• 340 syf.
    ·25 günde·Beğendi·3/10
    Herkese merhabaaa! :)
    Uzuuun bir aradan sonra yeni bir kitap yorumu ile sizlerleyim.

    Öncelikle kitabımızın konusuna değinmek istiyorum.
    #KitapKonusu
    İstanbul’da kalabalık ve saygın bir aileye mensup kızımız Alev, Mardinli bir gence aşık olur ve ailesinin tüm itirazlarına rağmen onunla evlenir. Alevi’in hiç de hayallerinde ki gibi gitmeyen evliliği, kocasının memleketine dönme kararıyla daha da kötü bir hal alır. Kocasının evinde akla hayale sığmayacak kötülüklere maruz kalan ve tüm bu eziyetlerden kurtulma çabasıyla o evden kaçan kızımız, kendini saygın, güçlü, mert ve tabii ki yakışıklı ağamız Derman Mıhlı’nın konağında bulur. Derman ise, eski kocasından korumak için evlenmek zorunda kaldığı kıza ilk görüşte gönlünü kaptırmıştır. Fakat, Alev’in yaşadığı onca şeyden sonra ne Mardin’de kalmaya, ne Derman’ın gerçekten karısı olmaya, ne de yeniden sevmeye niyeti vardır…

    #KitapYorumu
    Aşkar; bazı mantık hataları ve tutarsızlıklara rağmen bir şekilde kendini okutan bir kitap oldu benim için. Ama yine de bazı hataları göz ardı edemeyeceğim. Mesela, konu Doğu’da geçiyor olmasına rağmen doğuyla pek de bir alakası yoktu. Karakterlerin konuşmaları bile çoğunlukla Ege ve Trakya bölgesine aitti. Keşke yazarımız bu konuda ufak bir araştırma yapsaymış. Ayrıca, vahşice işlenen cinayetler, zorbalıklar ve suçlar, Doğu’da hep yaşanıyor ve normal karşılanıyormuş gibi bir izlenim yaratılmıştı ve bu da oldukça yanlıştı bana göre. Tüm bunların dışında, yazarın oldukça akıcı ve başarılı bir kalemi olduğunu söylemek isterim. Özellikle kitabın ikinci yarısı çok daha iyi ilerledi. Alev ve Derman ilişkisini sevdim. Kitapta çiftimizin önüne geçen karakterler de vardı ama o kadar da gözüme batmadı. Hatta kitabın sonlarına doğru ortaya çıkan Araf ve Ülkü’nün hikayesini bayağı merak ediyorum. Belli ki ikinci kitap onlar üstünden ilerleyecek. Açıkçası ikinci kitabı okumam diye düşünüyordum ama bu çift için bir ara onu da okumayı düşünüyorum.

    Karmakarışık kitap yorumumun sonuna geldik. Daha net yorumlarda görüşmek dileğiyle… :D
  • 349 syf.
    ·46 günde·Beğendi·9/10
    ...
    Őncelikle herkese iyi gúnler dilerim 1K ailesi.
    Konuya nasıl giriş yapmalıyım bilmiyorum. Çűnkü kendimi őzür borçluymuş gibi hissediyorum. Aslında kitabı çoktan bitirmiştim. Ama bazı sebeplerden dolayı alıntıları paylaşmakta geciktim ve haliyle kitabın okunduğu gűn sayısı artmış oldu. Tabii bu sebeplere bir de "kızım/oğlum evlenecek yaşa geldin, bırak defteri/kitabı, çeyizini hazırla artık" diyen bir canımız annemiz olunca sebepler tadından yenmez bir hâle geliyor. :)))

    Evet gelelim konumuza. Kıpırtı. Belki yazar bu kitabı ele alırken yaşanmışlardan feyz aldı, belki de başka bir şeyden. Ama benim hissettiğim şey akıl oyunlarıydı. Bu yűzden satranç oynamayı bilen birinin rahatlıkla okuyabileceğini dűşündüm kitabın başından beri. Ama tabii ki satranç oynamayı bilmiyorum ve çok ta gűzel okudum. ;)

    Kitap bir dizi serisi gibi. Birkaç bőlümden oluşuyor. Mesela 1'inci bőlümün bir kısmını anlatıyor, sonra 2'nci bőlüme geçiyor. Onu da biraz anlattıktan sonra 3'űncü bőlüm ve sonra 1'inci bőlümün devamına dőnüş yapıyor ve kitap bőyle bőyle devam ediyor. Bu yűzden őrneğin 2'nci bőlüme gelince 1'inci bőlümü unutmamalısınız, yoksa diğer bőlümler bitip te 1'in devamına geldinizmi bűtün bağlantı kopuyor. Dikkat edin derim. :)) ;)

    Kitap heyecanı muhteşem bi şekilde yaşatıyor insana. Bir yerde sinirden kitabı duvara vurmak isterken, başka bir yerde űzülüp kalabiliyorsunuz. Ha bir de spoiler sevmiyorsanız devamını okumayın. Çűnkü ben dayanamayıp kitabın bir kısmını sőyleyeceğim. Kitap acemi bir yazardan bahsediyor. Kitapları satılmayan, satılsa da okuması yarım bırakılan bir yazardan. Bir bőlümü bu yazar ve yaşantıları için ayrılmış. Bir bőlümü okurları için, bir bőlümü de kitabın içinde ki kahramanlar için. Kitapta bahsedilen acemi yazarımızın yayıncı bir arkadaşı var, bir de eski eşi. Piraye'si... Yazar henűz Piraye'sinden ayrılmadan őnce yayıncı ve Piraye yazarımızı aldatırlar. Acemi yazarımız bu yaşadıklarını bir kitaba çevirir ve bu sayede Piraye ile mahkemelik olurlar. Űstelik saf yazarcığımız kitabı bastırması için bu yayıncı arkadaşına gőtürmüştür. Ve yayıncı arkadaşına, yazarın sırtına sapladığı bir bıçak yetmez. Bu biricik yazarımızın biricik yayıncı arkadaşı "fırsat bu fırsat" der ve kitabın 3-4 sayfalık bir kısmını değiştirerek yazara bir darbe daha vurur. Ve kitabın bu kısmında sinirleriniz tavan yapar. Amman kapıya pencereye dikkat lűtfen... :D :)))

    Herneyse. Aslında çoğunlukla çocuk kitapları yazan sevgili Ahmet Önel genellikle roman kısmında az bilinen bir yazardır. Ama bu kitapla, daha doğrusu tesadűfen elime geçen bu kitapla romanda da hiç kőtü olmayan bir yazar tanımış oldum. Ve iyi ki tanıdım diyorum.

    Ben burdan son bir kez "Yazarcığım" diye seslenmek istiyorum. Sevgili Yazarcığım, kitabında her ne kadar şimdi ki yazar adaylarına őzeleştiri yapmaları tavsiyesinde bulunmayı dűşünmemiş olsanda ben bu tavsiyeyi iliklerime kadar hissettim. "Yaşadığın her şeyi edebiyata konu edinebileceğini zannedersen, edebiyatı yaşanmışlar çőplűğü haline getirirsin" dediğini hissettim. Ha bir de yarım kalma/yarım bırakılma meselesi var. Kitabın sonunda geçiyor. "Őyle bir kitap olmalı ki kesinlik le yarım bırakılmalı, yoksa anlatmak istediğimiz her şey yarım kalır" yazıyordu. =>> #81330497
    Ben bunu okuduğumda kendimi yarım kalmış hissettim. Kıpırtı bitti, hayat devam ediyor işte.

    Bűyük konuşmayayım ama ben bir kitap hakkında size "okuyun" ya da "okumayın" demeyeceğim. Siz incelemeyi okuduktan sonra buna zaten karar vermiş olacaksınız. Bir őnceki incelememde de dile getirdiğim gibi:
    "Bir kitabı okuduğunuz da kazanacağınız bir şey olur mu bilmiyorum ama kaybedeceğiniz bir şey yok. Fakat kitabı okumadığınız zaman kesinlikle kazanacağınız bir şey varsa da kaybedersiniz."
    Şimdi kararı size bırakıyorum ve herkese hayırlı gűnler diliyorum... :)))
    ...
  • 448 syf.
    ·1 günde·2/10
    Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Beyza Alkoç'u ve Karantina kitabını okumadan ölebilirsiniz dedim: https://youtu.be/2Ia6xxuNANg

    Nasıl ki "boş yapma, yıkık, duyar kasma, kral, düştüm, yorma reis" gibi kelimeler Z kuşağı turnusolü ise Beyza Alkoç'un Karantina serisi de bir o kadar Z kuşağı turnusolüdür arkadaşlar.

    Bu incelemeye özel olarak farklı bir şey yaptık, Google'dan 1000kitap'a yolu düşüp bu kitap yorumunu okuma ihtimali bulunan okurlar için bir yere kadar her yorum yazan arkadaşa, gençlerin rahatlıkla okuyabileceği ve nitelikli bulduğum 2 adet kitap önerdim. Belki genç arkadaşlar bir ihtimal yorumları okur da Karantina kitabından çok daha iyi ve küfürlerle değil kurguyla, olay örgüsüyle, toplumsal bir mesajla öne çıkıp edebiyatın gerekliliklerini sağlayan kitaplarla karşılaşırlar diye siz de 14-18 yaşları için uygun kitapları yorum olarak yazabilirsiniz.

    Şimdi girelim bakalım... Karantinaya.

    Kitabın adının devamı Mahşerin Dört Atlısının Hikayesi olduğu için öncelikle bunun ne demek olduğundan bahsedeyim. Hristiyanlık inancında kıyamet alameti olarak ortaya çıkacağına inanılan dört atlıdır bu arkadaşlar. Bunu duyunca aklıma şöyle bir şey geldi... Sanırım bu kitap da Türk Edebiyatı'nın kıyamet alameti olarak ortaya çıkmış gibi görünüyor. Hatta koronavirüsten yaklaşık 2 yıl önce bir salgından ötürü karantinaya gireceğimiz konusunda kehanette bulunduğu için Beyza Alkoç, Ortaçağ'da yaşamış Nostradamus adlı kahinin reenkarne hali bile olabilir.

    Lana Del Rey'in kendi şarkısında su-su-summertime summertime sadness demesi gibi bu kitabı okuduğum sırada benim de içimden "ka-ka-karantina karantina sadness" diyesim geldi sürekli. Hatta Çağdaş Türk Edebiyatı adıyla sürekli çok satanlarda bulunan ve içleri erkeğin kadın üstündeki tahakkümü, cinsiyetçi küfürler ve şiddet gibi alt metinlerle dolu bu tür kitapları, esas nitelikli Çağdaş Türk Edebiyatı yazarlarımız olan, halen yaşayan ve adlarını bir avuç insanın bildiği Serkan Türk, Pelin Buzluk, Mehmet Yılmaz, Mehmet Eroğlu veya Faruk Duman gibi isimlere tulum giydirip karantinaya almalıyız esas!

    Dediğim gibi, kitabın her sayfası argo değil bildiğiniz ağır küfürlerle dolu, çocuklara ve gençlere kesinlikle önerilmemesi gerekmesine rağmen 1000kitap istatistiklerinde okuyanların %70'i 14-17 yaş arası çocuklarımız. Bu konu çok ciddi bir konu bence, zira gençlerimiz böyle kitapların içinde yazanları birbirine karşı söyleyip kendilerine örnek olarak alıyor. Kitabın içinde neredeyse her sayfada olan küfürleri incelemeye yazsaydım bu inceleme şikayet alıp kaldırılırdı, gerisini siz düşünün. Yani mesela Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli kitabını her ne kadar Türk Edebiyatı'nın en iyi eserlerinden biri olarak görsem de içeriğindeki cinsellik ögeleri ve klinik vakalar nedeniyle yine çocukların yaşına uygun bulmam, bulamam.

    Ayrıca erkeğin kadın üzerindeki tahakkümünün alt metinde sürekli işlenmesi demiştik değil mi... Hah işte. Bu konu çok daha sıkıntılı bir konu. Gerek Sümeyye Koç'un Hercai kitabında gerek Büşra Küçük'ün Kötü Çocuk kitabında gerekse de Beyza Alkoç'un Karantina kitabında alt metinlerde işlenen şey, erkeğin kadına psikolojik ve fiziksel tahakkümünün göze ısrarla sokulması. Siz bu kitapları önceden hiç duymamış olabilirsiniz fakat gençlerimizin büyük çoğunluğu bunları okuyor. Hatta Karantina kitabının içinde pek çok benzeri bulunan bir cümleyle örnek vereyim bu durumu:

    "Bu iş bitene kadar senin sahibin benim. Ne dersem o!" (s. 36)

    Wattpad'den ünlenip Çağdaş Türk Edebiyatı adıyla satılan pek çok kitabın içinde işlenen bir konudur bu: "Kadın köle ve erkek de efendi-sahip." Alttan alta gençlere aşılanan mesaj bu işte. Sürekli kadına hakimiyet kurulup o sanki bir köle gibiymiş gibi ve erkek de ona gücünü her şekilde kanıtlamalıymış şeklinde bir ima var. Beyza Alkoç'a sormak isterdim: "Sen de bir kadınsın Beyza ve 18 yaşın altındaki çocuklara okuttuğun bu kitabın içerisinde neredeyse her sayfada ağza alınmayacak küfürler ve kadının bir ezikmiş gibi gösterilmesi var. Genç nesli nasıl zehirlediğinin farkında mısın?" diye.

    Kitabın içinden bahsetmek istediğim bir diğer konu, kitabın 137. sayfalarında yapılan ve birbirini en çok seven çiftin belirlendiği Romeo ve Juliet yarışması. Yani Shakespeare, Karantina kitabının bu kısmını okusaydı muhtemelen Romeo ve Juliet'i hiç yazmazdı ve şu anda mezarında kemiklerinin sızlamasını istemeyip bir krematoryumda cesedinin yakılmasını isterdi herhalde. Çünkü Beyza Alkoç, Romeo ve Juliet'i o kadar yanlış anlamış ki, onların masum, bilinçsiz, toy aşkı yerine burada erkeğin kadına tahakküm kurduğu, her sayfada görmekten şaşırdığım küfürlerden geçilemeyen ve hiç de masum olmayan bir aşk var.

    Beyza Alkoç bir röportajında şöyle demiş : "Aslına bakarsanız Karantina basit bir fikirle ortaya çıkmış fakat benim içimde çok büyük bir yere sahip olmuş bir seri. İstediğim şey az önce bahsettiğim gibi okurlara çözebilecekleri bir bulmaca vermekti." Ben sana bulmacayı veriyorum kardeşim, katil Onur'un babası. Hepsi bu. Oh beee... Bak, kitabı okumana gerek kalmadı. Kocaman bir spoiler yedin ve zaten bütün kitap bu bulmaca üzerine kuruluydu. Hadi artık okuma böyle kitapları ve sana önereceğim, senin de yaşına uygun olan şu kitapları okumayı dene:

    1- Dostoyevski, İnsancıklar
    2- Yaşar Kemal, Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca
    3- Stefan Zweig, Gömülü Şamdan
    4- Orhan Kemal, Bereketli Topraklar Üzerinde
    5- Miguel de Unamuno, Sis

    Beyza Alkoç, Z kuşağının ilgi ve beğeni müptelası Instagram hesapları için artık o kadar büyük bir tapınma kaynağı olmuş ki, muhtemelen Osho ve Kubrick'in Eyes Wide Shut filmindeki gibi Beyza Alkoç'un da kendisine özel mistik bir tarikati olsa gerek. Aksi takdirde kitapları kendi kimliği ve olgunlaşıp gelişmek için değil sosyal medyada ilgi görüp statü kazanmak için okuyan, Beyza Alkoç'un çobanlığında sürüleşip bu kitabı Twitter Türkiye trendlerine bile sokacak kadar müridi bir araya toplamak gerçekten bir hayli zor görünüyor. Çünkü kabul etmek gerekir ki, bu kitap, bir kitap değil. Bu kitabın bir kitap olmadığı tartışılamaz, tartışılması teklif dahi edilemez.

    Beyza Alkoç gibi kendini yazar sananların ve Sümeyye Koç gibi "Maddi anlamda epey rahatladım. Hayallerimi gerçekleştirebilecek paraya sahibim." deyip de kitaplarını yazanların kitaplarına para veriyorsanız Oğuz Atay'ın "Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?" demesi ve yaşarken değer görememesi, Robert Musil ve Ahmet Hamdi Tanpınar gibi yazarların da borçlar ve açlık içinde ölmüş olmasını unutma. Bu, aklının bir köşesinde her zaman kalsın.

    Kitaba 1 puan yerine 2 puan vermemin sebebi, yazarın kendisinin bu kitap için yazdığı önsözden dolayı. Kendisi 10 yıldır yazıyormuş ve samimi olduğunu düşünmek istediğim bir önsöz kaleme almış. Umarım yazarın kendisi bu incelemeye bir şekilde rastgelir ve eğer okursa düşünür "Acaba?" diye. Bizim zamanımızda herkesin kitabını okuyup sonrasında izlediği Twilight filminde Edward, Jacob, Bella üçlüsü olması gibi bu kitapta da Onur, Burak, Zeynep üçlüsünün genç okurların parasını, hayatlarını ve kitap zevklerini bir vampir gibi emmesi bir tek beni rahatsız ediyor olmamalı arkadaşlar...

    İncelemenin başlarında dediğim gibi belli bir yere kadar yazılan her yorum için 14-18 yaş aralığındaki çocukların ve gençlerin okuyabileceği 2 adet nitelikli kitap önerdim.

    Çabuk, Beyza Alkoç'un müritleri gelmeden...
  • 560 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Allahım!! Bu kitabı size şiddetle öneriyorum. Uzun süredir kurgusu bu kadar iyi planlanmış bir kitap okumadım! Empirium serisi bir üçleme; ÖkeliDoğan, KralKatili ve LightBringer. Üçüncü kitabın henüz çevirisi yok maalesef. İkinci kitabın çevirisi de yeni tamamlandı zaten. GoodReads’te puanı bence çok düşük 3,83. Ama kitap benim için tam bir ef-sa-ne. Kalın bi kitap olmasından korkmayın. Ben kalın kitap okumaktan nefret ederim ama bu kitapta boş yazılan bir bölüm yok. Kitabın özentinden bahsetmiyorum ama şunu söyleyim, Kitap büyük bir soru işaretiyle başlıyor ve aynı şekilde başka sorularla da devam ediyor. Siz sayfa sayfa o soruların cevaplarına ulaşıyorsunuz, daha doğrusu ulaştığınızı sanıyorsunuz! Ama kitabın son sayfasını çevirdiğinizde o merak ettiğiniz soruya asla cevap bulamıyorsunuz. :) Şahsen ben tam olarak bunu yaşadım. Ama kitap okuyucuyu o kadar iyi idare ediyor ki: diğer soruların cevaplarını veriyor alttan alttan, asıl cevabı vermiyor. Abi baya iyi! :) Hatta kitap hakkında bir teorim bile var! (bunu spoi kısmında söyliycem.) Ve tabiki gün geçmiyor ki deli dehşet beğendiğim bir kitabı daha eleştirmeyeyim :))
    Okuyacakların dikkatine:

    1. Kitabın ilk 80 sayfasınız kesinlikle anlamıyorsunuz. Korkmayın geçecek.
    2. İlk olarak kitabın çevirmenine bakmadım ama bir kitap ancak bu kadar kötü çevirilir! Hatta kitaba başladım ve keşke türkçe okumasaydım bile dedirtti bana. Kesinlikle teknik bir hata. Türkçe de kişi zamirleri İngilizcedeki gibi cinsiyeti belli etmediği için (mesela o. O kim kız mı erkek mi?) bi kere diyalogların çoğunda kimin ne dediğini anlamıyorsunuz.
    3. Karakterlerin kız mı erkek mi olduğunu da anlamıyorsunuz. Çünkü isimler çok değişik. Bu aslında çok güzel bir şey sonuçta kaç tane Gandalf veya Dumbledore ismiyle karşılaştınız? İsimlerin rastlanabilir olmaması sizi hikayedeki dünyaya daha çok çekiyor ama sıkıntı şu yazarın karakterin fiziki özelliklerinden bahsetmemesi ve çevirmenin sürekli ‘O’ diye çevirmesinden ötürü karakterlerin cinsiyetini baya sonra öğreniyorsunuz. Bu baya bi rahatsız edici.
    4. Kitabın anlatımı biraz farklı. Zaten arka kapaktan da anlaşılacağı üzere aslında kitapta iki ana karakter var ve kitap bu iki ana karakterin ağzından da hikayeyi anlatıyor. Karakterimiz Rielle geçmişi Eliana ise geleceği anlatıyor. Birde kitabın ilk chapter’ında geçmiş zamanın (yani Rielle’nin zamanının) sonunda neler yaşandığını anlatıyor. (John Wick gibi düşünün: filmin son sahnesi ilk başta veriliyor ve hikayenin oraya kadar nasıl verildiği anlatılıyor.) Dünyasını, karakterlerini ve olayını bilmediğiniz hikayenin sonununu okumak; bu kim, ne alaka, o ne demek dedirtiyor. Ama dediğim gibi 80 sayfa sonra alışıyorsunuz.
    5. Yine burada da element bükücülere saçma sapan isimler verilmiş, tıpkı Hava Uyanıyor’da olduğu gibi (suakıtan, demirbüken, yersarsan) ki ben gerçekten bundan nefret ediyorum!

    BURASI SPOİLER İÇERİR!

    Kitabın arka kapağında bir Işık Kraliçesi bir de Kan Kraliçesi olduğunu, Kan Kraliçesinin kötü Işık Kraliçesinin ise kurtarıcı olduğu söyleniyor. Ve kitap Kan Kraliçesinin Rielle olduğu, Işık Kraliçesinin ise Eliana olacağı söylüyor ama bence kitap ters köşeye yatırmayı burada yapacak ve asıl Kan Kraliçesi Eliana çıkacak. Bunun sebeplerini uzun uzun anlatabilirim’ neden böyle bi düşüncem olduğunu bahsedebilirim ama burada olmaz. :):)
  • - " (…) Bundan 25 yıl evveli…
    25 yıl sonrayı düşünürken çatır çatır yandığımı söylesem inanır mısınız? İnanın!..
    İnanın; kemmiyet hesabına vurarak 25 yıl sonra diye değil de, 25’in de içinde bulunduğu bir rakam sonrasının, ilk gençlikte yaşanan zaman idrakı ıstırabının buudu hâlinde o günde bir imaj olarak toplu olduğuna inanın!..
    Lemi, bu dilden hiç anlamaz, okul kitabı serisi üzerinde çalışkan ve zekâyı andıran tarafları olan, buna mukabil hep yavan, hep hissiz, hep soğuk tarafıyla aptalı andıran bir tip… Eskişehir’deki Mehmetçik Ortaokulu’nda 1. 2. 3. sınıfları ve Atatürk Lisesi’nde 3. sınıfı beraber okuduk!..
    Ütülü pantolunu, ceketinin altında ütülü gömleği ve boynunda kravatı, daim temiz papuçları, hep aynı ayar saçları… Ressamın ruh veremediği çıplak bir duvarı andıran beyaz bir yüz, uzun ve ince boynu üzerinde yürürken sallanmasa da sallanıverecek hissini veren kafa, dört ayak üzerinden yeni doğrulmuş gibi zayıf ve uzun ince gövdeden öne doğru akan uzun kollar, uzun ve yürürken uzun uzun attığı bacaklar, pabucu büyük gelmiş gibi deve yürüyüşü cinsi kullanılan ayaklar… Son derece renksiz, ruhsuz ve bulunduğu yere müsbet veya menfi bir keyfiyet vermeyen şahsiyeti içinde, varlığı veya yokluğu dikkati çekmeyen, nevî şahsına münhasır bir tip!..
    Duvarın ötesini merak ediyorsun, öte, kıymetin duvarda olduğunu işaretleyen bir boşluk… Peki niçin Lemi’nin üzerinde duruyorum?.. Hem de, görmem unutmam için yeterliymiş gibi kendisinden bahsederken?..
    Benim, bahse değmezliğini söylerken bahsetmemin çelişkisi bir yana, o, hayatımda çok önemli işaret taşlarından biridir!..
    Çalışkan bir talebe olmasam da, sınıf birinciliğine oynuyorum… İlkokulda, birinci olmadığım zamanlarda bile, ikinci değildim… Ortaokul 1. sınıfta, ben, Lemi ve Şerafettin isimli bir çocuk, iki kişinin çıkarıldığı iftihar listesine geçmeye çalışıyoruz… Birinci dönemde, resim dersinden de aldığı iftiharla, bizden bir fazla dersle Lemi birinci… Şerafettin de, not ortalaması benden fazla olduğu için ikinci… Okul bahçesinde her sınıftan iftihara geçenlerin takdim edildiği törende, ben de çıkarıldım; ama bana, daktiloyla yazılmış iftihara geçtiğim vesikası verilmedi… Müthiş üzüldüm… İkinci dönemde, iftihara geçtiğim ders sayısı Lemi ile eşit olacak hesabında sevinirken, iftihara geçme işi yapılmadı… Neden yapılmadı?.. Hiçbir sebep yok; yapılmadı… Bütün emeği boşa gitmiş bir insanın hüsranına düştüm… İkinci sene, birinci dönem: Sınıfımızda, diğer sınıflardan da bizim sınıfımıza kaydırılanlarla, en az on iftiharlık talebe arasındaki yarışta, ben birinci olacaktım… Olacaktım, olamadım; ve not ortalamasıyla üçüncü duruma düşüp, yine iftihara geçemedim!..
    Sınıfımızda kıyasıya bir yarış var… Meselâ 10 tam notu hedefleyerek yaptığımız hesap üzerinde, sözlüye kalkıp da 9 alan oldu mu, sanki yüzde 90 rakibimizi geçmiş gibi seviniyoruz… Her neyse; bir hoca, beş kişiyi iftihara geçmek için yazıyor ve neticede kim daha fazla dersten iftihar alırsa, bunlardan iki kişi iftihara geçiyor… Ben, on dersten iftihar alarak birinci olacağım… Ama olamadım ve not ortalaması ile üçüncü sıraya düşüp iftihar listesine geçemedim!..
    Türkçe Hocası Hümeyra Hanım… Bir dönemde yapılan üç yazılı imtihandan sonuncusunda, bir cümlenin şahıs, fail, sıfat vesaire şeklinde tahlilini isteyen bir soru da var… Ben 10 tam not beklerken, 7 gelmesin mi!.. Dünyam karardı… Ertesi derste, parmak kaldırdım ve “İmtihan kağıdını görebilir miyim?” dedim… Yani itiraz ediyorum… Biraz tatsız bir hava… Hümeyra Hanım, kağıdımı çıkardı ve notumun söz konusu sorudan dolayı kırıldığını gördüm… “Birleşik kelime” diye altını çizmediğim bir kelimeden dolayı, o sorudan bana hiç not vermemişti… Oysa, hiç not vermemesini izah gibi, benim yanlışımı çıkarırken de zorlandığını hissettim… O kelime birleşik kelime değildi… Bana, şimdi hatırlayamadığım bir misâli verdi ve yerime oturttu… Ben de, verdiği misâli kafama takmış, bugün bile hatırladığım karşı örnekleri, birkaç gün sonra önüne sürdüm… “Meselâ, insan kelimesi bölünemez; bölününce mânâlı oluyor diye, o birleşik kelime değildir!” dedim… “İn”, mağara; ve “san”, sanmak diye… Meselâ Ağaç; “ağ”, “aç”… Hümeyra Hanım lâfı karıştırdı, epey bozulmuş bir şekilde, sözlüye kaldırarak not durumumu telâfi edeceğini söyledi… Aynı okulda hoca olan Adile teyzeme, kendisine itiraz ederek onu sınıfta zor duruma düşürdüğümü söylemiş…
    Zaten bizden gerideki sınıfta okuyan yeğeni Serdar yüzünden öbür hocalara biraz torpil ister tarzda yaklaşan Hümeyra Hanım, benim için hiçbir söz etmez ve bu mevzularda hayatı boyunca ne kimseye bir şey söyler ne de kimseye torpil yapar olmuş Adile teyzemin burnu havada ilgisizliğinin, acısını diyeyim, benden çıkarmıştı… Çünkü o iş orada bitmedi… Söz konusu imtihan notum dolayısıyla, Türkçe dersi karne notum, o derste beni sınıf üçüncüsü yapmış, iftihara beş kişinin yazılmasına nazaran yine de iftihara verilmem gerekirken, verilmemiştim… “Ben iki kişinin verilmesini takdir ettim!” dedi, çıktı işin içinden… Ben, 10 dersten iftihar almış olarak birinci olacakken, resim ve müzik derslerindeki daha az notumdan dolayı, sınıfın 9 dersten iftihar almış üç talebesinden biri olarak not ortalamasından yine üçüncü sıraya düştüm ve iftihara geçemedim… Ve şu hükme vardım:
    – “Ben ne yaparsam yapayım, olmuyor işte!”
    Tahsil hayatım boyunca bir daha bu acıları yaşamadım, çünkü bir daha sınıf birinciliğine soyunmadım!..
    Lemi, hem 2. ve hem de 3. sınıfta iftihara geçti… Şerafettin, 2. sınıfta iftihara geçti, 3. sınıfta 3. idi!..
    Şerafettin’le lisede aynı sınıflarda okuduk… Lemi ile Lise 3. sınıfta beraberdik, ama konuşma bir yana, selamlaşmamız bile olmadı… Kendi sokağında oturan bir çocuktan başka kimseyle arkadaşlığı yoktu… Bir hanım evlâdı, geldi gitti!..
    Defter ve kitaplar, kırmızı veya mavi kağıtla kaplanırdı… Defter veya kitap kapağıyla, kaplama kağıdı arasına kopya kağıdı koyuldu mu, görülmezdi… Kopya çekmede çok kullanılan bir usul… Kapak kağıdı biraz bastırıldımı, altındaki yazıyı net görme imkânı vardı… Sözlü notları da yüksek olan Lemi, her derste bu tarz kopyasını hazır ederdi… Çalışkan talebe iddiasını çoktan bırakmış benim usulüm ise, türlü türlü!.. "
    Salih Mirzabeyoğlu
    Sayfa 358 - 361 İBDA Yayınları
  • 438 syf.
    Öncelikle şunu söylemem lazım: Yaşar Kemal’in İnce Memed serisi Türk edebiyatının gelmiş geçmiş en başarılı romanlarından birisi olarak nitelendiriliyor, hatta en başarılısı olduğu da pek çok yerde dile getiriliyordu. Elbette bunlar izafi şeyler, kişiye göre değişir, beğenilere göre değişir. En başarılı mıdır bilmem ama başarılı olduğu kesin. Bunu görmüş oldum.

    Tabii yine şahsi bir şekilde devam edeyim. Ben çok uzun yıllar Yaşar Kemal okumadım. Yaşar Kemal okumama sebebi ise onunla ilgili önyargılarımdı, benim politik görüşlerimdi. Çünkü Yaşar Kemal ile ilgili oluşturulan bir imaj vardı ya da onun bir dünya görüşü elbette vardı. Ben de çok uzun yıllar karşı cenahta yer alan birisi olarak Yaşar Kemal'e karşı hep mesafeli oldum. Ancak otuzlu yaşlarımla birlikte okuma serüvenimde de bir olgunlaşma dönemime girmiş olmalıyım ki, sadece Yaşar Kemal değil pek çok yazarla ilgili ön yargılarımı kırdım. Onları okudum, beğendim, hayata bakış açımı değiştirdim, bir değişim içerisine girdim.

    Yaşar Kemal'in İnce Memedi’ni okumama talihsizliği ve utancını her ne kadar bugüne dek üstümde taşısam dahi, yine de Yaşar Kemal'e ait birkaç eseri okumuştum. Bunlar genelde daha ince eserleriydi. Ağrı Dağı Efsanesi gibi, Kuşlar da Gitti gibi… Yahut bazı hikayelerin olduğu kitaplardı. Ancak açıkçası umduğumu bulamamıştım, öyle söyleyeyim. Daha farklı bir yazar, daha başarılı anlatılar bekliyordum ama bu yine benden kaynaklanan bir durum da olabilirdi elbette.

    Peki İnce Memed’e nasıl geldik? Türk edebiyatını seviyorum, takip ediyorum, okuyorum zaten, bu nedenle Yaşar Kemal okumamak olmazdı elbette. Bir vesileyle kitap beğenisine çok güvendiğin bir dostumun da ısrarlı tavsiyesi üzerine İnce Memed'e başlamaya karar verdim.

    Araştırdığım kadarıyla 1950'li yıllarda Yaşar Kemal, İnce Memed olarak sadece ilk kitabı yazıyor, yayınlanıyor ve oldukça beğeniliyor. Şu an romanı bitirmiş bulunmaktayım ve roman gerçekten bitmiş oluyor aslında. Yani anladığım kadarıyla bitmiş fakat sonra 70'li yıllarda ve 80'li yıllarda Yaşar Kemal 2, 3 ve 4. seriyi de yazıyor. Diğerlerine başlayacağım ve devamlarının yazılmasına gerçekten ihtiyaç var mıydı, yok muydu, şu an için bilmiyorum ama sadece birinciyi okumuş birisi olarak sanki romanın bittiğini düşünüyorum.

    Gelelim romana, nasıl bir roman? Tabii ki, mesken tuttuğu Çukurova'yı ve Toros Dağları'nın başarılı bir şekilde anlatmış. Yaşar Kemal'in çocukluk hatıraları, yazarlık yeteneği ile birleşmiş ve mekan olarak Çukurova anlatılmış. Çukurovalı yetim bir köy çocuğunun, İnce Memed'in eşkıyalığa doğru giden bir hikayesi var. Elbette bir Abdi Ağa var. Burada köylülerin kanını emen kişidir Abdi Ağa ve aslında yalnız değildir ama davranış biçimi olarak iyi bir prototip çizmiştir Yaşar Kemal.

    Tabii, Türk edebiyatında hatta Türk mizahında sıkça işlenen bir konu, köylüler, ağa baskısı, feodal düzen, baskıcı devlet yapısı… Yaşar Kemal de mutlaka bunları göz önünde tutarak yazdı bu eserini. Okurken, ilginç bir şekilde Kemal Sunal'ın Şener Şen ile birlikte oynadığı meşhur Kibar Feyzo filmi gözümde canlandı. Bazı diyaloglar ve sahnelerden dolayı oldu bu. İlginçtir ve bence filminde büyük başarısıdır aynı zamanda. Ama onun dışında, köylülerin kendi topraklarında köle gibi çalışması ve kendilerine layık görülen az bir ürünle hayatlarını idame ettirmeye çalışmaları, üzerlerindeki baskıları, bir kahraman arayışları, bana Sovyetler Birliği’ndeki kolhoz sistemini hatırlattı. Kırım'dan, Kırgızistan'dan iyi bildiğim, yine romanlarda okuduğum, baskıcı köylüleri ezenin, devletin bizatihi kendisi olduğu bir sistemi hatırlattı. Yaşar Kemal bunu mu amaçlamıştır, açıkçası bilemiyorum.

    Romana döndüğümüz zaman elbette çok başarılı bir roman olduğunu söylemek mümkün. Akıcı bir roman, kendini okutabiliyor, duru bir anlatımı var. Elbette yerel deyişlerin olduğu, türkülerin olduğu, efsanelerin olduğu, halk deyişlerinin olduğu, Çukurova'yı sadece coğrafi olarak değil kültürel olarak da anlatan başarılı bir roman İnce Memed. Haksızlığa uğramış, ezilmiş, insan yerine konmamış insanların hikayeleri var roman içerisinde ve bu haksızlığın, adaletsizliğin, daha doğrusu devlet eliyle düzeltilmediği ortamlarda insanların kendi adaletini sağlama çabaları var. 1930'ların Çukurova'sı var…

    Romanda dikkatimi çeken bir husus da şu oldu: Çok fazla tekrarlar vardı. Tekrardan kastım şu; insanların konuşmalarında “Evet, tamamdır, pekala, olur” gibi onaylama sözleri neredeyse hiç yok. Mesela sayfa 364’te “Üç gün içinde dönmezsem bilin ki yakalandım” diyor İnce Memed. “Bilin ki yakalandım.” Diyor yanındaki. Yani , tamam falan demiyor, onu tekrarlıyor. Sf. 278’te art arda üç kişi “bekleyecek miyiz?” diyor mesela.Bunu bir eksiklik anlamında söylemiyorum, herhalde Çukurova'nın o dönemdeki konuşma tarzı böyleydi diye düşünüyorum. Olur, pekala, tamam, evet, haklısın yerine onaylama anlamında cümleler tekrarlanıyor…

    Yaşar Kemal, İnce Memed'in çocukluğundan başlayarak iyi bir profil ortaya koyuyor, karakteri başarıyla resmediyor. Olay örgüsü insanı içine çekecek kadar hem heyecan uyandıran hem de akıcı bir tarza sahip. Bir bölüm hariç, diğerleri genelde çok uzun değil ve okuma kolaylığı sağlıyor.

    İnce Memed bir destan gibi… Bir zamanların Çukurova'sının anlatıldığı bir roman ve kuvvetle muhtemel çoğu gerçek hadiselere dayanıyor. Çünkü Yaşar Kemal’in ilk eserlerinden birisi ve dolayısıyla otobiyografik çizgilerin olduğu, çocukluk hatıralarının olduğu bir eser.

    Seriye devam edeceğim.