• “Mevlana Hazretleri Mesnevi-i Şerifine
    "Bişnev!”
    Diye başlar.
    Bişnev, “Dinle!” demektir.
    Dinle ki, içindeki inleyiş seni boğmasın.
    Dinle ki, dilsiz, alfabesiz mana kalbine aksın.
    Dinle ki, açılmaz sandığın kapılar sana açılsın.”

    -- --- ---
  • Cafer bin Ebu Talib -ki Hazreti Ali Raziyallahü anhın büyük biraderi ve
    Aleyhisselat Efendimizin amcazatesidir- Habeşistan’a giden İslam muhacirleriyle
    birlikte Mekke’den çıkmış. Habeş diyarında ve Necaşi huzurunda Müslümanları
    müdafaa etmiş, hicretin yedinci senesine kadar orada oturmuştu.
    O sene Habeşistan’daki bütün Müslümanlar kalkıp Medine’ye geldiler. Fakat
    Resulullah Hazretleri Hayber Gazası’na gitmişti. Onlar da oraya gittiler. Hayber’e
    varışları fetihten sonraya tesadüf etmişti.
    Hazreti Peygamber, Cafer’i kucaklamak, alnından öpmek, “Yaratılış ve ahlak
    itibarıyla bana benzersin” demekle taltif buyurdu. Cafer de bu hitap ve iltifatın
    şevkinden bila ihtiyar oynamaya başladı. Resul-u Ekrem’in o neşeli hareketi men
    buyurmaması, sema, deveran, kıyam gibi zikir harekâtının cevazına sofiyece delil
    sayıldı.
    Ebu Hüreyre’den rivayet edildiğine göre Nebi-yi Eşfak Efendimiz, torunu
    Hazreti Hasan ile de kucaklaşmıştı.
    Musafaha ise, Hazreti Caferle birlikte gelen Yemenli Müslümanların hem selam
    verip, hem el sıkmaları üzerine taraf-ı Nebeviden “Yemenliler Musafahayı size
    sünnet yaptılar” buyurmasıyla sünnet-i seniye arasına girdi.
  • “Her darlığın arkasında genişlik, hüzünlerin arkasında neşe sevinç vardır.
    Yıkılmak yapılmaktır, dağılmak toplanmaktır.
    Sabır sıkıntıların anahtardır.”

    Mevlânâ (ks) Hazretleri
  • Ne demiş Sultanım Mevlana,
    Tut ki miras kaldı,
    Ali'den sana Zülfikar,
    Sende Ali'nin yüreği yoksa,
    Zülfikar neye yarar?

    Taptuk Emre Hazretleri
  • Aşktan bahsedelim. Lakin bilirsiniz, mevzu derin. Yazı uzayabilir, şimdiden haber vereyim. Sonuna kadar okumayacaklar burda okumayı kesebilirler :) Bugün arkadaşa gül geldiğini görünce, içimde "Gönül dağı" çaldı. Aşkı anlatır gül, ve aşkın tek bir durağı vardır; rıza. "Rızasız bahçanın gülü derilmez!" diye kafamın içinde konser verdi nöronlar. Yar oy, yar oy! Rıza meselesine sonra geliriz, şimdi başa dönelim; "Dost elinden gel olmazsa varılmaz/rızasız bahçanın gülü derilmez" böyle demiş Neşet babamız. Gönül dostlarının her biri, yüzyıllar evvelinden aynı manayı diyedurmuşlar. Fuzuli şöyle ifade ediyor aynı manayı, "Aşkın odu evvel düşer maşuka, ondan aşıka/ Şem'i gör ki, yanmadan yandırmadı pervaneyi" Yani, "Aşkın ateşi önce sevgiliye, sonra sevene düşer/ ışığa aşık olan kelebeklere bak, ışığa aşıklar ama o ışık yanmak suretiyle onları çağırmasa, kelebekler ışığa kavuşamayacaklar!" :) Şah-ı Nakşibendi hazretleri ise şöyle dile getirmiş, "Canibi maşuktan olmazsa muhabbet aşığa/ sa'yi aşık aşığı maşuğa isal eylemez!" Şu demek, "eğer sevgiliden/sevilenden aşığa bir muhabbet/teveccüh yok ise şayet, aşığın/sevenin hiçbir çabası onu, sevgiliye/maşuğa ulaştırmaz." Fesubhanallah! :) Neşet baba, "Dost elinden gel olmazsa, varılmaz!" derken yine aynı mana. Dost kim ola ki? Farsça bir kelime dost, sevgili demek aslında. "Sevgilim, çağırmazsa basıl geleyim" diyor hasıl. Sen teveccüh göstermezsen, ben ne yaparsam yapayım boş değil mi, diyor. "Ey mum diyor, kelebek, yanmazsan ben seni nasıl bulayım, sana nasıl kavuşayım!" Ya Allah :) Bütün anahtarlar maşukun/sevgilinin elinde yani, onun teveccühü elzem. Sevgili/maşuk Cenab-ı Haktır. El Vedud :) Sevgili bir insan dahi olsa, yıkarsa mevzu bahis edilen denklem ayni şekilde işliyor kanaatimce. " Aşk diyor, bir bütündür, biz onun parçalarıyız" Mevlana Hazretleri. Aynen öyle de, bütün muhabbetler bizi el-Vedud ismine çıkarır, O ise birdir. Bu kadar birlik sikkesi içinde, kim bize "mecazi aşk-ilahi aşk" ikililiğini getirip, algı dünyamızda oynamış a dostlar?

    Melaye Cızırî hazretleri, " Dil yek e işq-i yek bit aşiqan yek yar-i bes Qible de yek bit quluban dilberek dildar-i bes" diyerek bu birlikten bahsetmiş. Diyor ki, "Gönül birdir aşk da bir olmalı, aşıklara bir sevgili yeter Kıble de bir olmalı, gönüllere gönülçelen bir sevgili yeter." Hayır, ikilik yok! Bütün muhabbetler, büyük bir muhabbettin parçası. Gül yaprağıyız, gülün bütününden haber veriyoruz. Hasıl, gül yaprağının hikayesi aslında gülün hikayesi. Aşk ilminin rahle i tedrisinde, kime müteveccih olursa olsun, aşkın yek bir formülü vardır. Aşka giden yollar ister Hakk'a, ister halka yönelmiş olsun, (kanaati acizemce) aynı yol, 20. Mektup'ta(Mektubat/Bediüzzaman) rastladım ben o yol tarifine.
    1. İmanıbillah
    2. Marifetullah
    3. Muhabbetullah
    4. Lezzet-i ruhani. Beşer için de aynı yol; 1. İnanç(muhataba inanıp/güvenmek), 2. Tanımak, 3. Sevmek, 4. Aşk ( burda hiçbir ikiliğe yer yok, sen=ben). Yine kanaati acizemce bu sıralamada en önemli ayrıntı, muhabbetin marifetten sonra geliyor olması, yani (hakiki) sevmek ancak tanımakla mümkün. Çünkü aşk tanıdıktan sonra "hoştur bana senden gelen, ya gonca gül/ yahut diken" boyutuna erişiyor marifet ehli. Kadere de rıza gösterilen nokta yine orası. Bir insan olunca mevzu bahis,muhatabı "insan" olduğu hakikati ile sevmek. Kusurlu insanoğlu, hatalı. Onda sizin hoşunuza gitmeyen şeyler dahi olabilir, fakat gördüğünüz güzellikler o kadar fazladır ki, kusura/hataya/farklı bir karaktere rağmen sevmek... Onun hoşunuza gitmeyen yanlarına rağmen sevebilmek, bu hakiki bir sevmek oluyor. Deli divane bir sevmek değil bu, gayet aklı başında bir sevmek.

    Peki bu çağın insanının aşk ile en büyük imtihanı nerde başlıyor? Evlilikler neden böyle? "Aşk" olarak adlandırdıkları hissin içi neden bu kadar boş? İnsanların duyguları neden bu kadar kolay değişebiliyor birbirlerine karşı? Hangi adımı atlamış ola ki insanlar? En küçük kalbi temayüllere aşk adı verildiği bir çağda, aşkın imtihanı ağır! Halbuki kolay mı bu iddia bu kadar?

    Yine kanaati acizemce, sorun ne tanıma, ne sevme durağında. İnsanlar daha ilk durakta, yani inanç durağında kaybediyorlar. Şüphe dolular, muhataplarına inanmıyorlar ki muhabbetleri olsun :) inanmayan basıl tanısın, tanımayan nasıl sevsin? Ne diyorduk, başa dönecektik? "Rızasız bahçanın gülü derilmez" diyordu Neşet babamız. Yek bir durağı var aşkın, Rıza! Orda aşık, maşukundan razı. Rıza gözü ise kör, kusur görmüyor! :)makam aşk makamı. Seven sevdiğinden razı.

    "Gelse Celalinden cefa
    Yahut cemalinden cefa
    İkisi de cana safa
    Kahrın da hoş, lütfun da hoş"

    İnanmayan razı olur mu?
    Tanımayan razı olur mu?
    Sevmeyen razı olur mu?

    Elcevap: hayır! Şimdi kendimize soralım, aşk ile bağlandığımızı düşündüğümüz her ne var ise ondan razı mıyız? Gülleri deremeyeceğiz yoksa :)
  • Mevlânâ Hazretleri buyurur:
    "Ne mutlu o kişiye ki, gençlik günlerini ganimet bilir de kulluk borcunu öder. Yani dînî ve insanî vazifelerini yerine getirir. Bedeni sapasağlam iken, yüreğinde de, vücudunda da güç ve kuvvet varken kulluğunu da îfâ etmek gayreti içinde olur.

    Zira o gençlik çağı, yemyeşil, ter ütâze bir bağa benzer. Bol bol meyveler verir. İhtiyarlıkta beden, çorak toprak gibi gevşer, dökülür. Çorak bir tarladan da hiçbir vakit hoş bir bitki yetişmez."

    -Osman Nuri Topbaş- Genç Dergisi- (Sayı 144/Eylül)
  • Gâfil insan, helâl-haram demeden, ne elde edebilirse onu kâr zanneder. Hâlbuki bir mü’min için helâlden kazanılan bir kuruş, haramdan gelecek milyonlardan daha değerlidir. Mü’min için hesabını kolay verebileceği helâl mal, hayırlı maldır. Hesabını veremeyip azâbını çekeceği haram mal ise tam bir baş belâsıdır. Bu yüzden haram yollardan dünyalık elde etmeye çalışanların kalpleri kördür. Nitekim Ömer bin Abdülazîz g buyurur ki:

    “Haramlar bir ateştir. Ona ancak kalbi ölüler uzanır. Eğer el uzatanlar diri olsalardı, o ateşin acısını muhakkak duyarlardı.”

    Kalplerini dünya hırsı bürümüş gâfiller; hak ile bâtıl, helâl ile haram, doğru ile yanlış gibi ölçüleri tanımaz hâle gelirler. Mevlânâ Hazretleri, dünya ihtirâsıyla kalp gözünün körelmesinin, kişiyi hayvanattan bile daha aşağı bir hâle düşürdüğünü ifade sadedinde şöyle buyurur:

    “Bir köpek bile kendisine atılan kemiği veya ekmeği koklamadan yemez.”

    Yani gözünü hırs bürümüş bir insanda, bir köpeğin neyi yiyip neyi yememesi gerektiğini kontrol etmesi kadar bile bir dikkat, hassâsiyet ve sakınma gayreti görülmez. Dünya nîmetleri karşısında helâl-haram gözetmemek, bu kadar fecî bir mânevî felâkettir.

    Öte yandan nefs ve şeytan, kalbî zaafları bulunan kimi insanları da, sûret-i haktan görünerek aldatır:

    “Sen çok kazanmalısın ki çokça hayır-hasenat yapabilesin.” telkininde bulunur. O da nefsine hoş gelen bu fikri, dînî bir sâikle benimsiyormuş gibi, kendince birtakım gerekçeler üretir:

    “Ben çok kazanıp daha çok hayır-hasenat yapacağım.” der. “Zor durumdaki müslümanlara infâk etmek için çok kazanmam lâzım.” der. “Görmüyor musunuz yeryüzündeki müslümanların perişan hâlini? Biz de müslümanları sömürenler gibi kazanıp güçlü olmalıyız ki onlarla baş edebilelim…” der. Sonra da; “Ne yapalım, piyasanın şartları böyle…” diyerek şer’î ölçülerden tâvizler vermeye başlar; fâize, karaborsacılığa, vurgunculuğa, velhâsıl Allâh’ın râzı olmadığı, İslâm’ın tasvip etmediği türlü türlü yollara başvurur. Hırsa kapılıp hakkı olmayan şeylere el uzatmaya kalkışır. Yanlışlarından dolayı îkazda bulunanlara karşı kendini savunmak için de;

    “Yâhu ben ticaretimle şu kadar insana ekmek veriyorum.” der. Hâlbuki şahsî menfaati olmasa, bir muhtaca ekmek verecek değildir. Yine;

    “Ben bu işi yapmasam, yanımda çalışan bunca insan aç kalır…” der. Kendisine de rızkı verenin Allah olduğunu unutuverir. Yanlışlarına kendince kılıflar uydura uydura, gayesine gayr-i şer’î yollardan ulaşmayı, zamanla mübah görmeye başlar.

    Hâlbuki Cenâb-ı Hakk’ın; “İlle de çok kazanın!” diye bir emri yoktur. Cenâb-ı Hak, helâl ve meşrû yoldan kazanıp imkân nisbetinde infakta bulunmamızı istemektedir. Hayır-hasenâtın ecrinin de, onların miktarına değil, infak edilişindeki fedakârlık seviyesine bağlı olduğunu bildirmektedir.

    Nitekim bir gün Rasûlullah - sallâllâhu aleyhi ve sellem - Efendimiz:

    “–Bir dirhem, yüz bin dirhemi geçmiştir.” buyurmuşlardı.

    http://www.osmannuritopbas.com/...tullahi-aleyh-2.html