• Din her alanı kapsayarak insani kanunlar, doğrular ve değerler üzerinde insanüstü meşruiyet kuran hikayeler bütünüdür.
  • İslami Analiz Site'sinden 8/7/2018
    Ölümcül Bağımlılıklar, Ölümcül Yabancılaşmalar
    Özel çıkarların maddeciliği, bireylerin her zaman, her alanda idealler doğrultusunda değil, istikrar/konforizm doğrultusunda tercihler yapması sonucunu doğuruyor. İstikrar, daha çok muhafazakarlıklar/konforizm yoluyla korunabiliyor. Muhafazakar alışkanlıklar, sıradanlıklar, radikal düşünce/tavır/tarz ve duruşu yıkıcı bir aşırılık gibi görüyor.



    Günümüzde, hayatımızı büyük ölçüde konjonktürel akıl, konjonktürel tercihler, çıkarcı akıl ve çıkarcı tercihler belirlediği için, İslami akla ve İslami tercihlere ihtiyaç duymuyor ve itibar etmiyoruz. Özel çıkarların maddeciliği, bireylerin her zaman, her alanda idealler doğrultusunda değil, istikrar/konforizm doğrultusunda tercihler yapması sonucunu doğuruyor. İstikrar, daha çok muhafazakarlıklar/konforizm yoluyla korunabiliyor. Muhafazakar alışkanlıklar, sıradanlıklar, radikal düşünce/tavır/tarz ve duruşu yıkıcı bir aşırılık gibi görüyor. Bu nedenle de, her toplumda var olan, mevcut durumu sorgulama ihtiyacı duymayan bir zihin dünyası yenilenemiyor, yeni inşalar gerçekleştiremiyor. Bunun içindir ki, günümüzde İslam toplumları, modern-seküler-liberal emperyalizmle yüzleşemiyor, bu gerçeklikle bütünleşiyor, bu gerçekliğin nesnesi haline geliyor.



    Ulus-devlet sapması, milliyetçiliklerin ve mezhepçiliklerin yükselişi, İslami bir modelin örgütlenme biçiminin gündeme getirilmesini, tartışılmasını, kolektif bilinci ve eylemi imkansız kılıyor. İslami bünye parçaların, parçalanmaların büyük trajedisini yaşıyor. Modern/seküler gerçekliğin nesnesi haline gelen/getirilen İslami bünye, bu trajediyi hiçbir şekilde hissetmiyor, sorun haline getirmiyor, nesne olmaktan herhangi bir şekilde bir rahatsızlık duymuyor. Müslümanlar olarak, geçmiş yüzyıllarda düşünülenleri düşünüyor, konuşulanları konuşuyor, yazılanları yazıyor, bugün nasıl düşünebileceğimizi, nasıl konuşacağımızı, bugün için neler yazılabileceğini, bugünü şekillendirebilecek, inşa edebilecek düşüncelerin/ eylemlerin neler olabileceğini bilmiyoruz. Bugün için zorunlu olan düşünceleri üretmeye cesaret edemiyoruz. Bugün için önerdiğimiz, önerebileceğimiz, somutlaştırabileceğimiz pratikler üzerinde çalışmıyoruz. Sömürgeci gerçekliği, muhafazakarlaştırarak/milliyetçileştirerek sürdürmek çok pragmatik bir yöntem gibi görünüyor. Yerine yenisini/özgün olanı/bağımsız olanı koyamadığımız için eski düşünceleri, eski yaklaşımları, eski yapıları tüketmeye, bunlara katlanmaya devam ediyoruz. Muhafazakar gelenekçi düşünce statükonun değişmesini istemiyor. Bu nedenle radikal sözcüğünü gereği gibi sahiplenemiyor, bu sözcüğün iktidarsızlaştırılmasını önleyemiyoruz.



    Maruz kaldığı ölümcül bağımlılıklar ve ölümcül yabancılaşmalar sebebiyle, gerçek hayatta, gerçek dünyada, ve tarihte, İslami gerçekliği bütün boyutlarıyla temsil ve tecrübe etmesi iradesine, bilincine, birikimine sahip olamayan İslami bünye, sırasıyla muhafazakar modernlikle, muhafazakar kapitalizmle, muhafazakar sömürgecilikle, muhafazakar sekülerizmle, muhafazakar liberalizmle, daha sonra muhafazakar demokrasiyle uzlaşarak, bunların belirleyici egemenliklerine boyun eğerek, hayatta kalma yolunu seçmiş bulunuyor. İslam ve Kur’an gerçek hayatta, (kamusal-siyasal-ekonomik-hukuki) uygulanmadığı, gerçek hayatta hiçbir yaptırım iradesine sahip olmadığı için, her zaman, her kesim tarafından sömürü ve istismar konusu yapılabiliyor. Müslümanlar olarak, hayatlarının merkezinde İslam’ın belirleyici olmasını isteyen Müslümanlar olarak, tarihin içerisinde İslam’ın özneleşmesi için bütün varlığımızla, bütün imkanlarımızla, bütün içtenliğimizle, bütün birikimimizle çok yoğun çabalar üstlenmemiz gerekirken, aziz İslam’ın ve aziz Kur’an’ın araçsal amaçlar için nesneleştiriliyor olması karşısında sessizliğimizi koruyoruz.



    İslami meşruiyet ve mevcudiyetin, ancak, kapitalist/seküler/liberal bir ulus-devlet düzeninin meşruiyet ve mevcudiyetinin izin verdiği ölçüde, tanımladığı ve konumlandırdığı ölçüde, folklorik-sembolik ya da kültürel meşruiyet sınırlarına mahkum edildiği bir ülkede, sanki, İslam’a yönellik hiçbir sınırlama, kısıtlama, dayatma ve mahkumiyet söz konusu değilmiş gibi davranarak, aziz İslam ve aziz Kur’an’ın bütün kavram ve kurumlarıyla çok bayağı, çok sorumsuz bir şekilde muhafazakar milliyetçi politik bir program ve projenin iktidarı için propaganda ve manipülasyon malzemesi yapılması, muhafazakar milliyetçiliğin başarısının İslam’ın zaferi gibi takdis ve tebcil edilmesi, ulus-devlet kutsalları adına ucuz propaganda diline dönüş, devletçi-milliyetçi iktidar için İslam’ın ve Kur’an’ın sömürgeleştirilmesi, bu süreç karşısında kendilerini İslam’a nisbet eden aydınların, alimlerin, akademisyenlerin, edebiyat adamlarının sessizliği, İslami aidiyetin, bağlılığın, sorumluluğun, bilincin, ciddiyetin, kişiliğin, dikkatin ve ahlakın bütünüyle bayağılaştığına ve kötürümleştiğine işaret eder.



    Araçsal amaçlar adına, sistematik olarak, dini ve politik popülizm uyuşturucuları üreten bir toplumun ve kültürün, Batı’nın entelektüel sömürgesi olmaktan kurtulması hiçbir zaman ve hiçbir şekilde mümkün olamaz. İşportacı tarihçi yaklaşımlarıyla, işportacı politik yaklaşımlarla bu sömürgecilikle hesaplaşmak asla mümkün olmaz. Bağımsız düşünceye, eleştirel düşünceye, hayat hakkı tanımayan bir gelenekle, kendi kendilerine düşünme yeteneklerini kaybeden bireylerle hiçbir alanda, hiçbir mücadele yürütülemez. İslam toplumlarının her şeyden önce fiilen karşı karşıya bulundukları ölümcül bağımlılıklardan, ölümcül yabancılaşmalardan nasıl kurtulabileceklerine ilişkin tarihsel çapta büyük bir yüzleşme sürecine girmeleri, yüzleşme ahlakına sahip olmaları gerekir. Müslümanlar tevhidi dünya görüşüne yabancılaştıkları için bugün muhafazakar milliyetçiliği yeni bir “din” gibi sahiplenerek, İslam medeniyeti ve ümmeti hassasiyetini terk ediyor. İslam ve sekülerizm nasıl hiçbir yolla bağdaştırılamazsa, İslam ve milliyetçilik de, hiçbir şekilde, hiçbir gerekçeyle bağdaştırılamaz.



    Aziz İslam’la ilişkimizi bugün, sadece kurumsal/soyut bir idealizm şeklinde sürdürüyor, akademik/bilimsel/profesyonel bir uzmanlık-araştırma konusu haline getirmiş bulunuyoruz, gerçek hayatta ve dünyada uygulama konusu olarak değil. Tevhidi dünya görüşü açısından bakıldığında ne kadar vahim bir durumda olduğumuzu görmemek kabil değildir. Geleceğimizin niteliğini olumlu yönde etkileyebilmek için bugün biz Müslümanlar için, acımasız bir özeleştiri hayati bir sorumluluk haline gelmiştir.
    |Atasoy Müftüoğlu|
  • İslami meşruiyet ve mevcudiyetin, ancak, kapitalist/seküler/liberal bir ulus-devlet düzeninin meşruiyet ve mevcudiyetinin izin verdiği ölçüde, tanımladığı ve konumlandırdığı ölçüde, folklorik-sembolik ya da kültürel meşruiyet sınırlarına mahkum edildiği bir ülkede, sanki, İslam’a yönellik hiçbir sınırlama, kısıtlama, dayatma ve mahkumiyet söz konusu değilmiş gibi davranarak, aziz İslam ve aziz Kur’an’ın bütün kavram ve kurumlarıyla çok bayağı, çok sorumsuz bir şekilde muhafazakar milliyetçi politik bir program ve projenin iktidarı için propaganda ve manipülasyon malzemesi yapılması, muhafazakar milliyetçiliğin başarısının İslam’ın zaferi gibi takdis ve tebcil edilmesi, ulus-devlet kutsalları adına ucuz propaganda diline dönüş, devletçi-milliyetçi iktidar için İslam’ın ve Kur’an’ın sömürgeleştirilmesi, bu süreç karşısında kendilerini İslam’a nisbet eden aydınların, alimlerin, akademisyenlerin, edebiyat adamlarının sessizliği, İslami aidiyetin, bağlılığın, sorumluluğun, bilincin, ciddiyetin, kişiliğin, dikkatin ve ahlakın bütünüyle bayağılaştığına ve kötürümleştiğine işaret eder.
    |Atasoy Müftüoğlu|
  • Halkın önünde cezaların gerçekleştirilmesi ve cezaların azap çektirme şeklinde olması, aslında cezayı veren ile cezalandırılan tarafları bir bütünün iki parçası hâline getirmekteydi. Bu şekilde halkı vazgeçirmeye çalıştıkları "canilikleri" kendileri uygulayan ceza verenler, halkı caniliğe alıştırıyorlardı. Aynı zamanda ceza verenlerin göze görünür olmaları ve caniliği canilik ile karşılamaları, hem söz konusu caniliğe bir parça meşruiyet kazandırıyor hem de (ve asıl önemli olan nokta budur) ceza verenleri somutlaştırıyor/insanlaştırıyordu. Böylece her ceza gösterisinde halk, tekrar tekrar olmak üzere ceza vericilerin yıkılabilir olduklarını fark ediyordu.
    Kolektif
    Sayfa 39 - Çağatay Kayıkcı, Hapishanenin Doğuşu Üzerine
  • Türk dünyasında taht için her zaman iki meşruiyet kaynağı vardı. İlki Oğuz Han soyundan gelmek, diğeri ise Cengiz Han'ın soyundan olmaktı.
  • İnsan, kendini / insan olduğunu unutursa kalp/akıl işlemez, göz görmez, kulak işitmez olur; insan insanlıktan çıkar (7/179); temel işlevlerini yitireceği için "din" de köleliğe ve cehalete meşruiyet kazandırmaya başlar.
  • DOĞRU ŞEYLERE YANLIŞ, YANLIŞ ŞEYLERE DOĞRU ETİKET YERLEŞTİRMEK

    Doğru şeylere yanlış etiket yerleştirerek doğru şeyleri sabıkalı hale getiririz:

    Güzel bir söz söyleyince “edebiyat yapma” derler.
    **
    Düşünceli bir söz söyleyince “felsefe yapma” derler.
    **
    Yeni bir şey söyleyince “Başımıza icat çıkarma” derler.
    **
    Doğru bir şey söyleyince “Doğrucu Davutluk yapma” derler.
    **
    Bir şey düşününce “Hindi gibi ne düşünüyorsun” derler.
    **
    Çalışkan bir öğrenciysen “inek” derler.
    **
    İffetli yaşayan kıza “köylü kızı Kezban ya da rahibe Terasa” derler.
    **
    Yanlış şeylere doğru etiket yapıştırarak yanlış işlere meşruiyet oluştururuz:

    Umumhaneye “mektep ya da üniversite” derler.
    **
    İlk umumhane deneyimine “milli olmak” derler.
    **
    Fuhuş sektöründeki kadınlara “hayat kadını” derler.
    **
    Kadın pazarlayan yaşlı kadına “hacı ana” derler.
    **
    Metresle yaşamaya “dost hayatı” derler.
    **
    İçkiye “aslan sütü” derler.
    **
    Hapishaneye “savcının oteli” derler.
    **
    Mafya liderine “baba” derler.
    **
    Kumara “piyango” derler.

    Kavramlar karışınca kafamızda karışıyor. Mesela geçenlerde bir “iftar” yemeğine katıldım. Ama adını değiştirmişlerdi. “Yemekli Değerlendirme Toplantısı” yazmışlardı. Yemek sonrası benim kafam karmakarışık oldu. Acaba dini bir yemek mi yedik yoksa resmi bir yemek mi yedik. Anlayamadım. Sonra kendi kendime “Üzümünü ye bağını sorma” diye meşruiyet aramayı yadırgayan bir toplumda bu kadar düşünürsen beynin kısa devre yapar. Uydum kalabalığa de rahat et.” dedim.İşin en kötüsü yakındığımız konuların aynı zamanda bir unsuru olarak hayata devam etmemizdir. Eleştiri kokan bu ifadeleri topluma değil kendime yöneltiyorum. Şarkılardaki gibi “Eller günahkâr/Diller günahkâr/Bir çağ yangını bu bütün/Dünya günahkâr/Masum değiliz hiçbirimiz.”

    Keşke ülkemizde bir “Türkçe Rafineri Tesisleri” kurulsa, önce kelimeleri arıtsak, sonra da düşüncelerimizi arıtsak ne kadar iyi olacak.


    ALINTI