• "Sayın Demirel vefasız bir Başbakan mıydı?"
    Hayrettin Erkmen; "Vefasızlık konusunda kimse Süleyman Bey'in seviyesine ulaşamaz" diye başlıyordu söze:
    "Menderes'in de, aranırsa belki bazı vefasızlıklarına rastlanabilir. Ancak, hele ahde vefasızlık konusunda Süleyman Bey'in üzerine yoktur. Turgut Bey de vefasızlık örneği olarak çıkıyor ortaya Erdem olayı ile ama daha Süleyman Bey'in seviyesine ulaşamadı... Demokratik Parti'nin (Adalet Partisi'nden kopan 41'lerin kurduğu parti) kopmasında bir sürü vefasızlık örneği vardır. Son seçimlerde aday belirlenmesinde kendine en yakın olanları feda etmiştir. En yakını Münif İslamoğlu'dur. Onu bile atlattı.
    Aydın Menderes'e vefasız davrandı. Geçmişe sahip çıkmak istiyor, canlı şahit olarak da Adnan Bey'in oğlunu yanında taşıyordu. Aydın Menderes çekildi. Gölgede kalmayı tercih etti. Demokratik Parti'yi Demirel'in en yakın arkadaşları kurdu."

    "Demokrat Partililerin affı için çalışmamış mıydı Demirel?"
    Erkmen: "Çaba gösterir görünmüştür ama etkili olamamıştır ya da olmak istememiştir. Affın çıkarılmasını Hak Partisi'nin desteği ile sağladı. İnönü başlattı, Ecevit sonuçlandırdı."

    "Demirel neden etkili olmak istemesin af için?"
    "Partiyi kendi yönetmek istedi de ondan. Ortak istemezdi. Geçmişten gelen şöhretlerden çekinirdi. (Erkmen'in eşi Münife Hanım karışıyor: "O korkuyla da fazla ayakta duramadı zaten.")

    "Demirel azınlık hükümetini (1979) MSP desteği ile kurmuştu. Kendisini kerhen destekleyen MSP'nin dış politikaya karşı çıkacağını bile bile ve deneyiminiz olmamasına rağmen sizi Dışişleri Bakanlığına neden atadı acaba?"
    (Hayrettin Erkmen keyifle gülerken yanıt eşi Münire Hanım'dan geliyor) Münire Erkmen: "Harcamak için Hayrettin Bey'i Dışişleri Bakanı yaptı. Kendisine rakip olarak onu görüyordu."
    Erkmen: "Benim MSP ile meselem yoktu. Onlar bu meseleyi hükümete karşı kullanmak istiyorlardı. Düşürme temasları vardı. Onlar hükümet olma umuduyla, hükümete çıkma umuduyla geldi, bizimki de (Demirel) hükümette kalmak için beni harcadı."

    "O zaman sizi harcamak için Dışişleri Bakanı yaptı."
    Erkmen: "Öyle görünüyor. Bizi düşürdü ama kendisi de kalamadı. Bir hafta sonra 12 Eylül oldu. O da düştü. Büyük yara aldı. Bir daha da kendisini toparlayamadı."
  • Ben kendi kudretimin malikiyim ve Ben ancak Biricik olduğumu bildiğim an kudretimin malikiyim. Kendine-sahip-olan, Biricik'te yaratıcı Hiç'e doğduğu yere geri döner. Benden yüce her varlık, ister Tanrı olsun ister insan, Biriciklik duygumu zayıflatır ve ancak bu bilincin rüzgarı karşısında sönüp gider. Meselemi Kendime, şu Biricik'e bırakırsam, o zaman meselem kendi yaşamını kendisi tüketen geçici ve ölümlü bir yaratıcının meselesi olur ve diyebilirim ki:

    Ben meselemi Hiç'e bıraktım.
  • Süleyman Demirel: "Referandum oldu. Arkasından bütçe müzakereleri oldu. 1988 yılının sonuna geldik.
    '1988 yılı sonunda Türkiye'nin genel durumunu nasıl gördüğümü' size anlatayım:
    Bir ülkede vatandaş bugününden memnunsa, yarınına güvenle bakmak için bir sebep bulmuş demektir.
    'Bugün, dünden kötü' diyorsa, yarına güvenle bakabilmesi zordur.
    Vatandaşın bugününden memnun olmasını ve yarınına güvenle bakabilmesini, ülkenin idaresinde çok önemli bir ölçü sayarım. Aslında, siyasi faaliyetlerin ve devletin çeşitli gayretlerinin hedefi budur.
    Tabii ki, herkesin memnun olması mümkün değildir. Ancak, büyük çoğunluk, halinden şikayetçi ise bu, anlaşılmayacak bir durum değildir veya bu durumu dile getirenlere 'Size öyle geliyor. Kara tablo çiziyorsunuz' deyip, geçiştirilecek bir durum değildir.
    1988 yılı sonunda Türkiye'ye bakarken, elde somut veriler var. Bunlardan birisi, 25 Eylül 1988'de yapılan 'referandum'dur. Ne için referanduma gidilmiştir?
    Siyasi iktidar, Mart 1989'da yapılacak seçimleri, Kasım 1988'e almak ve bunu referanduma götürmek istemiştir. Mart 1989'da yapılacak seçimlerin 4 ay önceye alınmasında, halkın ne zararı vardır? Aksine yararı vardır. Halk seçimi niye reddetsin? Seçim, halk için bir fırsattır. Her zaman öyledir. Ama, netice ne olmuştur?.. Halk, siyasi iktidarın teklifini reddetmiştir. Siyasi iktidar, referanduma giderken, teklifin kabul edilebilmesi için %50+1 oy gerektiğini bilmiyor mu idi?.. Bunun altındaki bir oy ile teklifin reddedileceğini bilmiyor mu idi?
    Bunun altındaki bir oyu alıp, götürdüğü teklifi reddettirmek için referanduma gitmenin ve bunu başarı saymanın; akıl ile, mantık ile, izan ile bağdaşır tarafı var mıdır? Tabii ki, yoktur!..
    Referandumda, her 100 kişiden 65 kişi, siyasi iktidarın teklifini reddetmiştir. Yani, seçimin öne alınmasını reddetmiştir. Bu, reddedilebilecek bir şey olmadığına göre, seçimin öne alınmasını değil, siyasi iktidarı reddetmiştir. Biz, referandumu o hale çevirdik. Bu bizim hakkımızdı. Siyaset, 'rodeo' gibidir. Sahaya çıkan, bindiği hayvanın üzerinde duracaktır. Durabilmek, onun hüneridir. Siyaset, 'rakibi alt etme sanatı'dır.
    Bize göre, 'Türkiye'de halk, içinde bulunduğu durumdan fevkalade şikayetçidir ve onun için 100 kişiden 65 kişi, siyasi iktidarı reddetmiştir.'
    Referandumun anlamı budur.
    Siyasi iktidardan, halk nasıl şikayetçi olmasın ki?.. 1988'de enflasyon resmi rakamlara göre yüzde 75, mutfak rakamlarına göre de yüzde 100'ün üzerindedir.
    Ülkeyi yöneten siyasi iktidar, 5 sene önce devraldığt Türkiye'deki enflasyonu beğenmemiş, onu 'çok bulmuş, kötülemiş ve indirmeyi,' taahhüt etmiştir. "

    Kenan Evren: "Yüzde 30 civarında idi."

    Süleyman Demirel: "Evet. Şimdi bu yüzde 30'u bulsalar, öpüp başlarına koyacaklar.
    Halbuki iddiaları; '2 sene zarfında yüzde 10'a indirmek' idi. 5 sene sonunda yüzde 75'lerin üzerine çıkardılar. Dünyanın hangi ülkesinde olsa, halk bu durumdan şikayetçi olur. Türkiye'de de şikayetçidir.
    Gerçekten;
    • Köylü,
    • işçi,
    • Memur,
    • Emekli,
    • Dul-yetim,
    • Küçük esnaf ve
    • Sanatkarlar ezilmiş;
    • Gayrı safi milli hasıladan aldıkları pay yüzde 50'ler seviyesinden yüzde 30'lar seviyesine düşmüştür.
    • Gelir dağılımı çok kötü şekilde bozulmuş, alt kazanç grupları ile üst kazanç grupları çok farklılaşmıştır.
    Halkın bugününden şikayetçi olması, bu şartlar altında tabiidir, yarınına güvenle bakamaması da, bunun sonucudur.
    Bütçe esnasında da söyledim.
    Siyasi rejim, devlet ve kalkınma ile ilgili düşüncelerimi ifade etmek istiyorum.
    Çünkü;
    • işleyen rejim,
    • işleyen devlet ve
    • işleyen ekonomi, ülke idaresinin, varmak mecburiyetinde olduğu 3 temel hedeftir. Bunun neresindeyiz?
    Benim, kişilerle bir meselem yoktur. Ben, sistemi arıyorum ve olayların üzerinde duruyorum. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin;
    • Yasama,
    • Denetleme,
    • Vergi koyma,
    • Alınan vergileri tahsis etme gibi ana yetkileri var. Bu yetkilere bakalım, nasıl işliyor?
    1988 Aralık ortasına kadar; 192 kanun kvvetinde kararname meclislere sevk edilmiş, bunun ancak 10'u kanunlaşmıştır. Bu demektir ki, 'Türkiye, kanunlarla değil, Meclis'te yasa gücü kazanmamış kararnamelerle idare edilmektedir. 'Yani, Meclis'in yasama fonksiyonu, siyasi iktidar tarafından 'üstlenilmiş'tir.
    Meclis'in gündeminde;
    285 sözlü soru,
    36 araştırma genel görüşme önergesi var.
    İngiliz Meclisi'nin gündeminde sözlü soru yoktur. Çünkü, sözlü sorular sorulduğu anda cevaplanır. Aylardır, sözlü soru bizim Meclisimizde görüşülemez. Haftada bir tane araştırma görüşme önergesi görüşülür, o da reddedilir.
    Denetim fonksiyonunun işlediğini savunabilmek imkansızdır. Meclis'in vergi koyma hakkı ise, hemen hemen hükümete devredilmiştir ve bu yüzden de, 'vergi adaleti' diye bir şey kalmamıştır.
    Toplanan vergileri harcama yetkisi, fonlarla kısmen Meclis'in elinden alınmıştır. 166 fon var, bu da bütçenin yarısı ediyor.
    Milletin 'haberalma hakkı' ise, elinden alınmıştır. Çünkü, devletin radyo ve televizyonu, milleti aydınlatmaya değil, şartlandırmaya, beyin yıkamaya hizmet ediyor. TRT, Meclis'i de milletten koparmıştır.
    Meclis'te olup bitenlerden, millet habersizdir. Ve zannetmektedir ki, 'Meclis, milletin hakkını aramıyor.'
    Bütçenin başını televizyon ile halka verdiler, sonunu vermediler. Halk, Meclis'in de ne olduğunu tümü ile öğrenmekten mahrum kaldı. Çünkü, başlangıç konuşmaları, işin yarısı idi. Diğer yarısı da, kapanış konuşmaları idi. Kimse, 'O gün Türkiye'de, Meclis'teki tartışmalardan daha önemli olaylar veya haberler vardı' diyemez. Televizyonu her gün, nelerle dolduruyorlar . . .
    Doğruları bilmeyen halk, ümitsizliğe düşüyor. Gerek TRT, gerek basın ile, siyaset ve siyasetçinin sesinin kısılması, ancak bezginliğe hizmet eder ve rejimden ümit kesmeye yarar. Bütün bunların sebebi, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yüzde 35 oy, yüzde 65 sandalye ile temsil edilmesidir. 1983'te yapılan Seçim Kanunu yürürlükte olsa idi, ancak yüzde 42 oy iktidar çıkarırdı. Seçim Kanunlarında 11 defa değişiklik yapılmıştır ve Meclis, nerede ise 'temsili' vasfını yitirmiştir.
    İşte, siyasi rejimin hali!..
  • “Bu benim meselem derin mesele
    Ezelden ebede giden meselem
    Hatırım çiğnendi kalbim kırıldı
    Ömrümün derdidir benim meselem.”
  • .

    En nazik meselem sen ol ALLAH’ım.
    Sadece seni sevmenin derdiyle doldur beni.
    Amin🤲

    .
  • Rabbim en nazik meselem sen ol. 🎈
  • Zaman: durmuş gibi 
    Cihangir'de pazar günü şaşkınım 
    Olmayan uykumu bölüyor bir akordeon sesi 
    Bir çocuk ufacık sarı saçlı 
    Eminim kara gözlüdür görünmüyor uzaktan gözleri 
    Görünmüyor ki 
    Sokak derin uykularda duyulmuş şey değil 
    Cihangir'de geldiğim günden beri 
    Gurbetliğimden beri 
    Son travesti son bira şişesini yere çaldığından bu yana 
    Kaç saat duymadım 
    Birşeyler okuyordum kırıntısız, yankısız 
    Unuttum 
    Güzel marmara ve yeşil elma sabah sabah 
    Olmaz ki 
    Olmaz ki böyle bir ülkede böyle 
    Camlı bir bomba gibi bir martı pencereme çarptı 
    Korktum 
    Ve artık herşeyden korkuyorum 
    Gurbette ve kanlı bıçaklı tutkun 
    Bu nasıl iş bu Cihangir her damarı bir sokak 
    Bir sokak 
    Baktıkça gözlerim kanıyor 
    Kana kana bakıyorum 

    Zaman: geçmek bilmiyor 
    Yalnızlığa alışkınım sessizliğe değil 
    Pazar günlerinden nefret ederim bu yüzden 
    Bakkal açılmaz çöpçüler bağırmaz bu nasıl cihangir 
    Güzel Marmara ve yeşil elma 
    Bulunmaz ki sabah sabah 

    Ellerin sarsak 

    Gözlerimdeki çapak sanki bütün sokağı örttü görünmüyor 
    Hiçbir şey görünmüyor 
    Yalnız ve soğuk yatağım 
    Boşlukta süzülüp alçalıyor 
    Gidip uyumaya kalksam ne olacak 

    Ne olacak 

    Zaman: her yerde kedi kuyrukları vardı 
    Yürümeye korkardım buz üstünde gibi 
    Basmaya korkardım şimdi nerdeler 
    Elinin körü ne biçim sabah bu ne biçim pazar 
    De ki uyudum 
    Çalmayacak mı telefon kapımın zili 
    Ağzımda şarabın kekremsi tadı 
    Karnımda yüzlerce akreple uyusam onlar uyanacak 
    De ki bir arkadaşım geldi gidelim 
    Belgrad ormanında kros yapalım dedi- ben mi 
    Arnavutköyde balık tutalım dedi- ben mi 
    Önce içelim sonra içelim 
    Kaçmıyor ya şu istanbul dedikleri 

    Ah benim evcil kalbim 
    Artık "hayır" demeyi de öğrendi 

    Şimdi ne olacak 

    Bana hergün sokağa çıkma yasağı bana hergün o üç darbeden biri ne bilsin olağan üstü hallerin ta kendisiyim dokuz canlı bir kediyim sekizini yitirdim ne bilsin ayrıca burası cihangir 
    Kedi diktatörlüğü 

    Şimdi ne olacak 

    Kimseler bile gelmiyor bugün pazar 
    Yalnızlığın eşcinseli mi oluyor yani 
    Yani cinaslı kafiyeli pazar günleri ey 
    Sıkıldım şarabım bitti elmadan vaz geçtim uykum yok 
    Yok üstüne üstlük sigaram da azalıyor 
    Şimdi sahiden ne olacak 
    Ben bu kadar geveze değildim eskiden 
    Bir sıkımlık canım kaldı 

    Zaman: otobanındayım senin 
    Yürü ki bir şeyler dönmeye başlasın 
    Dünya mı olur artık ne olursa olur hayat 
    Hani İstanbul git git bitmez koca bir şehirdi 
    Ayağının turabı olayım yürü 
    Ayaklarımı bitiştirirek uzun uzun ölçtüm 
    Ve düşündüm ki meselem mi meselim mi tükendi 

    Neredeyse akşam olacak 

    Zaman: oydum da gözlerimi sana bıraktım 
    Yoksa tarihm iydi kanla biçilmişti kaftanım 
    Ben kaf dağında bir kaptan değilim 
    Ama bu çırpıntılı şarapsızlık ne olacak 

    Şimdi ne olacak 

    Yağmur yağıyor yağmasın 
    Volta atıyor martılar göğün dört duvarında 
    " Ne balık, ne de kuş" olabildiğim şu dünyada 
    Gurbetim bile yok beceremedim 

    Toprak 

    Uçaklardan korktum da ne oldu sanki 
    Onlardan önce çakılıp kaldım yere odama 
    Meyhanelere geniş mağazalara sayısız 
    yalnızlıklara ve pazar günlerine 

    Gömüleceğim bir gün sana toprak 
    Başımı yukarda tutmaya çalışarak 
    Ama olmayacak 
    Kefen param bile 

    Hep ağır ve aksak 

    Olmadı bile kanıma alkol düştü payıma küfür 
    Birer ziynet eşyası gibi şişelerim yığılı evde 
    Her şişenin dibinde ay parçası bir melek 
    Dans ediyordu iyi kıvırıyordu kaltak 
    Cihangir'de Cihangir'de özellikle 
    Ama neden cinlerim hep tepemde 

    Alçak 

    Gidip Neşet Ertaş dinlesene aklını kucağında saklıyarak 
    Balık görsen aklına rakı gelir önce 
    Ve bütün yollar bir gün hergün meyhanelere çıkacak 

    Cihangirde sabah hiç olmayacak 

    Alkolikler ve eşcinseller giremez yazar 
    Ev sahiplerinin kapılarında anlarlar kimsin 
    Nesin adamım buralar sana göre hiç olmayacak 
    Kalk gidelim çöpçüler süpürsün ıslak 
    Ve yorgun bedenimizi şarap ve elma kokan 
    Bedenimizi doktorlar serumla yıkasınlar 
    Akla sığmayacak halusinasyonlar ellerinde şişelerle 
    Hastanelerin ziyaretçi saatlerini beklesinler 

    Ölsem kimsenin umrunda olmayacak 
    Öyleyse beni alnımdan öpsene toprak 

    Hayat hiçbir şey değil şiir hiçbir şey değil 
    İki dirhem bir çekirdek ölüm bile 
    Hiçbir şey değil 
    Sokaklara atılmış ölüm 
    Nereye gitsem ardımdan seğirtir 
    Mendil satar cam siler ille de bıçak taşır 
    Ve tiner 
    Unutmaki sevgilim hayat 
    Karamsar bir şiirin ilk dizesidir 

    Peki şimdi ne olacak 

    Elma yok yok ki şarap 
    Birazdan tütünüm de tükenir 
    Ve türkiye'de şair olmak bu değildir 
    Neydi ki Türkiye'de şair olmak 

    Dünyaya dürbünle bakmak 
    Kız tavlamak sanatını masalara höykürmek mi 
    Salya sümük ağlamak 

    Ölüm oruçları 

    Ey bu ülkede 
    Artık ne sabah ne de akşam olacak 

    Üç çocuk daha öldü 
    Yatağında üç kere daha sırtını döndü halk 

    Elbette elma ve şarap 
    Elbette elma ve şarap 

    Üşüdüm üstümü örtsene toprak
    Ahmet Erhan