimi ve rejimi savunan toplumun farklı katmanlarındaki insanların toplum hayatındaki konuşmalarına mı tanıklık edecektim?

    Kurşunun bir silahın namlusundan çıkma anıyla hayat dolu bedenlere bir bir saplanmaları arasında geçen süreyi hesaplayıp, dünyada o kesitte neler olup bittiğini mi düşünecektim?

    Yoksa dünyanın en uzun sefalet destanının içerisine polisiye ve gerilim esintileri de serpiştirilip çocuk-anne-baba psikolojileriyle, sefilliğin çaresizliğinden hayatla oynadığı kumarda kitaplarını, dişlerini, saçlarını ve hayatını ortaya koyan insanlarla mı tanışacaktım?

    Sefiller bir duygu gökkuşağıdır. Hiçbir duygunun eksiksiz bırakılmadığı ve unutulmadığı bu sefalet destanında aklıma gelen duygulara göre karakterlerin eşleştirilmesi aşağıdaki gibidir:
    ACI : Fantine, Jean Valjean, M. Gillenormand
    HIRS : Javert, Jean Valjean, Enjolras, Courfeyrac, Grantaire
    NEFRET : Thenardier, Javert, Eponine, Azelma, M. Gillenormand
    KISKANÇLIK : Eponine, Azelma
    İFFET : M. Myriel, Cosette
    UTANÇ : Cosette, M. Gillenormand
    FEDAKARLIK : Fantine, Jean Valjean, Gavroche, Fauchelevent, M. Mabeuf
    KORKU : Jean Valjean, Cosette, Claquesous, Montparnasse, Babet, Gueulemer
    CESARET : Jean Valjean, Enjolras, Gavroche, Marius, Courfeyrac
    UMUT : Jean Valjean, Fantine, Cosette
    MERAK : Jean Valjean, Javert, Fantine, Marius, Cosette, M. Gillenormand
    SEVGİ : Fantine, Marius, Cosette, Jean Valjean
    TUTKU : Marius, Cosette, Javert
    ÇARESİZLİK : Jean Valjean, Javert, Fantine, Marius, Cosette, M. Mabeuf, M. Gillenormand, Gavroche, Petit-Gervais, Dükkandan kovulan iki çocuk
    HÜZÜN : Fantine, Cosette
    MERHAMET : Fantine, M. Myriel, Jean Valjean
    ŞÜPHE : Javert

    Bu duygu panoramasının hepsini yaşatabilen yazar Victor Hugo'dan, yazarın yazdıklarını okuyup kendisini dünyanın en sefil insanı hissetmesi gereken ise okurdan başkası değildir.
    İncelemenin okuru eğer incelemeyi buraya kadar okumuşsa sorulması gereken soruları esas kendisine sorması gerektiğini anlamıştır.

    SAKIN AMA SAKIN!
    Kimse sefilliği başkasında aramasın.
    En büyük sefiller güruhu bu ekranda yazılmış olan bu cümleleri harika bilgisayarları, son teknoloji telefonları, engelsiz vücutları, gören gözleri, duyan kulakları, eksiksiz giyimleri, sosyal medya profilleri, güzel kitapları, sıcak evleri, güvenlikli şehirleri ile birlikte okuyandır.
    Esas Fransız İhtilali, esas Saint-Denis barikatları direnişi, esas Gezi Parkı, esas ruhumuzun Sarı Yelekler'i bu kaçınılmaz gerçeği anladığınızda direnmeye güç bulacaktır.

    Uyanmanın zamanı gelmedi mi artık?
    Kim diyor ulan sana bunları yapmanı?
    Kim sana boyun eğ diyor?
    Teslim olma, diren isteklerine, diren kendi lüksüne, diren kendinin sefaletine...
    https://www.youtube.com/watch?v=_XSBEAmMD9c

    "Baylar, yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık." Dostoyevski
    Her şeyi fazlasıyla anlayıp hayat boyu geçmeyen bir hastalığa sahip olmaktır *sefillik.
  • Nietzsche, büyük bir filozof, dahi bir bilgin ve günümüz beşer düşüncesinin iftiharlarından biridir. Fakat genç Nietzsche mağrur bir adamdır. Diyor ki, hal güçlünündür; asıl zor, güç ve erktir…
    Merhamet aczin ifadesidir, merhametten maraz doğar, aciz ve zayıf kimseleri yok etmek gerekir. Eskimoların yaptığı gibi. Eskimolar çalışamaz duruma gelen yaşlılarını kar veya buz içinde ölüme terk ediyorlar. Bu doğrudur, bu yaşlılar artık üretici değil, sırf tüketici oldukları için mantık onları ortadan kaldırmamıza izin verir.