Giz, Başkaldıran Kurşunkalem'i inceledi.
 10 Nis 15:52 · Kitabı okudu · 7 günde · 9/10 puan

Fazlasıyla spoiler içermektedir.

Ferhan Şensoy'un kendi ağzından hayatını okuduğunuz bir kitap. Bu ikincisi. İlki Kalemimin Sapını Gülle Donattım'dı. Gülle donattığı kalemi bu sefer başkaldırmış. İlk kitabı Galatasaray Lisesi'ndeki öğrencilik hayatı, çocukluğu üzerineyken bu kitap Fransa dönüşünden sonra tiyatro serüvenini ele alıyor. Tabi ara ara geçmiş yıllara dönüş yok diyemeyiz, nasıl ki tam Şensoy'un tiyatro macerasını okurken birden annesiyle babasının tanışma hikayesini de okuyabilirsiniz. Tabi gönül ilişkileri başınıza da döndürebilir, gerçi ilk kitaba göre Gizem Kıza gerçekten de abayı yakmış görünüyordu bu kitapta.
Benim hoşuma giden ayrı bir nokta da; bu kitapta Adile Naşit, Haldun Taner, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Perran Kutman, Münir Özkul gibi sayısız o zamana damgasını vuran tiyatroculara dair satırları okuyabilmenin dayanılmaz keyfiydi.
Hiç ummadığı anda Yaşar Kemal ya da Turgut Uyar ile karşılaşabilmesi ve onları yazdığı satırlardaki hayranlığı okuyabilmek benim için güzel bir ayrıntıydı.
Anadolu turnesini onunla beraber yaptım, onunla beraber oyunlar yazdım, bazı zamanlar ona kızdım ama bir o kadar da saygı duydum.
Son olarak da Haldun Taner'in bir sözü vardı: "Birinci perdeyi herkes yazar, ikinci perdeyi 'yazar' yazar." Ferhan Şensoy hayatını anlatan hem ilk hem de ikinci kitabı yazmış, asıl üçüncüyü bekler bu gözler, çünkü tam kendi tiyatrosunu kurma çalışması yaparken kitap bitiyor. Asıl bence onun hayatı şimdi başlıyor. Umarım bir gün kaleme alır ve ben de okuyabilirim.

Tilki, yuvasına iki kapı yapar. Biri girmek, diğeri kaçmak içindir. Despot, tilki kadar şanslı değildir. Çünkü onun bir tek kapısı vardır. Onu despotluğa götüren deliğe girdi mi orada hapistir.

metin münir.

Tefsir'ül Münir - Evli Kadınlarla Nikâhlanmanın Haramlığı, Mehri Verildiği Takdirde Mahrem Olmayan Kadınlarla Evlenmenin Meşruluğu

24- (Savaş esiri olarak) sahip olduğu­nuz kadınlar (cariyeler, kadın köleleri­niz) müstesna olmak üzere diğer bütün kocalı (evli) kadınlar (ile evlenmeniz de) size haram kılındı. Bu (haramlık) sizin üzerinize Allah'ın farzı olarak (yazılmıştır.) Onların haricindekiler ise -namuslu ve zinaya sapmamış kim­seler olarak (yaşamanız şartıyla) mal­larınızla (mehir vermek veya satın al­mak suretiyle) ara(yıp nikâh yap)ma-nız için -size helâl edildi. O halde on­lardan hangisinden faydalandıysamz ücretini (mehrini) kararlaştırıldığı şe­kilde verin. O mehrin miktarını tespit ettikten sonra aranızda gönül hoşluğu ile ittifak ettiğiniz (uyuştuğunuz) şey (miktar) hakkında üstünüze bir vebal yoktur. Şüphesiz ki Allah hakkıyla bi­licidir, mutlak olarak hüküm ve hik­met sahibidir.

Nüzul Sebebi

Müslim, Ebu Davud, Tirmizî ve Neseî'nin, Ebu Said el-Hudrî (r.a.)'den ri­vayetlerine göre Ebu Said şöyle demiştir: Evsafta ele geçirilen esirlerden bazı kadın esirler de bize düştü. Bunların kocaları vardı. Böyle evli durumdaki ka­dınlara yaklaşmayı kerih gördük ve Peygamberimiz (s.a.)'e durumu sorduk. Bunun üzerine "Savaş esiri olarak sağ ellerinizin malik olduğu kadınlar (cari­yeler) müstesna olmak üzere diğer bütün kocalı kadınlarla evlenmeniz de size haram edildi." ayet-i kerimesi indi. Yani Allah'ın size harp ganimeti olarak na­sip ettikleri helâldir, denmiştir. Biz de bu ayetin gelmesi üzerine onlarla müna­sebeti helâl saydık.
Taberanî İbni Abbas (r.a.)'tan tahric ederek şöyle demiştir: Ayet Huneyn gü­nü inmiştir. Allah Teâlâ Huneyn fethini müyesser kılınca müslümanlar Ehl-i Ki­tap kadınlardan kocaları bulunan bir takım kadın esirler elde ettiler. Bir erkek kendi payına düşen esir kadına yaklaşmak istediğinde kadın "Benim kocam var" diyordu. Mesele hakkında Resulullah (a.s.)'a soruldu. Hemen bu ayet nazil oldu.
"Aranızda gönül hoşluğu ile uyuştuğunuz şey (miktar) hakkında üstünüze bir vebal yoktur" kısmının iniş sebebi şudur: İbni Cerir et-Taberî Amra b. Sü­leyman'dan, o da babasından naklediyor. Babası şöyle demiştir: Hadramî'nin söylediğine göre bir takım erkekler mehir takdir ve tespit ederler, sonra da on­lardan bir ödeme güçlüğüne düşerdi. Bunun üzerine: "O mehrin miktarını ta-rin ettikten sonra aranızda gönül hoşluğu ile uyuştuğunuz şey (miktar) hakkın-ia üzerinize bir vebal yoktur" ayet-i kerimesi nazil oldu.[37]

Açıklaması

"Muhsanat (= evli kadınlar)" lafzı yukarıda geçen ve nikâhlanması haram lan "anneleriniz, kızlarınız..." ayetine matuftur.
Mana şöyledir: Evli olan kadınları nikahlamanız da size haram kılmmış-ır. Ancak bizimle kâfir düşmanlar arasında dini koruma gayesiyle vuku bulan, ömürmek için ele geçirmek ve işgal arzusuyla olmayan meşru cihad neticesi lınan esir kadınlar bu hükmün dışındadırlar. Ayet-i kerime kocalı kadınları ikâhlamanın haram olduğuna delildir. Fakat esir alınan kadınlar bundan ha-îçtirler. Eğer kocaları kâfir olarak daru'l-harpte kalırlarsa, onları esir almanız ski nikâhlarını düşürür, fesheder.
Esir edilen kadınlardan biriyle evlenmek, o kadının kefalet altına alınma­sı, ırzını ayaklar altına düşürmekten veya karnını doyurma yolu aramaktan korunması için bir usuldür.
"Kadınlar" kaydı, genellik ifade edip her evli kadını da içine alsın diye ge­tirilmiştir.
"Kitabellah" diye masdar ile getirilmesi tekit ifade etmesi içindir. Yani, Allah size bunu yazdı, farz kıldı; başka bir tabirle: "Allah, bu çeşitleri haram kıldığını kuvvetli bir şekilde takdir etti, şüphe ve değiştirme olmaksızın masla­hata uygun şekilde sabit olarak farz kıldı," demektir.
Allah Teâlâ, zikredilen muharremât (haram kılınanlar) dışındaki kadınla­rı ise size helâl kıldı.
Bunun dışında kalanlar, namuslu ve zinaya sapmamış kimseler olarak mehir olmak üzere vereceğiniz mallar ile istemeniz için size helâl kılınmıştır. Mallarınızı zina yolunda ziyan etmeyin ki mallar elinizden çıkıp fakirliğe düş-meyesiniz. Size helâl olan bu kadınlardan evlendiğinize ecri, yani mehri veri­niz. Kadından istifade etmenin mukabili olduğu için mehire ecir ismi verilmiş­tir. Bu hüküm Allah Teâlâ tarafından farz kılınmıştır.
"Ferîdaten" lafzı, ya 'farz kılınmış' manasına 'ecirler* lafzından haldir; ya da tekit edici masdardır; Allah onu bir farz kıldı, demek olur. Çünkü mehir, evllik ak­di yapılırken tayin ve tespit edilir. Nitekim "Eğer onlara bir mehir tayin etmiş bu­lunursanız" (Bakara, 2/237) ve "Kendileriyle temas etmediğiniz, yahut kendilerine bir mehir tayin eylemediğiniz kadınlar..." (Bakara, 2/236) ayetlerinde böyledir.
Yahut da maksat, zevcenin hakkı olan ve Allah Teâlâ'nm farz ve meşru kıldığı, kesin bir şekilde emrettiği mehri ödemeye teşviktir; bunda pazarlığa veya ondan kaçmaya imkân yoktur.
Lâkin evlilik akdinden sonra yapacakları anlaşma ve uyuşmalar sebebiyle de eşlere herhangi bir günah veya sıkıntı da olamaz. Kadın, kocasının mehir borcunun hepsini veya bir kısmını affedebilir, hibe edebilir, yahut koca mehir miktarını arttırabilir; beraberce anlaşıp karar verirlerse, bu hususlarda her­hangi bir mani yoktur. Tespit edildikten sonra mehir miktarında anlaşarak ya­pılacak indirme, hepsini terk etme veya arttırma mubahtır, meşrudur. Zira ev­lilikten maksat bu birlikteliğin, samimilik, sevgi, yardımlaşma ve şefkatten oluşan metin bir temel üzere kurulu olmasıdır. Allah Teâlâ, mahlukatm hayrı nerededir, niyetler nedir, hepsini bilir. Onlar için tedbir ve takdir ettiği hüküm­lerde hikmet sahibidir; lütuf ve rahmetiyle haklarından sadece hayır ve salâh olacak şeyleri meşru kılar.[38]

AĞAÇLARIN GİZLİ KARDEŞLİĞİ
Ağaçlar birbirleriyle ilişki içinde olan “sosyal yaratıklardır” . Yer altında, kökleri vasıtasıyla birbirleriyle temas halindedirler ve gıda alışverişi yaparlar. Ağaçlar bu alışverişi ya köklerini insanların elektrik sistemleri gibi enterkonnekte hale getirerek yapıyorlar. Ya da gıda alışverişi için yer altında yaşayan mantar ağlarını kullanıyorlar. Mantar, ağaçlara bu iyiliği bedava yapmaz. Bir ağaçtan diğerine besin taşırken kendini de doyurur. İsviçre’de neredeyse 490 bin metrekareye yayılmış, bin yaşında bir mantar var. Amerika’nın Oregon eyaletindeki mantarın büyüklüğü, 800 bin metrekare, ağırlığı 660 ton ve yaşı tahminen 2,200’dür. Bu mantar dünyadaki en büyük canlı organizmadır. Wohlleben gezdiği bir ormanda dört veya beş yüz yıl önce kesilmiş dev kayının çotuğunun ( toprağın üstündeki bölümünün) diğer ağaçlardan aldığı besinle canlı kaldığını yazar. Yeryüzünde, canlı cansız her şey birbirine bağlıdır, aynı bütünün bir parçasıdır. Aynı cinsin ağaçları – arasında gezdiğim çamlar, mesela – kök sistemleri aracılığıyla birbirine bağlıdır. Bu bağlantı tesadüfi değildir – demek istiyorum ki, bir ağacın kökü rastgele bir başka ağacın köküyle karşılaştığı için onunla bağlantı kurmaz.
Ağaç kendi cinsinden olan ağacı köklerinden tanır ve onunla irtibat kurar.
Orman bir bütündür, karınca kolonisi gibi, birbiriyle bağlantılı bir süper organizmadır. Besin, güçlü ağaçlardan güçsüz ağaçlara doğru akar. Ağaçlar güneşten aldıkları enerjiyi besine dönüştürerek yaşarlar. Bir ağaç gölgede kaldığı için yeteri kadar beslenemiyorsa veya başka bir nedenle cılız kalmışsa, çevresindeki diğer ağaçlardan destek alır. Her ağacın bir hayır kurumu olmasının nedeni vardır. Ağaç bir orman değildir. Tek başına uzun bir yaşam sürmesi için gerekli ortamı yaratamaz, rüzgarın ve diğer iklim koşullarının insafına kalır. İdeal ortam, aynı türün ağaçları birbirlerine bakarak bir koru veya orman meydana getirdiğinde oluşur. En elverişli ekosistem o zaman meydana gelir. Bu sistem iklimin sert etkilerini yumuşatır, suyun depolanmasına, rutubetin üretilmesine yardımcı olur. Aksi takdirde güneş toprağı kurutacak, rüzgar ormana nüfuz ederek ağaçları sökecek, bütün ağaçlar zarar görecektir. Ağaçlar arasında yardımlaşma, birçok hayvanda, örneğin fillerde olduğu gibi, herkesin yararına olduğu için vardır. Her ağaç, ağaç toplumu için elzemdir. Hasta veya bakımsız olanlar diğerleri tarafından bu nedenle desteklenir. Bir gün sıra bir diğerine gelirse o da destek alacaktır. Bu kardeşlik o kadar sıkıdır ki bazen bir ağaç öldüğünde kökleriyle ilişki içinde olduğu ağaç da ölür. Her ağaç, ağaç toplumu için elzemdir. Hasta olanlar diğerleri tarafından desteklenir. Ticari olarak kesilmek üzere veya orman yangınından sonra dikilen ağaçların kökleri hasarlı olduğu için bu kök kardeşliğini kuramazlar. Bu nedenle yanan ormanı, kendi haline bırakmak gerekir. Yirmi otuz sene içinde eski haline doğal yollardan dönecek, daha sağlıklı ve uzun ömürlü olacaktır. Ağaçlar, insanlar gibidir: Ebeveyn ağaçlar çocukları ile birlikte yaşarlar, onlarla haberleşirler, büyürken onları desteklerler, hasta ve zayıf ağaçlara yardım ederler ve hatta bir tehlike belirdiğinde diğerlerini uyarırlar. Bütün bunlar size bilim kurgu gibi geliyorsa, şaşırmam. Hayatını ormanlarda geçirmiş olan Wohlleben’in kitabında bunlardan daha şaşırtıcı ama hepsi bilimsel araştırmalara dayanan birçok bilgi var. Wohlleben’in kitabını okursanız bir daha ağaçlara ve ormanlara eski gözlerle bakamayacaksınız. Ve dünyadaki en temel gerçeği öğreneceksiniz: Yeryüzünde, canlı cansız her şey birbirine bağlıdır, aynı bütünün bir parçasıdır.
_Metin Münir

Aylak adam!…

İnsan, yaz gelince kışın soğuğunu, kış gelince yazın sıcağını çarçabuk unutuverir ama her ikisi de geri döner, kendini hatırlatır.
Biri dağa, diğeri denize bakan iki pencere arasındaki esintiyi almak için yastıkları yatağın ayak ucuna taşıdım, ama esinti yok.
Dışarıdan içeriye ağustos böceklerinin sesinden başka bir şey girmiyor.
Perdeler, sokağa çıkmalarına izin verilmemiş çocuklar gibi omuzları düşük, somurtuyor.
Başımın altında üç yastık, kitap okuyorum. Terden ıslanınca yastığı ters çeviriyorum. Boynumda terden bir gerdanlık var, tişörtüm vücuduma yapışık.
Klimayı çalıştırabilirim ama klima veya serinlik verecek başka bir aygıtın bulunmadığı lise yıllarımdaki kitap okumalı sıcak yaz öğleden sonralarını yeniden yaşamak için açmıyorum.
Saat bir ile dört arasında Lefkoşa’da dükkânlar kapanır, herkes eve çekilir, yemekten sonra uykuya yatardı. Güneşin tecili olmayan bir sıcakla cezalandırdığı sokaklarda gölgeler duvar diplerine çekilir, asfalt yer yer erir, kediler, köpekler ortadan kaybolurdu.
Bitmeyen tek aşk, kavuşamayanların aşkı değil mi?
PaylaşPaylaş
Ben uyumazdım, çünkü her uyuduğumda derin ve açıklaması olmayan bir depresyonla uyanırdım. Ev halkı uyurken kitap okurdum.
O öğleden sonraları okumalarından en iyi hatırladığım Aylak Adam’dır. Numan amcamın kitapları arasında bulmuştum, bugün Türk klasikleri arasında olan, lakayt yayınevlerinin bir sürü yazım hatasını vurdumduymazlıkla düzeltmeden basmaya devam ettiği bu kitabı.
Daha yaprakları kesilmemişti.
Loş odada, yatakta sırt üstü yatışımı, akşamüstünün yaklaşmasını, kırlangıçların keskin cıvıltısını, tellal Avrayimi’nin o akşam yazlık Halk Sineması’nda oynanacak filmleri bağırarak geçmesini, çok iyi hatırlıyorum.
Ondan önce de, sonra da hiçbir kitap tarafından bu kadar etkilenmedim.
Yusuf Atılgan’ın (1921-1989) Aylak Adam’ı o gün - o beyaz çarşaflı sert yatağın üstünde - beni içine aldı ve bir daha dışarı bırakmadı.
Birkaç yılda bir yeniden okurum. En az yirmi kez okumuşumdur; toplumun, tekrarın ve zamanın alt edemeyeceği bir aşkı, onunla paylaşacak kadını arayan C’nin öyküsünü.
O günlerde evlerde veya başka bir yerde sıcağı kovan aygıtlar yoktu. Yelpazeler vardı, hurma dalından ve yaprağından yapılmış. Sandalyelerin üstünde dururlardı. İsteyen alıp sallardı. Ziyaret günlerinde misafirlere sunulurdu. Yelpazeler sallanır, kahveler içilir, kayısı, ceviz macunları yenirken kadınlar yüksek pencerelerden gelecek bir esinti kırıntısını beklerdi.
O günleri hatırlamak sanki sıcağı arkadaşlaştırıyor. Ama o günleri fazla hatırlamaya gelmez, çünkü hemen hemen herkes suretini siyah beyaz fotoğraflarda bırakarak göçtü. Hisar içindeki birçok ev yıkıldı, ayakta kalanların içinde başka aileler yaşıyor, sokaklarında başka çocuklar oynuyor, başka aksanlar hatta dillerde konuşarak.
Yolculuk, erişmekten önemli olabilir mi?Varmak, başlangıç değil sondur, değil mi?
PaylaşPaylaş
Aylak Adam hiç değişmedi ama. İlkbahar, yaz, sonbahar, kış, yaşlanmadan ve ümitsizliğe kapılmadan bitmeyecek aşkı arıyor ve buluncaya kadar İstanbul’un sokaklarını arşınlayacak. Aile ve toplumun dışında, bir tek o yaşıyor, yabancılaşmış ve yalnız, bir tek o, bulunmaya değen tek şeyi arıyor.
Bir gün muhakkak “onu” bulacak, ama istediği iki kişilik dünyayı kurabilecekler mi?
Bitmeyen tek aşk, kavuşamayanların aşkı değil mi?
Yolculuk, erişmekten önemli olabilir mi?
Varmak, başlangıç değil sondur, değil mi?
Hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Metin Münir