Monokl, bir alıntı ekledi.
Dün 09:59 · Kitabı okuyor

Oy Kullanımı
Temelde hiyerarşik ve anti-demokratik bir toplumun iktidar sahiplerine ideolojik meşruiyet kazandırmaktan başka bir işe yaramaz bu.

Antropoloji, Ekoloji ve Anarşizm, Brian MorrisAntropoloji, Ekoloji ve Anarşizm, Brian Morris

RIZIK VE ŞÜKÜR
Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerim’de Bakara Sûresi’nin 172. ayetinde şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Eğer siz ancak Allah’a kulluk ediyorsanız, size verdiğimiz rızıkların iyi ve temizlerinden yiyin ve Allah’a şükredin.” Bu ayette Allah Teâlâ (c.c.) Müslümanların, Allah’ın kendileri için yarattığı rızıklardan meşruiyet çerçevesi içinde yararlanmalarını istemiştir. Kuşkusuz rızkın sahibi Allah Teâlâ (c.c.) olduğu ve bunlardan yararlanmaya izin verdiği için O’na minnet duyup şükretmek de kulun bir görevidir. Allah’a (c.c.) kul olduğunu söyleyen her insanın, temel kulluk görevlerinden olan bu şükür borcunu da asla unutmaması gerekir. Ayette “…eğer kendisine kulluk ediyorsanız…” kaydıyla şükrü terk eden insanın kulluk bilincinden de uzaklaşmış olacağı ve O’nu unutmuş sayılacağı anlatılmaktadır. Müslüman; her zaman Allah’ı hatırlamalı, O’nun kulu olduğunu bilip ona göre davranmalı ve verdiği her türlü rızıktan dolayı, Allah’a şükretmelidir. Bu şükrünü de sözleriyle, davranışlarıyla, kalbiyle ve yaptığı bütün amelleriyle göstermelidir.

Mustafa Büyüksoy, İnce Memed 2'i inceledi.
 20 May 23:44 · Kitabı okudu · 11 günde · Beğendi · Puan vermedi

"Hukuk, iktidarın fahişesidir." Bakunin'in meşhur sözü. Hukukun böyle ayaklar altına alındığı zamanlarda işte olanca mertliğiyle İnce Memed'ler çıkar ortaya.

İnce Memed romanının tarihi arka planı hukuksuzluğun ayyuka çıktığı zamanlar. Kitaptaki karakterlerin çoğu gerçek bir kişiliği imliyor. Örnegin Arif Saim Bey. O dönem milli savaş kahramanı ünvanını ve hükümeti arkasına alıp yaptığı soygunlara, usulsüz işlere bir şekilde meşruiyet kazandıran aç gözlü bir karakter. Yaşar Kemal burada isim vermeden o dönem Şeyh Sait olayı yargılamalarını da yöneten Ali Saip Ursavaş'ı anlatmış.

Baskılar karşısında yılmayan, taviz vermeyen Çerkezler İdris beyle tecessüm etmiş romanda.

Ermenilere de elbette atıf var. Arif Saim Beyin Ermeni bakiyesi arsalara konması çok çarpıcı bir şekilde dile getirilmiş.

İnce Memed resmi tarihin dışında bir panaroma sunuyor okura. Bir nevi antitez.

Bunun yanında köylü psikolojiside en gerçekçi şekilde aktarılıyor. İnce Memed'e ağalarını öldürdü diye söven bizzat kendi köylüleri.

Anadolu insanının saflığı, Hürü ve Kamer Ana karekterleri ile müşahhas bir hale gelen anaların civamertliği, fedakarlığını da es geçmemek gerek.


İnce Memed'in 1. kitabını geçen yıllarda okumuştum. Şimdi tekrar İnce Memed'le yeniden 'başkaldırıyorum öyleyse varım' demeye devam ediyorum. Yaşar Kemal yazmamış sanki, sayfalara bütün bir Çukurovayı kazımış. Her kelimede İnce Memed size elini uzatıyor. Çukurovalı ninelerle konuşuyor ağaların varlığını hissediyorsunuz. Zulmü hissediyorsunuz ama umuttan, adaletten vazgeçmiyorsunuz.

Sena, bir alıntı ekledi.
17 May 21:57 · Kitabı okuyor · Beğendi

Din - Bilim - Atatürk
Ana sorun, "bilim”in, temel öge olarak, "din'in yerine nasıl geçirilebileceğiydi. Din, Anadolu insanında evrenle bağlantılı en yüksek meşruiyet kaynağını oluşturmuştu. Atatürk'ün evreni ise doğa yasalarının evreniydi. Bu noktadaki kesin tutumu çevresindekilerin bazılarından açıkça ayrılıyordu. Atatürk'ün doğa yasalarını Cumhuriyet'in temel felsefesi niteliğine getirme çabası, bilimi bir "uygar din" ya da "civil religion" olarak gördüğünü kanıtlar. Yani Atatürk'ün dini toplumsal bir olgu saydığını ve bilimi, dinin bu toplumsal işlevinin yerine koymak istediğini gösterir.

Bir Dahinin Hürriyet Aşkı, Fahri Özdemir (Sayfa 78 - Islık Yayınları / Hürriyet Kitap (Yenileşme Dinamiğinin Temelleri ve Atatürk - Prof. Dr. Şerif Mardin))Bir Dahinin Hürriyet Aşkı, Fahri Özdemir (Sayfa 78 - Islık Yayınları / Hürriyet Kitap (Yenileşme Dinamiğinin Temelleri ve Atatürk - Prof. Dr. Şerif Mardin))
Sena, bir alıntı ekledi.
17 May 19:49 · Kitabı okuyor · Beğendi

Osmanlı yapısının toplumsal özellikleri: Patrimonyal Bürokrasi II
Patrimonyal yönetimlerde uyruklar vardır, bir "halk"ın varlığından söz etmekse zordur. "Halk" sözcüğü ve anlayışı, meşruiyet'in, kaynağını kolektif bir unsurdan aldığını varsayan teorilerde kullanılmaya başlanır. "Halk"ın Osmanlı İmparatorluğu geleneksel sisteminde modern anlamından ayrı bir anlamda kullanılmış olması doğaldır. Osmanlı İmparatorluğu avam-havas yani “seçkin düşük tabaka” ayırımı üstüne kurulmuştur:
Seçkinler, devleti yönetirler, yapılması gerekenleri saptar ve bunları uyruklara yansıtırlar. “Basit halk” bu konuda ancak bir izleyicidir.

Bir Dahinin Hürriyet Aşkı, Fahri Özdemir (Sayfa 78 - Islık Yayınları / Hürriyet Kitap (Yenileşme Dinamiğinin Temelleri ve Atatürk - Prof. Dr. Şerif Mardin))Bir Dahinin Hürriyet Aşkı, Fahri Özdemir (Sayfa 78 - Islık Yayınları / Hürriyet Kitap (Yenileşme Dinamiğinin Temelleri ve Atatürk - Prof. Dr. Şerif Mardin))
Hüseyin, Özgürlük Üzerine Bir Deneme'yi inceledi.
 14 May 01:53 · Kitabı okudu · 42 günde · Beğendi · 7/10 puan

Gecenin 01:59'unda ne derdim vardı da şu incelemeyi yazdım? Bitirince kendime ağız tadıyla girişeceğim. Hatta şarj aletinin sapıyla girişeceğim kendime. Ama kabahat Marcuse'nin!

Bütün mesele dünyanın halk ayaklanmalarıyla ve toplumsal hareketlerle çalkalandığı o meşhur dönemde, Marcuse'nin yazmaya cüret etmesinde saklı. 1969 yılında, Sol'un vaziyetinin pek de parlak olmadığı, Marksizmin göz bebeği olan işçi sınıfının devrim yapsalar bile bir halta yaramayacak kadar bulanık olan durumunun ve Batı kapitalizminin dişlerini toplumsal hayata geçirmesine güya karşı duracak olan fakat görülen o ki kendisini o çarkın içerisinde görmekten pek de rahatsızlık duymayan Sovyetlerin olduğu dönemde, her şey tam da olmaması gerektiği gibiyken bu deneme Marcuse'nin itirazıydı. O, "bari tabutum uzun olsun" diyen cüceydi. Kaldı ki bu inceleme uzun. Demiş olayım.

Marcuse'nin Marsizmi reddetmeyen -sitedeki incelemenin ilk boşluğu buydu-, aksine devrimin teşviki için teorik oyalamalardan öteye geçip fiili olarak bir şeyler yapmayı vazeden duruşu onu klasik ütopya anlayışından farklı bir yere koyuyor. Orwellci sahte-demokrasinin uzağında, Marksizmin ütopik-spekülasyondan sıyrılma çabasının yanında Marcuse'nin özgün ütopyası, gerçeğin sıfır noktasında bir yerde duruyor. Hayal olmayan, bir kıvılcım bekleyen ve birgün mutlaka olacak olan ütopya. Olması hayal edilen ütopyadan farklı bir noktada...

Kitabın derdi burada başlıyor çünkü özlenen ve daha önce doğal olarak sahip olunan özgürlüğün tekrar fakat bu kez daha sağlam şekilde sahiplenilmesi için gerekli olan başkaldırı giderek bürokratikleşen ve homojenleşen sosyalist bir çevreden geliyordu. Çin'de, Vietnam'da, Küba'da, hatta Latin Amerika'da bile aynı "yıkıcı güç" Büyük Reddedişi diri tutuyordu. Elbette Marcus bu yıkıcı gücün kapitalizm karşısında zafer kazanacağını düşünmüyordu. Yine de ekseriyeti öğrenci grupları ve gettolardan oluşan bu grupların kazanamasalar bile arzularının dindirilemeyecek olduğuna inancı yüksekti. Yeter ki parola ihmal edilmesindi: "sömürü düzeninin özgürlüklerinden de özgürleşmek." Bu da gösteriyor ki Marcuse'nin özgürlük tanımının kendisi bir kere kendisinden doğan bir anlamı karşılıyor. Zaten ilerleyen sayfalarda özgürlüğün ne olduğunu değil fakat özgürlüğün ne olmadığı üzerine açık yargılarını esirgemiyor Marcuse: o (özgürlük), tahakküm altında rekabetçi olmayan, yaşamın saldırgan, vahşi ve çirkinliğine biat etmeyen bir duruştur. Bu tanımı anlamak zor değildir çünkü açıkça insanın arzu ve doyumlarına sistemin talepleri lehine biat etmemesi telkin edilir. Özgür insan budur.

Bunca meşruiyet üretmenin yanında bir de meşru devrim zemini olmalı ki Marcuse için bu çocuk oyuncağıdır. Onun nezdinde dönemin toplumu "müstehcen" toplumdur. Bu kavram, cinsellikle doğrudan bağıntılı değil fakat büsbütün ayrıksı da değil. Dönemin toplumu -uzağa gitmeye gerek yok aslında, günümüz toplumu- boğucu bir boğlukta mal ürettiği ve kurbanlarının yaşam ihtiyaçları gün gibi ortadayken onları ihtiyaçlarından yoksun bırakarak bu malları ahlaksızca sergilediği için; politikacılarının eylem, söz, dua, gülümsemelerinde bile cehalet olduğu; sömürüyü meşru ve gerekli göstermek adına insanı tek boyutlu hale sokmaya cüret ettiğimizde için "müstehcendir." Nokta. Bitti. Böyle bir toplum modeline karşı başkaldırı özgür olmanın önkoşuludur.

Buraya kadar aktardıklarım "neden özgür olmalı" sorusunun cevaplarıydı. Kitabın bu soruya alt başlıkları da var. Süsü kaçmasın diye yazmayacağım. Dileyen olursa ayrıca sorar, ayrıca cevap alır. Şuurlu okumalar.

Koray Aker, bir alıntı ekledi.
30 Nis 02:52

Tarihsel, toplumsal ve ekonomik koşullar; ulusal özellikler hatta bir ülkenin uluslararası durumu, faşizmin ve faşist diktatörlüğün değişik ülkelerde değişik biçimlerde gelişmesine yol açmaktadır. Faşizmin geniş bir kitle dayanağı bulamadığı ve faşist burjuva kampın çeşitli grupları arasındaki mücadelenin kesin olduğu birtakım ülkelerde bu rejim, öncelikle parlamentoyu feshetme yoluna gitmez. Sosyal Demokrat Partiler de dahil olmak üzere, öteki burjuva partilerinin biraz meşruiyet elde etmelerine göz yumar. Başka ülkelerde eğer yönetici burjuvazi erken bir devrimin patlak vermesinden korkuyorsa, faşizm, sınırlandırılmamış olan siyasi tekelini kurar. Bunu, ya hemen ya da rakip parti ve gruplara karşı terör yönetimini ve kan kusturmayı artırarak yapar. Kendi durumu özellikle açıklığa kavuşunca bu durum faşizmin, kendi temelini genişletmesini ve sınıfsal yapısını değiştirmeksizin açık terörist diktatoryayı kaba ve uydurma bir parlamentarizmle birleştirmesini engellemez”

Faşizme Karşı Birleşik Cephe, Georgi DimitrovFaşizme Karşı Birleşik Cephe, Georgi Dimitrov
HeRZe, bir alıntı ekledi.
27 Nis 00:57 · Kitabı okuyor

SORU 1: MÜSLÜMANSAN HİLAFETİ NEDEN KALDIRDIN?
CEVAP 1: Kur’an’da dini/siyasi yetkilere sahip bir lider anlamında halifelik yoktur. Kendini Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olarak gören sultanlara/padişahlara dinsel meşruiyet kazandıran uydurma bir kurum olduğu için kaldırdım halifeliği… Böylece Muaviye’nin İslamın özüne aykırı olarak yarattığı sultan/halife ŞİRK DÜZENİ’ne son verdim. 

Atatürk ile Allah Arasında, Sinan MeydanAtatürk ile Allah Arasında, Sinan Meydan
Semrâ Sultân, bir alıntı ekledi.
26 Nis 10:13 · Kitabı okudu · 9/10 puan

Abdülhamid bir yandan eğitim, bilim, yargı gibi alanlarda Tanzimat reformlarının ısrarlı bir takipçisi olurken, halktan giderek uzaklaşma temayülüne giren elit-bürokrat egemenliğini 1881 sonlarında kırmayı başarır ve hızla yönetimin halkla bozulan diyalogunu tamir etmeye yönelir. Dinî semboller üzerinden yeni bir meşruiyet halkası oluşturur ve Osmanlılık ideolojisi etrafında yeni bir programı uygulamaya geçirir ki, bu hareket, Tunuslu Hayreddin Paşa gibi teorisyenleri olsa bile muhtemelen büyük ölçüde dönemi ve Abdülhamid'in şahsî biyografisi tarafından şekillendirilmiş bulunmaktadır.

Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı, Mustafa ArmağanAbdülhamid'in Kurtlarla Dansı, Mustafa Armağan
Koray Aker, bir alıntı ekledi.
25 Nis 17:23

GERİCİ PARLEMENTO ÜZERİNE İ.KAYPAKKAYA

En demokratik burjuva cumhuriyetlerinde bile, parlamentonun hakim sınıflar tarafından bir köşeye fırlatılması, iki şeyi değiştirecektir: Birincisi, “bir süre için, parlamentoda, halkı, yönetici sınıfın hangi bölümünün ayaklar altına alacağına, ezeceğine, dönem dönem karar vermek” imkanı ortadan kalkacaktır. İkincisi de, hakim sınıfların temsilcileri artık, “parlamentolarda... ‘saf halk’ı aldatmak ereğiyle gevezelik” yapamayacaklardır. Ama hakim sınıfların hakimiyet araçları ortadan kalkmayacaktır; çünkü hakim sınıfların hakimiyet araçları parlamento değildir.

Komünistler, elbette, “baskı biçiminin şöyle ya da böyle olmasının proletarya bakımından önem taşımadığını” düşünmezler; “sınıf mücadelesinin ve sınıfları baskı altında tutmanın daha geniş, daha serbest, daha özgür bir biçiminin, proletaryanın genel olarak sınıfların ortadan kalkması için yürüttüğü mücadeleyi önemli derecede kolaylaştıracağını” bilirler (age, s. 103). Bu nedenle, “özellikle şartların devrim için uygun olmadığı durumlarda, burjuva parlamentarizmi ahırından faydalanırlar” (age, s. 61); “parlamentoda, halkı, yönetici sınıfın hangi bölümünün ayaklar altına alacağına, ezeceğine, dönem dönem karar vermek” imkanından yararlanırlar; bu nedenle, “şartların devrim için uygun olmadığı
durumlarda”, burjuva anlamda demokratik bir parlamenter düzeni, faşist düzene tercih ederler ve savunurlar; “ama, aynı zamanda, parlamentarizmin gerçekten proleter ve devrimci eleştirisini de bilirler”.
“Şartların devrim için uygun olduğu” durumlarda ise, komünistler, burjuva parlamentarizminin en devrimci olanını bile kaldırıp bir kenara atarlar; kitleleri, biçimi ne olursa olsun, mevcut burjuva diktatörlüğü yıkmak için harekete geçirirler.
Komünistlerin parlamentoya bakış açıları budur. Şafak revizyonistlerinin bakış açısı ise, M. Belli, D. Avcıoğlu burjuvalarının bakış açısıdır.
Bir noktayı daha belirtelim: Burjuva parlamentarizmi, burjuva demokrasisinin bir göstergesi olmakla birlikte, faşist diktatörlükle asla bağdaşmaz bir şey de değildir. Bu konuda Dimitrov yoldaşı dinleyelim:

“Tarihsel, toplumsal ve ekonomik koşullar; ulusal özellikler hatta bir ülkenin uluslararası durumu, faşizmin ve faşist diktatörlüğün değişik ülkelerde değişik biçimlerde gelişmesine yol açmaktadır. Faşizmin geniş bir kitle dayanağı bulamadığı ve faşist burjuva kampın çeşitli grupları arasındaki mücadelenin kesin olduğu birtakım ülkelerde bu rejim, öncelikle parlamentoyu feshetme yoluna gitmez. Sosyal Demokrat Partiler de dahil olmak üzere, öteki burjuva partilerinin biraz meşruiyet elde etmelerine göz yumar. Başka ülkelerde eğer yönetici burjuvazi erken bir devrimin patlak vermesinden korkuyorsa, faşizm, sınırlandırılmamış olan siyasi tekelini kurar. Bunu, ya hemen ya da rakip parti ve gruplara karşı terör yönetimini ve kan kusturmayı artırarak yapar. Kendi durumu özellikle açıklığa kavuşunca bu durum faşizmin, kendi temelini genişletmesini ve sınıfsal yapısını değiştirmeksizin açık terörist diktatoryayı kaba ve uydurma bir parlamentarizmle birleştirmesini engellemez” (abç) (Faşizme Karşı Birleşik Cephe, s. 60).
Demek oluyor ki, bazı şartlarda faşizm, “parlamentoyu feshetme yoluna gitmeyebiliyor”, “Sosyal Demokrat Partiler de dahil olmak üzere, öteki burjuva partilerinin biraz meşruiyet elde etmelerine göz yumabiliyor”, “sınıfsal yapısını değiştirmeksizin açık terörist diktatoryayı kaba ve uydurma bir parlamentarizmle birleştirebiliyor”.

Şimdi, Türkiye’de parlamentonun fonksiyonuna geçelim:
Ülkemizin tarihsel, toplumsal ve ekonomik koşulları, Türkiye’de parlamentarizmin başından beri “kaba ve uydurma” olmasına yol açmıştır. Türkiye’de, yarı-sömürge, yarı-feodal yapıdan dolayı zayıf bir burjuvazi mevcuttur. Zayıf burjuvazi, iktidarını koruyabilmek için daima kitlelerin mücadelesini zorla ve şiddetle ezme yolunu seçmiştir; daha doğrusu o,
varlığı ve iktidarını korumak için buna mecburdur. Öte yandan, ülkemizde iktidara zayıf burjuvaziyle birlikte feodalizm döneminin kalıntısı, kudurgan toprak ağaları sınıfı da ortaktır. Bu sınıf, feodalizmin kanunu olan sopayı ve cebiri, burjuva demokrasisinin yerine geçirmek için sürekli bir çaba harcamaktadır; çünkü tutarlı bir burjuva demokrasisi feodalizmin menfaati ile çelişir. Bu iki nedenle, Türkiye’de burjuva demokrasisi, başından beri, Kemalist iktidar dönemi de dahil, faşizan ve feodal bir karakter taşımaktadır.
Öte yandan, uluslararası durum, burjuvaziyi ve toprak ağaları sınıfını parlamentoyu benimsemeye zorlamaktadır; çünkü parlamentoyu da ortadan kaldıran açık terörist bir diktatörlük, hem içerdeki halk kitlelerinin önünde, hem de dünya demokratik kamuoyu önünde, faşist çehresiyle sırıtıverecek ve kısa zamanda tecrit olacaktır. Kitlelere ve dünya demokratik kamuoyuna karşı “demokratik” görünebilmek, onları aldatabilmek için Türkiye’de hakim sınıflar, başından beri “kaba ve uydurma bir parlamentarizmle” faşist suratlarını maskelemeyi, sınıf menfaatlerine daha uygun bulmuşlardır. İşte, Türkiye’de parlamentonun fonksiyonu budur: Faşizmi maskelemek.
Türkiye’de parlamento, Kemalist iktidar döneminde de vardır ve hatta o dönemde parlamento daha da “kaba ve uydurma”dır. Gerçekte mebuslar seçimle değil, CHP yöneticileri tarafından ve hatta bizzat M. Kemal tarafından tayin edilerek tespit ediliyordu. Tabi ki her bölgeden, kitlelerin en azılı düşmanları, çevrenin en zengini ve nüfuzlusu, ağa, bey, eşraf, faizci, tefeci, patron, yüksek bürokrat vb. meclise dolduruluyor, parlamento böyle teşkil ediliyordu. Şafak revizyonistleri, bu gerçekleri masumane(!) atlayıveriyorlar; “hakimiyet aracı”(!) olarak gördükleri “gerici parlamentoyu” 1950 sonrasına has bir şey olarak görüyorlar. Tekrarlayalım: Türkiye’de gerici parlamento, 1950 sonrasına has bir şey değildir, başından beri, Kemalist iktidar döneminden beri, hatta monarşik meşrutiyetten bu yana mevcuttur ve başından beri de “kaba ve uydurma”dır; faşizmin suratına örtülen “demokratik” bir peçedir.

Seçme Yazılar, İbrahim KaypakkayaSeçme Yazılar, İbrahim Kaypakkaya