• “Tanrı’nın emriyle şu tuhaf
    kahramanlarımla sürüp giden koca
    hayatı, herkesin görebileceği alay ve
    kimsenin göremeyeceği gözyaşlarıyla
    daha ne kadar seyredeceğim?”
    Ölü Canlar, 1842
    Rus edebiyatının büyüleyici bir
    gelişim gösterdiği 19. yy’ın ilk yarısına
    tanıklık eden ve tanıklığının sonuçlarını
    zengin dili ve insanı derinden etkileyen
    hiciv yeteneğiyle gözler önüne seren
    Nikolay Gogol, aslında bu ‘büyülü
    dönemin’ oluşmasında, gelişmesinde ve
    devam etmesinde rol oynayan en önemli
    kişilerdendir.Çar I. Nikola’nın iktidar döneminde
    (1825-1855) Fransız Devrimi’nin
    düşüncelerinden etkilenerek Çar’ın
    otoritesini bir anayasayla sınırlamak
    isteyen subay ve aydınlardan oluşan
    grubun darbe girişimi (Dekabrist
    Ayaklanması – 14 Aralık 1825)
    başarısızlıkla sonuçlandıktan sonra, bu
    muhalif harekete destek veren kişilerin
    bir kısmı asılarak idam edilir; geri
    kalanlar ise Sibirya’ya sürgüne
    gönderilir. Dönem, baskı dönemidir.
    İktidar, gitgide katılaşan tutumuyla
    ‘fikirleri özgürce ifade etme’ yollarının
    önünü kesmek için çaba sarfeder; Rus
    aydın katmanının (intelligentsia)
    üzerinde ödünsüz bir baskı kurmaya
    çalışılır. Sansür mekanizmasını işlerhale getirmek için kurulan ‘gizli servis’
    acımasızca görevini yerine getirir;
    sadece düşünmek ve yazmak bile
    mutlakiyete, serflik sistemine karşı ‘bir
    başkaldırı’ olarak değerlendirilir.
    Aydınlara nefes bile aldırmamak
    amacıyla var edilen uygulamalar,
    özellikle –Dostoyevski’nin de bir
    komploya katılmış olma suçlamasıyla
    önce kurşuna dizilerek idam edilmeye,
    ardından Omsk’da kürek mahkûmu
    olarak ceza çekmeye mahkûm edildiği–
    1848 yılıyla Çar I. Nikola’nın ölümüne
    (1855) kadar olan dönemde doruk
    noktasına ulaşır. Bu dönem daha sonra
    Rus kültür tarihinde ‘Yedi Karanlık
    Sene’ olarak anılacaktır.
    Baskıcı uygulamaların, uzunsürgünlerin, acımasız cezaların zirveye
    ulaştığı bu dönemde edebiyat da
    dönemin siy reketin üzerine gidilir. Aynı
    dönemde Rusya’nın ulusal kimliği
    üzerine tartışmalar baş gösterir.
    ‘Ulus’tan kasıt nedir? Ulus denilen
    kesim, kendilerinden daha iyi eğitim
    almış ve genelde Avrupa geleneklerini
    benimseyen toprak sahiplerinin
    boyunduruğu altında yaşayan Rus
    köylülerinden oluşan geniş kitleden mi
    ibarettir, yoksa Rus toplumunun
    Fransızca konuşan elit kesiminin kültürü
    de bu kavramın bir parçası mıdır? Rusya
    kendi içine ve kendi geçmişine dönük
    bir tavır mı sergilemelidir, yoksa
    Avrupa’nın bir parçası mı olmalıdır? Bu
    tartışma özellikle 1840’lı yıllardaSlavcılar ve Batıcılar adıyla anılan iki
    grup arasında varolan fikir ayrılığının
    tam da merkezinde yer alır. Her iki grup
    da kendi fikirleriyle örtüştüğüne
    inandıkları iki farklı kenti ülkenin
    başkenti olarak görür: Eski Rusya’nın
    değerlerini yaşatan, sahip çıkan, yansıtan
    Moskova ve yeni, Batılı Rusya’yı temsil
    eden Petersburg.
    İşte Gogol, Rusya’da feodalizmin
    sarsılıp yerine kapitalizmin yapılanmaya
    başladığı, farklı görüşlerin hem iktisadi,
    hem siyasi, hem de kültürel alanda
    birbirleriyle kıyasıya çarpıştığı, aydın
    kesimin üzerindeki baskıların daha önce
    hiç olmadığı kadar yoğunlaştığı bir
    dönemde verir eserlerini; ve var olan
    sistemin savunucuları tarafından Rusinsanının kötü yanlarını göstermekle,
    kendi halkına ihanet etmekle suçlanır her
    seferinde. Oysa ne böyle bir amacı ne de
    inancı vardır yazarken. Rus insanının
    kötü olduğunu değil, sistemin Rus
    insanını kötü gösterdiğini
    düşünmektedir. Ancak Rusya gerçeğinin
    aksayan yönlerini açıkça gözler önüne
    sermedeki başarısı ve egemen sınıfa
    mensup kişileri karikatürize etme
    yeteneği sonucunda tepki görmekten asla
    kurtulamaz. Gerek bu tepkiler, gerekse
    kendi iç çelişkileri Gogol’ün hayatını
    olumsuz yönde etkileyen nedenlerin
    başında gelir.
    Kendisini acımasız bir şekilde
    eleştirenlerin yanında Gogol’ü
    sahiplenen, yazdıklarını, eşsiz yeteneğinidestekleyen önemli kişiler de olmuştur.
    Rus edebiyatına halk masallarını, halk
    dilini sokan ve Rus gerçekçiliğinin
    başlangıç noktası olarak kabul edilen
    büyük şair-yazar Puşkin ve dönemin en
    etkin eleştirmeni, 19. yy Rus
    edebiyatının yönelimlerini büyük ölçüde
    belirleyen Belinski akla ilk
    gelenlerdendir.
    Puşkin ile yakın ilişkisi, Gogol’ün
    tutunabildiği, bildiği yolda devam etmek
    için güç kazandığı nadir kaynaklardan
    biridir. Puşkin’in her sözü, her eleştirisi,
    her önerisi onun için önemlidir. Bu
    yüzdendir ki bir Avrupa gezisi (daha
    doğrusu kendisine yöneltilen
    eleştirilerden uzaklaşmak için kendini
    mecbur hissettiği bir kaçış) sırasında,konusunu da Puşkin’in önerdiği Ölü
    Canlar adlı eseri yazmaya çalışırken
    haber aldığı ‘Şairin Ölümü’
    [1] onu
    derinden etkiler ve üzüntüsü Mart
    1837’de arkadaşı Pletnev’e yazdığı
    mektuba şu şekilde yansır:
    “Rusya’dan bundan daha kötü bir
    haber alamazdım. Onun ölümüyle
    yaşama sevincimi tamamen yitirdim.
    Onun fikrini almadan hiçbir şey
    yapamıyordum! Onu yanımda hayal
    etmeden tek bir satır bile yazamıyordum!
    O ne der? Neye dikkat eder? Neye
    güler? Neyi beğenir? Bilmek
    istediklerim bunlardı; beni yazı yazmaya
    teşvik eden şeyler bunlardı... Tanrım,
    onun ilhamıyla başladığım elimdeki bueseri, onun eserini sürdürecek gücü
    kendimde nasıl bulacağım?... Kaç kez
    kalemi yeniden elime almayı denedim,
    ama kalem elimden düştü gitti.
    Anlatılmaz bir keder bu!”
    Puşkin’in ölümünden bu derece
    etkilenen Gogol, çok zorlanmasına
    karşın üzerinde çalışmakta olduğu iki
    önemli eseri tamamlar ve 1842 yılında,
    Rusya gerçeğinin aksayan yönlerini
    etkili bir şekilde gözler önüne serdiği ve
    yerdiği Ölü Canlar adlı romanın birinci
    cildiyle 19. yy Rus edebiyatının ağırlıklı
    konusu olan ‘küçük adam’ temasının
    başarıyla işlendiği Palto isimli
    öyküsünü yayınlar. Öykü, Rus
    Edebiyatı’nın gelişmesinde, Rus
    gerçekçiliğinin oluşmasında önemli roloynayacak; sonraki günlerde
    Dostoyevski “Hepimiz Gogol’ün
    ‘Palto’sundan çıktık” itirafında
    bulunacaktır. Ünlü eleştirmen Belinski
    de Palto’yu dönemin en önemli eseri
    olarak nitelendirecektir.
    Bu öyküyle birlikte o güne kadar ihmal
    edilmiş, görmezden gelinip eserlere
    konu edilmemiş, kent toplumunun bir
    parçası olan küçük memurların
    yaşantıları ve dramları Rus edebiyat
    tarihindeki yerini alacaktır.
    Çarlık Rusyası’nda yaşanmakta olan
    eşitsizliği net bir şekilde ortaya koyan
    öykünün başkişisi Akakiy Akakiyeviç’in
    acılarla dolu hayatı, ‘küçük insanların’
    çektiklerinin sadece bir parçasıdır. Artıkedebiyatın vurgusu yoksul, ezilen,
    haksızlığa uğrayan ‘küçük insanlar’
    üzerine kaymıştır ve Gogol’den sonra
    gelen Rus yazarlarının hemen hepsinin
    bu öyküye borçlu olduğu bir şey vardır.
    Gogol öyküyü, bir arkadaş toplantısı
    sırasında anlatılan bir olaydan
    esinlenerek yazar: Ava çıkmaya çok
    meraklı olan küçük bir memur, yıllarca
    bin bir güçlükle para biriktirerek bir av
    tüfeği satın alır. Yeni tüfeğiyle ava
    çıktığı gün sandala biner ve her nasılsa
    tüfek suya düşüp kaybolur. Memur
    üzüntüsünden yataklara düşer; günlerce
    ateşler içinde kıvranır. Başka bir çözüm
    yolu bulamayan arkadaşları aralarında
    para toplayarak kendisine yeni bir tüfek
    alır ve memur ancak o zaman iyileşir.Bahsi geçen olay anlatıldıktan sonra
    Gogol’ün etrafında bulunanların hepsi
    kahkahalarla gülmeye başlar; oysa
    Gogol anlatılanlarda gülünecek bir yan
    bulamamış ve uzun süre düşüncelere
    dalıp kalakalmıştır.
    Gogol, duyduğu andan itibaren içini
    kemirmeye başlayan bu olayı tam sekiz
    sene sonra yayınlanan Palto’da, güç
    şartlarda yaşayan, varolan sistemin de,
    çevresindeki kişilerin de önemsemediği
    Akakiy Akakiyeviç’in dramıyla gün
    ışığına çıkaracaktır. Öykü, yayınlandığı
    andan itibaren soylu kesimin tepkisine
    hedef olur. Dönemin ‘mühim
    adamlarından’ biri eseri şöyle yorumlar:
    “Şu Gogol’ün Palto’su amma dadehşet verici bir hikâye. Kalinkin
    Köprüsü’ndeki hortlak bir gün hepimizin
    sırtından paltosunu çekip alabilir.
    Hikâyeyi okurken ne hale düştüm, varın
    siz düşünün.”
    Öykünün, Rus edebiyatında kendinden
    sonraki gelişmelerde belirleyici rol
    oynayacak şekilde, ‘küçük adam’
    temasını derinlemesine incelemesinin ve
    bu yönde vazgeçilmez bir örnek
    oluşturmasının dışında dikkat edilmesi
    gereken bir yanı daha bulunmaktadır.
    Gogol’ün bu eserde kullandığı dil,
    tutturduğu ton, önceki eserlerinden
    farklıdır. Yazdıklarıyla, okuyucularını
    acı acı gülümsetmeye çok yatkın olan
    yazar, Palto’da bu becerisini doruk
    noktasında yaşatır. Bu kez, okuyanlarıgülümsetmekten çok sarsmayı
    hedeflemiştir.
    Bugün, okuyanlara hâlâ söyleyecek
    sözü olan bu metin, hiç kuşkusuz Dünya
    ve Rus edebiyatı açısından önemini ve
    değerini yitirmeden gelecek nesillere de
    aktarılacak ve hak ettiği yeri korumaya
    devam edecektir. Daha önce birçok
    çevirmen tarafından Türkçe’ye aktarılan
    bu çok önemli gördüğüm öyküyü
    yorumlama şansını bana veren “Bordo
    Siyah”a ve sevgili hocam, editörüm
    Veysel Atayman’a teşekkür ederim.
    Aslı Takanay
    Aralık 2003, Istanbul
  • Değerli Gençler! Okumak, bir tutkudur, soylu bir eylemdir. Okumak düşünmektir. Her metin insanı düşündürür. Okumak tefekkürdür, tefekkür ise ibadettir. Bir saatlik tefekkür, bir sene ibadetten hayırlıdır. Okumak ilme açılan bir kapıdır ve İlim öğrenmek insanı daima yükseltir...
    Prof Dr Ekrem Savaş
  • Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
    En kesîf (kalabalık) orduların yükleniyor dördü beşi,
    -Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya-
    Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
    Ne hayâsızca tehaşşüd ki (yığınak ki) ufuklar kapalı!
    Nerde -gösterdiği vahşetle- "bu: bir Avrupalı!"
    Dedirir -yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
    Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
    (hapishanesi ya da kafesi!)

    Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
    (insanoğlunun bütün kavimleri)
    Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.
    Yedi iklîmi cihânın duruyor karşına da,
    (yeryüzünün yedi ikliminden gelenler duruyor karşında)
    Avusturalya'yla berâber bakıyorsun: Kanada!
    Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
    Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
    Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
    Hani, tâ'ûna da züldür bu rezîl istîlâ!
    (veba mikrobunu bile utandırır)
    Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl (soylu yaratık),
    Ne kadar gözdesi mevcûd ise, hakkıyle sefîl,
    Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
    Döktü karnındaki esrârı (gizlediklerini) hayâsızcasına.
    Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti (çok güzeldi) o yüz...
    Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
    Sonra mel'undaki tahrîbe müvekkel esbâb,
    (Sonra lanet olasının yakıp yıkmak için kullandığı araçlar)
    Öyle müthiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.
    (öylr korkunç ki: her biri bir ülkeyi yıkık eder)

    Öteden sâikalar (yıldırımlar) parçalıyor âfâkı (ufukları) ;
    Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı (derinlikleri);
    Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
    Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
    Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam (ateş),
    Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
    Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
    O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
    (insan parçaları)
    Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
    Boşanır sırtlara, vâdîlere, sağnak sağnak.
    Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
    Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
    Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
    Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre.
    Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermîler...
    Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!
    Ne çelik tabyalar (siperler) ister, ne siner hasmından;
    Alınır kal'â mı (kale mi) göğsündeki kat kat îman?
    Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
    (hangi kuvvet ona boyun eğdirebilir ki)
    Çünkü te'sis-i İlâhî o metîn istihkâm.
    (çünkü o sağlam kuvvetli siper Allah'ın eseri)

    Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,
    (sağlamlaştırılmış yerler bile sarılır, indirilir)
    Beşerin azmini tevkîf edemez sun'-i beşer;
    (insanlığın azminden alıkoyamaz insan yapısı eserler)
    Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi (sonsuz sınırı);
    "O benim sun'-i bedî'im, onu çiğnetme" dedi.
    ("o benim en güzel eserim, onu çiğnetme" dedi)
    Âsım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
    İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.

    Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
    (Şşehidlerin gövdesinden oluşmuş bir baksana dağlar taşlar)
    O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
    Yaralanmış tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
    Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!

    Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
    Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
    Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd'i... (birliği)
    Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
    Sana dar gelmeyecek makberi (mezarı) kimler kazsın?
    "Gömelim gel seni târîhe" desem, sığmazsın.
    Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
    (o tarih kitabı, altüst ettiğin çağlara da yetmez)
    Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
    (sen ancak sonsuzluklara sığabilirsin)
    "Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
    Rûhumun vahyini (ilhamını) duysam da geçirsem taşına;
    Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle (örtü diye),
    Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle (yıldızlarıyla);
    Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
    Yedi kandilli Süreyyâ'yı (ülker yıldızını) uzatsam oradan;
    Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
    Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
    Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
    (Türbenin bekçisi gibi gibi ta güneşin doğuşuna dek bekletsem)
    Gündüzün fecr ile âvîzeni lebriz etsem;
    (gündüzün taze ışıklarıyla avizeni silme, taşkın doldursam)
    Tüllenen mağribi (günbatımını), akşamları sarsam yarana...
    Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.

    Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
    (Sen ki, son Haçlı Ordusu'nun saldırısını kırarak )
    Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîn'i,
    Kılıç Arslan gibi iclâline (büyüklüğüne) ettin hayran...
    Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran (azgınlık),
    O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
    Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
    (Sen ki, cisimlerde dolaşır ruhun ve adın)
    Sen ki, a'sâra (yüzyıllara) gömülsen taşacaksın...
    Heyhât, (yazık)
    Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
    (yerler, yönler)

    Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber (mezar),
    Sana âgûşunu (kucağını) açmış duruyor Peygamber.

    Mehmet Akif Ersoy
  • O sebük-seyr ü sebük-rev ki haberdar olmaz
    Eylese sîne-i mûr üzre eğer cevlânı

    (O çabuk koşan-giden soylu at -eğer- karıncanın göğsü üzerinde dönüp dolaşsa, karıncanın bundan haberi bile olmaz)
    Metin Akkuş
    Sayfa 36 - Kültür Bakanlığı Yayınları
  • Kitapta Piri Reis'in çizmiş olduğu dünya haritasının ortaya çıkarılışı ve haritanın sahip olduğu, bugün bile açıklanmasında güçlük çekilen hususlara yer verilmiştir..
  • Rus edebiyatının talihsiz bir dehâsı: Puşkin

    Ey güzel ülke! Uzak ülke.
    Ey bilmediğim ülke!
    Ne kendi isteğimle geldim sana,
    Ne de soylu bir atın sırtındl
    Beni bu yiğit delikanlıyı,
    Gençliğin ateşi sürükledi sana.
    Bir de başımdaki şarap dumanları..

    Ataol Behramoğlu'nun çevirdiği, Nadir Göktürk'ün bestelediği Tanju Duru'lu, Emin İgüs'lü ‘’Ezginin Günlüğü'nün’’ seslendirdiği ve severek dinlediğimiz bu dizeler Puşkin’in bir şiiridir.

    Nâzım Hikmet'in; "ömrüm boyunca bir tek şiir çevirdim Türkçeye.’’ dediği şiirin şairidir Puşkin.
    Nâzım Hikmet’in; ‘’öldü diye her seferinde dehşetli bir keder duydum.’’ dediği şairdir Puşkin.
    Nâzım Hikmet’in; ‘'yeryüzünde batısı, doğusu, kuzeyi, güneyi içinde sevdiğin dört şair say deseler, bu dörtten biridir.’’ dediği şairdir Puşkin.

    Nâzım'ın çevirdiğini bahsettiği Puşkin şiiri ise ‘’Kleopetra ve Âşıkları'’dır. ‘’Kleopetra ve Âşıkları’’ şiirinde Puşkin aşağıdaki dizeleri bir şarkıcıya söyletir;

    Mutluluğunuz sizin, benim aşkımdadır,
    Dinleyin beni, ben dilersem eğer, siz
    Benimle bir olabilirsiniz.
    İhtiras alışverişine kim giriyor, kim?
    Aşkımı satıyorum ben,
    Hayatı pahasına bir gecemi benim
    Söyleyin, kim satın alacak içinizden?

    Aleksandr Sergeeviç Puşkin 26 Mayıs (bazı kaynaklar Puşkin’in doğum tarihini 06 Haziran olarak verirler) 1799’da doğdu ve 29 Ocak 1837’de Moskova’da vefat etti.

    Annesi ve babası çok kültürlü, soylu ve aristokrat insanlardır. Puşkin, ilk bilgilerini yabancı eğitmenlerden edinir. Henüz sekiz yaşındayken Fransızcası Rusçası kadar iyidir. On bir yaşına geldiğinde ise özgürlükçü yazarlarına hayran olduğu Fransız Edebiyatı’nı neredeyse ezberler ve Fransızca şiirler yazmaya başlar.

    Kendisine Rus masallarını anlatan, eski Rus türkülerini söyleyen yaşlı dadısı Arina Rodionovna ona Rus halkının ruhunu aktarır ve Arina’nın anlattıkları, Puşkin’in çocukluk ruhunda silinmez izler bırakır.

    Puşkin, dönemin baskıcı ortamına ve yönetime karşı, sanatın özgürlüğü konusunda düşüncesini eserlerinde ustaca yansıtır. Bir şiirinde bunu net bir şekilde görmekteyiz:

    Çünkü yasak tanımaz rüzgâr, 
    Zincir vurulmaz kartala, genç kız kalbine. 
    Şair de öyledir işte 
    İçinden geldiği gibi yaşar... 

    Eserlerinin bir kısmını görevli olarak gittiği Kafkasya’da yazar. Burada ünlü "Kafkas Esiri" (Kavkazskiy Plennik -1822, şiir) ve "Bahçesaray Çeşmesi" (Bakhchisarayskiy Fontan – 1824, şiir) adlı eserlerini yazar. Bu dönemdeki şiirlerinden birisinin adı da ‘’Gece sisi kaplamış tepelerini Gürcistan’ın’’dır:

    Gece sisi kaplamış tepelerini Gürcistan'ın;
             Karşımda akıyor Aragva uğultulu.
    Hem hüzün hem bir hafiflik var içimde; kederliyim,
             Seninle dopdolu, aydınlık bir keder bu.
    Seninle, sadece seninle... Hiçbir şey
             Bozmuyor, tedirgin etmiyor üzgünlüğümü,
    Ve yürek yeniden tutuşuyor, seviyor yeniden,
             Sevmemesi olanaksız çünkü.

    Puşkin, bir baloda eski yüksek rütbeli bir memurun kızı olan Natalya Gonçarova ile karşılaşır ve büyüleyici güzellikteki bu genç kıza âşık olur. Puşkin’in mutsuzluğuna, talihsizliğine ve çok genç yaşta ölümüne giden yolun başlangıcı olur bu karşılaşma, bu aşk ve bu yanlış tercih; yeryüzünde çoğu insanın yaptığı gibi… Natalya edebiyatla hiçbir ilgisi olmayan, Puşkin’i bir şair olarak umursamayan, aklı fikri kendine rahat bir yaşam sağlayacak bir koca bulmakta olan sıradan biridir ve ailesinin de ondan pek bir farkı yoktur.

    Puşkin Natalya’ya evlenme teklif eder; Natalya ise, şairin evlenme teklifini belirsiz bir tarihte cevaplanmak üzere erteler. Puşkin, bu durum karşısında umutsuzluğa kapılır ve Cervantes’in söylediği; ‘’aşk, göğüs göğüse çarpışarak değil, ancak kaçarak yenilebilir bir düşmandır’’ sözüne uyarak Moskova’dan uzaklaşmak ister. Bu nedenle de, 1829’da, Natalya’yı unutabilmek amacıyla bir gözlemci olarak Rus ordusuna katılır ve Osmanlı topraklarına Erzurum’a kadar gelir. Sonradan yazdığı “Erzurum Yolculuğu” adlı eserinde yol izlenimlerini anlatır.

    İşte bu yolculuğunda Sibirya’dan Polonya’ya kadar bilinen bir aşk şiirini Erzurum’da yazar; Türkçe okunuşu ile  "Ya vas lyubil"; ‘’Seviyorum Sizi’’ Ataol Behramoğlu’nun çevirisiyle Türkçesi; (Seviyorum Sizi, Aleksandr Puşkin, Türkiye İş Bankası Yayınları, Çeviren: Ataol Behramoğlu, 2006)

    Seviyordum sizi ve bu aşk belki
    İçimde sönmedi bütünüyle.
    Fakat üzmesin sizi artık bu sevgi
    İstemem üzülmenizi hiçbir şeyle.
    Sessizce, umutsuzca seviyordum sizi.
    Bazen çekingenlik, bazen kıskançlıkla üzgün.
    Bu öyle içten, öyle candan bir sevgiydi ki
    Dilerim bir başkasınca da böyle sevilin.

    Moskova’ya dönen Puşkin, Natalya’ya evlenme teklifini yineler. Uzun çekişmelerden sonra Natalya’nın ailesini de ikna etmeyi başarır ve sonunda nişanlanırlar. Natalya ise, bu duruma karşı kayıtsız kalır ve sadece izlemekle yetinir. Natalya’nın bu tutumu da sonuna kadar böyle devam eder. Yaşamını çekilmez kılan bir kayınvalidesi ve kusursuz ama yapay bir çiçek olan eşi vardır artık Puşkin’in.

    Ayrıca rejim karşıtı söylemleri nedeniyle de bitmek bilmeyen soruşturmalar ve yasaklamalar yüzünden içi büyük bir acıyla dolsa da Puşkin, yazmaya devam eder. “Yevgeni Onegin”, “ Don Juan” , “Veba Sırasında Ziyafet” gibi manzum tragedyalarını ve “Dubrovski”, “Maça Kızı” gibi önemli eserlerini bu dönemde yazar. Gogol’la olan arkadaşlığı da bu döneme rastlar. Öyle ki, Gogol’a ünlü ‘’Ölü Canlar’’ romanını yazma fikrini Puşkin verir.

    ‘’Şair’e’’ şiiri ise bu döneminin eseridir; Sefer Aytekin’in çevirisiyle ‘’Şair’e’’ şiiri;

    Ey şair! Kulak asma, sevgisine sen halkın
    O canım methü sena, anlık gürültü, geçer;
    Kuru kalabalığın gülüşünü duyarsın,
    Ve aptalın hükmünü; fakat metin ol, boşver.
    Sen Çarsın; yalnız yaşa, yolunda yalnız yürü,
    Yürü, hür vicdanının seni çektiği yere,
    Olgunlaştır, sevgili meyveyi, tefekkürü;
    Hizmetine karşılık bir mükâfat bekleme.
    Her şey sendedir, sende; büyük mahkeme sensin;
    Eserine, elden çok, kıymet biçebilensin,
    Söyle ey titiz şair, sen ondan memnun musun?
    Memnunsan, kalabalık varsın küfretsin sana,
    Tükürsün, ateşini yakan ulu mihraba,
    Şamdanını, çocukça öfkeyle, sarsadursun.

    Evde mutluluğu bulamayan Puşkin’in kadınlara aşırı bir düşkünlüğü oluşur. Şu sözü bu özelliğini anlatır: ‘’Mutluluğun iki biçimi vardır. Biri bir kadına sabırsız bir halde umutla giderken ve diğeri bir kadından ve tutkudan kurtulmuş olarak geri dönerken.’’

    Evime çekinmeden, serbestçe
    evimin kadını olarak gir...

    diye söyler Puşkin şiirinde bütün güzel kadınlara…

     ‘’Erzurum Yolculuğu’’ kitabında, Anadolu halkı ile İstanbul şehri halkının ve sarayın çözülmesini, halk ile yönetimin kopukluğunu, kendi yarattığı yeniçeri Eminoğlu karakterinin ağzından güzel bir şiirle anlatmıştır, Ataol Behramoğlu’nun çevirisiyle;

    Gâvurlar övüyor şimdi İstanbul'u
    ama yarın demir ökçeleriyle
    uyuyan bir yılan gibi ezecekler onu
    ve çekip gidecekler bırakıp öylece
    İstanbul bırakmasın hala uykuyu

    (Şiir uzun, şiirin tamamını yazımın sonunda veriyorum.)

    1833'te tamamladığı şiirsel romanı ‘'Yevgeni Onegin’' Rus edebiyatı’nın en büyük başyapıtı olarak görülür. Bu eseri 1879 yılında operaya uyarlanır. Rus asıllı Amerikalı yazar Vladimir Nabokov  '’Yevgeni Onegin’' için ‘’yabancı bir dilde anlam derinliğiyle verilmesi mümkün değildir”  diye ifade eder.

    En büyük eseri "Yüzbaşının Kızı" ile ilgili olarak Gogol şöyle demektedir: ‘’Yüzbaşının Kızı ile karşılaştırılınca bütün romanlarımız ve büyük hikâyelerimiz yavan kalıyor. Saflık, yumuşaklık öyle bir yüksekliğe ulaşıyor ki bu yapıtta, gerçek bile yapmacık ve karikatürize edilmiş gibi görünüyor. Ortaya gerçekten de ilk olarak Rus karakterleri çıkıyor. Kalenin basit komutanı, karısı, bayraktar, biricik topuyla kalenin kendisi, zamanın karışıklığı, sıradan insanların o alçak gönüllü büyüklüğü. Bütün bunlar yalnızca gerçek değil, onu da aşan bir şey.’’

    Puşkin Rus ve dünya yazınına, aralarında ‘’Ruslan ile Ludmila’’, ‘’Çingeneler’’; ‘’Bahçesaray Çeşmesi’’, ‘’Kafkas Tutsağı’’, ‘’Yevgeni Onegin’’ gibi anlatı - şiirler de bulunan ölümsüz bir şiir mirası bırakmıştır. Fakat onun ‘’Byelkin′in Hikâyeleri’’, ‘’Dubrovski’’, ‘’Yüzbaşının Kızı’’ vb. öykü ve romanları da, şiir türündeki yapıtlarından daha az ünlü değildir.

    Şiir çevirisinin özel güçlükleri nedeniyle, kendi ülkesi dışında şiirlerinden çok, öykü ve romanlarıyla tanınmaktadır. Her şair Puşkin’den izler taşır. Çünkü Puşkin şiirin ölümsüz yaratıcılarından, yol göstericilerinden biridir. Son yazdığı şiirlerinden birisidir;

    Tüm arzularımı yaşadım ben 
    Hayallerime de soğudum artık 
    Sadece acılarım kaldı içimde 
    Meyveleri kalbimdeki boşluğun...

    38 yaşına rağmen tüm arzularını yaşamıştır artık, hayallerine de soğumuştur, sadece acıları kalmıştır içinde. Bu yaşta sanki intiharına karar verir; çünkü ömrünün bu anında kader George Charles d'Anthès adında Fransız Ordusunda görev yapan birisi ile karşılaştırır O’nu.

    Puşkin, o sıralarda kendisine yazılan birkaç imzasız mektup aracılığıyla, d'Anthès adındaki bu Fransız delikanlısının eşi Natalya Puşkin’e kur yaptığını, Natalya’nın da buna kayıtsız kalmadığını öğrenir. 1837’de d'Anthès’i düelloya çağırır. Bu bir anlamda Puşkin’in ölüme meydan okuyuşudur. Çünkü d'Anthès’in ordunun en iyi nişancılarından olduğu bilinmektedir.

    27 Ocak 1837'de St.Petersburg yakınında düellonun yapılmasına karar verilir. Puşkin'in şahidi arkadaşı Danzas'tır. Düello'da kullanacağı silahı almak için gümüşlerini sattığı iddia edilir. Düelloda Puşkin tarafından omzundan yaralanan d'Anthès, Puşkin’i karnından yaralamayı başarır.

    "Yüzbaşının Kızı" romanındaki yazdığı şekilde gerçekleşen düello sonucu iki gün boyunca can çekişen Puşkin, 29 Ocak 1837 yılının soğuk bir öğleden sonrası yine bir hikâyesinin kahramanı gibi hayata gözlerini yumar.

    Şairin öldüğünü duyunca evinin kapısının önünde toplanan ve ‘’Yevgeni Onegin’’in son baskısını kapış kapış tüketen halk, şairin ölümü üzerine neredeyse hükümete karşı bir ayaklanma noktasına gelir. Bu gerekçe ile olayların çıkmasından çekinen polis, bir gece yarısı, şairin tabutunu gizlice kiliseden alır ve Mihaylovskoye köyüne götürerek toprağa verir.

    Rus edebiyatı uzmanı Ataol Behramoğlu bir yazısında Puşkin’in Çar karşıtı olması nedeniyle bu düellonun bir komplo olabileceğini yazar.

    Moskova’da Kremlin’e dik inen Tverskaya Ulitsa (caddesi) üzerinde hemen Puşkinskaya Metrosundan Tverskaya çıkışının açıldığı yerde heybetli bir heykeli bulunmaktadır.

    26 Mayıs 1880’de Moskova’da yapılan bu Puşkin Heykeli’nin açılış törenine, Dostoyevski bir konuşma yapması için davet edilir. Kendi çalışmalarına ara veren Dostoyevski, hayatı boyunca hayranlık duyduğu, manevi yol göstericisi ve büyük Rus dehâsı olarak gördüğü Puşkin hakkında bir konuşma hazırlar. Tören Çar’ın emriyle ertelenmesine rağmen, Dostoyevski büyük bir cesaretle yola çıkar ve konuşmasını yapar. Rus edebiyatında “büyük bir olay” ve bir dönüm noktası olarak değerlendirilen bu konuşmada Dostoyevski, tüm hayatı boyunca karşılaştığı, kendisine yöneltilen suçlama ve eleştirilere meydan okur; Batıcılarla Slavcıları, halkla aydınları, Rusya’yla Avrupa’yı uzlaştırmaya çalışır.

    Puşkin’in heykelini çevreleyen küçük park, Moskova’da sevgililerin önemli buluşma mekânlarından birisidir.  Bu parkta amatör müzik grupları konserler verir. Puşkin’in heykelinin önünde her daim taze bırakılmış çiçekler bulunur. Nedeni bir Rus’a sorulduğunda; ‘’Puşkin’i sevmek Rusya’da bir gelenektir’’ cevabı verilir. Çünkü oralarda hâlâ vefa vardır, sanata, edebiyata saygı vardır, kadir kıymet bilme vardır, bizde olduğu gibi şairlerin mezarları tahrip edilmez.

    Birçok kişi tarafından en büyük Rus şairi ve Rus edebiyatının kurucusu kabul edilir. Tüm Rus kitaplarında adı "bir dâhi" olarak anılır. Puşkin, klasik Batı edebiyatını ve Rus halkının ruhunu sentezleyerek, Rus edebiyatı’nda “gerçekçilik akımı”nı başlatan şair ve yazardır. Rusların Dante'si olduğu söylenir. Dante nasıl İtalya'ya bir dil armağan ettiyse Puşkin de Ruslara o enfes edebiyat dilini hediye etmiştir. Dostoyevski onun için '’Rus edebiyatının peygamberidir’' der… Tolstoy da Puşkin hakkında söyle der: "Ondaki güzellik duygusu kimsede olmadığı kadar gelişmiştir. Sanatçıya gelen ilham ne kadar güçlü olursa, onu esere yansıtmak için gereken çaba da bir o kadar büyük olur. Puşkin’in şiirleri öylesine sade ve pürüzsüzdürler ki, aynen bu şekilde ona aktarıldığını düşünürüz. Oysa onun bu sadelik ve pürüzsüzlüğe ulaşmak için ne kadar emek sarf ettiğini bilmeyiz."

    Puşkin çevirileriyle bilinen ünlü Türk edebiyatçı ve şair Ataol Behramoğlu Puşkin hakkında şunları söyler: ‘’Ben, Puşkin’in hemen hemen tüm şiirlerini de Türkçeye tercüme ettim. Türkiye’de basılan ‘Sizi Seviyorum’ kitabında Türk okuyucuları Puşkin’in pek çok lirik şiirlerini bulabilirler. Puşkin’in doğum günü olan 6 Haziran, herkes için, Rus edebiyatı ve tüm Ruslar için çok önemli gündür. Puşkin’in eserlerinden hiç olmazsa bazı satırlar bilmeyen bir tek Rus insanı, hatta bir tek Rus çocuğu bulunmaz sanırım. Puşkin’in sanatı, Rus dili hazinesidir.’’

    Tarihçi İlber Ortaylı Siyaset Bilimi doktora derslerinde annesini derse getirir ve annesi de öğrencilerine Rusça Puşkin'in şiirlerini okurdu... .

    Puşkin’i okumadan bu dünyadan gitmemek lazım! Puşkin’i tanımak için en azından "Yüzbaşının Kızı" okunmalı diye düşünüyorum.

    Osman AYDOĞAN

    Erzurum Yolculuğu  

    Gâvurlar övüyor şimdi İstanbul'u
    ama yarın demir ökçeleriyle
    uyuyan bir yılan gibi ezecekler onu
    ve çekip gidecekler bırakıp öylece
    İstanbul bırakmasın hala uykuyu

    İstanbul peygamberin yolundan ayrıldı
    onu baştan çıkardı kurnaz batı
    dalarak utanç verici zevklerin koynuna
    o ihanet etti duaya ve kılıca
    küçümsüyor artık savaş alanından akan teri
    şarap saati oldu dua saatleri

    Söndü inancın kutsal ateşi
    dolaşır evli kadınlar mezarlıklarda
    her kocakarı her hacı ana
    hareme sokarlar erkekleri
    işbirlikçi harem ağası uykuda

    Ama Erzurum öyle mi ya?
    bizim dağlı, çok yollu kentimiz
    kapılmadık biz zevkü sefaya
    yüzvermedik isyan şarabına
    günah yolundan gitmedik, gitmeyiz

    İnanç sahibiyiz, oruç tutarız
    kutsal sulardır doyuran bizi
    düşman üstüne rüzgâr gibi
    uçup gider atlılarımız
    girilmez haremlerimize
    serttir harem ağalarımız
    kadınlar rahatça otururlar içerde

    Puşkin’in Eserleri

    Ruslan i Lyudmila – Ruslan ve Ludmila (1820) (şiir)
    Kavkazskiy Plennik – Kafkas Esiri (1822) (şiir)
    Bakhchisarayskiy Fontan – Bahçesaray Çeşmesi (1824) (şiir)
    Tsygany, – Çingeneler (öyküsel şiir) (1827)
    Poltava (1829)
    Küçük Trajediler (1830)
    Boris Godunov  (1825) (dram)
    Papaz ve uşağı Balda'nın Hikâyesi (1830) (şiir)
    Povesti Pokoynogo Ivana Petrovicha Belkina – İvan Petroviç Belkin'in hikâyesi (Beş kısa hikâyeden oluşur: Atış, Kar Fırtınası, Cenazeci, Menzil Müdürü ve Bey'in Kızı) (1831) (düzyazı)
    Çar Saltan Masalı (1831) (şiir)
    Dubrovsky (1832-1833, yayınlandı1841, roman)
    Prenses ve 7 Kahraman (1833, şiir)
    Pikovaya Dama – Maça Kızı (hikâye) (1833) daha sonra operaya uyarlanmıştır.
    Altın Horoz (1834, şiir)
    Balıkçı ve Altın Balığın Hikâyesi (1835, şiir)
    Yevgeni Onegin (1825-1832) (şiirsel roman)
    Mednyy Vsadnik – Bronz Süvari (1833, şiir)
    Yemelyan Pugachev isyanının Tarihi (1834, düz yazı)
    Kapitanskaya Dochka - Yüzbaşının Kızı (1836, düz yazı)
    Kirdzhali – Kırcali (kısa hikâye)
    Gavriliada
    Istoriya Sela Goryukhina – Goryukhino Köyü'nün Hikâyesi (bitirilmemiştir)
    Stseny iz Rytsarskikh Vremen – Şövalye Hikâyeleri
    Yegipetskiye Nochi – Mısır Geceleri (kısa şiirsel hikâye, bitirilmemiştir)
    K A.P. Kern – AP. Kern'ne (şiir)
    Bratya Razboyniki – Haydut Kardeşler (oyun)
    Arap Petra Velikogo – Büyük Petro'nun Arabı (tarihsel roman, bitirilmemiş)
    Graf Nulin – Kont Nulin
    Zimniy vecher – Kış akşamı
  • Poetika, Aristoteles'in günümüze ulaşan tüm diğer eserleri gibi sadece talebeleri için yazdığı ve halktan gizli tuttuğu, şiir ve tiyatro sanatı üzerine kaleme aldığı ezoterik bir metin. Platon'dan farklı bir sekilde felsefeye yakın bir konum verilerek şiirin savunulduğu ve değerinin teslim edildiği klasik bir eser. Malesef bu eser cevirmen Samih Rıfat'ın belirttiğine göre Türkiye'de hak ettiği ilgiyi görememiş ve ihmal edilmiş. Uzun zamandır -bu yeni çeviriye kadar- dili güncelligini kaybetmis tek bir çeviriye sahipmiş dilimizde bu kitap. Malesef tüm olay örgüsü bu kitabın güldürü ile ilgili hayali bir kayıp ikinci bölümünün bulunması sonucu ortaya çıkan entrikalardan oluşan Umberto Eco'nun Türkiye'de yüz binin üstünde satan "Gülün Adı" adlı romanının olaganüstü başarısı bile bu kitabın satışlarında en ufak bir kıpırdanma meydana getirmemiş. Cevirmen de tüm bu ilgisizlige belki de bir tepki olarak kitabı yeni bir ceviriyle bizlere sunmuş. Kitapla ilgili bu kısa bilgilerden sonra içerigi ile ilgili notlarıma gecmek istiyorum.

    Aristoteles'e göre:

    -Trajedya ve komedyayı birbirinden ayıran şey; birinin günümüz insanlarından daha iyileri, öbürünün ise daha kötüleri taklit etmesidir.

    -Şiir sanatını doğuran iki doğal neden vardır. Bunlar insanın taklide, ezgi ve tartıma duydukları eğilimlerdir.

    -Gülünç olmak bir kusurdur ve cirkinliktir ama ne acı ne de zarar getirir. Komedya maskesi bunu simgeler.

    -Trajedya soylu bir eylemin taklididir (mimesis), uyandırdıgı acıma ve korku aracılığıyla bu türden heyecanların katharsisini (arınma) gerçekleştirir.

    -Öykü trajedyanın ilkesidir sanki ruhudur. Karakterler ikinci, düşünce üçüncü sırada gelir.

    -Tarihçi ile ozan arasındaki fark birinin gerçekten olmus, digerinin ise olabilecek şeyleri anlatmasıdır. Bu yüzden şiir felsefeye tarihten daha yakındır ve daha değerlidir. Çünkü şiir daha genelden, tarih ise daha özelden bahseder.

    -Her trajedyada bir düğüm bir de çözüm bulunur.

    -Anlatımda aranan özellik sıradanlığa düşmeden açık olmaktır.

    -Egretileme yapmayı bilmek önemlidir ve doğal yeteneğin kanıtıdır.

    -Ozan kendi adına olabildiğince az konuşmalıdır.

    -Olanaksız ama gerçeğe benzeyeni, olası ama inandırıcı olmayana yeğlemek gerekir.



    Aristo'nun şiir sanati üzerine yazdığı bu eser belki günümüz modern sanat anlayışı bakımından güncelliğinin büyük bir kısmını yitirmistir ama bir klasik olarak bence değerini korumaktadır. Çevirmenin de belirttiği gibi kitaptan hala öğrenebileceğimiz şeyler oldugunu düşünmekteyim. Takdir tabiki okuyucunundur.