• Victor Hugo’nun Sefiller isimli muazzam eserinin kişisel olarak fikrimde ve duygularımda yaşattığı sarsıntılardan yer yer bahsedip mevzuyu hem kişiselliğe indirgeyip hem de geniş çerçeveden bakıp aciz idrakimle, yetersiz kelimelerimle birkaç yorum yapmaya çalışacağım.
    Bir parça çokbilmişlik yaparak durumu izah etmeme izin verin.
    Edebiyat tarihinde ‘Romantizm’ adı verilen bir akım vardır. Bu akım 19 yy. da ortaya çıkmış, Victor Hugo’nun kurallarını belirlediği,öncülerinin arasında Goethe’nin bulunduğu, ‘Sefiller’ ve ‘Genç Werther’in Acıları’ gibi eserlerle şahlanan bir akımdır. Duyguların, içgüdülerin, hayallerin oldukça fazla yer edindiği, karakterlerin ruh analizlerinin zayıf olduğu fakat olayların çok fazla olduğu ve ayrıca bu olayların çok hızlı aktığı bir yazım tarzı. Sürükleyiciliği de buradan gelmekte. Ayrıca romantik yazarlar her zaman okuyucuya yol gösterir. İyi karakterler her zaman iyi, kötü karakterler her zaman kötü karakterlerdir. Ana karakteri her daim haklı çıkaracak bir yol bulur yazar ve okuyucuya da bunu kabul ettirir. Bunlar romantizm akımının en önemli özellikleridir. Bir de realizm var. Romantizm’e tepki olarak ortaya çıkan bu akımın öncüleri Balzac, Dostoyevski, Tolstoy, Halit Ziya Uşaklıgil,Flaubert…
    Önceliğin burada ‘romantizm’ akımında olması ve bu eserler sonucunda edebiyat çevresinin ‘bu kadar da uydurulmaz’ misali bir tepkiyle gerçekliği yani ‘realizm’ akımını oluşturmaları manidardır.
    Hatta Gustave Flaubert’in modern realist akımın şah eseri olarak sıfatlandırılan ‘Madam Bovary’de yaşamın sıradanlığından can sıkıntısıyla boğuşan, okuduklarından etkilenen ve bunun sonucunda giriştiği ahlak dışı ilişkilerle yaşamını bir roman gibi yaşayamaya gayret eden bir karakterin anlatılması da yine aynı ölçüde manidardır.
    Liseden beri istemsiz bir şekilde realist akımla etkileşim içerisindeydim, okumalarım buna yönelikti.Üç ay öncesine kadar ‘Genç Werther’in Acıları’nı okumuş ve tüm önyargılarımdan kurtulmaya çalışmıştım. O eserden de çok etkilendiğimi belirtmeliyim.
    Duygusal anlar yaşadığım, yer yer şaşkınlıktan donakaldığım, tüylerimi diken diken eden bu süreçte, uzun süredir bu denli şiddetli duygulanımlar içerisine girmediğimi fark ettim. Her ne kadar bu durum pek hoşuma gitmese de kendimi bu duygulanımlara bıraktım. Bu tarz durumlarda genellikle zihnim bana köşeden dil
    çıkartarak, ‘bu anlatılanın gerçeklikle hiçbir şekilde alakası yok, bu özellikle seni duygulandırmak için oluşturulmuş akıldışı bir senaryodan ibaret.’ Diyerek tadımı kaçırırdı.
    Fakat kesinlikle lafımı esirgemeden belirtmeliyim;
    -Monsenyör Bienvenu’nun Jean Valjean’la karşılaşmadan önceki yaşamı ve insanlara karşı benimsediği davranış biçimi, duygu ve düşünceleri*,Jean Valjean’la karşılaştıktan sonra, o ilk akşam onu ‘Kardeşim’ diyerek karşılaması*, hırsızlıktan yakalanıp tekrardan eve getirildiğinde verdiği tepki,
    -Jean Valjean’nın yaşadığı ruhsal dönüşüm sonucu insanlara karşı gösterdiği koşulsuz sevgi,
    -Arabanın altında ölmek üzere olan, kendisini sevmeyen bir insan için Jean Valjean’ın yaptıkları,
    -Fantine’nin kızı Cossette için yaptıkları,ön iki dişini satması, kötü yola düşmesi,fakirlikle azap çekmesi,
    -Jean Valjean’nın Javert’e karşı Fantine’ni savunması,
    Tüm bunları okuduğum da gerek metroda gerek Özsa’da gerek evde odamda, tüylerimin diken diken olmadığı tek bir paragraf, gözlerimin yaşarmadığı tek bir sayfa olmadı. İlim öğrenmek için Monsenyör Bienvenu’nun evinde hizmetçi olmak isterdim. İrfan öğrenmek için Jean Valjean’nın, o cahil, kaba saba ve bilgisiz adamın, kürek mahkumunun ellerine sarılmak isterdim. Merhamet,şefkat ve emek ne demek, bunları öğrenmek için Fantine’nin ayaklarını öpmek isterdim.
    Ve yine;
    -Jean Valjean’a yemeği ve yatacak yeri çok gören o han sahipleri
    -Fantine’nin kızı Cossette’yi emanet ettiği Thenardierler’in küçük kıza gösterdikleri insanlık dışı muamele, kadının kendi çocuklarından bu küçük Tarla Kuşu’nu ayrı düşürmesi, kocanın Fantine’ e karşı açgözlü tutumu, küçük bir kız çocuğuna layık görülen berbat bir yaşam,
    -Fantine’in küçük kızının durumunu öğrenebilmek için yazdığı mektupları koz olarak kullanıp, onun fabrikadan kovulmasına neden olan dedikoducu kadınlar,
    -Fantine’ni sokakta tartaklayan,sırtına kar koyup ona eziyet eden Bamatabois,
    -Javert’in Fantine’e karşı tutumu
    Ve yine tüm bunları okurken içimde duyduğum nefret,kin… Gerçekten bir cellat olup bizzat kendi ellerimle bu insanların kellesini uçurabilecek noktada yaşadığım duygulanımlar…
    ***
    Monsanyör Bienvenu’nun Tanrıtanımaz devrimci ve konvansiyoncu ile girişmiş olduğu ve yazarında bu diyalogla ilgili Bienvenu’nun iç dünyasını betimlediği bir bölüm var kitapta ve bu bölümle ilgili birkaç söz söylemek istiyorum.
    Bienvenu’nun, koncansiyoncu karşısında elinin kolunun bağlandığı sahnelerdi bunlar. Çünkü o kadar mantıklı ve akılcı bir yaklaşımla gerçekleri ard arda sıralıyordu ki, Bienvenu en sonunda tüm bu söylediklerinde haklı olduğunu ve fakat kendi kabuğuna çekilip, tüm bu yaşamın çelişkilerinden, siyasetten, politikadan uzak durup insanlara merhametle, sevgiyle yardım edilebileceğinden bahsediyordu. Bu çelişkilerin ve karmaşık sorunların, ıstırap ve güçlüklerle yoğurduğu her akıllı bireyin Tanrı’yı reddedişe yönelebildiğinden dert yanıp, merak duygusunun bazen durdurulması gerektiğini belirtiyordu.
    Bu aslında günümüz dindarlarının da sıkça yaptıkları bir söylem; fazla merak zararlıdır. Bu noktada şu küçük ayrıntının da belirtilmesiyle birlikte bu önermeyi doğru kabul edebilirim.
    ‘Merak’ bence de olumsuzdur, yerine mutlaka ‘ilgi’ konulmalıdır.
    Merak,hoyrattır,serttir, bir an önce keşfedip, bitirmek ister. Merak, dogma doğurur ve ideoloji üretir,
    İlgi, narindir, şeffaftır, usulca derine inip, seyretmek ister. İlgi, anlam(mana) doğurur ve fikir üretir.
    Daha netleşmesi için şu iki cümledeki anlam çatışması bence pek cuk oturmasa da işimizi görür;
    -Falanca kızı merak ediyorum.
    -Falanca kıza ilgi duyuyorum.
    ***
    Ayrıca Tanrı’nın reddedilişiyle ilgili kitapla da bağlantılı söylemek istediğim şeyler var.
    Sanatçı ve düşünürler yaşamları boyunca acıdan beslenmiş ve fikirlerini çektikleri bu acı ile edinmişlerdir. Çok sevdiğim Lübnan’lı yazar Mihail Nuayme ‘Arkaş’ın Günlüğü’isimli kitapta ’Acı, meyvesi bilgi olan bir ağaçtır.’ der. Benim anlatmak istediğim de budur. Nietzsche’yi anlatan ‘Nierzsche Ağladığında’ isimli kitapta ‘Tanrı’yı öldürmüş.’ bir adamın söylediklerine kulak verelim. Bu cümlelerde mutluluğun ve güzel bir yaşamın sürekli reddedilişi söz konusudur.
    Acı çeken dostuna dinlenmesi için yer göster. Ama dikkat et yatak sert olsun.
    Ruhunda sükûnete kavuşmak ve mutlu olmak isteyen insanlar inanmalı ve iman etmelidir, ama hakikatin peşindeki insanlar iç huzurundan feragat edip yaşamlarını bu sorgulamaya adamak zorundadırlar.

    Rahatlık ve gerçek sorgulama arasında tercihinizi yapmak zorundasınız!

    Eğer bilimi seçerseniz, doğaüstü şeylerin teselli veren zincirlerinden kurtulmak isterseniz, eğer iddia ettiğiniz gibi inançlardan sakınıp, tanrısızlığı benimserseniz, o zaman inananların o küçük rahatlamalarının özlemini duymamalısınız!

    Tanrı'yı öldürürseniz, onun tapınağına sığınmaktan da vazgeçmek, orayı terk etmek zorundasınız!
    Görmüyor musun Josef, problem, senin huzursuzluk duyman değil! Göğsündeki baskının ya da gerilimin ne önemi var? Sana kim rahatlamayı vaat etti? Bu yüzden mi uykuların kaçıyor? Nedir yani? Sana kim deliksiz uyku vaat etti?
    Nietzsche Tanrı’yı öldürmek zorundaydı!
    Dücane Cündioğlu’nun şu sözü ne kadar da manidar.
    "Huzur İslam'da!" olsa bile alma ey talib, sen asıl gecenin hakkını vermeye bak!
    Bu sanatçı ve düşünürlerin tercihidir. Her inanç sisteminin kendi müminleri vardır. Ve bu inanç içerisinde huzurla yaşarlar. Lakin sanatçı ve düşünürler huzursuzluğu tercih ederler.
    Ait olmak ve sahip olmak onların harcı değildir. Yoksunluklarının onları kemale erdirecek vasıtalar olduğunu iyi bilirler. Huzursuzdurlar.
    İzahıma şu şekilde devam edeyim.
    Dünya’yı seyredip yaşanan onlarca acıdan sonra ‘Bu ne biçim Tanrı?’ diyerek isyana sürüklenen birey kısa bir süre sonra evren ile ilgili araştırma yaptığında, saniye de
    300.000 km hızla ilerleyebilirse Samanyolu Galaksisi’ni boydan boya 100.000 yılda gidebileceğini gördüğünde şaşkınlığa düşüp ‘Ne yüce bir yaratıcı?’ tepkisini verebilecektir.
    Her gece gözlerimizdeki tüm kini, ruhumuzdaki kanı temizleyen gökyüzünün ve onun yıldızlarının, ayının konuşmadığını, bir şeyler anlatmadığını kim iddia edebilir ki? Tüm bu sessizlikte ne kadar da çok tamamlanıyoruz, Tanrı nasılda geliyor ayağımıza?
    Yani Tanrı’yı ancak bir yönüyle reddedip, yine bir yönüyle kabul edebiliyoruz. Amacımız sanırım Tanrı’yı her açıdan anlamaya çalışmak olmalıdır.
    Yine Dücane Cündioğlu’nun Hz. İnsan isimli kitabından bir alıntıyla devam ediyim.
    ‘Sen aklın sıra kavradığını zannediyorsun. Oysa kavranan sensin, ama farkında değilsin!’
    Düşünürler ve sanatçılarda bu konuda büyük konuşarak hakikati kavradıklarını ve ‘Tanrı’nın olmadığını’ iddia ederler. Farkında değillerdir, kavradıklarını zannederler de asıl kavranan onlardır bilmezler.
    Tanrı’nın nazlı kullarıdır onlar. Zamanın da yaşadıkları ağır buhranlar(bir çok felaket yaşamanın yanı sıra emin olabilirsiniz hepsi bir kara sevda kurbanıdır) onları kırgın, dargın, küskün bir hale bürümüştür.
    Onlar bir sevenin sevdiğine ‘Sen beni sevmiyorsun’ diyerek naz yapması gibi ‘Sen yoksun’ derler Tanrı’ya.Aslında bunu derken ‘Beni daha çok sevmeni istiyorum’, ’Varlığını daha net görmek istiyorum.’ demeye çalışırlar.
    Lakin bu kavradıklarını zannedip kavrananlar için de Yunus Emre’nin ‘Bir ben vardır bende benden içeri’ olarak tanıdığımız şiirinde geçen şu mısralar sanırım benim düşüncemin özeti niteliğindedir.
    Dinin terk edenin küfürdür işi
    Bu ne küfürdür imandan içeri
    Bizim gibi, gözü ışıktan başka bir şey göremeyen acizler için, kimin imanda, kimin küfürde olduğunu görmek sanırım oldukça zor. Kendimiz de bu bilinmeze dahiliz.
    Hayat bir süreçtir; bu süreçte zaman zaman inançtan kopma ve zaman zaman yine inanca bağlanma söz konusu olabilir. Zaten zihni ve kalbi aktif çalışır vaziyette tutan bu gerilim değil midir?
    Tüm bu süreçler yaşanırken önemli olan bilinci kaybetmemek ve her daim öğrenmeye dair duyulan açlığı yitirmemektir diye düşünüyorum.
    Victor Hugo Monsenyör Bienvenu’nun dinsiz arkadaşı ve benzerleri için nasıl bir tutum içerisinde olduğunu aşağıdaki cümlelerle anlatmış ve bizim söylediklerimizi de belirginleştirmiştir.
    ‘Monsenyör Bienvenu esrarlı meseleleri dışarıdan tespitle yetinen, bunları kurcalamayan, karıştırmayan, kendi düşüncesini de bunlarla bulandırmayan ve ruhunda karanlığa karşı ciddi saygı besleyen bir adamdı sadece.’
  • “Merhamet istemiyorum, hiç kimsenin acımasına ihtiyacım yok, merhamet de zulmün bir parçası. Merhamet zulmün merhemi
    olamaz."
  • Merhamet istemiyorum, hiç kimsenin acımasına ihtiyacım yok, merhamet de zulmün bir parçası. Merhamet zulmün merhemi olamaz.
    Zulme uğramış biri için merhamet, keskin bir kılıç; merhamet gösterenin kabzasından tuttuğu ama karşı tarafı yaralayan bir kılıç.
  • Merhamet istemiyorum, hiç kimsenin acımasına ihtiyacım yok, merhamet de zulmün bir parçası; ne bana acıyın ne de çocuğuma. Merhamet zulmün merhemi olamaz.
  • DERVİŞTİM SENDEN ÖNCE...
    Önce deli sandım onu...
    Sonra faydasızın teki...
    Mazoşist bir hayalperest...
    Kendine acıyan bir zavallı...
    Kendini arayan bir filozof bozması....
    Hiçbiri değildi halbuki...
    Bir şeyhin oğlu olarak tekkede tespih çekip namazını kılıp sohbetlerle pişerken âşık olur bir kıza ve hayatı Eda’dan önce ve Eda’dan sonra olmak üzere ikiye ayrılır.
    Aslında HER ŞEY OLMASI GEREKTİĞİ GİBİ OLUR, ne bir eksik ne bir fazla.
    Bu aşk yangını onu ne harla yakar ne de küle döndürür... Bir kor halinde canını yakar ama o yoldan çıkmaya gönüllüdür zaten.
    Bir kadını hayatının ortasına koyup kendi deyimiyle öncesizliği seçer.
    Roman bir yangın üzerine kurulu bence...
    Bir tekkenin şeyhi olan Şeyh Ahmet Niyazi Efendi Allah aşkıyla yanar ve sağduyulu, inançlı, gönül gözü açık bir kahraman olarak okuyucunun gönlünde taht kurmayı başarır.
    Tasavvuftaki “Yere göğe sığmadım da bana inanan kulumun gönlüne sığdım.” ifadesi bu şeyhte vücut buldu , çünkü Allah’ın evi sayılan kalbi kırmamak için rıza gösteren ve merhamet eden halleri gülümsetti beni okurken.
    Postlara oturan mürşit, tekkedeki müritler, tespihler.... ve fondaki tekke bana Mevlevi tarikatını çağrıştırdı. Tevhit inanışıyla kendi varlığını Allah’ın varlığında yok etme ve bir olma gayretiyle çalışan şeyh baba oğlunun sevgi ve ilgisinden mahrum kaldıkça ateşi de büyümektedir.
    İsimsiz kahraman ise Eda ile vardır, Eda yoksa o da yoktur, sadece Eda’nın kendisini sevebilme ihtimali ile bile yanmaya amadedir.
    Rüstem, ( Şanzelize Düğün Salonu’nun sunucusu ) hiç tanımadığı bir gelini düğün gecesi kaçıracak kadar gözü karadır, aşka aşıktır, annesinin merhametine aşıktır.
    Ve Baki Semih, insanın içini ısıtan adam, romanın kalbi, tekkenin yeni mürşidi, aklı selim, hoşgörülü küçük şeyh, o herkes için yanar.... Yanan herkesi görüp derde derman olmak için yanan gönül adamı.
    (İtfaiyeyi aradınız umarım)
    VAROLUŞÇULUĞUN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI ...
    Takıntılıyız varoluşumuza, anlam vermek için var olmaya elbirliği yapmış gibiyiz... Modern romanların vazgeçilmez unsuru varoluşçuluk burda da var; kendini kaybeden, hatalar yapan, yolunu şaşıran, pusulası kırılan, yoldan çıkan, tövbe eden, yine hata yapan insanın kendini arayışı ister istemez okuyucuyu da dürtüyor.
    Boşluktan doğmadığımızı hatırlatırken kalp burkmaları da yaşatmıyor değil.
    Tarık Tufan’la bende ne değişti?
    Öncelikle takipçi profilim değişti,beğeni ve yorum butonlarında farklı isimler gördüm. Yazarın da mistik akımcılardan olduğunu göz önünde bulundurursak sebep ortaya çıkıyor galiba :)
    Hidayete ermedim ama tasavvufa ilgimden dolayı severek okudum.
    Bilmem kaç yüz kez yaptığım alıntılardan etkilenip okuma listesine eklemek isteyenler için bir de sitem butonu talep edeceğim 1000 Kitap’tan.
    Dip Not: Bu kitap alındığı günden bugüne kadar 3 şehir gezdi benimle...
    Deniz suyuyla ıslandı...
    Arkadaş sohbetlerinde masanın kenarında başkenti izledi..
    Sade kahvemi içerken mutfak masamda benimleydi...
    Osman Y. Tarık Tufan’ la aramdan çık lütfen artık....:)))
  • Bu kitapta Peygamber ve sahâbîlerin, kıssalarla kendi sîretleri arasında bağlantı kurduklarını gösteren Kur'an'dan, hadis ve siyer kaynaklarından elde edebildiğimiz delilleri inceleyeceğiz. Son olarak da, Hz. Musa kıssası dışındaki bazı kıssalarda da bu bağlantı ve paralelliği gösteren örnekler üzerinde duracağız.

    Râzî'nin de ifade ettiği üzere, Kuran'daki bütün kıssalar, muhâtaplarına uyarılar ve doğru mesajlar vermek için anlatılmıştır (cemîu ekâsîsi'l-enbiyâi tenbîhun ve irşûdun). Şu halde bu anlatılan kıssaların, vahyin nüzûl dönemindeki muhâtaplarının yaşadığı hayatta karşılıklarının olması gerekir.

    Şâtıbî ise, Kuran'da aynı kıssanın farklı sûrelerde değişik üsluplarla anlatılması ya da aynı kıssanın muhtelif sûrelerde farklı kesitlerine yer verilmesinin, sîret-nüzûl ilişkisiyle bağlantılı olduğunu şu şekilde ifade etmektedir:

    "Nuh, Hud, Salih, Lut, Şuayb, Musa ve Harun gibi peygamberlerin kıssalarının zikredilmesi, inkârcıların inatları ve türlü türlü yalanlamalarına karşı Hz. Muhammed'i teselli ve onun moralini güçlendirmek içindir. Dolayısıyla Kuran kıssaları, onun hayatında yaşadığı olaylara benzer şekilde anlatılmıştır. Bu sebepledir ki Hz. Peygamber döneminin şartlarıyla örtüşmesi için aynı kıssa farklı şekillerde anlatılmıştır."

    Kuran'da anlatılan her bir kıssa, bu yöntemle okunduğunda çok ilginç bağlantılarla karşılaşılmaktadır. Öyle ki âdetâ bu kıssalarda anlatılanlar, Hz. Peygamber ve sahâbesinin yaşadıkları olayların birebir benzeri gibidir. Câbirî'nin de ifade ettiği gibi Kur'an kıssaları, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) sîretinin aynası mesabesindedir. O aynada, onun davetinin geçmişinin, şimdisinin ve geleceğinin yansımaları görülmektedir. Kıssalar, her ne kadar görünüşte peygamberlerin hayat hikâyelerini anlatıyor olsalar da, onların anlatım üslubu, sadece anlatılan peygamberin kıssasıyla ilgilenmeyip her defasında Muhammedî davetin bir aşamasına uygun düşecek şekildedir.

    KISSA-SİRET BAĞLAMINDA KUR'AN'DAN DELİLLER

    Taberi Mekki bir sure olan Sâd Sûresi'nde anlatılan İblis kıssasındaki İblis figürü üzerinden mütekebbir, hasetçi ve inatçı Mekke müşrikleri; Medenî bir sûre olan Bakara Sûresi'ndeki İblis figürü üzerinden ise Medine Yahudileri'nin yerildiğini (takrî') ifade etmiştir.

    Arâf Sûresi'nin 189-190. âyetlerinde anlatılan ve pek çok müfessir tarafından Hz. Adem ve Hz. Havva'ya işaret ettiği söylenen kıssa hakkında Kaffâl eş-Şâşî (ö.365/976) bu kıssanın Hz. Âdem ve Hz. Havva'dan bahsetmediğini, müşrik Câhiliye Araplarının tavır ve tutumlarının temsîlî bir anlatımından ibâret olduğunu söylemiştir.

    Meleklerin Hz. Âdem'e secde etmesine rağmen, iblis'in etmediğinden bahseden Kehf Sûresi'nin 50. âyetinin tefsirinde, Râzî ve ondan esinlendiği anlaşılan Beydâvî, özetle şöyle bir yorumda bulunmuşlardır: “Kur'an'da İblis kıssası, her zikredildiği yerde, verilmek istenen mesajın bir mukaddimesi olarak anlatılmıştır. Burada da, Hz. Muhammed'i ve ona inananları fakir; kendilerini ise zengin ve asil gören mütekebbir müşrikleri karakterize etmek üzere anlatılmıştır.”

    Taberî, Hz. Adem'in iki oğlu arasında geçen ve sonuçta birinin diğerini haksız yere katletmesiyle sonuçlanan kıssanın, Hz. Peygamber ve ashâbını öldürmeye yeltenen Medine civarında yaşayan Yahudilere mesaj vermek üzere anlatıldığını ifade etmiştir. Râzî de bu kıssada asıl verilmek istenen mesajın, hasedin çirkinliğini vurgulamak olduğunu söylemiş, bunun sebebinin ise Medine civarında yaşayan yahudilerin Hz.Muhammed'e hased etmelerine [ve O'nu bu nedenle öldürmek istemelerine] bağlamıştır.

    Kur'an'da adı sıkça zikredilen Hz. Nuh'un kıssası, Hz. Muhammed'in sîretiyle oldukça benzer yönler ihtiva etmektedir. Öyle ki, kavminin Hz. Nuh'a yönelttikleri itirazların hemen aynısını Mekkeli müşrikler de Hz. Muhammed'e yöneltmişlerdir. Sözgelimi Hz. Nuh'un kavminin, ona inananların çoğunluğunun toplumsal statüsü düşük olan gariban takımından oluştuğu için kendisine inanmadıkları şeklinde ifadelerinin aynısını Mekkeli müşrikler Hz. Muhammed'e söylemişlerdir. Benzer şekilde, kavminin kendisinden sürekli mucize göstermesini talep etmesine karşılık, Hz. Nuh'un mucize göstermenin kendi irâdesine bağlı olmadığını, kendisinin melek olmadığını, gaybı bilmediğini, ancak bir beşer olduğunu ifade etmesi ile Kur'an'da zikredilen Hz. Muhammed'in bu manadaki ifadelerinin benzerliği dikkat çekicidir.

    Âlûsî (ö. 1270/1854), Kuran'da Hz. Nuh'un 950 sene kavminin içinde yaşadığının bildirilmesinin de aslında Hz. Peygamberi teselli maksadını taşıdığını belirtmektedir. Zira 950 sene gibi uzun bir tebliğ süresi boyunca kendisine çok az kişinin iman etmesine rağmen Hz. Nuh, tebliğden vazgeçmemiş, davasından dönmemiş ve sonunda Allah'ın yardımıyla kurtulmuştur. Burada Hz. Peygamber'e Hz. Nuh gibi sabretmesi gerektiği mesaji zımmen verilmiştir. Ayrıca Hud Sûresi'nde Nuh kıssası anlatıldıktan sonra "Öyleyse sabret. Akibet müttakî1erindir.”, meâlindeki âyet, zımmen Hz. Peygambere Hz. Nuh gibi sabretmeyi öğütlemektedir.

    Öte yandan, Hz. İbrahim'in, babasını tevhid inancını benimsemeye teşvik etmesinden ve onun günahlarının bağışlanması için dua ettiğinden bahseden âyetler, Hz. Peygamberin, kendisini himâyesi altına alıp ona babalık yapan amcası Ebu Tâlib'in Müslüman olmasını çok istediği bir bağlamda neye tekâbül ettiği hakkında önemli bir ipucu vermektedir. Hatta rivâyetlere göre, Hz. Peygamber, "Hz. İbrahim, babası müşrik olduğu halde onun için istiğfar etmişti. Öyleyse ben de amcam Ebû Tâlib için istiğfar edeceğim. Ta ki Rabbim beni bundan nehyedene kadar" demiş, bunun üzerine "İmansız öldükleri için cehennemlik olduğu kesin olan müşrikler hakkında ne Peygamberin ne de Müslümanların Allah'tan af dilemeleri doğru değildir.” meâlindeki âyet nâzil olmuştur.

    Hz. Yunus'un kıssasına dair anlatılanlar da Hz. Peygamber ve kavmine mesaj verici mâhiyettedir. Hz. Yunus hakkında inen ilk âyetlerde meâlen şöyle denilmiştir: "Sen Rabbi'nin vereceği hükmü sabırla bekle! Sakın balığın arkadaşı olan kişi gibi olma! Hani bir zamanlar dertli ve öfkeli bir şekilde niyazda bulunuyordu. Şayet Rabbi'nin lütfu onun imdadına yetişmeseydi, kınanmaya müstahak olarak deniz tarafından karaya atılırdı." Görüldüğü üzere, bu âyetlerde Hz. Peygamber'e, Hz. Yunus gibi ümitsizliğe düşüp görevden kaçmayı aklından geçirmemesi salık verilmiştir. Zira vahyin ilk günlerinde onun vahiy olgusuna alışma noktasında sıkıntı çektiği ve peygamberlik sorumluluğunun hakkını verememe endişesi taşıdığı anlaşılmaktadır.

    KISSA-SİRET BAĞLAMINDA HADİSLERDEN DELİLLER

    Hz. Peygamber, kıssalarda adı geçen karakterleri, dönemindeki bazı insanlarla özdeşleştirmiştir. Meselâ Ebû Cehil'i Firavunla; Hz. Ali'yi Hz. Harun'a benzetmiştir. Hz. Peygamber, Bedir Gazvesi'nde Ebû Cehil'in cansız bedenini görünce Allah'a hamdetmiş ve onun "bu ümmetin firavunu” olduğunu ifade etmiştir. Yine o, Bedir Gazvesi'nin hemen öncesinde, müşrikler için beddua ederken şöyle demiştir: "Allahım! Bu ümmetin firavunu olan Ebû Cehil'in bu savaştan sağ çıkmasına fırsat verme!”. Aynı şekilde Bedir savaşı esnasında Abdullah b. Mes'ûd Ebû Cehil'in kesik başını Hz. Peygamber'e getirdikten sonra, Afra'nın iki oğlunun şehit düştüğünü görünce şöyle demişti: "Allah, Afrâ'nın bu iki oğluna rahmet etsin! Zira onlar, bu ümmetin firavununun (fir'avni hazihi'l-ümmeti)" öldürülmesine iştirak ettiler. Böylece o, Allah'ın Firavun ve ordusuna karşı Hz. Musa'ya yardım ettiği gibi, Ebû Cehil ve ordusuna karşı da kendisine yardım ettiğini vurgulamak istemiş gibi görünmektedir.

    Hz. Peygamber, Hz. Ali'yi Hz. Harun'a benzeterek şöyle demiştir: "Ey Ali! Senin, benim nezdimdeki konumun, Harun'un Musa nezdindeki konumu gibidir." Bu rivâyetin, başka bir versiyonu ise şöyledir: Tebük seferine çıkarken Medine'de yerine Hz. Ali'yi bırakan Hz.Peygamber'e, Hz. Ali "Beni, kadın ve çocukların başında mı bırakıyorsun?" deyince, ona şöyle demiştir: "Musa'nın nezdinde Harun'un konumu ne ise, benim nezdimde de o konumda olmaya râzı değil misin?"

    Bedir Gazvesi'nin akabinde esir alınan müşriklere nasıl bir muâmele yapılması gerektiği konusunda, Hz. Peygamber ashâbıyla istişâre yapmıştı. Hz. Ömer, sert sözler söyleyerek onların öldürülmesini; Hz. Ebubekir ise daha yumuşak sözler söyleyerek fidye karşılığında serbest bırakılmalarını önermişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber, bu iki sahâbînin söz ve tutumlarını, Kuran'da zikredilen bazı peygamberlerin söz ve tutumlarına benzeterek şöyle demiştir "Ey Ebu Bekir! Senin sözlerin, İbrahim'in şu sözüne benziyor: “Kim, bana tâbi olursa bendendir. Kim, bana âsîlik ederse, Sen sonsuz merhamet ve şefkat sahibisin.” Yine senin sözün, İsa'nın şu sözüne benziyor: “Eğer Sen onlara azap edersen, onlar senin kullarındır. Şayet onları affedersen, Sen Azîz ve Hakîm'sin.” Ey Ömer! Senin sözün de Musa'nın şu sözüne benziyor: “Rabbimiz! Onların mallarını ve mülklerini yok et! Kalplerine de sıkıntı ver! Zira onlar, belli ki acıklı azabı görmedikçe iman etmeyecekler.” Yine senin sözün Nuh'un şu sözüne benziyor: 'Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden kimseyi sağ bırakma!"

    Hz.Peygamber, Mekke'nin fethinin hemen akabinde Kâbe'de yaptığı meşhur konuşmasının başında Mekkeli müşriklere şöyle sormuştur: "Ne dersiniz? Size ne yapacağımı düşünürsünüz?" Onlar: "Hayır söyler, hayır düşünürüz. Sen değerli bir kardeşimizsin ve değerli bir kardeşimizin oğlusun" deyince, şöyle buyurmuştur: "Öyleyse ben, size kardeşim Yusuf'un kardeşlerine söylediği şu sözü söylüyorum: 'Bugün size hiçbir kınama olmayacak! Allah sizi bağışlasın. O, merhametlilerin en merhametlisidir.”

    Sonuç itibariyle Hz. Peygamber ve sahâbîler, Ku'ran kıssalarında verilen dersleri aldıklarını gösteren uygulamalar yapmışlar ve bunları sözlü olarak da ifade etmişlerdir. Bunlar, sayıca azdır; ancak yaşanan pek çok olayın ve söylenen pek çok sözün kayıtlara geçmemiş olması muhtemeldir. Önemli olan, onların kıssalarda anlatılan karakterler ve olaylarla, yaşadıkları hayatta karşılaştıkları olaylar ve insanlar arasında bağ kurduklarını genel olarak gösteren rivâyetlerin mevcut olmasıdır. Dolayısıyla bu konudaki az sayıda rivâyet, bize genel bir fikir vermeye yetecek mâhiyettedir.

    Ateş'in de belirttiği gibi, Kur'an'ın kıssa anlatmasındaki maksadı, hikâye anlatmak değil, anlatılan bu hikâyeler aracılığıyla öğüt vermektir. Bu sebepledir ki Kuran, peygamber kıssalarını bir bütün halinde kronolojik sıralamayla zikretmemiş, yalnızca Hz.Muhammed'in davetiyle ortak olan yönlerini seçerek anlatmıştır. Şu halde bu kıssalar mazi olmaktan çok hâldir. Hz. Muhammed'in kavminin tutumları, bu kıssalarda sembolleştirilmiştir.

    KİTAP:
    Doç. Dr. Mahmut AY – Kur'an Kıssalarını Siret Bağlamında Okumak – Hz. Musa Kıssası Örneği-; Sayfa:91-114
    [ÖZETTİR]
  • Ve şüphe yok ki Rabbin, galip ve engin merhamet sahibidir ..

    Şuara suresi, 9

    #HayırlıCumalar