• Yazarın, Yunan Mitolojisini sansürleyerek, kendi yorumlarını ve mesnevi yazım tarzını katarak mitleri çarpıttığını, kafasına göre değiştirerek eklemeler ve çıkarmalar yaptığını, daha önce farklı kaynaklar okuduğumdan ve üniversitede mitoloji dersi aldığımdan çabuk farkettim. Giden yaklaşık 50 TL 'ye yanıyorum. Yunan Mitolojisi hakkında bilgi edinmek isteyenlerin kesinlikle objektif, kesinlikle mesnevi kimliğini katıp sansür uygulamayan ve mitleri cesurca, tüm gerçekliği ile açıklayan bir yazarın kitabını okumalarını tavsiye ederim. Mitlerden birkaç örnek; (belki spoiler sayabilir editörler) Aphrodite, Cronus'un babası Ouranos'u hadım etmesiyle testislerinden denize düşen kan ve spermler ile doğmuştur ve aşk Tanrıçası olduğu kadar cinsellik Tanrıçasıdır da. Kitapta ise hadım eylemi sansürlendiği gibi Aphrodite'in cinsel kimliğine hiç değinilmemiş. - - - - - - Bu gibi örnekler çoğaltılabilir. Özetle mitolojinin doğrusunu öğrenmek isteyen başka kitapları tercih etsin. Ayrıca, mesnevi alanında yazan yazarlar, lütfen mitoloji kitabı yazmasın. Yazarın yazım tarzı kötü demiyorum ama çok açık ki bunun yeri mitoloji değil.
  • %55 (480/888)
    ·Puan vermedi
    Uzun zamandır inceleme yazmamış olmanın acemiliğini çekiyorum şu an. Yazım, anlatım, ifade zorluğu ya da yanlışlığı yaparsam affola :)

    Öncelikle aslında Mesnevî incelemesi yazmayı düşünmüyordum ama en azından esere ya da düşünce tarzına bakış açımı ufak da olsa ifade etme ve farklı bir bakışla belki de biraz eleştirel yaklaşma ihtiyacı hissettim. Ve özellikle belirtmem gerekir ki bu incelemede kişilere ya da fikirlere karşı saygısızlık içeren herhangi bir itham amacım değildir! Çünkü Anadolu'yu geçtim dünyaya mal olmuş kişi ya da fikirlerin sağladığı kült, değişmez, sarsılmaz ve belki biraz da körü körüne olacak ama sevgi mevcudiyetini gözardı etmem uygun düşmez.

    Beni bilenler Konyalı olduğumu da bilir. Mesnevi okumuş olmam geç kalınmış bir eylem gibi görünebilir aslında fakat ilgimin olmadığı daha doğrusu dinime dair olan esas kitabımı anlayıp uygulamak ihtiyacı dışında "göya" bu amaçla yazılan kitaplara karşı sempatimin olmamasından kaynaklı bir durumdu bu. Şayet şu an okumuş olmam da olaya çok farklı bir yaklaşım sergileyen bir blog yazısından etkilenmiş olmam. Tabi ki öncesinde 1k'da görmüş olduğum bir iletide, Mevlana'yla ilgili verilen bir bilgi hakkında hiçbir fikrimin olmayışı da etkili oldu desek yeridir.

    Dileyen okuyabilir diye linki de şuracığa bırakıyorum, ifadeler belki çok ağır ithamlar içerdiği için sonuna kadar okumak istemeyebilirsiniz ama ciddi bağlantılı bir araştırma dizisi olmuş "bence!":

    1. http://michaelsikkofield.blogspot.com/...ardan-tek-dunya.html

    2. http://michaelsikkofield.blogspot.com/...ek-dunya_11.html?m=1

    Öncelikle kitap incelemesi adı altında belirtmek isterim ki aslında her zaman için aklıma takılan ve çok da bir anlam yükleyemediğim, İslâm dini çatısı altında kollara ayrılan mezhep, fikir ya da ilim -adına ne denirse- işte onlara dair bende bulunan mesafenin başında geliyor tasavvuf. Belki de o yüzden Mevlana hakkında merak ve bilgi sahibi değilim ya da yaşadığım şehrin simgesi olmasına rağmen içimde bir sempati oluşamıyor.

    Tevafuk blog yazısından sonra elime aldığım Cemil Meriç 'in Işık Doğudan Gelir kitabı bana tasavvufun doğuşu hakkında detaylı bilgileri açıkça sundu. Velhasıl alıntılarla durumu izah edebilirim umarım:

    1. #57218233
    2. #57218273
    3. #57218864
    4. #57220248
    5. #57220355
    6. #57221575
    7. #57221679
    8. #57222400 !!!
    9. #57223308 !!!
    10. #57226032
    11. #57226140
    12. #57228300
    13. #57285884
    14. #57283164
    15. #57282377
    16. #57281565
    17. #57235407

    Ve daha nicesi...
    İşte bugün evrensel olarak dünyanın her yerinde bilinen, saygı duyulan, ilgi gösterilen bir yaklaşım olan tasavvufun gördüğü bu saygı kadar İslâm saygı görmemiştir! Çok ilginç değil mi? Şimdi kim diyebilir ki İslâm'ı ortadan kaldırmayı heves edinen bu dünyanın, evrensel sevgi! yayıcı tasavvufa olan bu ilgisi masumdur diye? Çünkü temelde İslâm zaten başlı başına bir sevgi merkezidir ve İslâm dinini Allah bize gönderdiğinde yanında mezhepler, tasavvuf ya da fikirlerle göndermemiştir. Kendi bütünlüğü içinde ne bozulmuş ne de insanlar tarafından tahrip edilmiştir. Buda demek oluyor ki İslâm dışında alternatiflere gerek yoktur, tek yapmamız gereken İslâm'ı, Kur-an'ı Kerim'i doğru anlamak ve yaşamak olmalıdır "fikrimce".

    1. #57286661
    2. #57277808


    Tasavvufa dair bu yazılar da ilginizi çekebilir. Umarım vakit ayırıp okuyabilirsiniz. Doğru bildiğimiz yanlışlarla yaşadığımız şu dünyada biraz olsun düşünmeye, sorgulamaya ve biraz da eleştirmeye ihtiyacımız var çünkü.

    1. http://kalemder.org.tr/...-verdigi-zararlar-i/

    2. http://kalemder.org.tr/...verdigi-zararlar-ii/

    Girişi tasavvufla yaptığımıza göre şimdi de Mesnevi konusuna değinebiliriz. Bize genelde içinde fabl örnekleri bulunan ve Kur-an ayetleri, hadislerle hikayelere temel oluşturulan bir eser olarak bilgisi verilen bu kitap, giriş kısmından itibaren aslında ne amaçla yazıldığını ortaya koyuyor.

    https://i.hizliresim.com/NLMGlO.jpg

    Velhasıl içinde de sıkça karşınıza çıkacak olan konular ruh, nefis, kadın, oğlancılık, şeyh ve evliyaların insan olma vasfından ziyade daha üst bir konumda bulunması ve bunlara dair hikayeler yer alıyor. Buna dair bir kaç görseli de şuraya bırakıyorum:


    https://i.hizliresim.com/AOBG1v.jpg
    https://i.hizliresim.com/VQ4BDv.jpg
    https://i.hizliresim.com/qA7yvZ.jpg
    https://i.hizliresim.com/GZLGmb.jpg
    https://i.hizliresim.com/Z5GnX3.jpg
    https://i.hizliresim.com/GZLGZb.jpg
    https://i.hizliresim.com/Z5Gn53.jpg
    https://i.hizliresim.com/00OrrL.jpg
    https://i.hizliresim.com/p5r22n.jpg
    https://i.hizliresim.com/Rgd8vR.jpg
    https://i.hizliresim.com/lQn5Qr.jpg
    https://i.hizliresim.com/yGBAYj.jpg
    https://i.hizliresim.com/LvBgBz.jpg
    https://i.hizliresim.com/AO971B.jpg
    https://i.hizliresim.com/7BlgZr.jpg
    https://i.hizliresim.com/lQMj6k.jpg
    https://i.hizliresim.com/VQkaJr.jpg
    https://i.hizliresim.com/Z58dGZ.jpg

    Ha tabiki tamamı bunlardan oluşmuyor. İçinde öğüt veren, ders çıkartılması gereken, kibre dair, dürüstlüğe dair ya da insanlara karşı saygıya dair, edebe dair bir çok hikaye yer alıyor. Ahlâk kurallarının hayatımızdaki önemine özellikle değinerek, insanların bencillik, kibir ve diğer kötü edinimlerden uğradığı zararları güzel ifade ediyor. Ama öyle gözlerinizi kocaman yapacak, sizi hayretler içinde bırakıp "vay be ne hikaye ama" dedirtecek türden şeyler değil. Sevdiğim ve "amin" dediğim çok güzel dualar da mevcut. Bunlardan bahsetmemek esere haksızlık olurdu.

    Bir de Mevlana'nın ajan olma konusu var ki sormayın gitsin. Ben bunca yalan yanlış inanışların bize temiz bir şey! gibi servis edilmesinden sonra, yapılan bu iddialara da karşı duracak değilim. Niyetine dair kesin bir yargıda bulunmak adaletsizlik olur fakat o baskınlar döneminde uzlaşmacı bir tavır takınması hem toplum içindeki fıtratına uygunluk gösteriyor hem de döneme dair araştırma yapanları bu konuda ortak kanıya ulaştırıyor. Konu hakkında yeterli bilgiye sahip değilim o yüzden yargıda bulunmak bana düşmez fakat buna dair kaynakları okuduktan sonra yeniden gündeme getiririm. İlgilenenler için yazılan bir kaç yazıyı da şuracığa bırakıyorum:

    http://m.radikal.com.tr/...ildiklerimiz-1166260

    http://www.haber7.com/...gollarin-ajani-miydi

    Çok fazla alıntı ve linklerle dolu bir yazı oldu ama fikirlerimi destekler nitelikte olan bu paylaşımları yapmazsam olmazdı. Kitap incelemesinden ziyade var olan bir fikrin eleştirisi gibi olsa da, kitabın fikirden doğduğunu düşünürsek aslında konunun temeline inmiş olduk. Tasavvuf, sufilik, sema, risaleler, mesnevi, ruh, nefis, aşk! birbirinden ayrı düşünülemeyecek şekilde bir bütün oluşturmuş. Ama var olan tek gerçek İslâm dini kendince tamam olan bir dindir, Kur-an'ı Kerim hiçbir şekilde değiştirilmemiş olan kitabıdır ve Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) bu dinin bizlere ileticisi olarak gönderilen peygamberidir. Bunlar dışında hiçbir şeye ihtiyacımız da yoktur. Yeter ki biz sadece ona yönelelim. Doğru şekilde öğrenip, anlayıp, hayatımıza uygulayalım. Bu süreç benim için yeni başlangıçlar yapmama da vesile olur umarım. Dil eğitime bu zamana kadar çok önem vermesem de Arapça öğrenip en azından okuduğumu anlama kabiliyeti kazanmak, ölmeden önce yapılacaklar listemde ilk sırayı aldı. Bu sayede Kitabımı kendilerince anlatmaya çalışan başka "aracılara" ihtiyaç duymadan!, sadece onu okuyarak anlamayı ve hayatıma uygulamayı gönülden diliyorum.

    Ben yine Mevlana'dan kitap okurum. Benim huyumdur bir insanı sevsem de sevmesem de, fikrini savunsam da savunmasam da okurum. En azından kendimce yorum yapabileceğim bir donanıma sahip olmayı isterim.

    Umarım yanlış ifadelerde bulunmamışımdır ve umarım sıkılmadan sonuna kadar okumuşsunuzdur :) Yapı olarak biz sevdiğimiz değerlere toz kondurmayız ve eleştirelim derken de yerin dibine sokarız. Tekrar belirtiyorum ifadelerimde var olan fikir ya da kişileri aşağılamak gibi bir derdim olmadı hiç. Kitaba dair içinde yer alan fikirlerin bendeki yansımasını ifade etmeye çalıştım sadece... keyifli okumalar herkese :)
  • Böyle bir kitap yazmak fikri, ittikâ sâhibi bir dostumla (Râgıb Karadayı ile) mezhebler konusunda yaptığım bir tartışmanın sonunda belirginleşti. Bu tartışma, bana, mezhebler konusundaki yaklaşık otuz yıllık bilgi birikimimi kısa bir özet hâlinde kaleme alma şevkini verdi. Bu kitabın I. Bölümü'nü oluşturan "Sünnî Mezhebler ve Kur'ân'a Göre Aklın Önemi” başlıklı incelemem böylece vücûd buldu. 29 Eylül 1992'de bitirdiğim bu incelememi kendisine ithâf ettimdi. O da bunu "Türkiye” gazetesinin orta sayfasında "Bir Bilene Soralım” köşesinde Ali Güler müstear adıyla "kendi i'tikâdını” sergileyen yazılar yazan Mehmet Ali Demirbaş'a aktarmış. Bu zât ise 11 ilâ 14 Kasım 1992 tarihleri arasında dört gün üstüste söz konusu gazetede aleyhimde, fakat kimliğimi açıklamaksızın, çok ağır dört yazı yayınladı. Bu da beni 18 Kasım 1992 de tamamladığım ve bu kitabın II. Bölümü'nü oluşturan "Bir Tenkide Cevap” başlıklı yazıyı yazmağa şevketti. Okuyucularım bu bölümün muhtevâsının kitabın diğer bölümlerinden oldukça farklı, polemik (ve frenklerin "diatribe” dedikleri) bir üslûbda kaleme alınmış olduğunu kolaylıkla müşâhede edeceklerdir.


    Bu yazımı birkaç gün sonra bu zâtın adresine ve hakikî ismine yolladım. Kendisinden 4 Aralık 1992'de, gazetede benim için yazdığı dört yazının üslûbu ve muhtevâsı göz önünde tutulacak olursa, doğrusu hiç beklemediğim olgunlukta bir cevap aldım. Bu cevapta, gerçek imzasıyla, ezcümle:

    "Sayın Hocam, "Bir Tenkide Cevap” isimli yazınızı okudum. Çok istifade ettim. Tevazu olarak söylemiyorum. Aczimi itirâf ediyorum. İlmî yazınızın ba'zı yerlerini anlamakta güçlük çektim. Saygılarımla...

    denilmekteydi. Bu davranış, gönül kırgınlığıma rağmen, beni duygulandırdı. Kendisine tekevvün etmiş olan şahsî haklarımı bir kere daha helâl ederek hakkında hayır dualarında bulundum.

    Ancak bu tartışmanın vermiş olduğu şevkle ve telkin ettiği fikirler çerçevesi içinde, bu mektubu alıncaya kadar da, zâten, III. Bölüm'ü oluşturan "Hazret-i Peygamber'in Ashâbı” ve IV. bölümü oluşturan "Câhiliyye Çağı Şirkinin İslâm Âleminde Hortlaması” incelemelerimi de bitirmiştim. Bunlara dosyalarımda beklemekte olan diğerleri ile birkaç da sırf bu kitap için kaleme aldıklarımı ilâve edince ortaya hacimli bir müsvedde çıktı. İki yıl sonra bütün kitabı yeni baştan gözden geçirdim. Bâzı bölümleri çıkartıp yenilerini ekleyince kitap da basılabilecek bir şekle ulaştıydı.

    Kitabın bu 3. baskısındaki V. ve VI. Bölüm'ler daha önceki baskılarda bulunmamaktadır. V. Bölüm Vahiy-Akıl ilişkisini irdelemekte, VI. Bölüm ise Hazret-i Peygamber'den rivâyet edilen hadîslerin sıhhatini sübjektif "râvîlerin güvenilirliği kıstası” yerine daha objektif kıstaslar aracılığıyla tesbit etmeğe yönelik objektif bir metodolojinin temellerini takdîm etmektedir.

    Bu kitaba konu olan incelemeleıimin çoğunu, ayrıca, çeşitli mahfellerde konferans olarak vermiş, sohbetlerime konu etmiştım. Kezâ, çeşitli dergilerde de yayınlamıştım. Bir kısmım ise a7îz dostum müdekkik-yazar Cemâl Uşşak ile birlikte "Moral FM'de yaptığımız haftalık sohbetlerde tartışmıştım. VII. Bölüm'ü oluşturan "Tarîkat" ise önce "Moral FM''de ve daha sonra da Trabzon'un mevzî televizyon kanallarından "Kuzey TV"de bir başka müdekkik yazarın, Necmettin Şahinler'in, sohbet pîşekârllğını yaptığı birkaç konuşmamda enine boyuna dile getirildi, Necmettin ŞahinIerin himmetiyle bu konuşmalar Kâmil Mürşidin Portresi — Prof Dr. Ahmed Yüksel Ozemre İle Sohbetler başlığı altında Üsküdar'da Kaknüs Yayınevi tarafından Furkan Yayınları çerçevesinde 1998 yılında yayınlandı.

    Türkiye'de gerek halkın bir bölümü, gerekse onu yanlış bilgilendirmeyi adetâ mesleğinin ilkesi ve fazîleti addeden, medyanın yaygın cehâletin temsilcisi olan kolu, Tarîkat hakkında yıllardır isâbetsiz ve gerçek-dışı bâzı fikirlere sâhib bulunmaktadır; ve buradan hareketle de mesnetsiz bir sürü spekülâsyon yapılmaktadır. Bu tepkilerde, hiç kuşkusuz, kendilerini şeyh ya da ehl-i tarîk diye gösteren ama Tarîkat'ın ne olması gerektiğinden habersiz pek çok câhil yol-kesicinin de rolü olduğu muhakkaktır. Tarîkat'ın ne olup ne olmadjğını VII. Bölüm'de inceledim. Bunu, aynı zamanda, "Moral FM"deki "Aklın Yolu İlimdir” başlıklı haftalık sohbetlerimde de konu edince dinleyicilerden dört ay boyunca sürekli telefon ve faks mesajlarıyla tebrik ve teşekkürler almam beni hem şaşırttı hem de memnûn etti. Dinleyiciler hep kulaktan dolma bilgi ve hattâ dedikodular sâyesinde Tarîkat'ın ve bilhassa peşinden gittiği idealin ne olduğunu nihâyet iyice anlamış olduklarını ifâde ediyorlardı.

    VIII. Bölüm ise Tasavvuf'un yaşadığımız çağdaki konumunu tartışmaktadır. IX., X. ve XI. Bölüm'lerde Moral FM'deki sohbetlerim esnasında dinleyicilerimden gelen soruların telkin ettiği "En Büyük Cihâd”, "İslâm'da Genel Anlamıyla Cihâd” ve "Cezbe ve Mû'cize” kavramları incelenmektedir.

    XII. Bölüm'de 19-22 Eylül 1991 'de İstanbul'da yapılan "Ebedî Risâlet Sempozyumu”nda tebliğ olarak sunduğum "Hz. Peygamber'in Risâletinin Evrenselliği” başlıklı incelemem bulunmaktadır.

    XIII. Bölüm, İslâm'ın Âmentü'sünü ezbere bilip de Kader'e inanmayan, hayrın ve şerrin Allah'dan geldiğini idrâk etmeyen pek çok kişinin bu çelişkili tavırlarına açıklayıcı bir tepki olarak kaleme almış olduğum "Kader ve Kazâ'ya Îmânı Anlamak” başlıklı incelememi ihtivâ etmektedir. Bu konu da kitabın ilk iki baskısında bulunmamaktadır.

    Gene ilk baskılarda bulunmayan bir konu olan "Abdest ve Kurbanın Remzî (Sembolik) Anlamı” XIV. Bölüm'ü oluşturmaktadır.

    XV. Bölüm'deki "Insân-ı Kâmil İdeali” ise, oldukça eski bir târihde: 24 Nisan 1973'de, Kubbealtı Akademisi'nde vermiş olduğum bir konferansın bir bölümünü takdîm etmektedir.

    Yeni bir bölüm olan XVI. Bölüm eşyânın niçin Esmâ'ü-l Hüsnâ'nın tecellîgâhı olduğu meselesini aydınlatmaya yöneliktir.

    XVII. Bölüm azîz dostum Dr. Mustafa Aydın ve klinik arkadaşlarının talebi üzerine kaleme almış olduğum "İslâm'da Kadın Hakları”nı, XVIII. Bölüm de "Evliliğin Fazîleti"ni ihtivâ etmektedir. Bu iki bölüm de kitabın ilk iki baskısında bulunmamaktadır.

    Gazete ve özel televizyonların bâzılarının mevzu kıtlığından örf ve inançlarımıza tasallutu sonucu pek çok sapık fikir ve moda, maalesef, belirli bir kesimin ve özellikle de bulûğ çağlarını yaşamakta olan gençlerin bir bölümünün ilgisini çekmekte ve bunları derinden etkilemektedir. "İslâmiyet Açısından Reenkarnasyon” konusu da bunlardan biridir. Konusu XIX. Bölüm'ü oluşturan bu incelememi gerek kendilerine, gerekse çocuklarına konunun açıkça izah edilip reddi için delîl ve rehber arayan bâzı dostlarım ve onların dostları için yazdım. Bu konuyu ise en az 40 değişik toplulukta sohbet konusu ettim ve isteyenlere de o günden bugüne kadar 500'den fazla fotokopisini dağıttım. İnşâallâh faydalı olmuştur.

    Fransa'da "Bilgi İşlem Bilimleri Uluslararası Okulu'nun kurucusu ve Rektörü olan, orada Türkiye'yi ve Türklüğü mükemmel bir şekilde temsil ettiğine ve başkanı bulunduğu "Galatasaray Lisesi Mezunları Derneği” (L'Amicale de Galatasaray) aracılığıyla isâbetli ve müessir bir lobicilik yapmakta olduğuna da yakından şâhit olduğum kıymetli ilim adamımız ve dostum Prof. Dr. Nesim Fintz Fransız politikacılarının yemekli bir sohbet toplantısı için kendisinden "Hristiyan Toprağında İslâmiyet Sorunu” konulu bir konuşma istemiş olduklarından bahisle benden bu konuda "Kur'ân'a ve Hadîslere dayanan” bir inceleme istediğinde de XIX. Bölümün konusu ortaya çıkmış oldu.

    Önce Fransızca olarak kaleme aldığım bu incelemem Avrupa'da belirli bir kesimde, şâyân-ı şükürdür ki, ciddi bir ilgiye mazhar oldu. Fotokopileri pek çok ciddî ilim adamına iletildi.

    "İslâm Fundamentalizmi" diye İslâm'da bulunmayan ama Avrupa'nın İslâm'ın üzerine yıkmaktan büyük zevk aldığı ve kiltle iletişim araclarıyla da çığırtkanlığını yaptığı uyduruk bir konunun ortalığı kasıp kavurduğu bir dönemde, bu yazımda dile gelirmiş olduğum Hazret-i Peygamber'in ve dolayısıyla su katılmamış İslâm'ın sabır, tahammül ve adâleti vicdân sâhibi Avrupalı ilim adamı dostlarım üzerinde çok müsbet bir te'sir icrâ etti. Pek çoğu; "Yazık, İslâm'ı bize böyle göstermediler, böyle öğretmediler!" diye hayıflandı ve benden İslâmı ciddî bir şekilde tanımak için güvenilir kitapları kendilerine tavsiye etmemi istediler. XIX. Bölüm'deki makale, Türkçe'ye tercümesinden sonra "Dârü'l-harb" ile ilgili bir bölümün ilâvesiyle buradaki şeklini almış oldu.

    XXI. Bölüm cemiyette karşılaştığım "eklektik” şahsiyetlerin bir tahlîlini, XXII. Bölüm ise Medya ve diğer ortamlarda ortaya çıkan kan putları ve putlaştıma sürecini konu etmekte, İslâmî görünüşlü kimselerin dahi idrâksizce bu sürecin tuzağına nasıl düştüklerini değinmektedir.

    Bunu izleyen XXIII. Bölüm'de inçeleddiğim "Toplumumuzun Kültür Yozlaşması” ise XXII. Bölüm'ün doğal uzantısıdır.

    Din konusunda akıllarını hadım edip taklîd çengeline asanlarda sıkça karşılaştığım ortak bir huşûs da bunların nezdinde İslâm fikir hayâtının Gazâlî ile bitmiş, Gazâlî'nin fikir olarak ne varsa her şeyi söylemiş ve son noktayı da koymuş olduğuna dair bağnaz bir i'tikâddır. Bu tutum Gazâlî'nin bir nevi putlaştırılmasıdır. Bu kimseler sırf, aslında büyük bir İslâm filozofu olan Gazâlî filozları reddetti diye felsefeyi küfür, filozofları da "rastgele görüşleri olan îmânsız kimseler”, bir takım kâfirler olarak bellemeyi ve tekfir etmeyi bir fazîlet addeden bir cellâlet ve saplantı içindedirler. Bu dalâletin azameti bana "Felsefe İslâm'a Aykırı mıdır?” başlığını taşıyan XXIV. Bölüm'ü yazdırdı.

    XXV. Bölüm Kur 'ân ve Sünnet'e göre, ehli için, idâreciliğin hem bir fazîlet ve hem de bir san'at olabileceğine işâret etmektedir.

    1995 yılı gerek UNESCO Millî Komisyonu'muzun UNESCO nezdinde, gerekse Dışişleri Bakanlığı'mızın Birleşmiş Milletler nezdindeki teşebbüsleri sonunda "Dünyâ Hoşgörü Yılı” olarak ilân edildi. Galatasaray Üniversitesi'nde de bu konuda bir sempozyum ve panel yapıldı, Buna ben de konuşmacı olarak dâvetliydim. O gün herkes gerek bizzât kendisinin, gerek Türk milletinin, gerekse İslâm'ın ne kadar "hoşgörülü" olduğu husûsunu ilân etmek husûsunda biribirleriyle yarış etti. Tek zıd fikir benden geldi. Ben "hoşgörü” ve "eşitlik” kavramlarının Kur'ân'da da Sahîh Sünnet'te de bulunmayan gayr-ı İslâmî kavramlar, Hristiyan medeniyetinin orta ve yakın çağlardaki çilelerinin şekillendirmiş olduğu paradigmalar olduğunu; İslâm Ahlâkı'nın ise:
    1) Adâlet,
    2) İhsân,
    3) Merhamet,
    4) Tahammül,
    5) Sabır ve
    6) Af
    boyutlarından soyutlanarak gayr-ı İslâmî "hoşgörü” boyutu'na hapsedilemeyeceğini açıkça ifâde ve beyân edince ortalık buz gibi olduydu. Hattâ sempozyumda kendisi de bir tebliğ takdîm etmiş olan, oldukça sağdaki bir partinin temsilcisi benim bu konudaki, gericiliğimi(!) ve yobazlığımı(!) herhâlde hayretle karşılamış olmalı ki, tahammülsüzce, konuşmama müdâhale etmeğe kalkıştı; ve böylece "hoşgörü(!)” şampiyonluğunu kimseye bırakmamaya kararlı olduğunu söz ve hareketleriyle sergilemekten de kaçınmadı. Bu kitabın XXVI. Bölüm'ü işte bu sempozyumda dağıtmış olduğum konuşmamın biraz tâdil edilmiş metnidir. Konuşmam ise daha kısa sürmüştü.

    "İdrâk Edene Üniversite Hocalığı Bir Edebdir” başlıklı XXVII. Bölümün ilk versiyonu üniversite hocalığının bir edeb olduğuna dair yalnızca bir takım aforizmalar ihtivâ etmekteydi. Kıymetli ve azîz dostum Prof. Dr. Rûşen Gezici bu aforizmaların Kur'ân âyetleri ve Hadîsler aracılığıyla tahkîm edilmesinin isâbetli olacağım telkin edince bu bölümdeki yeni metin ortaya çıktı. Bundan dolayı da bu yazımı Prof. Dr. Rûşen Gezici' ye ithâf ettimdi.

    XXVIII. Bölüm cemiyetin çeşitli kesimlerindeki zibidiler 'i tanımlamaktadır. Buradaki metin ilk iki baskıdakinden daha zengindir. XXIX. Bölüm ise "Bilimcilik” dininin sâliklerinin ahvâlini takdîm etmektedir.

    Diyânet İşleri Başkanlığının ciddî bir ön hazırlık yapmadan ve biraz da o zamanlar moda olan "Mega Projeler”in câzibesiyle olacak, spektaküler bir şekilde ilân ettiği "İlmî Kur'ân Tefsiri Projesi” bir anda ortalığı karıştırıp kavram kargaşasına yol açınca, tefsir konusundaki doğal tuzaklara ve konunun hassasiyetine işâret etmek üzere kaleme alıp "Bilgi ve Hikmet” dergisinde yayınladığım incelememin yeni versiyonu da XXX. Bölüm'ü oluşturmaktadır.

    XXXI. Bölüm Nevrûz'un menşeinin pagan (putperest) örf ve âdabı olduğuna dair bir incelememi ihtivâ etmekte;

    XXXII. Bölüm'de "İlim ve Din” arasındaki ilişki tartışılmakta,

    XXXIII. Bölüm "Islâmiyet'e Göre İlim Ahlâkının Temelleri”nin neler olduğunu açıklamakta;

    XXXIV. Bölüm'de "İlimlerin İslâm Âlemindeki Gelişmeleri Ve Gerilemeleri”nin sebebleri tahlîl edilmekte;

    XXXV. Bölüm'de "Akl-ı Meâş” ile "Akl-ı Meâd” arasındaki fark ortaya konulmakta;

    XXXVI. Bölüm'de Papalık dini ile İslâm'ın niçin aslâ bağdaşamayacağı açıklanmakta;

    ilk iki baskıda bulunmayan XXXVII. ve XXXVIII. Bölüm'lerde "Dinler Arası Diyalog" ile çok ayrıntılı bir "İncîllerin Târihi” takdîm edilmekte;

    XXXIX.. Bölüm'de "Nükleer Enerji Karşıtlarına Özgü Din” ve

    XL. Bölüm'de "Dayatmacı İdeolojiler" teşrih edilmekte,

    XLI. Bölüm'de vehmin ve bilimsel şüphenin mâhiyeti üzerinde durulmakta ve

    XLII. Bölüm'de ise Mesnevî'deki "vehim” kavramı tahlîl edilmektedir.

    XLIII. ve sonuncu olan Bölüm'de ise Azîz Mahmûd Hüdâyî'ye tahsîs edilmiş olan III. Üsküdar Sempozyumu münâsebetiyle hazırlamış olduğum "Azîz Mahmûd Hüdâyî'de Mi'râc Neş'esi" başlıklı tebliğim yer almaktadır.

    Bu kitabı tertib etme şevk ve heyecanı ile birlikte gücünü de lûtfeden Cenâb-ı Hakk'a, diğer bütün lûtufları için de olduğu gibi, gerektiği kadar hamd ve şükürden âcizim.
    Ahmed Yüksel Özemre
    Sayfa 11 - Şule yayınları, 3.baskı
  • 224 syf.
    ·8/10
    Tarihî şahsiyetlerin hayatlarının sanat eserlerine aktarımı, tartışmaları beraberinde getiriyor. Amin Maalouf’un Semerkant isimli romanını incelerken de bahsettiğimiz üzere, tarihî şahsiyetlerin asıllarına uygun veya insanları rahatsız etmeyecek şekilde resmedilmesi ayrı bir dert, edilmemesi ise ayrı bir dert olabilmektedir. Ama bu tartışmaların, Muhteşem Yüzyıl veya Diriliş: Ertuğrul dizileri üzerinden modern hâllerine baktığımızda dahi, tartışmaların çıkış noktası dönüp dolaşıp dine dayanmaktadır. Muhteşem Yüzyıl’da şanlı ecdadın müstehcen şekilde işlenmesine veya Diriliş: Ertuğrul’da Ertuğrul Gazi ve obasının tamamının dini bütün Müslümanlar olarak resmedilmesine yönelik eleştirilerin hepsi tarihsel doğruluk üzerinden temellendirilse de, endişelerin dinî temelleri olmadığını söylemek safdillik olacaktır. İş peygamberlerin hayatlarını anlatmaya geldiğinde ise bu tartışmalar çok daha hassas bir zemine ulaşıyor. Peygamberlerin her biri etkileyici hayat hikâyelerine sahipler; ama bunların sanat eserleri aracılığıyla aktarımında, işin içine kurgu da katmak gerekeceği için, sıkıntılar baş gösterebiliyor. Bir peygamberin tamamen kurgu bir durumda şöyle şöyle yaptığını ya da şöyle şöyle söylediğini belirtecek olmak meselâ, dinî kaynakların dışına çıktığınız an sıkıntılı hâle geliyor. Yûsuf ve Züleyha’yı da bu çerçevede değerlendirmek gerekeceğini düşünebilirsiniz; ama durum hiç de öyle değil. Hatta ve hatta, Nazan Bekiroğlu’nun Yûsuf ve Züleyha’sı, uzun bir anlatı geleneğinin devamı. Geleneğe bağlı kalmaya çalışırken, bir yandan da günümüze hitap etmeye çalışan ve günümüzden ögeler katılan bir modern mesnevi olan Nazan Bekiroğlu eseri, olumsuz birçok yönü olmasına karşın, yaşatmaya çalıştığı gelenek çerçevesinde bakıldığında kıymetli.

    Biraz Yûsuf ve Züleyha anlatı tarihine dönecek olursak, Türk edebiyatında 13. asırdan itibaren mesneviler şeklinde bu kıssanın anlatılageldiğini görüyoruz. Çoğu binlerle ifade edilen beyit sayısına sahip bu mesneviler, Hz. Yûsuf kıssasının İslamî bir kıssa olmaktan çıkıp kültüre yerleşmesinde, ya da daha doğrusu kültürün İslamîleşmesinde bir role sahip olduğunu söyleyebiliriz (İslâm Ansiklopedisi maddesinde biraz daha ayrıntılı bilgi mevcut.). Diğer peygamber kıssaları dururken neden Hz. Yûsuf kıssası diye sorulacak olsa, cevap çok da zor değil: Kur’an-ı Kerim’de en ayrıntılı anlatılan kıssalardan biri Hz. Yûsuf kıssası desek yanlış olmaz. Ayrıca kıssa çok boyutlu: Bir aşk hikâyesi, bir aile hikâyesi ve bir tebliğ hikâyesi barındırıyor içinde. Kıssanın içinde bir aşk hikâyesi barındırması, edebî anlamda önemli bir çıkış noktası teşkil ediyor.

    Peki, günümüze gelirsek, Nazan Bekiroğlu ne getirmiş? Öncelikle geçmişten getirilmeye çalışanları belirtelim. Fazlasıyla şiirsel ve duygusal bir dil tabii ki ilk sırada. Misk kokulu betimlemeler, Nil kıyısından esintiler, romantik gazeller, hikmetli sözler ve burada bahsini geçirmek zorunda olduğumu hissettiğim kurt ve kuyunun derin konuşmaları… Kitabın başlarında bu şiirsel dil farklı ve kimi zaman da mest edici gelse de, bu büyü çok geçmeden bozuluyor. Bu noktada yazarın biraz fazla duygusal tavrının; tekrar eden ve bir noktadan sonra da klişeleşen betimlemelerin eserin narin atmosferini yapaylık katılmış izlenimi verecek kadar bozduğunu dahi söyleyebiliriz. Ancak eser öylesine dalgalı ki, bu kanaat içinize sindikten sonraki sayfada mest olunacak ve bu kanaatinizi değiştirecek cümlelerle karşılaşıyorsunuz. Metnin devamında da yer yer belirteceğim üzere, bu eser hakkında kesin bir kanaate varmak çok zor oluyor haliyle.

    Yazar her ne kadar Yûsuf ve Züleyha’yı bir roman olarak sunmaya çalışmışsa da, gerek bölüm başlıklarıyla, gerek aradaki gazellerle bu eser alışılageldik roman kalıplarına girmiyor. Hatta belki de en iyisi hikâye demek bu esere; çünkü roman olacak kadar derinlere de gitmekten imtina ediyor genel itibarıyla. Bunun kıssanın kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’e hürmetten olduğunu kabul edebiliriz ve ben şahsen bunu takdir edilesi bulurum. Ama yanlış anlaşılmamalı, bu yüzeysel bir eserle karşı karşıyayız anlamına gelmiyor; çünkü işin esas Züleyha tarafı var. Yazar Züleyha’yı derinlikle işlemiş. Öyle ki, kimi yerlerde yazarın kendini Züleyha yerine koymuşçasına yazdığını fazlasıyla hissediyorsunuz. Bu iki soruna yol açıyor. İlki, Züleyha’nın döneminden ve bağlamından çıkıp modern bir karakter hâline gelmesi. Kitapta asırlar önce Mısır’da yaşamış bir Züleyha’nın söyleyemeyeceği bazı cümleler var ki bunlar göze fazlasıyla batıyor. Bu da eserin bütünü düşünüldüğünde bir zaman kaymasının olduğunu hissettiriyor. İkinci sorun ise, eserin Hz. Yûsuf kıssası olmaktan çıkıp bir Züleyha hikâyesi hâline gelmesi. Her ne kadar yazarın eserin sonlarına doğru bu yaklaşımdan uzaklaşıp kıssayı gereğince tamamladığını görsek de, eserin temel ağırlık noktası değişmiyor. Peki bu illa kötü bir şey mi demek? Hayır tabii ki. Hatta bir kadın yazar tarafından bu kıssa ilk defa yeniden anlatılmışken Züleyha’ya daha geniş yer ayrılmasını olumlu olarak da değerlendirebiliriz. Ama mesele şu ki, hikâye böyle olunca, Hz. Yûsuf kıssasının başta bahsettiğimiz çok boyutlu yönü bu sebeple kayboluyor. Yazar bir aşk hikâyesi sığlığına da inmiş de değil... Bir aşk hikâyesi temel alınıp buradan bir hidayet hikâyesi yazılmak isteniyor. Dünyevî aşkın asıl olan ilahi aşka dönüşümü Züleyha karakterinin derinlikli anlatımı sayesinde gözler önüne seriliyor. En çok da buralarda yazarın o şiirsel dilinin faydalı olduğunu görüyoruz. Ve her ne kadar eseri Züleyha hikâyesi deyip eleştirmiş olsam da, Firavn’ın Allah’a iman ettiği o son bölümler benim için eserin zirve noktalarından birini oluşturuyor. Zaten bu güzellikleri gördükçe eserin -ağırlıkla- Züleyha hikâyesi olmasını içime sindiremez oldum.

    Özetleyecek olursak, Nazan Bekiroğlu’nun Yûsuf ve Züleyha anlatısını, bir geleneği yaşatma bağlamında değerli buluyorum. Evet, yapısal sorunlar var. Bu kadar şiirsellik günümüz okurunu boğabiliyor ve kıssanın kıssa olmaktan uzaklaşıp Züleyha hikâyesi haline gelmiş olmasının eserin potansiyeline ulaşmasına mani olduğu kanaatindeyim. Yine de, kültürel anlamda var olmamıza vesile olacağını düşündüğüm bu tip metinlerle, bir ara pek fazla konuşulmuş kültürel iktidar tartışmalarını bir yana bırakıp, kendi kültürümüzle hemhal olmaya vakit ayırabiliriz. İlk baskısını 2000’de yapmış olan bu eserin üzerine, bir daha -adı sanı duyulmuş- bir Yûsuf ve Züleyha anlatısı kaleme alınmamış olması da bir şeyler anlatmıyor mu bu hususta? İşte bu yüzden, içimdeki eleştirmenin sesini, kısmasam da, daha az önemsiyor ve bize bizi anlatmak isteyen iyi niyetli eserlerin devamını dileyerek yazımı noktalıyorum.
  • Daha önce “beka” tartışması üzerine bazı şeyler söylemiştim. Ve hep şunu söyledim: Allah bizi mallarımız, canlarımız ve sevdiklerimizle kimi zaman artırarak, kimi zaman eksilterek imtihan edecek. Allah’tan başka hiçbir şey baki değildir. Peygamberlerin kurdukları devletler de dahil, kul yapımı olan her şey gün gelir yıkılır. Beka iddiasında bulunanlar yakın bir gelecekte nasıl bir yıkılışla yıkılacaklarını görürler.

    Her son yeni bir başlangıçtır. Hayat kıyamete kadar bir şekilde devam edecek. Gün gelecek bir kavim topyekûn helak olacak Hz. Nuh zamanında olduğu gibi, gün geldi, Hz. Nuh zamanında olduğu gibi, bir geminin sınırlı sayıdaki yolcusundan başka kimse kalmadı. Ad ve Semud, Sodom ve Gomore halkının başına gelenlere bakın. Firavunların, Nemrudların yıkılmaz sandıkları devletleri nasıl yıkıldı!.

    Peygamberimizin kurduğu devlet, vefatından hemen sonra Hz. Ali döneminin sonunda yıkıldı ve ısırıcı meliklere giden yol açıldı.

    Sadece laikçi seküler politikacılar değil bizimkiler de kader konusunda öyle laflar ediyorlar ki! “Memleketi kaderine terk edecek değillermiş!” yok ya! Olan bazı şeyler “Kaderimiz değil”miş. Yani onu değiştirecekler.

    Kardeşlerim! Amentü diye okuyup durduğumuz bir metin var ya, orada bir cümle de şöyle der: “Ve bil gaderi hayrihi ve şerrihi minellahu teala”.. Hayır ve şer’in Allah’ın iradesi içinde olduğuna iman ederim. Bakın biz “Allah’ın rızası”na talibiz! Ama hayır’ı da, şerri’de yaratan Allah’tır. Bir topluluk Allah’ın ipini bırakmıştır, Allah da onların ipini bırakır. Onları Allah’ın elinden alacak kimse yoktur!

    Arabesk bir şarkıdaki gibi “Tanrım beni baştan yarat” şeklinde Allah’a haşa akıl öğreten bir bakış açısı bir Müslümana yakışmaz.

    Siyasilerin de katıldığı toplu dualara bakıyorum, kimi Allah’a akıl öğretiyor, kimi ikna etmeye çalışıyor. Allah’a açık açık neyi nasıl yaratması gerektiği söyleniyor sanki. Araya birtakım aracılar konularak ısrarla, tekrar tekrar istenen şeylerin gerçekleşmesi isteniyor.

    Hani bize hayır gibi gelen şeylerde şer, şer gibi gelen şeylerde Allah hayır murat etmiş olabilirdi.

    Allah (cc) peygamberlerini bile, nimetlerini artırarak ve eksilterek, hatta korku ile imtihan edeceğini söylerken, biz Allah’tan bizi bu imtihanlardan muaf tutmasını istiyoruz sanki.

    En iyi bildiğimizi sandığımız şey dua, ama onu da biliyoruz. Evet, tamam “Dualarımız olmasaydı ne işe yarardık ki!” de “Kabul olmayan duadan Allah’a sığınırım” diyen Peygamber ne demek istedi aceba!?.

    Sadece istemekle o şey olacak mı. Ya da sadece onu dua kalıbında söylemediğimiz için mi olmuyor bazı şeyler? Mesela bütün Müslümanlar aynı zamanda “Mescidi Aksa’nın kurtuluşu için dua etsek” niye etmiyoruz, sadece tek başına dua yeterli olacaksa.

    İsra 11’de, “İnsan iyiliğin gelmesine dua ettiği gibi, kötülüğün gelmesine de dua eder. Esasen insanoğlu acelecidir” deniyor. Bu ayet bize ne söylüyor?

    Siyasiler diyor ki, “Oyunuzu bize verin, biz size refah ve mutluluk verelim”. Oysa ayet, “Siz kendi hakkınızdaki hükmü değiştirmedikçe, Allah sizin hakkınızdaki hükmü değiştirmeyecektir” diyor. Yani kurtarıcı yok. Babanız peygamber olsa gelse (Haşa) ki başka peygamber gelmeyecek, sizi kurtaramaz. Değil şeyhiniz, lideriniz, örgütünüz!. Herkes için ancak yaptığının karşılığı vardır, “Misgale zerretin hayran yerah ve migale zerretin şerran yerah” ölçüsünde..

    Piyasada o kadar çok kurtarıcı var ki! Kimi “şifa” veriyor, sanki “göklerin hazinesinin anahtarı” kendi elindeymiş gibi rızık vaad ediyor. Kimi “gaybi bildiğini” söylüyor, kimi kalpler üzerinde tasarrufta bulunduğu iddiasında. İşte kimi kaderinizi değiştiriyor, kimi ömrünüzü uzatıyor! Ve insanlar da bunlara inanıyor. Hatta cennetin anahtarını satıyor kimileri. Sadece Hristiyanlar değil, bizde de var bunlar! F. Gülen’i hatırlayın, Cebrail’e bile gerek kalmadan rutin ziyaretler gerçekleştiriyordu. Evrenesoğlu da mesaj alıyordu Allah’tan (Haşa) biliyorsunuz! Necla Çarpan da Mustafa Kemal’in, Mevlana’nın ruhu ile buluşuyordu. Hatta “Yeni Nutuk”, “yeni Mesnevi” bile yazmıştı kadıncağız ve bizim laik generallar bile buna inanmıştı.

    Mustafa Kemal’in “Kurtarıcılığı” tartışılmaz! CHP’nin Cumhuriyetin 15. Yılı Albümü olarak yayınlanan “Türkün Şeref Kitabı”nda “Kurtuluş için hacet yoktu Allah’a” diye yazarlar. Mustafa Kemal varken Allah’a da gerek yoktu, bu kafa sahiplerine göre!

    Atatürk olmasaydı bizi kim kurtarabilirdi ki! (Haşa). Öyle ya, sahi, “Babam kız olsaydı ben kim olurdum”.

    İstanbul Bilgi Üni.de Hayri İnce’nin bir akademik çalışmasında, kim çevrelerce “fevkalbeşer, insanüstü bir kişilik” olarak tarif edilen Mustafa Kemal hakkında şu bilgilere yer verilir. Ona “Beklenen Mesih” rolü yüklenmeye çalışılır. “Osmanlı’nın çöküş yıllarında, üst üste kaybedilen her savaş ve kaybedilen her toprak parçasıyla, İmparatorluğun yavaş yavaş sonu gelirken, yok olma korkusu yaşayan Osmanlı aydınları bir kurtarıcı, bir Mesih arar hale gelirler. Bu dönem “Yakup Kadri’nin ifadesiyle, ‘bir milli kahramana’, Gökalp’in deyişiyle sürüyü toplayacak bir ‘çoban’a hasretle geçer”. Aranan kahraman “Kurtuluş Savaşı”nın muzaffer komutanı Mustafa Kemal’in şahsında vücut bulur. Yıllardır beklenen “kurtarıcı”, “mesih” hatta “tanrı” yerine Mustafa Kemal geçmektedir. (…) Kurtuluş Savaşı’nın muzaffer komutanı olarak Mustafa Kemal “vatanı”, “ulusal onuru” ve “dini” kurtaran bir lider olarak tartışmasız bir toplumsal desteğe sahip olur. Ancak Mustafa Kemal kahraman olarak çıktığı savaştan sonra bu sefer iktidar mücadelesine girişir ve daha önce birlikte olduğu ya da onu destekleyen pek çok kişi ona muhalif duruma gelir. Basın, Bilge Cato’nun (Cato the Elder) deyişiyle, ‘Kahraman bizi kurtardı. Yaşasın kahraman! Peki şimdi bizi kahramandan kim kurtaracak?’ demeye başlar. Atatürk ile Kurtuluş Savaşı’nda birlikte mücadele ettiği silah arkadaşlarının yolları ayrılmaya başlar. Ancak Atatürk, savaştan sonra girişilen iktidar mücadelesinden, Kurtuluş Savaşı’nın diğer kahramanları da dahil olmak üzere, tüm muhaliflerini tasfiye ederek “tek adam” olarak çıkar. (…) Mustafa Kemal’in “tek adam”lığı 1926’da Sarayburnu’na, 1927’de Ankara-Ulus’a, 1928’de Taksim’e dikilen heykellerle ölümsüzlüğe ulaştırılır. 1926’da başlayan bu furya kısa sürede tüm Türkiye’ye yayılacaktır.”

    Biz kurtarıcılardan, kader yaratan ve kader değiştirenlerden kurtulmadan kurtulamayacağız anlaşılan.

    Keşke dini kavramları tartışma ve polemik konusu yapmasak ve dini kavramları asıl anlamlarının dışında kullanmasak. Laikçileri anladık da, bari bunu “Muhafazakâr” olduklarını söyleyenler yapmasa. Aslında “iki günü birbirine eş olan aldanmıştır” diyen bir Peygamberin ümmeti, bugünkü anlamda muhafazâkar olabilir mi, bu da ayrı bir konu.

    Selâm ve dua ile.
  • 464 syf.
    ·
    Eski şairlerin en yenisi: Şeyh Galip


    Mayakovski, "dünya edebiyatının gelmiş geçmiş en büyük şairi kimdir" diye sorunca Nâzım Hikmet hiç duraksamadan "Şeyh Galip'tir" demiş.(Nazım Hikmet'e katılıyorum)

    Şeyh Galib eserini 26 yaşındayken, Divan’ını yazdıktan iki yıl sonra sadece altı ay gibi kısa bir sürede meydana getirmiştir. Bu eser onun en önemli eseridir. Klasik Türk Edebiyatı’nda Şeyh Galib’e ayrı bir önem verilmesine neden olmuştur.

    Eser aruzun mef’ulü fe’ilatün fe’ulün kalıbıyla yazılan 2101 beyitten oluşmaktadır. Mesnevi şeklinde düzenlenmiştir.

    Hüsn ü Aşk tasavvuf felsefesini anlatan alegorik bir mesnevidir. Eser “mecaz hakikatin köprüsüdür.” felsefesi üzerine kurulmuştur. Tasavvuftaki dervişin vahdete ulaşabilmek için çıktığı yolculuk, bu yolculuktaki tüm engellerle mücadele ederek sonunda vuslata ulaşması, bu yolculuğun sonunda kendini olgunlaştırması ve vahdete kavuşması, alegorik bir tarzda, Hüsn’ün Aşk’a kavuşmak için çıktığı yolculukla anlatılmıştır.

    Bu açıdan Hüsn ü Aşk, tüm kahramanlarıyla, tüm nesneleriyle ve de tüm mekanlarıyla tasavvufi birer semboldür.

    Hüsn, Hüsn-i Mutlak’ın yani Allah’ın sembolüdür. Allah, Hüsn’de tecelli etmiştir. Güzelliktir. Bu güzelliğe yönelişin ifadesi Aşk’tır. Aşk saliktir. “Seyr ü süluk”a çıkmıştır. Hüsn’ün güzelliğine kapılan Aşk, ona ulaşabilmek için türlü zorlukları göze alır. Dervişin vahtede ulaşabilmek için çıktığı seyr ü sülukta karşılaştığı zorlukları göze alması ve masivadan kurtulması Aşk’ın yolculuğu ile sembolize edilmiştir.

    Tasavvuf bilgisine sahip olmayan biri, eserin sonunu okuduğu zaman, mesnevinin asıl manasını ve sonunu dahi anlayamaz. Eserin tamamine hakim olan sembolizm, son kısımda daha yoğunlaşmış; hatta okuyucuyu asıl manaya ulaştıran mecazi hikaye dahi anlaşılmaz duruma gelmiştir. Bu nedenle bu gibi alegorik hikayeleri tasavvuf felsefesine dayandığı için öncelikle bu konu hakkında bilgi edinilmesi gereklidir. Bu açıdan eserin son kısmı daha dikkatle incelenmelidir.
  • 236 syf.
    ·22 günde·10/10
    Sinan Yağmur'un Mesneviden Seçmeler kitabını okuduktan sonra ailemin kütüphanesinde bu kitabı buldum. Ve Mevlâna hakkında daha detaylı bilgi edinmek için okumaya başladım. Yorumumu kitaptan paragraflar ile yapacağım okumak isteyenler için daha iyi fikir olacağını düşünüyorum.

    "Hacmi, muhtevası, şöhreti ve tesirleri bakımından yalnızca Türk edebiyatında değil, dünya edebiyatlarında seçkin bir yere sahip olan Mesnevi, birçok şair için kaynak olmuş; dinî, tasavvufi ve ahlâkî eserler kaleme alan şairler, Mesnevi'deki hikâyelere eserlerinde yer vermişlerdir. Mevlâna da eserinin rehberliğini şu sözlerle vurgular: "Bu mana (Mesnevî); güneşin doğduğu yerden, battığı yere kadar bütün dünyayı kaplayacaktır. Hiç bir mahfil veya meclis olmayacak ki orada bu sözler okunmuş olmasın; hatta o dereceye kadar ki, mabetlerde, zevk ve safa yerlerinde okunacak, bütün milletler bu sözlerle süslenecek ve onlardan faydalanacaklardır." (Efláki, 1/470)

    Kitap Mevlâna'nın hayatını, eserlerini, düşünce yapısını ve hakkında merak edilenleri harika bir şekilde anlatmış. Sayfası az ama bilgileri çok çok fazla olan bir eser.
    Geçmişimizde böyle insanlar var olduğu için çok şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Ve onları araştırıp öğrenmek bize bir görev olmalı. 'Geçmişini bilmeyen geleceğini bilemez' diye boşuna söylememişler. Geçmişimizi araştırmayı geleceğimize borç bilmeliyiz. Fazla uzatmadan kitabın son paragrafını da buraya bırakıyorum, Mevlâna hakkında kısa ama öz bilgiler için okuyabileceğiniz mükemmel bir kitaptı. Şiddetle tavsiye ediyorum!

    "Bugüne kadar Mevlâna, eserleri ve düşünceleriyle; edebiyat, ilahiyat, felsefe, filoloji, psikoloji gibi farklı bilim dallarına konu olmuş; hakkında pek çok kitap yazılmış, sayısız araştırma yapılmıştır. Şiir, resim, müzik ve sanatçılara ilham kaynağı olan bu seçkin insanın
    şöhret ve tesiri ne zaman ne de mekânla sınırlanmamıştır. Günümüzde ise Mevlâna'nın mesajlarının çağımızın ihtiyaç ve görüşlerine paralel yorumlarla ele alındığı çalışmalar, bütün dünyada ve hemen her alanda hızla artmaktadır."