Davut Kuzu, bir alıntı ekledi.
26 May 02:12

mevlana hazretleri
Gönlüm dilime dargın, dilim gönlüme, gönlüm duygularını anlatamadığı için kızarken dilime, dilim anlayamayacağı şeyleri düşündüğü için kızıyor gönlüme

Kalbe Düşen Sızı, Elif Veske Çetintaş (Sayfa 86)Kalbe Düşen Sızı, Elif Veske Çetintaş (Sayfa 86)

Muhyiddin Şekur ' kaleminin yüreğini sevdiğim insan.Geçtiğimiz hafta sonu imza gününde tanışma şerefine nail oldum şükürler olsun.Kendisine sormak istediğim birkaç soru vardı onları içtenlikle yanıtladı.
Ilk kitabı olan "su üstüne yazı yazmak"eserini okurken iliklerime kadar etkilenmiştim. Bu eserinde de öyle oldu.
Beni bugüne kadar ağlatan, içimi hem sızlatıp hem ferahlatan nadide kitaplardan.Hani her satırın altını çizmek istediğiniz kitaplar olur ya onlardan.Hayatının islam yolundaki deneyimlerini anlatırken anlıyorum ki hayatta karşımıza çıkan her kişi hal ve durum bizim onları idrak etmemiz ve manasını çözümlememizle yaşamımızı gerçekliğe ulaştıracak yoksa gölgede kalmış olacak pek çok hakikat.
Özellikle içten anlatımı bir dost büyüğünüzün size deneyimini aktarırkenki huzurunu işliyor kalplerimize
Türkiye'ye gelmesininin mutluluğunu;
Mevlana Hazretleri ve Eyüp Sultan Hazretleri'yle kurduğu gönül bağını onları birkaç saniyede olsa gördüğü (sırrın aralandığı) o eşsiz anları paylaşmasının cazibesini hissederek hissedar oldum duygularına.

Hayatıma kattığı en önemli şey ise her an ve her durum için Allah'a teşekkür etmenin lezzetiyle Allah'a minnettar olduğumuzdu.

-Elhamdülilah alaküllihal..-

Kitap fuarında da sık sık tekrarladığı öğüdü
"Allah'a bol bol şükret ve Allah'tan yardım iste"cümleleriydi.

Sanki bilmiyor muyuz diyenler varsa bilmek başka olmak başka.
Her şey başka başka.
O günden sonra farkındalık kazandım ve yaptığım en basit davranış için bile şükretmem gerektiğini idrak ettim.

"Şükredin ki artırayım" emrinin sırrını kavradım.Neyin daha fazla olmasını istiyorsanız en çok onun için şükredin.
Güzellik isteyen makyajlardan medet ummasın Allah'a şükrettikçe dahada güzelleşeceğinden emin olsun.Zira Allah vadinden dönmez.

Bana Muhyiddin Şekur'la tanışmayı nasip eden ve şuan bu imkanı vererek buraya hissiyatlarımı aktarmamı nasip eden Allah'a nice nice şükranlarımı sunuyorum.
Tavsiye ediyorum ve okuduktan sonra mutlaka tavsiye edeceğinize inanıyorum.
...

Halil Furkan Özkan, Herkese Lâzım Olan Îmân'ı inceledi.
22 May 18:02 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

İslâm dîninin bilinmesi gereken îmân esaslarını ve îmânın altı şartını kaynak kitaplardan aktararak detaylı bir şekilde açıklayan bu kitâp, aynı zamanda diğer dînler hakkında bilgiler de verip İslâmiyet ile karşılaşdırmakta ve Müslümân olan meşhur yabancıların görüşlerine ve hayat hikâyelerine de yer vermektedir.

Birinci bölümü; Büyük alim Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri'nin; İslâm'ın beş şartını ve îmânın altı şartını anlatan bir hadîs-i şerîfin 'Hadîs-i Cibrîl' açıklaması olan 'İ’tikâdnâme' kitabının tercümesidir. Allahü Teâlâ'nın var olduğunu ve bir olduğunu anlatan Şerefüddîn Yahyâ Münîrinin iki mektûbunu da içermektedir.

İkinci bölümü; Peygamberler, kitâplar, dinler, 'Yahûdîlik, Hristiyanlık ve İslâmiyet' hakkında bilgi verilen ve başka din mensûbu iken müslümânlığa hayran olarak İslâmiyet'i seçen meşhur zâtların hayâtları anlatılmaktadır.

Üçüncü bölümü; Tevrât ve İncîller hakkında bilgi veren, hatâlı kısımlarını îzâh eden Kur’ân-ı Kerîm'in son ve değişmeyen kitâp olduğunu ilmî olarak ispat eden ve Muhammed aleyhisselâmın mucîzelerini, fazîletlerini, güzel ahlâk ve âdetlerini anlatan 'Kur’ân-ı Kerîm ve Bugünkü Tevrât ve İncîller' kitâbıdır.

Dördüncü bölümü; İslâm dîninin vahşet dîni olmadığını, hakîkî müslümânın câhil olmadığını, ilkel dinler, semâvî dinler ve islâmiyyetde felsefe olamayacağı konularını açıklayan 'İslâm Dîni ve Diğer Dinler' kitâbıdır.

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-’ın rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şöyle buyurduğu nakledilmektedir:

“İsrâiloğulları arasında, biri ala tenli (abraş), biri kel, biri de kör, üç kişi vardı. Allah Teâlâ onları denemek istedi ve kendilerine bir melek gönderdi.

Melek, ala tenliye gelerek:

«–En çok istediğin şey nedir?» dedi. Ala tenli:

«–Güzel (bir) renk, güzel (bir) ten ve insanların iğrendiği şu hâlin benden giderilmesi…» dedi. (Bu söz üzerine) melek onu sıvazladı ve vücudundaki ala tenlilik gitti, rengi güzelleşti. Melek bu defa:

«–Peki, en çok sahip olmak istediğin mal nedir?» dedi. Adam:

«–Devedir.» dedi. Ona on aylık gebe bir deve verildi. Melek:

«–Allah sana bu deveyi bereketli kılsın.» diye duâ etti (ve yanından ayrıldı).

Sonra kele giderek:

«–En çok istediğin şey nedir?» diye sordu. Kel:

«–Güzel (bir) saç ve insanları benden uzaklaştıran şu kelliğin giderilmesi.» dedi. Melek onun (başını) sıvazladı, (bir anda) kelliği kayboldu. Kendisine gür ve güzel (bir) saç verildi. Melek devamla:

«–Peki, en çok sahip olmak istediğin şey nedir?» diye sordu. O da:

«–Sığır…» dedi. Ona da gebe bir inek verildi. Melek:

«–Allah sana bunu bereketli kılsın!» diye duâ ettikten sonra körün yanına gitti ve:

«–En çok istediğin şey nedir?» diye sordu. Kör:

«–Allâh’ın gözlerimi bana geri vermesini ve insanları görmeyi çok istiyorum.» dedi. Melek (onun gözlerini) sıvazladı. Allah onun gözlerini iâde etti. Bu defa melek:

«–Peki, en çok sahip olmak istediğin şey nedir?» diye sordu. O da:

«–Koyun…» dedi. Bunun üzerine ona, döl veren bir gebe koyun verildi.

Deve ve sığır yavruladı, koyun da kuzuladı. Neticede birinin vadi dolusu develeri, diğerinin vadi dolusu sığırları, ötekinin de bir vadi dolusu koyun sürüsü oldu.

Daha sonra melek, ala tenliye, eski kılığında geldi ve:

«–Fakirim, yoluma devam edecek imkânım yok. Gitmek istediğim yere, önce Allah, sonra senin yardımın ile ulaşabilirim. Rengini ve cildini güzelleştiren Allah aşkına, senden yolculuğumu tamamlayabileceğim bir deve istiyorum.» dedi.

Adam:

«–Mal verilecek yer çoook.» dedi. Melek:

«–Ben seni tanıyor gibiyim. Sen insanların kendisinden iğrendikleri, fakirken Allâh’ın zengin ettiği abraş (ala tenli) değil misin?» dedi. Adam:

«–Bana bu mal, atalarımdan miras kaldı.» dedi. Melek:

«–Eğer yalan söylüyorsan, Allah seni eski hâline çevirsin.» dedi ve sonra eski kılığına girip kelin yanına gitti. Ona da abraşa söylediklerini söyledi. Kel de abraş gibi cevap verdi. Melek ona da:

«–Yalan söylüyorsan, Allah seni eski hâline çevirsin.» dedi. Daha sonra körün kılığına girip bu sefer de onun yanına gitti ve:

«–Fakir ve yolcuyum. Yoluma devam edecek imkânım kalmadı. Bugün önce Allâh’ın, sonra da senin yardımınla yoluma devam edeceğim. Sana gözlerini geri veren Allah aşkına, senden bir koyun istiyorum ki, onunla yoluma devam edebileyim.» dedi. Bunun üzerine (eski) kör:

«–Ben gerçekten kördüm. Allah gözlerimi iâde etti. İstediğini al, istediğini bırak. Allâh’a yemin ederim ki, bugün alacağın hiçbir şeyde sana zorluk çıkarmayacağım.» dedi.

Melek:

«–Malın senin olsun. Bu, sizin için bir imtihandı. Allah senden râzı oldu, arkadaşlarına gazab etti.» cevabını verdi (ve oradan ayrıldı).” (Buhârî, Enbiyâ, 51; Müslim, Zühd, 10)

Nîmetleri ihsân eden Cenâb-ı Hak’tır. Kula düşen ise, kendisine lûtfedilen nîmetlerin şükrünü îfâya gayret gösterip, nâil olduğu bu ihsan ve ikrâmı, Cenâb-ı Hakk’ın kullarına cömertçe tevzî edebilmektir. Zira nâil olduğu nîmet karşısında tevâzû içerisinde şükredip, karşılaştığı bütün sıkıntı ve musîbetler karşısında büyük bir metânetle sabredebilmek, murâkabe şuuruna ermiş bir kalbin sanatıdır. Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazandıran bu şuurdan mahrum bir gönül, darlık ve bolluk, felâket ve saâdet, hastalık ve sıhhat gibi farklı hâllerde dâimâ farklı davranacaktır. Bu hakikat, âyet-i kerîmede şöyle ifâde buyrulmaktadır:

“İnsan var ya, Rabbi kendisini imtihan edip de ikramda bulunduğunda ve bol nîmet verdiğinde; «Rabbim bana ikram etti.» der. Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise; «Rabbim beni önemsemedi.» der.” (el-Fecr, 15-16)

Bir imtihan yurdu olmasından dolayı dünya hayatı, dâimâ sevinç veya keder hâli üzere devam etmez. Bu sebeple, sevinç vesîlesi bir durumla karşılaşınca şımarmak, keder sebebi bir iptilâya uğradığında da ölçüsüz şekilde üzülmek, kişiyi büyük yanlışlara sürükleyebilir. İşte bu tehlikeli durumdan mü’min, ancak nîmete kavuşunca şükretmek, sıkıntıya düşünce sabır göstermekle kurtulabilir.

Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurmuştur:

“Senin iç dünyan bir misâfirhâne gibidir. Sevinçler de, kederler de gelip geçicidir. Ne sevinçlere aldan, ne de gamları kendine dert edin! Gamlar sürûruna mânî olursa üzülme; çünkü o gamlar, sabredersen senin için sevinç ve neşe hazırlamaktadır.”

Dolayısıyla denilebilir ki, şükür ve sabır, bütün hayatı hayır üzere geçirebilmenin yegâne yoludur. Bunu da Allah Teâlâ yalnız mü’minlere ihsan buyurmuştur. Nitekim Ebû Yahyâ Suheyb İbni Sinân -radıyallâhu anh-’tan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Mü’minin durumu gıpta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Bu özellik, sadece mü’minde vardır:

Sevinecek olsa şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa sabreder; bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd, 64)

Unutulmamalıdır ki şükür, şımarıklığa, aşırılığa, dolayısıyla da nîmetin zevâline engel olma irâdesidir. Nitekim Cenâb-ı Hakk’ın şükür hakkındaki vaadi, âyet-i kerîmede şöyle bildirilmiştir:

“…Şükrederseniz (elbette size olan) nîmetimi artırırım…” (İbrahim, 7)

Bu hakikati, Şeyh Sâdî-i Şîrâzî Hazretleri de şöyle ifâde eder:

“İyilik bilen insanlar, nâil oldukları nîmeti, şükür çivisiyle mıhlarlar.” Yani Allâhʼa şükretmek sûretiyle o nîmetin elden gitmesine mânî olma firâsetini gösterirler.

Ayrıca Hazret-i Mevlânâ’nın buyurduğu gibi:

“Nîmete şükretmek, nîmetten daha hoştur. Şükrü seven kimse, şükrü bırakır da nîmet tarafına gider mi? Şükretmek, nîmetin canıdır. Nîmet ise deri gibidir, kabuk gibidir. Çünkü seni Dostʼun kapısına ancak şükür götürür. Nîmet insana uyanıklığın zıddına gaflet de verebilir. Şükretmek ise, dâimâ uyanıklık getirir. Sen aklını başına al da şükür nîmeti ile gerçek nîmeti avla!”

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, “Şükür, îmânın yarısıdır…” (Süyûtî, I, 107) buyurmuşlar ve kendilerinde bulunan herhangi bir nîmetin başkalarında olmadığını gördüğünde de, hemen Allâh’a şükretmişlerdir. Nitekim bir defasında kötürüm bir hastanın yanına uğrayıp onun hâlini gördüğünde, hemen hayvanından inerek şükür secdesine kapanmıştır. (Heysemî, II, 289)

Bu sebeple Şeyh Sâdî-i Şîrâzî de bizleri şöyle îkâz etmektedir:

“Yolu üzerindeki kuyuyu fark etmekten âciz bir kör gördüğün zaman (sana verdiği görme nîmeti için) Allâh’a şükret. Şükretmezsen, sen de kör sayılırsın.”

Yaratılışındaki izzet ve asâleti muhâfaza etmiş olan her insan, kendisine bir bardak su ikrâm edene dahî vicdânen bir teşekkür borcu hissederken, insanoğlunun, bütün nîmetlerin kaynağı ve ikrâm edeni olan Rabbine karşı alık ve abûs kalması, akıl, iz’an ve vicdan dışıdır. Bu hâl, ancak düşünce yoksulluğu ve his donukluğunun bir ifâdesidir.

Buna rağmen, maalesef pek çok kimse, Allâh’ın kendisine lûtfettiği sayısız nîmetlere karşı gaflet içindedir. İnsanların bu derin gafleti sebebiyle Rabbimiz:

“…Kullarımdan şükredenler pek azdır.” (Sebe, 13) buyurmaktadır.

Şükürsüzlüğün, kişiyi dûçâr edeceği âkıbeti göstermesi bakımından Şeyh Sâdî’nin naklettiği şu hâdise de ne kadar ibretlidir:

“Bir hükümdarın oğlu attan düşmüş ve boyun kemikleri birbirine girmişti. Öyle ki, boynu, fil boynu gibi gövdesine batmıştı. Başını çevirebilmek için bütün gövdesini döndürüyordu.

Yurdundaki bütün doktorlar tedavisinde âciz kaldılar. Yalnız komşu ülkedeki bir doktor, başını eski hâline getirebildi ve damarlarıyla kemiklerini düzeltti. O doktor olmasaydı şehzâde sakat kalacak, belki de ölüp gidecekti.

Şehzâde iyi olduktan sonra, onu tedâvi eden doktor, şehzâde ve hükümdârı ziyarete gitti. Kadirşinaslıktan zerre kadar nasibi olmayan nankör hükümdarla vefâsız şehzâde, ona hiç yüz vermediler. Doktor, hâlini onlara belli etmese de, kendisine revâ görülen bu nâhoş muâmele sebebiyle bir hayli üzüldü, incindi. Hükümdarla şehzâde utanacakları yerde doktor utanarak başını yere eğdi. Kalkıp giderken şöyle mırıldanıyordu:

«Ben onun boynunu çevirip eski hâline koymasaydım, bugün yüzünü benden çeviremezdi.»

Doktor, gördüğü bu hakâret karşısında, hükümdarla oğluna bir hikmet dersi vermek üzere şehzâdeye bir tohum gönderdi ve şu haberi yolladı:

«Şehzâde bunu buhurdana koyup yaksın. Çok güzel ve şifalı bir tütsüdür.»

Şehzâde doktorun gönderdiği o tohumu yaktıktan sonra dumanından aksırdı. Aksırınca başı eskisi gibi çarpıldı. Hükümdârın emriyle doktoru çok aradılar, fakat bir türlü bulamadılar. Kendisinden özür dileyeceklerdi. Ne çâre ki, iş işten geçmişti.”

Şeyh Sâdî bu hikâyesine şu hikmetli söz ile son noktayı koyar:

“Cenâb-ı Hakk’a şükürden yüz çevirme ki, yarın mahşer günü boynu bükük kalmayasın!..”

Velhâsıl, şükür; kulun, kendisine lûtfedilen nîmetlere ve iyiliklere karşı sevinerek, onları ihsân eden Rabbine çeşitli söz ve davranışlarla hâlisâne bir kullukta bulunmasıdır.

Lâyıkıyla şükreden bir kul olabilmek için de, sadece nâil olunan nîmetlerin Allâh’ın lûtfu olduğunu bilmek ve bunu dille ifâde etmek kâfî değildir. Rabbimize karşı îcâb eden ibâdet ve davranış güzelliklerini îfâ etmek, yâni amel-i sâlihlerde bulunmak zarûrîdir.

Yâ Rabbi, bahşettiğin nîmetlerin şükrünü lâyıkıyla îfâ etmekten âciz olduğumuzun şuur ve idrâki içerisinde, sonsuz af, merhamet, lûtuf ve ihsânına sığınıyoruz. Biz âciz kullarını sabır ve şükür yolundan hiçbir zaman ayrılmayan ve neticede rızâ-yı ilâhîne nâil olan sâlih kullarından eyle…

Âmîn…

Ceyda BİLEN, Herkes Seni Terk Etse Aşk Terk Etmez'i inceledi.
09 May 12:51 · Kitabı okudu · 15 günde · Beğendi · 9/10 puan

Abdülkadir Geylani Hazretleri imtihan konusunda şunu söyler .
" "İmtihan olmazsa olmaz! Mutlaka gereklidir. İmtihan olmasaydı herkes kendini evliya zannederdi." İmtihan sapla samanı birbirinden ayırır,unutulan elest sözünü kullara yeniden hatırlatır.
.
Şunu da bir kez daha önemli belirtmek gerekir ki aslında Cenab-ı Hakk'ın kulunu imtihan etmesine hiç gerek yoktur. O, yarattığı kulun ne olacağını daha ruhlar alemindeyken bilir. Bu imtihan kulların kendisini bilmesi , görmesi için gereklidir. Kendi küfrü isyanımıza karşılık Cenab-ı Allah'ın kullarına gösterdiği vefa ve dostluk başka türlü bilinip görülemez . .
.
Mesnevi'de şöyle geçer . İnsan tıpkı hali gibidir. Zamanla toz top toplar. Bazen elinde sopa halıyı döven insanlar görürsün. İşin hakikatini bilmeyenler bu davranışla halıya eziyet edildiğini düşünebilir . Fakat asıl gayeden haberdar olanlar bunun halıya eziyet değil, onu toz ve topraktan arındırmak olduğunu bilirler . “
.
İnsan da zamanı toz toplamış bir halaya benzer ; hilkati ne yakışır bir şekilde yaşaması için tozlardan, kir ve pastan temizlenmesi gerekir. İnsanın başına gelen çeşitli sıkıntılar acılı ıstıraplar , temizlenmesi için halıya vurulan sopaya benzer . İnsan bu acılar sayesinde , “ Ben nerede hata yaptım ki başıma bunlar geldi ? “ diye düşünmeye başlar. Günlük Hay huy içinde düştüğü uykudan uyanır. Kendini baştan ele alır . Maksat adına imtihan denilen devenin iğnenin deliğinden geçme halinde , sessiz sakin fakat Rabbim şevkat ve merhametinden emin bir şekilde yolumuza devam etmektir.
.
"""
Korkma, herkes seni terk etse O terk etmez!
Herkes seni yalnız bıraksa O bırakmaz!
O yokluktadır, O yokluktan doğandır.
O her şeyi bilir.
O Latif'tir, Emin'dir, Mülk ve Saltanat sahibi bir Emir'dir.
O sığınaktır, cümle günahkârın sığınağıdır.
Eşi ve benzeri olmayan bir Nur'dur.
Gönüldeki her türlü acıyı, ıstırabı teskin edendir.
Sen gizlesen de O senin bütün derdini bilendir.
Herkes seni terk etse de O terk etmez.
Hiçbir yerde seni yalnız, çaresiz bırakmaz.
Gel, O'nun yüce gölgesine gir.
Korkma, herkes seni terk etse AŞK terk etmez. ""
'
--Hz. Mevlânâ--

ManahoS, bir alıntı ekledi.
08 May 02:26 · Kitabı okudu

Mevlâna Hazretleri, paraya pula düşkün bir kimse değildi. O kadar ki, birinci veya ikinci evliliğinde , bir gün evinden çıkarken karısı kendisineyiyecek birşey kalmadığını söylüyor: “Ne bir a vuç bulgur, ne bir kaşık yağ, ne bir tutam yeşil sebze . " Sadece bir kuru ekmek!” Hz. Mevlâna ellerini göğe kaldırıyor: “Yarabbi sana şükürler olsun! Evimizi Pevgamber evine döndürdün!” diyor.

Arif Nihat Asya İhtişamı, Yavuz Bülent BakilerArif Nihat Asya İhtişamı, Yavuz Bülent Bakiler

Mümin edebinden belli olur. Dinimiz edep dinidir. Mevlana k.s. hazretleri şöyle buyurur:

"Gözünü aç da baştanbaşa Allah kelâmı olan Kur'an'a bak! Kur'an'ın bütün ayetleri edep taliminden ibarettir."

Sesini kaybeden şehir, bir alıntı ekledi.
03 May 00:20

"Suyun özü temizdir demişti,"insanın özü de. Önemli olan, bunca kötülüğe, bunca açgözlülüğe karşı özümüzü koruyabilme. Dünyanın en zor işi bu.gündelik hayat acımasızlık çarkı üzerinde dönüyor. Bizi o masum özümüzden uzaklaştırmak için hayat birbirinden parıltılı ilişkiler sunuyor: Yalanla, sahtekârlıkla, bencillikle cilalanmış ilişkiler. Nefsimizin iştahını kabartacak renkli oyuncaklar.Ruhumuzu köle edip, aklımızı bedenimizin emrine sokmak için. İşte buna karşı uyarıyor bizi Mevlâna Hazretleri. Ve kirlenmemiş olana, bulanmayana, donmayana övgü düzüyor."

Bab-ı Esrar, Ahmet Ümit (Sayfa 133 - Everest yayınları)Bab-ı Esrar, Ahmet Ümit (Sayfa 133 - Everest yayınları)

Gözlerinin gördüğünü yüreğinin gördüğüne değişiyorsan eyvallah! Yüreğinin gördüğünü gözlerinin gördüğüne değişiyorsan eyvah eyvah!

Mevlana Hazretleri

İki şey yıkar insanı dostundan gelen ihanet,düşmanından gelen merhamet
-Mevlana Hazretleri