• Ölüme hazırlanan, yakın bilen, seven kimsenin bir tek alameti vardır. Güler yüz ve tatlı dil. Ölümü seven kimsenin yüzü güler. Müslüman bu dünyada gurbettedir. Müminin vatanı ahirettir. İnsan dünyada bile uzun yıllar ayrı kaldığı memleketine geldiğinde sevinir. Onun için mümin, asıl vatanına kavuşacağı için ölümüne sevinir.

    * Kâfirle mümini ayıran en mühim farklardan biri de mümin, güler yüzlü tatlı dillidir.

    * Allahü teâlânın en büyük nimeti imandır yani müslüman olmaktır. Bu en büyük nimeti seçtiği kullarına verir. Allah’ın seçtiğini beğenmemek kendi beğendiğini ileri sürmek ne çirkin şeydir. Bir kimse bu en büyük nimetin kıymetini bilmezse, bu nimet gider haberi olmaz, yani mürted olur haberi olmaz. Allahü teâlâ bu en büyük nimetin şükrünün nasıl yapılacağını bildiriyor. Kur’an-ı kerimde ‘’Birbirinizi seviniz’’ buyuruluyor. Müslüman müslümana aşık olmalı, niye, Allahü teâlâ seçmiş, seçilmişler. Bir müslüman başka bir müslümanı görünce rengi uçacak, sararacak. Niye, acaba yanlış bir hareketim olur da onu üzer, kırar mıyım diye.

    * Şeytan, emri yapmadığı için kâfir olmadı. Bu emir yanlış, ben bu adama secde etmem dedi. Onun için Allahü teâlânın emirlerine uyamayanlar, yapamayanlar, yapamadığı için az da olsa üzülenler günahkârdır, çünkü Allahü teâlânın emrini beğenmemezlik etmiyorlar. Ama böyle şey olur mu, bu yanlış, bu saçma, buna lüzum yok diyenler mürted olur.

    * Şimdi sana mevki makam sahibi birisi bir şeyi yap derse yaparsın. Mevki makamı yükseldikçe, yapman süratli ve itinalı olur. Bunun gibi, dinimizin emir ve yasaklarını farklı yapman, çok süratli ve itinalı yapman lazım. Bir fark olacak. Çünkü Allah ve Resulü buyuruyor. İşte Allahü teâlâ secdeyi emredince bunu ilk yapan Cebrail oldu. Onun içinde Cibril-i Emin oldu. (En büyük melek)

    * İman nimetinin şükrü, Hubbi-u fillâh, bugdi fillâh’tır. Allah dostlarını sevmek, düşmanlarını sevmemek. Allah düşmanlarını sevmemek. Bu imanın esasıdır.

    * İnsan bedeni ve sıhhati için doksan yere soruyor, hangi doktor iyi diye. Kasaba gitmiyor, bakkala gitmiyor, mütehassıs doktora, meşhur hastaneye gidiyor. Akıllı olduğu için gidiyor tabii. İnsan, Allah korusun ahireti için rast gele adama, rast gele çağırana, rast gele kitaba vs. nasıl dinini teslim eder, bu mümkün değil, bu mümkün değil, bu mümkün değil.

    * En hassas olacağımız nokta ölümle sonrası içindir. Çünkü orda Allah korusun üçüncü bir yer yok. Ya Cennet ya Cehennem. Ortası yok..

    * Ehl-i sünnet âlimlerinin kitapları çok kıymetlidir, misli yoktur. Çünkü onlara ait içinde bir kelime yoktur. Bütün sözleri nakle dayanır. Kendilerinin de, sözlerinin de kıymetli olması bu yüzdendir.

    * Büyüklerin sözleri şifadır, rızktır. Siz farkına varmazsınız. Birisi okur, (Aa benim ilacım bu) der, diğeri (Allah Allah bu benim için) der. Herkes rızkını böylece alır.

    * Büyüklerin kitaplarını okumak, sözlerini anlatmak sohbettir. Sohbet böyle olur, sohbet buna denir. Kendinden anlatmaya illet denir.

    * Bazıları, bize gelin biz sizi kurtarırız diyorlar. Böyle şey olmaz, Ehl-i Sünnet Büyüklerinin kitaplarına tâbi olarak, beraber kurtulalım denir. Yol levhası olmaya çalışmalıdır.

    * Ölen birini geri gönderseler o kimse melek olurdu, çünkü oradaki durumları gördü bir daha günah işleyebilir mi? Bu fırsat sizde var, ölmeden önce ölün yani günah işlemeyin, melek gibi olun.

    * İnsanlar neden ölmek istemezler, çünkü dünyalarını mamur, ahiretlerini harap ederler. İnsan mamur edip harap ettiği yere hiç gitmek ister mi?
  • Meâl

    Rahmân ve Rahîm Allah’ın Adıyla.

    1. Dünyalıklarla böbürlenmek, oyaladı sizleri.

    2. Tâ boylayıncaya kadar kabirleri.

    3. Hayır (geçici dünya zevklerine bağlanmak doğru değil, sakının bundan) Hayır, bileceksiniz ileride,

    4. Evet, evet! bileceksiniz ileride.

    5. Sakının bundan! Eğer kesin bir tarzda (ilmelyakîn) bilseydiniz böyle yapmazdınız.

    6. Siz Cehennem'i göreceksiniz.

    7. Evet, evet onu mutlaka gözlerinizle göreceksiniz.

    8. Sonra o gün nimetlerden hesaba çekileceksiniz.

    Mekke’de nâzil olmuş olup 8 âyettir. Sûre adını ilk âyetinden almıştır. İnsanların geçici dünya menfaatlerine hücum etmelerinin manasızlığı, böyle yapmanın kendilerini yaratılışın esas ve yüksek gâyelerinden alıkoyacağı bildirilir.

    Tefsîr

    1. “Dünyalıklarla böbürlenmek, oyaladı sizleri.”
    ” elhâküm” (sizi oyaladı) sözünün muhatabının kim olduğu belirtilmemiştir. Onun için bu sözün muhatapları sınırlı
    değildir. Dolayısıyla her devirdeki insanlar fert veya toplum olarak bu “elhâküm” (sizi oyaladı) sözünün muhatabı olabilirler.

    Tekâsür; çokluk kuruntusu, gururu, iddiası demektir. Bu gurur; mal çokluğu, makam, mevki ile övünmek şeklinde olabilir.
    Âyette, “tekâsür” ile ne kastedildiği açıklanmamıştır. Bundan ne kastedildiğinin açık açık söylenmemesinden dolayı, çok geniş anlamlara gelebilir. Meselâ: Eğlence ve lezzet vasıtalarına, kuvvet vesilelerine, iktidar sağlama çabasına ve onu elde etmek için yarışmalarına, elde edince de birbirlerine kibirli davranmalarına vs.
    Yani bu tekâsür insanlara o kadar musallat olmuştur ki, onlar, daha önemli şeylerden gâfil olmuşlardır. Onlar, hayat seviyeleri yükselsin diye kendilerini o kadar kaptırmışlardır ki, insanî seviyelerini düşürmeyi bile göze almışlardır. Çok fazla servet elde etmek isterken bunun hangi yolla olacağına aldırmazlar. Onlar
    refah, cismanî lezzetler ve çok fazla imkanlar elde etmek isterler. Ancak işin sonunun ne olacağını düşünmeden bu isteklere tutulmuşlardır. Onlar, çok fazla güç, en büyük askerî kuvvet veen gelişmiş silahları elde etmek isterler. Kısaca tekâsür, insanları ve milletleri içine çeken sayısız şekillerdedir. Artık dünyadan, ondan faydalanmaktan ve dünyevî lezzetlerden başka bir şey düşünmeye meydan kalmamıştır.

    Nüzûl Sebebi

    Birçok tefsircinin zikrettiğine göre Abd-i Menâf Oğulları ile Sehm Oğulları, sayılarının çokluğu açısından, birbirlerine karşı öğünmüşler. Abd-i Menaf Oğulları çok gelmiş. Bunun üzerine Sehm Oğulları: “Bizi, câhiliye döneminde zulüm yok etti, haydin hem sağ olanlarımızı, hem de ölmüş bulunanlarımızı da sayalım!” demişler. Bu defa da Sehm Oğulları çok gelmiş. Bu sûre
    bunun üzerine inmiştir. Bazı rivâyetlere göre, ölüleri saymak için kabirlere kadar gitmişler.

    Abdullah b. Şihhîr’in şöyle dediği rivâyet edilir: Resûlullah (s.a.s.), Tekâsür Sûresi’ni okurken yanına vardım. Buyurdu ki: “Âdemoğlu ‘malım! malım!’ der durur. Oysa Ey Âdemoğlu! Senin, yiyip yok ettiğinden, veya giyip eskittiğinden veya sadaka verip de devam ettirdiğinden başka bir malın mı var?”

    Resûlullah Efendimizin bu sûreyi okuyup da sonrasında böyle buyurması, çoklukla öğünmenin, mal öğünmesi olduğuna
    işaret eder.

    İşte bu rivâyetlerden dolayı tefsircilerin bir kısmı önceki rivâyetlere göre bu çoklukla öğünmeden maksat, adet çokluğuyla
    öğünme olduğunu kabul etmişler; bazı tefsirciler ise sonraki rivâyete göre mal çokluğu ile öğünme olduğuna kânî olmuşlardır.

    2. “Ta boylayıncaya kadar kabirleri.”

    Mekâbir, makbera kelimesinin çoğulu olup, kabirler demektir. “Ta boylayıncaya kadar kabirleri.” âyetine üç değişik mânâ verilmiştir:
    Birincisi: İlk zikrolunan nüzul sebebi rivâyetlerine göre:
    Tekâsür, çokluk davasıyla gurur ve iftihar sizleri öyle oyaladı, Allah’a itaat ve gazabından korunmak için yapılacak kârlı işlerinizden öyle alıkoydu ki, dirileri bitirdiniz de, hatta kabirlerdeki
    ölüleri saymaya, onlarla iftihar etmeye kadar gittiniz. Halbuki kabirleri ziyaret edenlerin çoklukla gururlanması, ölülerle övünüp sevin mesi değil, onlardan ibret alarak gafletten uyanması ve o kızgın ateşten kurtulmak için tartıda ağır basacak güzel amellere çalışmaları gerekir, demektir. Bu şekilde birinci rivâyete
    göre, kabirleri ziyaret, ölüleri saymakla övünmekten mecaz veya kinâye olmuş olur.

    İkincisi: Tekâsür, yani dünya hırsı, mal, evlat ve adet çokluğuyla övünme sevdası sizleri öyle gaflete düşürdü, eğledi, oyaladı ki, tâ ki ölmek sûretiyle kabirlere gömülmeye gittiniz. Veya ölüm anına kadar, yani canlarınız çıkıncaya kadar ömürlerinizi dünyayı kazanmak için sarfettiniz, boşuna eğlence ile geçirdiniz, âkıbetiniz, âhiretiniz için gayret ve amelde bulunmadınız. Sadece mal ve evlat çoğaltmayı düşündünüz. Nihayet ölüm haline geldiniz, ölmek, gömülmek üzere bulunuyorsunuz. Ey öyle olan gafiller! Sizler kendinizi kurtaramayacaksınız, Cehennem'i
    boyla yacaksınız, demektir. Bu şekilde kabir ziyareti ölüm halinden veya ölümden ibaret olur.

    Üçüncüsü: Hz. Ali (k.v.) şöyle demiştir: “Biz, Tekâsür sûresi nâzil olana kadar kabir azabı hakkında şüphe eder dururduk.”

    Demek ki “kabir azabını tadıncaya kadar” demektir. Yahut bu mânâya işaret etmekte ve bunun özellikle çok öğünmek kendilerini oyalamış olanlarla ilgisini göstermektedir.
    Mevdudî’ye göre ise; “Yani siz hayatınızı dünya hırsı, mal, evlat ve adet çokluğuyla öğünme sevdası ile tüketiyorsunuz.
    Hatta son nefesinize kadar bu düşünceden kurtulamıyorsunuz.” demektir.

    3. “Hayır (geçici dünya zevklerine bağlanmak doğru değil, sakının bundan) Hayır, bileceksiniz ileride”,

    Bu bir tehdittir. Yani, ey insanlar! İş öyle değil, sakının! Öyle kabir ziyaretine varıncaya kadar çoklukla övünme ve gururlanma ile oyalanmayın, sonu kabre varan dünyada çok önemli olan görevi unutup da boş, gelip geçici şeylerle eğlenip oyalanmak, mal çokluğuyla gururlanmak aklı olanlara yakışmaz; gerçek, sandığınız gibi değil. İleride bileceksiniz. Ne büyük gaflette bulunduğunuzu, içinde bulunduğunuz halin sonu ne kadar kötü
    olduğunu, sonucunu gördüğünüz zaman anlayacaksınız.

    4. “Evet, evet! Bileceksiniz ileride.”
    Bu, önceki tehdit ardından ikinci bir tehdittir. Maksat daha fazla korkutmaktır. Yani size ölüm geldiğinde ve onun sıkıntı ve dehşetini açıkça gördüğünüzde, mal ve varlıklarınızın çokluğu ile övünmenizin âkıbetini göreceksiniz. İbn Abbas
    şöyle der: 3.âyetten maksat, “Kabirde size gelecek olan azabı göreceksiniz” demektir. 4.âyetnden maksat ise, “Âhirette size gelecek olan azabı göreceksiniz” demektir.


    5. “Sakının bundan! Eğer kesin bir tarzda (ilme'l-yakîn) bilseydiniz...”

    Yakîn, şeksiz ve tereddütsüz, kesin ilim mânasınadır. Bazı tefsir bilginlerine göre ise “el-yakîn” mevt (ölüm) mânâsına olarak ölümü bilmek, ölümü biliş, yahut ölüm ilmi, ölüm bilgisi ile ile risini, sonuçtaki cezayı bilseniz, demek olur. Bu mânâya göre insanların ölümü bilişleri üç mertebededir:

    1. Her aklı olan insan, diğer insanların ölümünden inceleme ve kıyas yoluyla delil getirerek kendinin öleceğini de şüphesiz bilir ki bu ilme’l-yakîndir.

    2. Ölüme çok yakınlaştığında melekleri açıkça görmesiyle ölümü bilir ki, bu da ayne’l-yakîndir.

    3. Tam öldüğü andaki biliştir ki, o da hakka’l-yakîndir. Bütün tefsirciler

    ” Eğer kesin bir tarzda (ilme'l-yakin) bilseydiniz...” âyetindeki "eğer" manasındaki “lev”in cevabının hazfedilmiş olduğunda, yani zikredilmediğinde ittifak etmiş görünüyorlar. Burada cevap, korkutma gayesiyle söylenmemiştir. Böylece muhatap, aklına gelebilecek en büyük belayı takdir edebilir. Ancak müfessirler cevabın tak dirinde
    bir-iki vecih söylemişlerdir:

    1. Eğer ilerisini kesin bir ilimle bilseydiniz, öyle yapmazdınız, mal çokluğu ile övünme sizi oyalamazdı.

    2. Zihinler mümkün olabilen her şekli düşünsün diye kapalı bir şekilde korkutmayı en yüksek derecede büyütmek üzere haziftir ki, eğer ilerisini kesin bir ilimle bilseniz neler neler yapardınız; yani öyle çalışır, öyle işler yapardınız ki, şimdi onun içeriğini tarif mümkün değildir. Biliyorsunuz, fakat bilgisizlik ve gurur ile
    yanlış gidiyorsunuz, çoklukla övünmek ve gururlanmakla vakit geçiriyor sunuz, demek olur. Birçok ilim adamının tercihleri de bu ikinci vecihtir.

    6. “Siz Cehennem'i göreceksiniz.”
    O Cehennem, önceki sûrede “hâviye” (çukur), nâr-ı hâmiye denilen kızgın ateştir. Bununla o tefsîr edilmiş, Cehennem ateşi demek olduğu da anlatılmıştır.

    7. “Evet, evet onu mutlaka gözlerinizle göreceksiniz.”

    Bu âyetlerde önce dünya tutkusunun bir yararı olmadığı tekitli cümlelerle vurgulandıktan sonra âhiret azâbı ve sorumluluğu, yine birbirini tekit eden âyetlerle vurgulanıyor.

    8. “Sonra o gün nimetlerden hesaba çekileceksiniz.”

    Naîm, kendisiyle lezzet alınan her türlü nimeti kapsar. Hayat, sağlık, sıhhat ve âfiyet ve hatta içilen bir yudum tatlı ve
    soğuk su da buna dahildir.

    Bu cümledeki sümme (sonra) kelimesi, Cehennem'e koyduktan sonra sorgulayacak anlamında değildir. Asıl anlamı, “Sonra bu haberi de size vermekteyiz ki, size bu nimet hakkında
    soru sorulacaktır.” şeklindedir. Bu sorunun ilahî adalet kurulduğunda sorulacağı anlaşılmaktadır. Resûl-i Ekrem (s.a.s.) hazretleri, rivâyet olunduğu üzere ashabıyla bir hurma yiyip, üzerine su içtiklerinde; “Bizi doyuran, suya kandıran ve Müslümanlar olarak yaratan Allah’a hamdolsun.” diye hamdederek buna işaret buyurmuştur.


    Tefsirciler bu sûrenin sonundaki bu hitabın gerek kâfir, gerek mü’min, gerek fâsık, gerek sâlih bütün insanlara ait bir hitap,
    naîm’in de her nimeti içeren nimetler cinsi olduğunu söylemişlerdir. Ve şüphe yok ki, nimet ne kadar çok olursa, sorumluluğu da o oranda büyük ve ağır olur.
    İbn Abbas’tan rivâyetedildiğine göre: Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ve iki arkadaşı, Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretleri’nin evine gittiler, evin hanımı: “Merhaba Allah’ın Nebisi ve yanındakiler!” dedi. Derken Ebû Eyyûb geldi bir hur ma salkımı kesti, Allah Resûlü: Bunu bizim için niye kestin, meyvesinden toplasaydın ya!” buyurdu. “Ey Allah’ın Resûlü hem kuru hurmasından, hem tam olgunlaşmayanından, hem olgun tazesinden yemenizi arzu ettim.” dedi. Sonra bir oğlak kesti, yarısını kebap yaptı, yarısını suda pişirdi, Peygamberimizin huzuruna getirip koydu. Resûl-i Ekrem Efendimiz oğlaktan biraz aldı, onu bir yufkaya koydu: “Ey Ebâ Eyyûb! Bunu Fâtıma’ya götür, zira günlerden beri o böylesini tatmadı.” buyurdu. Ebû Eyyûb onu Fâtıma’ya (r.h.) götürdü. Ne zaman ki yediler ve doy dular, Allah Resûlü (s.a.s.): “Ekmek, et, hurma, henüz olgunlaşma mış hurma, olgun taze hurma.” buyurdu ve mübarek gözleri yaşardı, “Nefsim kudret elinde olan Yüce Allah’a yemin ede rim ki, işte bu sorulacağınız nimetlerdir.”, Yüce Allah;“Sonra o gün, size verilmiş olan her nimetten sorguya çekileceksiniz.” buyurdu. İşte bu, kıyâmet günü sorgulanacağınız nimetlerdir.” dedi. Bu, ashabına ağır geldi. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.s.) buyurdu ki: “Böylesine rastladığınızda “Allah’ın adıyla” deyin; doyduğunuz zaman da: “Hamdolsun Allah’a ki bizi doyurdu, nimetler verdi ve lütfuyla ihsan buyurdu.” deyiniz, çünkü bu ona yeterlidir.”
  • HER NEFİS ÖLÜMÜ TADACAKTIR.

    İnsanın en merak ettiği konuların başından gelen Ölüm Esnası ve Sonrasında Yaşananları Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Hadis Anabilim Dalı (emekli) Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Yaşar Kandemir hoca şu şekilde özetledi.

    Hayat yolculuğu ölümle birlikte biter ve insanoğlu, kendisini ebedi ahiret ülkelerine götürecek olan yepyeni bir yolculuğa çıkar. İşte bu yolculuk sırasında mü'min olsun, kafir olsun herkesin karşılaşıp yaşayacağı bir dizi hadise vardır. Hadis ve ayetlerin bildirmesiyle bilebileceğimiz bu hadiseler hakkında bilgi edinmek, ahiret hayatımız için kendimizi nasıl hazırlamamız gerektiği konusunda bize yardımcı olacaktır:

    ÖLÜM ANI Bir kimsenin ölüm anı, onun ölümden sonraki hayatı hakkında fikir verir. Çünkü Allah'a inanan kimseyle inanmayanın ölüm sırasındaki hali birbirinden çok farklıdır.

    Mü'minler ölürken yanlarına melekler gelir: 'Korkmayın, üzülmeyin, size vaad edilen Cennetle sevinin'� diye onlara müjde verir. Allah'ın kendisinden hoşnut olacağını ve kendisini bağışlayacağını duyan mü'min son derece mutlu olur. Bir an önce Allah'a kavuşmayı, Allah da ona kavuşmayı ister.

    Ölmek üzere olan inançsız kimseye de işkence göreceği hatırlatılır. O da ölümden nefret eder ve Allah'a kavuşmayı istemez; esasen Allah da ona kavuşmayı istemez. Melekler inançsız kimsenin yüzüne ve arkasına vurarak 'Tadın bakalım yakıcı azabı'� diye canını alırlar. İnançsız olarak ölenlerin pis kokusu gök ehlini rahatsız edecek kadar berbattır.

    KABİR HAYATI İnsan ölüp de kabre konduğu andan, kıyametin kopmasına kadar geçen zamana 'kabir hayatı' denir.

    Kabir hayatının bir adım öncesi dünya, bir adım sonrası ahiret hayatıdır. Kabir hayatı, dünya ile ahiret arasında bir engel oluşturduğu için ona 'berzah hayatı' da denir. Bir bakıma kabir, ahiret hayatının çeşitli duraklarının ilkidir. Kabirdeki imtihanı kolayca veren, ondan sonraki menzilleri daha kolay geçer. Bu ilk imtihanı veremeyen kimsenin kabir hayatı son derece korkunçtur.

    KABİRDEKİ SORGU Kabre konan her insan, Münker ve Nekir melekleri tarafından hesaba çekilir.

    Bu sorgulama şöyle olur: Defin işi bitip de eş, dost ve aile fertleri mezardan birer birer ayrılırken, kabirde yalnız başına kalan kimse onların ayak seslerini işitir. O sırada biri Münker, diğeri Nekir diye anılan siyah tenli, mavi gözlü iki melek gelir; ölen kimseyi oturtur, Müslüman olup olmadığını anlamak için 'Rabbin kim? Hangi dindensin?'� diye sorarlar.

    Müslüman ise 'Rabbim Allah; dinim İslam'� diye cevap verir. Bir de Resul-i Ekrem hakkında ne düşündüğünü öğrenmek isterler. Mü'min, ölmeden önce de dilinden düşürmediği gibi, kelime-i şehadet getirerek onun Allah'ın kulu ve Resulü olduğunu söyler. Melekler ona 'Biz senin bunu söylediğini daha önce de biliyorduk'� derler.

    Sonra kabri genişletilir ve pırıl pırıl aydınlatılır. Ona Cehennemdeki yeri gösterilir: 'Bak, senin yerin burasıydı. Allah Teala burayı Cennette yüce bir makamla değiştirdi. O seni şu güzel yerinden kaldırıp yeniden diriltene kadar, burada gelin güvey uykusu gibi rahat uyu!'� derler.

    O Müslümanın kabrinden Cennete bir yol açılır. Cennetin burcu burcu kokularını duymaya başlar. Ona Cennet elbiseleri giydirilir. Gözünün gördüğü yere kadar kabri genişletilir. O da yeniden diriltileceği kıyamet gününe kadar Cenab-ı Mevla'nın kendisine sunacağı nimetler içinde ve sabah akşam Cennetteki yerini seyrederek rahat ve huzur içinde yaşar.

    Kafir veya Allah'a inanmış görünen kimse (münafık) ise, meleklerin sorularına cevap veremez. Melekler ona, kendisinin durumunu daha önce de bildiklerini söyleyerek başına şiddetli bir şekilde vururlar. Onun feryadını insan ve cin dışındaki diğer varlıklar duyar. Kabri daraltılır, kabrinden Cehenneme bir kapı açılır, Cehennemin alevlerini duymaya başlar. Sabah akşam Cehennemdeki yerine bakarak acılar içinde kıvranır.

    KABİR AZABI Peygamber Efendimiz dualarında kabir azabından Allah'a sığındı; Müslümanların da sığınmasını tavsiye etti ve bu konuda şöyle buyurdu: "Kabirlerinizde Deccal fitnesine yakın bir imtihandan geçeceğinizi Allah bana bildirdi. Ben hayatımda kabirden daha korkunç bir manzara görmedim. Birbirinizi gömmeyi bırakmayacağınızı bilsem, kabir azabından bir miktar size de duyurması için Allah'a dua ederdim."

    ÖLDÜKTEN SONRA DİRİLME Birgün kıyamet kopup dünya hayatı son bulacaktır. Sadece Allah Teala'nın bileceği bir süre geçtikten sonra, sur'a ikinci defa üflenecektir. O zaman gökten hayat veren bir su indirilecek, herkes adeta bitkiler gibi yeniden canlanacak, kemikleri bile çürümüş olan insanlar, Allah'ın izniyle hiç çürümeyecek olan kuyruk sokumundaki hardal tanesi kadar küçücük bir parçadan (acbü'z-zenebden) yeniden canlanacak, kabirlerinde dirilip kalkacaklardır.

    O zaman insanlar dünyada bir gün veya daha az bir zaman kaldıklarını sanacak, Allah'a hamdederek mahşere doğru koşarcasına gideceklerdir. Ne yazık ki, kendi yaratılışını unutanlar, 'Çürümüş kemikleri kim diriltecek'� diye hayretle sorarlar, öldükten sonra yeniden hayat bulacaklarına bir türlü inanmazlar. İşte onlar, ilk önce yaratanın yeniden dirilttiğini göreceklerdir.

    MAHŞER Allah Teala, mahşer gününden söz ederken; 'büyük gün,'� 'bütün insanların, alemlerin Rabbi huzuruna çıkacağı gün'� ifadelerini kullanmaktadır. O gün, sur sesini duyanların gözü dehşetle açılacak; o kimseler dört yana dağılmış çekirgeler gibi kabirlerinden fırlayacaklar ve kendilerini çağırana doğru koşacaklar.

    İlk insandan son insana kadar herkes bir araya gelecek; o gün yer başka bir şekle büründüğü, dağlar toz gibi savrulduğu, bir çukur, bir tümsek bulunmadığı için; dümdüz, bembeyaz, hiç kimsenin tanıdık bir işarete rastlamadığı bir yerde bütün insanlar toplanacak.

    İnsanlar mahşer yerinde, Cenab-ı Hakk'ın huzuruna, - yalınayak, - çıplak, - ve sünnetsiz olarak çıkacaklar. Kapıldıkları dehşet, korku ve şaşkınlık yüzünden birbirlerine dönüp bakamayacaklar. O dehşetli zamanda güneş insanları yakıp kavuracak, herkes günahı ölçüsünde tere batacak; kimi topuklarına, kimi dizlerine kadar, kimi beline, köprücük kemiklerine kadar, kimi de ağzına ve kulaklarına kadar tere gömülecektir.

    Hiçbir gölgenin bulunmadığı o dehşetli günde, Allah Teala bazı kimselere özel ikramda bulunacak; onları Arş'ının gölgesinde dinlendirecektir.

    Bu bahtiyar insanlar:

    - adil devlet başkanları,
    - temiz bir hayat içinde Rabbine kulluk ederek büyüyen gençler,
    - kalbi mescidlere bağlı Müslümanlar,
    - birbirlerini Allah için seven; buluşmaları da, ayrılmaları da Allah için olan insanlar,
    - güzel ve mevki sahibi bir kadının beraber olma isteğine 'Ben Allah'tan korkarım'� diye yaklaşmayan yiğit adamlar,
    - sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka verenler,
    - tenhada Allah'ı anıp gözyaşı dökenler olacaktır.

    AMEL DEFTERİ Mahşer gününde herkesin önüne, dünyada iken yaptığı bütün iyilik ve kötülükleri gösteren kitapları (amel defterleri) açılacak. Herkese: 'Oku kitabını! Bugün kendini sorgulayacak durumdasın'� denecek. İyilik yapmış olanın amel defteri sağ eline verilecek.

    O kimse, büyük bir sevinç içinde etrafındakilere 'Bakınız şu kitabıma, alınız okuyunuz'� diyecek. Onun hesabı kolay görülecek ve Cennetin yüksek yerinde, elini atınca koparacağı meyvelerin arasında, yiyip içerek mutlu bir hayat sürecek.

    Defteri sol eline verilenler ise 'Amanın, bu nasıl deftermiş! Yaptığım herşeyi küçük büyük demeden sayıp dökmüş. Keşke bana defterim verilmeseydi de hesabımı öğrenmeseydim. Keşke ölümle birlikte herşey bitmiş olsaydı'� diye yanıp tutuşacak.

    HESAP Daha sonra insanlar, dünyada yaptıklarından dolayı Cenab-ı Hakk'ın huzurunda hesaba çekilecektir. Ağızlar mühürlenip kapatıldığı için konuşamayacak, onun yerine eller ve ayaklar neler yaptığını bir bir anlatacak, kulaklar, gözler, deriler dile gelip herşeyi haber verecektir.

    Elbette iman edip iyi işler yapan, Allah'ın emirlerini tutup yasaklarından sakınan biriyle, böyle olmayanlar hesaplaşmada bir tutulmayacaktır.

    Peygamber Efendimizin anlattığına göre bu şöyle olacaktır: Allah Teala her bir insanla tercümansız konuşacaktır. O zaman insan sağ tarafına bakacak, ahirete gönderdiği iyilikleri görecek. Soluna bakacak, vaktiyle yaptığı kötü işleri görecek. Önüne bakacak, önünde sadece Cehennemi görecektir. Cenab-ı Mevla, kendilerinden memnun olduğu kullarının amel defterine şöyle bir bakmakla yetinecek, onları ayrıca hesaba çekmeyecektir. Zira hesaba çekilenler azap göreceklerdir.

    Muhammed ümmetinden; büyü yapmayan, yaptırmayan, uğursuzluğa inanmayan ve sadece Rablerine güvenen yetmiş bin kişi hesaba çekilmeden Cennete girecektir.

    Dünyada en küçük bir iyilik yapan, yaptığı iyiliğin karşılığını mutlaka görecek; en küçük kötülük yapan da bunun cezasını çekecektir. Bu hesaplaşma sonunda kimsenin kimsede hakkı kalmayacak, hatta boynuzsuz koyun bile, boynuzlu koyundan hakkını alacaktır.

    MİZAN Hesap işi bittikten sonra, dünyada yapılan iyilik ve kötülüklerin ölçülüp tartılmasına sıra gelecektir. Allah Teala kıyamet günü son derece doğru ve hassas teraziler kuracak, böylece kimse en küçük bir haksızlığa uğratılmayacaktır. Bir hardal tanesi kadar bile olsa, iyi veya kötü herşey tartıya konacaktır.

    Tartıda iyilikleri ağır gelenler kurtulacak, muradına erecek; iyilikleri hafif gelenler, derin bir mutsuzluğa gömülecek, bir uçurumun girdabına sürüklenecek ve şayet Allah'ın ayetlerini de inkar etmişlerse sonsuza kadar Cehennemde kalacaklardır. Dünyada yapılan ibadetler ve iyilikler mizanda ağır gelecektir.

    Bazı iyilik ve ibadetler tartıda daha ağır çekecektir. Mesela 'Sübhanallahi ve bi-hamdihi sübhanallahi'l-azim'� zikri dilde hafif olmakla beraber Rahman olan Allah'ı hoşnut eden iki cümle olduğu için mizana konduğunda ağır gelecektir.

    'Elhamdülillah'� diye Allah'ı zikretmek de mizanı sevapla dolduran bir ibadettir. Ama terazide herşeyden daha ağır çeken, güzel ahlak olacaktır.

    SIRAT Mahşerden sonra Cennete veya Cehenneme gidebilmek için sıratın üzerinden geçilecektir. Sırat, Cehennemin iki yakasına kurulmuş, Peygamber Efendimizin benzetmesiyle, kıldan ince, kılıçtan keskin bir köprüdür. Mü'minler buraya gelince, peygamberler 'Allahım selamet ver, selamet ver!'� diye yalvaracaklardır.

    Sırattan ilk defa Muhammed aleyhisselam ile birlikte ümmeti geçecektir. Allah'ın hoşnut olduğu kullar, bu köprüden, amellerinin derecesine uygun bir süratle kolayca geçip gideceklerdir. Kimi göz kırpacak kadar bir zamanda, kimi şimşek, kimi rüzgar hızıyla, kimi kuş, kimi iyi cins at ve deve süratiyle geçecektir
  • Abbasi halifelerinden Mansûr, İmam A’zam’a Bağdat kadılığı (hâkimliği) teklif etmişti. İmam A’zam, bu teklifi kabul etmeyince onu hapse atmışlar ve dövmüşlerdi. Öyle ki dayağın etkisiyle 70 yaşında iken Hicri 150 (M. 767) yılında Allah’ın rahmetine kavuşmuştur...
  • Paydos, bir daha içki içmeyeceğim!.. Asla! Aklımı başıma toplama zamanı çoktan geldi. Çalışmalı, insanlara hizmet etmeliyim. Aylık almasını seviyorsan namusunla, bütün gücünle, vicdanının sesini dinleyerek çalış; dinlenmeyi, uykuyu bir yana bırakarak çalış, arkadaş! Beleşten aylık almaya iyice alıştın, işte tüm kötülüklerin başı da bu...
    Kendi kendine bu tür birkaç öğüt daha veren başkondüktör Podtiagin, en sonunda içten gelen bir çalışma dürtüsüyle kıpırdanıyor. Saat gecenin ikisi olmasına karşın yardımcısı kondüktörleri uykudan uyandırıyor, onlarla birlikte bilet kontrolüne başlıyor. Zımba aletini neşeyle şakırdatarak;
    - Bileeeetleriniz! diye bağırıyor.
    Vagonların alacakaranlığına gömülerek uyuyan yolcular bu ses üzerine irkiliyorlar, başlarını silkeliyorlar, biletlerini uzatıyorlar. Podtiagin, ikinci mevki vagonda kürküne, battaniyesine sarınmış, çevresi yastıklarla desteklenmiş zayıf, kuru yapılı yolcuya;
    - Bileet! Bileetiniz! diye sesleniyor.
    Adamdan yanıt yok. Derin bir uykuya daldığı belli. Başkondüktör adamın omzuna dokunuyor, sabırsızlıkla yineliyor:
    - Bileetiniz!
    Yolcu irkiliyor, gözlerini açıyor, korku dolu bakışlarını Podtiagin'e dikiyor.
    - Ne? Kim? Ha?
    - Size adam gibi söyledik. Bileetiniz! Çabuk olun!
    Zayıf adam ağlamaklı bir yüzle inliyor:
    -Aman Tanrım! Romatizmam azdı... Üç gündür uykusuzum, uyumak için morfin almıştım, sizse bilet diye tutturdunuz! Sizin yaptığınız düpedüz acımasızlıktır. Bu hareketiniz insanlığa sığar mı? Uyumak için ne zorluklar çektiğimi bilseniz böyle önemsiz şeylerle beni rahatsız etmezdiniz... İnsafsızlık bu, çok anlamsız bir davranış! Gece yarısı biletimi ne yapacaksınız! Düpedüz saçmalık!
    Podtiagin bir an gücenip gücenmeme konusunda ikircik geçiriyor, gücenmeye karar veriyor.
    - Bağırmayın bakayım! Burası meyhane değil!
    - Meyhanede insanlar sizden daha anlayışlıdır, beyim! Şimdi bir daha nasıl uyurum? Şaşılacak şey doğrusu! Birçok yabancı ülke gezdim, kimse bilet sormadı. Buradaysa sizleri sanki şeytan dürtüyor. Bilet de bilet!..
    - Yabancı ülkeleri pek beğeniyorsanız gidin de orada yaşayın!
    - Düpedüz saçmalık, beyefendi! Kömür kokusuyla, bunaltıcı sıcakla, ardından hava cereyanıyla yolcuların canını çıkardığınız yetmiyormuş gibi bir de formalitelerle eziyet ediyorsunuz! Beyefendinin canı bilet görmek istemiş! Bu ne çalışkanlık böyle? Biletsizleri bulmak için yapsanız aklım erer, oysa trendeki yolcuların yarısı biletsiz gidiyor. Bunu nasıl görmezsiniz?
    Podtiagin parlıyor:
    - Beni dinleyin, bayım! Bağırmayı bırakmaz, yolcuları rahatsız ederseniz sizi trenden indirmek, tutanak düzenlemek zorunda kalacağım!
    Bu sefer yolcular parlıyor:
    - Bu kadarı da fazla! Hasta adamdan ne istiyorsunuz, bayım? Baksanıza, sizde
    acıma duygusu yok mu?
    Podtiagin yelkenleri suya indiriyor.
    - Görmüyor musunuz, kendileri bana ağır sözler söylüyorlar. Peki, biletini göstermezse göstermesin... Nasıl isterseniz... Ama siz de bilirsiniz ki, görevim bunu gerektiriyor... İsterseniz istasyon şefine bile sorabilirsiniz... Kime isterseniz sorun...
    Podtiagin omuzlarını silkiyor, hasta yolcunun yanından uzaklaşıyor. Önce kendini gücendirilmiş, hatta aşağılanmış olarak hissediyor, ama iki-üç vagondan geçince içinde vicdan sızısına benzeyen bir rahatsızlık duyuyor.
    “Gerçekten de hasta bir adamı uyandırmamalıydım” diye düşünüyor. “Ama benim bir suçum yok ki... Onlar sanıyorlar ki, bunu canım istediği için, keyfimden yapıyorum. Görevimin böyle gerektirdiğini anlamıyorlar. İnanmıyorlarsa istasyon şefini çağırayım da sorsunlar.”
    İşte bir istasyona geliyorlar. Tren beş dakika duruyor. Üçüncü kampanadan önce yukarıda sözü geçen ikinci mevki vagona Podtiagin giriyor. Arkasından da kırmızı şapkalı istasyon şefi...
    Podtiagin;
    - İşte bu bay, diye söze başlıyor. Kendilerinden bilet isteyemezmişim, üstelik hakaret ettiler bana. Sayın şefim, şimdi sizden rica ediyorum, kendilerine açıklar mısınız: Görevim gerektiği için mi bilet istiyorum, yoksa keyfimden mi?
    Zayıf adama dönüyor:
    - Bayım! İşte istasyon şefi burada, bana inanmadığınıza göre ona sorabilirsiniz. Zayıf adam arı sokmuşçasına hopluyor, gözlerini açıyor, ağlamaklı bir yüzle arkasına yaslanıyor!
    - Aman Tanrım! Yeni uyku ilacı almıştım, tam uyumak üzereydim ki, gene karşıma dikildi. Yalvarırım size, hiç insafınız yok mu?
    - İstasyon şefine sorabilirsiniz şimdi; bakalım, bilet sormakta haklı mıyım, haksız mıyım!
    - Bu kadarına da dayanılmaz! Alın biletinizi, alın! Ben beş bilet daha satın alırım, yeter ki rahat uyuyayım! Siz hiç hasta olmadınız mı? Ne duygusuz adammışsınız!
    Subay üniformalı bir yolcu;
    - Bu düpedüz alay etmektir! diye sinirleniyor. Adamcağızın üzerine bu kadar düşmenize başka anlam veremiyorum!
    İstasyon şefi yüzünü buruşturarak Podtiagin'in kolundan çekiyor.
    - Bırakın canım adamın yakasını!
    Podtiagin omuz silkerek istasyon şefinin arkasından yürüyor. Bu işe bir türlü akıl erdirememektedir.
    “Gel de bu insanlara yaran! Durumu anlasın, içi rahat etsin diye istasyon şefini ayağına kadar çağırdık, ama o durmadan sövüp sayıyor...”
    Başka bir istasyon, tren on dakika duruyor burada. İkinci kampanadan önce Podtiagin istasyon büfesinin önünde durmuş, soda içerken yanına iki bay yaklaşıyor. Birinin üstünde mühendis üniforması var, ötekininse subay kaputu.
    Mühendis;
    - Bakar mısınız, bay başkondüktör, diyor. Hasta bir yolcuya karşı davranışınız orada bulunanları çok sinirlendirdi. Ben, mühendis Putski, bu bay da... albay.
    Hemen o yolcudan özür dileyeceksiniz. Dilemezseniz ikimizin de yakından tanıdığı demiryolları hareket daire başkanına şikâyet edeceğiz sizi.
    - Aman, efendim, ben... Baylar size şey...
    - Açıklama istemiyoruz. Şunu aklınızdan çıkarmayın, ondan özür dileyeceksiniz.
    Bu yolcu bizim korumamız altındadır.
    - Peki, özür dileyebilirim. Madem öyle istiyorsunuz. Hadi, buyurun...
    Yarım saat sonra Podtiagin, hem yolcuyu memnun edecek, hem de kendini küçük düşürmeyecek bir özür tümcesi tasarlayarak vagondan içeri giriyor.
    Hasta yolcuya yaklaşıyor.
    - Bayım, beni dinler misiniz, bayım!
    Beriki irkilerek yerinden hopluyor.
    - Ne? Ne var?
    - Ben... şey... düşündüm ki... sizden özür dilemem gerekiyor...
    Hasta yolcu iç çekiyor, göğsünü tutuyor.
    - Aman... biraz su! Üçüncü kez morfin tozu aldım, dalar gibi olmuştum. Gene o karşıma çıktı. Tanrım, bu eziyet ne zaman son bulacak?
    - Ben... şey... bağışlayın...
    - Baksanıza! Beni bir istasyon sonra indirin... Artık bu kadarına dayanamayacağım! Ölmek üzereyim...
    Vagondaki yolcular isyan ediyorlar.
    - Bu ne alçaklık, ne rezillik! Buradan hemen defolun! Başkasıyla alay etmek pahalıya patlayacak size! Gidin buradan!
    Podtiagin elini silkeliyor, içini çekerek vagondan dışarı çıkıyor. Görevlilerin kaldığı bölmede bitkin durumda masaya çöküyor, kendi kendine sızlanmaya
    başlıyor:
    “Ah, şu insanlar! Hadi, gel de yaran onlara! Çalışabilirsen hevesle çalış bakalım! İster istemez her şeye boş verir, kendini içkiye kaptırırsın. Çalışmazsın kızarlar, canla başla bir şey yapmaya kalkarsın, gene kızarlar...
    İçmek en iyisi!"
    Podtiagin bir dikişte şişenin yarısını bitiriyor; ondan sonra artık ne çalışmayı, ne görevi, ne namus duygusunu düşünüyor.
    Anton Çehov
  • 271 syf.
    ·Puan vermedi
    ‘Hücre’ hayatın ilk tomurcuğu. Bir büyük hücrenin etrafındaki duvarı delebilen başka bir hareketli hücre ile bir araya gelmesiyle başlayan serüven yine bir hücrede yani ana rahminde gelişip serpiliyor. İlk duyduğumuz sesler bir duvarın arkadından bize ulaşıyor. İlk temas ise bir sürü sıvı ve duvarın arkadından ‘aletler’le sağlanıyor. Kalp atışlarını dinledikleri oranı buranı görüntüledikleri ses dalgaları yayan sana yabancı bedenine yabancı bir sürü aletle. Sonra doğuyorsun dünyaya ya da ‘fırlatılıyorsun’ yabancı bir ortama. İyi kötü bağımlı bir özgürlük yaşadığın ilk nefesin ardında da bu bağımlılık ve özgür olamama hali belki de son nefesine kadar devam ediyor. Öyle böyle büyüyüp dalıyorsun toplum denen güruhun ortasına. Kendinizin olmayan çevrede kendinize yer açıyor ve rüştünüzü ispat etme derdine düşüyorsunuz. Bir sürü soru kemiriyor içinizi ben kimim, ben neyim, nerede geldim, amacım ne, neden hoşlanıyorum, cinsel eylimim ne? Bu sorulara bulduğumuz cevap çoğu zaman bağımsız olmuyor elbette. Aile eş dost ve toplum şekillendiriyor tüm bu sorulara verilen cevabı. Ve özgürlük hiç bir zaman tam anlamıyla karşılığını bulmuyor toplumsal yaşamın gölgesinde. Güdük kalıyor alamadığı güneşten, yeterli yer olmamasından. Hep içimizde kalan bir hoş boşluk hissi oluşturuyor ya da uhrevi bir amaç oluyor.
    Ve hücre gerçeği hiç ama hiç değişmiyor. Aile hücresi ve kuralları, okul hücresi, iş hücresi, toplum hücresi ve tüm bunların kurallarına kanunlarına uyma gereği. Uymazsan kanunun uzun elinden kaçamıyorsun. Seni ıslah etmeyi planlıyor ve bunu uygulamaya başlıyorlar; ıslahevlerinde. Duvarı ve çitleri olmaması bile bu ‘ev’i farklı kılmaya yetmiyor. Ev kelimesi bile iğreti duruyor da üstünde kimse daha iyisini önermiyor. Yaklaşık aynı yaş gurubundaki dışlanmışlarla iç olmaya zorluyorlar seni. İçselleştiriyorsun ama çoğu zaman ‘dış’ olduğunu içselleştiriyorsun bu ‘ev’in içinde. Seni diğer ‘ben’lere yaklaştıran şey en çok mutsuzluğun ve umutsuzluğun oluyor. Sevgi senin için başka bir formda şekilleniyor. İçinde dostluk, ihanet, nefret, aşk, seks ve şiddet olan ağdalı bir kavram olarak çörekleniyor yüreğine. Normalin bu oluyor çünkü en çok bu yaşanıyor bu ‘ev’in içinde. Akraba ilişkileri bu hücrede yeniden şekilleniyor. ‘Dayı’ ların seni koruyup gözetiyor gözetmesine de cüzzi bir bedel karşılığında diğer ‘dayı’lara karşı. ‘Ağabey’ ise bıçkın bir yol gösterici oluyor bedele giden yolda. Çalmayı, kavga etmeyi, kendini korumayı, kiminle birlikte seks yapman gerektiğini öğretiyorlar sana. Ağzına tüküre tüküre hemde. Biat ettiğin farklı bir toplumsal kurgu oluyor ve bu kurgu hücre dışında da yakanı bırakmıyor. Islahevi ise büyüdükçe satrale ya da mahpushane’ye dönüşüyor. Kahramanlarınsa ev den haneye devşiren kapalı mekanlardaki en azılı dışlanmışlar oluyor doğal olarak. Islah olmadığını düşünen içsel kurgular dışlanmanı bir sonraki haneye taşımana seve seve izin veriyor. Kurtuluş ise içindeki özgürlüğün bahçesine ulaşmaktan geçiyor. Yani ölmek tek muteber mevki oluyor. Gül bahçesindeki isimsiz bir gülün koparılması ise gaddarca hunharca ve vahşi gerçekleşiyor. Tepiniyorlar içinde dışında kalan tüm güçler. Adın çoğu zaman bilinmiyor ya lakabınla var oluyorsun ya da sana yakıştırılan sıfatla.
    Hücre değişmiyor aslında ana karnında seni doğadan koruyan duvarlar bir süre sonra toplumu senden koruma görevini üstleniyor. Hücrede mutlu huzurlu başladığın yolculuk başka bir hücrede devam ediyor; sana adam olmayı öğreten. Duvar ise artık fiziksel olmaktan öte sürrealist bir gerçekliğin parçası oluyor. Hücreyi artık içinde taşımaya başlıyorsun; adını kimsenin bilmediği gülünü korumak için ve insan gülünün solduğu akşam unutuluyor daima.