• Henüz ayaklanmamış bir kimsenin ileride ayaklanması kuvvetle muhtemeldir diye öldürülmesi meşru mudur?

    Son devir Osmanlı hukukçularının ileri gelenlerinden İbn Âbidîn (1836) ta’zir bahsinde diyor ki:

    “Nesefî’nin (1310) Ahkâmü’s-Siyâse Risâlesi’nde zikredilmiştir ki; Şeyhülislâm Hâherzâde’ye (1253), fetret zamanında fesatçıların öldürülmelerinden sorulmuş, o da, ‘Onlar yeryüzünde bozgunculukla hareket ettikleri için öldürülmeleri mübah olur’ diye cevap vermiştir.

    Kendisine, onlar fetret zamanında fesatçılığı bırakıp gizlenirler, denildiğinde, ‘Zarureten böyle yapıyorlar. ‘Geri gönderilseler bile kendilerine yasak edilen şeylere döneceklerdir’ mealindeki âyet-i kerime (En’âm sûresi, 20: 28) gereğince biz böyle görmekteyiz’ demiştir.” (İbn Âbidîn, III/186)

    Mustafa Bey de, Bayezid Bey de, diğer bazı şehzadeler de bu hükümlere göre katledildi.

    Bugünkü akılla anlamak zor, ancak o günkü akılla anlamamak daha bir zordur.

    Sonuçta herkes Allah’a hesap vermektedir. Biz sadece sebeplerini ve mantığını anlamaya çalışıyoruz.
  • Bir kere bu idamlar pozitif hukuka, yani Fatih Kanunnâmesi’ne uygundur. Dolayısıyla şeklî hukuka göre meşrudur. Ancak bu Kanunnâme, Osmanlı hukukuna hâkim olan şer’î esaslara uygun mudur? Olmadığı kanaatini taşıyanlar var. Uygun oluğunu savunanlar da var. Gerçekten İslâm hukukunda kanunsuz suç ve ceza olmayacağı gibi, ileride suç işlemesi ihtimaline binaen kimseye ceza verilemez.

    Ne var ki, İslâm hukuku, hükümdara bir takım suçlar ihdas edebilme ve bunlara cezalar koyabilme salahiyetini tanımıştır. Buna ta’zir denir. Padişah bir kimseyi bu çerçevede cezalandırabilir ve bu İslâm hukukuna aykırı değildir. Siyaseten katl, yani devlet başkanının, devletin birliği ve milletin dirliği için yaşaması zararlı görülen kimseleri öldürtmesi de ta’zir cezalarındandır.

    Bütün monarşilerde olduğu gibi, İslâm hukukuna göre de devlet başkanı yani padişah, yargı gücünü elinde tutar. Bir başka deyişle padişah başhakim mevkiindedir. Kadılar, ona vekâleten dava dinler ve onun namına hüküm verirler. Böyle olunca padişahın dava dinleyip, gerekirse suçluları cezalandırması hatta idamına hükmetmesi mümkün ve meşru idi.”
  • BİRİNCİ HİKMET:

    Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktiza ediyor. Çünki kadınlar hilkaten zaîf ve nazik olduklarından, kendilerini ve hayatından ziyade sevdiği yavrularını himaye edecek bir erkeğin himaye ve yardımına muhtaç bulunduğundan, kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskale maruz kalmamak için, fıtrî bir meyli var. Hem kadınların on adedden altı-yedisi ya ihtiyardır, ya çirkindir ki; ihtiyarlığını ve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Ya kıskançtır; kendinden daha güzellere nisbeten çirkin düşmemek veya tecavüzden ve ittihamdan korkar, taarruza maruz kalmamak ve kocası nazarında hıyanetle müttehem olmamak için, fıtraten tesettür isterler. Hattâ dikkat edilse, en ziyade kendini saklayan ihtiyarlardır. Ve on adedden ancak iki-üç tanesi bulunabilir ki; hem genç olsun, hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın. Malûmdur ki; insan sevmediği ve istiskal ettiği adamların nazarından sıkılır, müteessir olur. Elbette açık-saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın, bakmasına hoşlandığı nâmahrem erkeklerden onda iki üçü varsa, yedi sekizinden istiskal eder. Hem tefahhuş ve tefessüh etmeyen bir güzel kadın, nazik ve seriü't-teessür olduğundan, maddeten tesiri tecrübe edilen belki semlendiren pis nazarlardan elbette sıkılır. Hattâ işitiyoruz; açık-saçıklık yeri olan Avrupa'da çok kadınlar, bu dikkat-i nazardan sıkılarak, "Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar" diye polislere şekva ediyorlar. Demek medeniyetin ref'-i tesettürü, hilaf-ı fıtrattır. Kur'an'ın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o maden-i şefkat ve kıymetdar birer refika-i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukuttan, zilletten ve manevî esaretten ve sefaletten kurtarıyor.

    Hem kadınlarda, ecnebi erkeklere karşı fıtraten korkaklık, tahavvüf var. Tahavvüf ise, fıtraten tesettürü iktiza ediyor. Çünki sekiz dokuz dakika bir zevki cidden acılaştıracak sekiz dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmet ile çekmekle beraber, hamisiz bir veledin terbiyesiyle sekiz dokuz sene, o sekiz dokuz dakika gayr-ı meşru zevkin belasını çekmek ihtimali var. Ve kesretle vaki olduğundan, cidden şiddetle nâmahremlerden fıtratı korkar ve cibilliyeti sakınmak ister. Ve tesettür ile nâmahremin iştihasını açmamak ve tecavüzüne meydan vermemek, zaîf hilkatı emreder ve kuvvetli ihtar eder. Ve bir siperi ve kal'ası çarşafı olduğunu gösteriyor. Mesmuatıma göre: Merkez ve payitaht-ı hükûmette, çarşı içinde, gündüzde, ahalinin gözleri önünde, gayet âdi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayâsız yüzlerine bir şamar vuruyor!..



    İKİNCİ HİKMET:

    Kadın ve erkek ortasında gayet esaslı ve şiddetli münasebet, muhabbet ve alâka; yalnız dünyevî hayatın ihtiyacından ileri gelmiyor. Evet bir kadın, kocasına yalnız hayat-ı dünyeviyeye mahsus bir refika-i hayat değildir. Belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayattır. Madem hayat-ı ebediyede dahi kocasına refika-i hayattır; elbette ebedî arkadaşı ve dostu olan kocasının nazarından gayrı başkasının nazarını kendi mehasinine celbetmemek ve onu darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir. Madem mü'min olan kocası, sırr-ı imana binaen onun ile alâkası hayat-ı dünyeviyeye münhasır ve yalnız hayvanî ve güzellik vaktine mahsus muvakkat bir muhabbet değil; belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayat noktasında esaslı ve ciddî bir muhabbetle, bir hürmetle alâkadardır. Hem yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında değil, belki ihtiyarlık ve çirkinlik vaktinde dahi o ciddî hürmet ve muhabbeti taşıyor. Elbette ona mukabil, o da kendi mehasinini onun nazarına tahsis ve muhabbetini ona hasretmesi mukteza-yı insaniyettir. Yoksa pek az kazanır, fakat pek çok kaybeder.

    Şer'an koca, karıya küfüv olmalı, yani birbirine münasib olmalı. Bu küfüv ve denk olmak, en mühimmi diyanet noktasındadır. Ne mutlu o kocaya ki; kadınının diyanetine bakıp taklid eder, refikasını hayat-ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur.

    Bahtiyardır o kadın ki; kocasının diyanetine bakıp "ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim" diye takvaya girer.

    Veyl o erkeğe ki; sâliha kadınını ebedî kaybettirecek olan sefahete girer. Ne bedbahttır o kadın ki; müttaki kocasını taklid etmez, o mübarek ebedî arkadaşını kaybeder.

    Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki; birbirinin fıskını ve sefahetini taklid ediyorlar. Birbirine ateşe atılmasında yardım ediyorlar!..



    ÜÇÜNCÜ HİKMET:

    Bir ailenin saadet-i hayatiyesi; koca ve karı mabeyninde bir emniyet-i mütekabile ve samimî bir hürmet ve muhabbetle devam eder. Tesettürsüzlük ve açık-saçıklık, o emniyeti bozar, o mütekabil hürmet ve muhabbeti de kırar. Çünki açık-saçıklık kılığına giren on kadından ancak bir tanesi bulunur ki, kocasından daha güzeli görmediğinden, kendini ecnebiye sevdirmeye çalışmaz. Dokuzu, kocasından daha iyisini görür. Ve yirmi adamdan ancak bir tanesi, karısından daha güzelini görmüyor. O vakit o samimî muhabbet ve hürmet-i mütekabile gitmekle beraber, gayet çirkin ve gayet alçakça bir his uyandırmaya sebebiyet verebilir. Şöyle ki: İnsan, hemşire misillü mahremlerine karşı fıtraten şehevanî his taşıyamıyor. Çünki mahremlerin sîmaları, karabet ve mahremiyet cihetindeki şefkat ve muhabbet-i meşruayı ihsas ettiği cihetle; nefsî, şehevanî temayülatı kırar. Fakat bacaklar gibi şer'an mahremlere de göstermesi caiz olmayan yerlerini açık-saçık bırakmak, süflî nefislere göre gayet çirkin bir hissin uyanmasına sebebiyet verebilir. Çünki mahremin sîması mahremiyetten haber verir ve nâmahreme benzemez. Fakat meselâ açık bacak, mahremin gayrıyla müsavidir. Mahremiyeti haber verecek bir alâmet-i farikası olmadığından, hayvanî bir nazar-ı hevesi, bir kısım süflî mahremlerde uyandırmak mümkündür. Böyle nazar ise, tüyleri ürpertecek bir sukut-u insaniyettir!..



    DÖRDÜNCÜ HİKMET:

    Malûmdur ki; kesret-i nesil herkesçe matlubdur. Hiçbir millet ve hükûmet yoktur ki, kesret-i tenasüle tarafdar olmasın. Hattâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:
    ﺗَﻨَﺎﻛَﺤُﻮﺍ ﺗَﻜَﺎﺛَﺮُﻭﺍ ﻓَﺎِﻧِّﻰ ﺍُﺑَﺎﻫِﻰ ﺑِﻜُﻢُ ﺍﻟْﺎُﻣَﻢَ

    -ev kema kal- Yani: "İzdivaç ediniz; çoğalınız. Ben kıyamette, sizin kesretinizle iftihar edeceğim." Halbuki tesettürün ref'i, izdivacı teksir etmeyip, çok azaltıyor. Çünki en serseri ve asrî bir genç dahi, refika-i hayatını namuslu ister. Kendi gibi asrî, yani açık-saçık olmasını istemediğinden bekâr kalır, belki de fuhşa sülûk eder. Kadın öyle değil, o derece kocasını inhisar altına alamaz. Çünki kadının -aile hayatında müdür-ü dâhilî olmak haysiyetiyle kocasının bütün malına, evlâdına ve herşeyine muhafaza memuru olduğundan- en esaslı hasleti sadakattır, emniyettir. Açık-saçıklık ise bu sadakatı kırar, kocası nazarında emniyeti kaybeder, ona vicdan azabı çektirir. Hattâ erkeklerde iki güzel haslet olan cesaret ve sehavet kadınlarda bulunsa, bu emniyete ve sadakata zarar olduğu için, ahlâk-ı seyyiedendir, kötü haslet sayılırlar. Fakat kocasının vazifesi, ona hazinedarlık ve sadakat değil, belki himayet ve merhamet ve hürmettir. Onun için, o erkek inhisar altına alınmaz. Başka kadınları da nikâh edebilir.

    Memleketimiz Avrupa'ya kıyas edilmez. Çünki orada düello gibi çok şiddetli vasıtalarla açık-saçıklık içinde namus bir derece muhafaza edilir. İzzet-i nefis sahibi birisinin karısına pis nazarla bakan, boynuna kefenini takar, sonra bakar. Hem memalik-i bâride olan Avrupa'daki tabiatlar, o memleket gibi bârid ve camiddirler. Bu Asya, yani Âlem-i İslâm kıt'ası, ona nisbeten memalik-i harredir. Malûmdur ki; muhitin, insanın ahlâkı üzerinde tesiri vardır. O bârid memlekette, soğuk insanlarda hevesat-ı hayvaniyeyi tahrik etmek ve iştihayı açmak için açık-saçıklık, belki çok sû'-i istimalâta ve israfata medar olmaz. Fakat seriü't-teessür ve hassas olan memalik-i harredeki insanların hevesat-ı nefsaniyesini mütemadiyen tehyic edecek açık-saçıklık, elbette çok sû'-i istimalâta ve israfata ve neslin za'fiyetine ve sukut-u kuvvete sebebdir. Bir ayda veya yirmi günde ihtiyac-ı fıtrîye mukabil, her birkaç günde kendini bir israfa mecbur zanneder. O vakit, her ayda onbeş gün kadar hayız gibi ârızalar münasebetiyle kadından tecennüb etmeye mecbur olduğundan, nefsine mağlub ise fuhşiyata da meyleder.

    Şehirliler; köylülere, bedevilere bakıp tesettürü kaldıramaz. Çünki köylerde, bedevilerde, derd-i maişet meşgalesiyle ve bedenen çalışmak ve yorulmak münasebetiyle, hem şehirlilere nisbeten nazar-ı dikkati az celbeden masume işçi ve bir derece kaba kadınların kısmen açık olmaları, hevesat-ı nefsaniyeyi tehyice medar olamadığı gibi; serseri ve işsiz adamlar az bulunduğundan, şehirdeki mefasidin onda biri onlarda bulunmaz. Öyle ise onlara kıyas edilmez.
    Bediüzzaman Said Nursî
    Sayfa 190 - Envâr Neşriyat •• (Yirmidördüncü Lem'a/1.Hikmet, 2.Hikmet, 3.Hikmet, 4.Hikmet)
  • Lüks bir salonda, ışıklar altında, smokinli erkeklerin ve gece elbiseli açık bayanların, aralarında herhangi meşru bir bağ olmadan, birbirlerinin kollarında müziğe uyarak salınışları, kenarda ellerinde kadehleriyle durup seyredenlere çok güzel ve kibar görünebilir. Bunu onlar adına anlamak mümkündür. Aynı şekilde bir Eskimo'nun erkek misafirine karısını ikram edişini de o kültürün kalıpları içersinde izah edebilirsiniz. Buradan hareketle ülkelere, kültürlere göre, güzellik, namus, kibarlık, misafirperverlik ve sair telakkileri, çeşitli toplumların farkli tezahürleri veya eğilimleri olarak, kendi mantıkları ve yapıları içinde değerlendirmek, bunlar karşısında irkilmeniz ne kadar şiddetli olursa olsun soğukkanlılığınızı muhafaza etmek de mümkün. Ancak falan ülkede düzenlenen Türk Haftasında" Türk'ü, bin yıl önce girdiği İslâm dairesinde kesin şekiller alan ve İslam'ı asıl karakteri haline getiren bir toplumu, iç çamaşırların, geceliklerin, endamlı, oynak mankenler tarafindan sergilendiği bir defile ile tanıtmak mümkün müdür? «Ya da bu tanıtılan biz miyiz?» Ya da buna razı olacak Türklerin sayısı, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kaçtır?
    Bu tanıtma programlarını Kızıl Rusya nin, Çin'in sınırları içersinde esir milyonlarca Türk'e gösterseniz ve işte "bu programlarla sizi dünyaya tanıtıyoruz" deseniz, onların sizler için ağızlarından çıkan ilk kelimesi ne olur?..
  • ''Nasıl oluyor da yalnızca intihar meşgul ediyor onu? İntihar bir insanın gizli zevki gibi bir şey olabilir mi, onu istediği gibi bozabilir mi? İntihar, nedir bu? Kendini sona erdirmek. Haklı ya da haksız yere. Hangi hakla? Neden olmasın? Bütün düşüncelerim bir noktada birleşmeye çalışıyordu: intihar meşru mudur, sorusuna yanıt bulunan yerde. Bir yanıt bulamadım. Hiçbir yerde. Çünkü insanlar birer yanıt değiller, birer yanıt olamazlar, yaşayan yanıt olamaz, ölüler de. Kendi suçum olmayan bir şeyi, kendimi öldürerek yok ediyorum. Bana emanet edilmiş bir şeyi mi? Kim emanet etmiş? Ne zaman? O zamanlar bunun gerçekleştiğinin bilincinde miydim? Hayır. Ama basitçe duyulamayan bir ses, intiharın günah olduğunu söylüyor bana. Günah mı? Bu kadar basit mi? Her şeyi çökerten bir şey olduğu için, diyor ses. Her şeyi? Peki ‘her şey’ nedir?''
    Thomas Bernhard
    Sayfa 14 - YKY
  • 94 syf.
    ·2 günde·8/10
    Genelde çevirmen, dili ameliyat etmek için kaynak metni uyuşturup uyutur.

    Hamile bir çevirmen: “Her kadın çevirmen, erkek olan kaynak metinden aldığı tohumla melez bir çocuk dünyaya getirir. Bebek, babasına ne denli benzerse o kadar meşru kabul edilecektir.”

    Don Juan bir çevirmen şöyle der: “Kuzey Amerika’da yaşayan bir Kızılderili halk olan Huronların dilinde, yemek yemek eylemi her yiyecek maddesine göre değişir. Acaba gönlünü fethettiğin her kişiye göre sevmek fiilinin değiştiği bir dil var mıdır?”

    Racine’in yaşadığı XVII. Yüzyıldan Fransız İhtilaline kadar olan dönemin Fransızları gibi Romalılar da “çevirme” nin fethetme anlamına geldiğini düşünüyorlardı.

    XVIII. yüzyılda yaşamış Alman yazar Jean Paul’e göre: “Fransızların koca olarak eşlerine sadakati çevirmenlerin sadakati kadardır.”

    Aynı aşk dolu bir kucaklaşma gibi çevirinin de mekanik (sıkıcı) ve şiirsel (büyüleyici) yönleri vardır.

    Deli bir çevirmen der ki: “Sözcüklere bu kadar yakından bakmanın sonucunda sözcükler benden daha çok uzaklaştılar.”

    Çevirmen acemi bir şaire seslenir: “Edebiyat için delirenleri çeviri ya olgunlaştırır ya da eskisinden daha deli yapar.”

    O zaman şair ona sorar: “Sadakat mümkün müdür?” O da: “En mükemmel biçimde sadık olmak, daha da fazla ihanet demektir “ der.

    Şair bir soru daha sorar: “Peki, çevirmenin eseri nedir?” Çevirmen yanıtlar: “Seçim yapabilme yetisi.”

    Özgün ifade ne kadar eksiksiz ve verimli ise; çevirmenin çekeceği sıkıntılar da o derece büyük olurlar.

    Çeviride, güzellik ve işkence eş anlamlıdır.

    Çeviriler, yabancı metinden her zaman daha uzun görünür. Gerçekte onları uzatan verdikleri sıkıntıdır.

    Üç ayrı çevirmen tipi vardır: Sünger, süzgeç ve elek. Sünger her şeyi siler geçer; bu şekilde, her şeyi yeniden kurduğunu zanneder. Süzgeç, tortusu kalsın diye sıvıyı süzer. Elek ise; sağla samanı ayırır. Sen elek olmalısın.

    Çeviri, sadakati yasaklayan bir evliliktir.

    Sofist bir çevirmen: “mantıklı çevirmenler kaynağı kendi dilleriyle bağdaştırmaya çalışırlar (sav). Mantıksız çevirmenler ise; kendi dillerini ısrarla kaynak dille bağdaştırmaya çalışırlar (karşı sav). Böylelikle en iyi çeviriler akılsız olmayan çevirmenler tarafından yapılır (saçmalık).

    Çevirmen olma hakkında şüphe duymayan çevirmen yoktur.

    Simyacı bir çevirmen: “Çeviri, kaynak metnin en bir kopyasıdır ne de kaynağa dönüşüdür, onun taçlandırılmasıdır.”

    Babil: Dillerin buluştuğu bir randevu evidir.

    Ya Tanrı insanoğlunu kendi imgesinden harfiyen çevirirken karşıt-anlam oluşturduysa?

    Nabokov şöyle derdi: “Uyakta allanır pullanır ya da ayaklanıp havalanır.” Tıpkı Goethe’nin kendi eseri Faust’u Nerval’in çevirisinden okumayı tercih etmesi gibi.

    Şiirlerinin çevirilerini görmeyi arzulayan yabancı bir yazar, editörüne şöyle der: “Benime serime, bir başka benim eşlik etmemi sağlayın.”

    Çevirmen kim bilir kaç kez sararıp soldu, kaç kez içini çekerek inleyip durdu, kaç kez kaynak eseri yastığının altına koyup sabah uyandığında arzu ettiği bağdaşımı bulmayı arzu etti?

    Bir gazeteci sorar: “Bütün çevirmenlerin hayal ettikleri iltifat nedir acaba?” Çevirmen: “Çift dilli bir okurun, çeviriyi kaynak metne tercih etmesidir” diye yanıtlar.

    Yapı ustası bir çevirmen: “Çeviri yapmak, evi yıkmadan temelleri yeniden yapmaktır.”

    Traduttore traditore: Çevirmen haindir.

    Başarısız bir çeviri, kaynak eserin tortusu, başarılı bir çeviri ise temelidir.

    Çevirileri çevrilmeyi bekleyen kaynak eserlere acıyorum.

    Bir çeviri neden bir sanat eseri olarak kaynaktan daha aşağı düzeyde kabul edilir? Çünkü biri yarı-gerçekliktir, diğeriyse bütün halinde bir yalandır…

    Süha Demirel, 26 Mayıs 2013.

    ***

    Kitabın Künyesi:

    Kitabın Özgün Adı: “Bréviaire d’un traducteur”, Arléa, 2003
    Kitabın Türkçe Adı: Çevirmenin Başucu Kitabı
    Yazar: Carlos Batista
    Türkçesi: Füsun Ataseven
    Yayınevi: Diye Yayınları, Birinci Baskı, 2013
  • 336 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Yıkım hangi nesnenin felaketi değildir ki! Hele ki insanda olursa yıkım hem fiziki hem de ruhani bir çöküşün mimarıdır.

    Biri der ki kar bana Noel’i hatırlatır. Kar yaşamamış, hayatı tahayyül etmemiş bir insana, akla elbet Noel’i hatırlatır. Bilmiyorum nedendir lakin kara kaplı kitap bana boyuna karı anımsattı. Çünkü kar yokluktur, çaresizliktir ve ölümdür. Sıcak soba karşısında kahvesinin yudumlayan insan ne bilsin karı. Savaşı bilmeyen ise taraf tutmasın…

    “...bir çiçeği koparmayı kafasına koyan biri, birkaç otun ayakaltında çiğnenmesini hiç düşünür mü?”

    Hüznün alınyazısı başkalarının bir çift dudağı arasında olan savaşlar. Hep kutsal yanından baktığımız, bizlere öyle öğretilen kıyımın genel adı. Bir insan topluluğu hiç tanımadığı başka bir topluluğu neden düşman edinir. Hele ki savaşlarda ölenler bunlar kimdir? 15 yaşlarında 20 yaşlarında belki de 25 yaşlarını doldurmamış insanların ölümü hangi vatanı, hangi toprağı özgür kılar? Kanla yazılmış bir yaşamı, bir insanlığı meşru kılmak kimlerin işi? Elbet savunmak boyun borcudur, lakin saldırmak insanın hakkı değildir, hayvansal bir güdü.

    “...duvarlar saatlerini ve resimlerini yitirdiler mi?”

    Bir şehrin nasıl yıkıldığı duvarlara yazılıdır. Ne bir saat vardır orada ne de bir resim, grisine siyah çalınan, ayakta durmak için sendeleyen duvarları vardır üzerinden yıkım geçen şehirlerin. Ve bu yıkımlar; Kim için savaşmak? Ne için savaşmak? Ve niye savaşmak? Kişi sadece 1 kişiyi mi öldürür yivli bir silahtan çıkan bir hırçın mermiyle... Sadece ölen o mudur? Bir mermiyle kaç kişi ölür? Ya da ölür mü? Ya şehirleri öldürmek, o da bir yıkım değil midir? Bakın bir tarihinize kaç kere ağladı Halep, nasıl kavruldu Nagasaki, parça parça satıldı Trablus, azar azar yıkıldı Kâbil. Bir derya denizinde Titanik gibi usulca batırıldı umutlar, duvarlar önce saatlerini ve sonra resimlerini yitirdi bir bir.

    “Herkesin bir dikiş makinesi var artık, bir radyosu, bir buzdolabı ve bir telefonu var. Bundan sonra ne üretebiliriz? diye sordu fabrikatör.
    Bomba, dedi mucit
    Savaş, dedi general.
    Yapacak başka bir şey kalmadıysa hayhay, dedi fabrikatör.”

    Bu bir edebi eser değildir. Bu bir kitap hiç değildir. Bu 26 yaşında yıkımdan yıkıma koşan bir genç adamın, içerisinde biriktirdiği duygu, düşünce, acı, keder ve savaştan, yokluktan, insanlıktan nasip almamış kişiler için içinde kopan fırtınaların kâğıda düşmüş halidir. Yazarın bir derdi ve bir acısı vardır, bizimle ise paylaşmak ister. Biz okuyan okurlar ise yazarın acısını paylaşır, en derinimizde hissederiz.

    Kitap Yapı Kredi Yayınları 2. Basımdır. Çevirmen ehli Kamuran Şipal tarafından Türkçe edilmiştir. İçeriğinde Böll’ün bir önsözü hemen akabinde 54 öyküden oluşan yazı dizini devam etmektedir. Son kısımda ise “ek” diye tabir ettikleri yazarın dilinden düşen sayfalar ile en sonunda yazarın hayatı yer almaktadır. Kaliteli bir baskı, iyi bir çeviri ve hatasız sayfalar.

    Yazarın sade dili okumayı kolaylaştırsa da kitap ile bütünleşmek için konsantrasyonu asla kaybetmemek gerekmektedir. Sırayla, seri bir şekilde okunacak öyküler hiç değildir. Zamana yaymalı, okunan öykünün ardından yazarı daha iyi anlamak için kendi içinizde düşüncelerinizi çatmalısınız. Kurduğu cümleler gösterişten çok uzak, genelde yıkım, çökmüşlük ve çaresizlik gibi birçok çağrıştırışlar yapsa da kendi türünde okuyabileceğiniz en muazzam kişiliklerden birisidir Borchert.

    Özellikle beğendiğim hikâyelerin başında ise; en umarsız anlarda toprakta beliren bir “karahindiba” hikâyesiydi. Hemen ardından “Radi” ve daha sonrasında kitaba ismini veren “Ama Fareler Uyur Geceleyin” hikâyesi ise anlatılmak isteneni çok güzel dile getirmekle kalmayıp, okura ders verir nitelikteydi.

    Sevgi ile kalın…


    Yazarın size söylemek istediği bir şeyler var. Lütfen Dinleyiniz.

    Sen makine başındaki, sen atölyedeki adam: Sana yarın su boruları ve tencere üretmeyi bırakıp çelik miğferler ve makineli tüfekler üretmeni emrederlerse, yapacağın tek şey var:
    HAYIR demek!

    Sen tezgâh başındaki, sen bürodaki kız! Yarın sana mermilerin içine barut doldurmanı ve keskin nişancıların tüfekleri için dürbünler üretmeni emrederlerse, yapacağın tek şey var:
    HAYIR demek!

    Sen fabrika sahibi! Yarın sana pudra ve kakao yerine barut üretmeni emrederlerse, yapacağın tek şey var:
    HAYIR demek!

    Sen laboratuvardaki araştırmacı! Yarın sana eski yaşama karşı yeni bir ölüm bulmanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
    HAYIR demek!

    Sen odandaki şair! Yarın sana aşk şiirleri değil de nefret ve kin şiirleri yazmanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
    HAYIR demek!

    Sen hasta yatağının başındaki doktor! Yarın sana hasta kişilerin raporlarına “savaşabilir” diye yazmanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
    HAYIR demek!

    Sen mihraptaki rahip! Yarın sana cinayetleri takdis etmeni, savaşı kutsamanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
    HAYIR demek!

    Sen gemideki kaptan! Yarın sana geminle bundan böyle buğday değil, top ve zırhlı araçlar taşmanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
    HAYIR demek!

    Sen hava alanındaki pilot! Yarın sana bir kentten bir kente bomba ve fosfor taşımanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
    HAYIR demek!

    Sen tezgâh başındaki terzi! Yarın sana bundan böyle yalnızca asker üniformaları dikmen emrederlerse, yapacağın tek şey var:
    HAYIR demek!
    Sen cüppeli yargıç! Yarın sana bundan böyle “divanıharpte” çalışmanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
    HAYIR demek!

    Sen istasyondaki görevli! Yarın sana bundan böyle cephane ve asker taşıyan trenlerin kalkışı için işaret vermeni emrederlerse, yapacağın tek şey var:
    HAYIR demek!

    Sen köydeki, sen kentteki adam! Yarın seni silahaltına almak istediler mi, yapacağın tek şey var:
    HAYIR demek!

    Sen Normandiya’daki, sen Ukrayna’daki, sen Frisko’daki, sen Londra’daki, sen Hoangho’daki ve sen Mississippi’deki, sen Napoli’deki, sen Hamburg’daki, sen Kahire’deki, sen Oslo’daki anne, siz yeryüzünün dört bir yanındaki, siz bütün dünyadaki anneler, sizlere yarın askerî hastanelerde hemşirelik yapacak kızlar ve yeni savaşlar için askerler doğurmanızı emrederlerse, yapacağınız tek şey var:
    HAYIR demek!

    Hayır demezseniz sizler, hayır demezseniz siz anneler...

    - Devamındaki 8 paragraflık yazıyı lütfen kitaptan okuyunuz -