• CelaIeddin'in ölümünden sonra, büyük oğlu Sultan Veled, babasının ekolünü kurumlaştırdı. Tarikat üyelerine, Mevlana'nın yazım dili olarak kullandığı Farsçada "Dönen" anlamına gelen Mevlevi denildi. Ancak, kullanılan dilin Fars­ça, öğretinin de zor kavranır olması nedeniyle Mevlevilik hep aydın çevrelerinde sınırlı kaldı ve halka inemedi.
  • Dr. Can Ceylan: Mevlana’nın âdeta bir müfessir olması ıskalanıyor… Mesnevi fabl kitabı değildir

    https://semazen.net/...abl-kitabi-degildir/

    Dr. Can Ceylan“Mesnevî’yi bir hikâye kitabı hatta bir fabl kitabı olarak anlayanlar var. O zamânın edebî geleneklerine uyarak, Hz. Mevlânâ, Kelile ve Dimne başta olmak üzere birçok eserdeki, hatta İncil ve Tevrat’taki hikâyeleri, vermek istediği mesaja kılıf olarak kullanmış. Bence Mesnevî’nin ıskalanan en önemli kısmı, onun âdeta bir tefsir kitabı olması. Yirmi üç bini aşan beyit sayısını dikkate aldığımızda, bu binlerce satırından en az yarısı Kur’ân-ı Kerim’deki âyet ve sûrelere doğrudan gönderme yapar. Dolayısıyla ciddi bir Kur’ân-ı Kerim bilgisi gerektirir.”

    Röportaj: Hale Kaplan Öz

    Dr. Can Ceylan Mevlânâ’dan Önce ve Sonra Mesnevî kitabının yazarı. Hem mevlânâ hem de mesnevî kavramları, Mevlânâ’dan önce kullanılan iki kavram olduğundan kitabına bu ismi seçmiş Ceylan. Kitabın çıkış noktası, Mevlânâ ve Mesnevî üzerinde yapılan birçok çalışmanın onları yeterince yansıtmadığı düşüncesi. Öğretisiyle tezat oluşturur biçimde Mevlana’nın belli alanlarla sınırlı kaldığını söyleyen Ceylan, çağdaş edebiyat, dilbilim, çeviribilim, psikoloji ve sosyoloji gibi bilim dallarının önünde el değmemiş zengin bir kaynak olarak Mesnevi’nin durduğunu söylüyor.

    Can Ceylân, mutrip heyetinde bulunduğu bir âyin-i şerif icrâsı öncesinde Galata Mevlevîhânesi’nde sorularımızı yanıtladı.



    Ahmed Hamdi Tanpınar, Yahya Kemâl’e sorar: “Üstâdım, biz Viyanalara kadar nasıl gittik?” Cevap: “Bulgur pilavı kaşıklayarak, Mesnevî okuyarak!” Mesnevî okumanın târihsel seyrini dinleyebilir miyiz sizden?

    Mesnevî, altı ciltlik bir eser. Ama daha altıncı cildi tamamlanmadan, önceki ciltler okunmaya ve farklı coğrafyalara yayılmaya başladı. Ayrıca özellikle, Hz. Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled zamânında kurumsal bir yapıya kavuşan Mevlevîlik tarikatının Osmanlı coğrafyasının hemen hemen bütün büyük şehirlerinde kurulmuş olan dergâhları yâni Mevlevîhâneler vardır. Bu mevlevîhânaler, Mesnevî’nin okunduğu ve şerh edildiği yâni, devrin şartlarına göre yorumlandığı merkezler olarak faaliyet gösterdi. Dolayısıyla Belgrad’tan Şam’a, Kudüs’ten Kahire’ye birçok şehirdeki mevlevîhâneler âdeta birer tasavvuf akademisi olarak hizmet verdi. Bu dergâhlarda yüzyıllar boyunca mesnevîhanlar tarafından okunan ve açıklanan Mesnevî, halkın psikolojik, sosyal, siyâsî, ahlâkî hatta ticârî birçok sorununa çâre bulmak için başvurulan bir eser.



    13. yüzyılda yaşamış olan Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî adlı eseri günümüze kadar yaklaşık her elli yılda bir şerh edildi. Sayıları yirmiye yaklaşan bu şerhler kitap olarak yayınlandı. Bu şerhleri yapanlara “şârih” denir. Ayrıca Mesnevî şerh etmek kolay bir şey olmadığı ve büyük bir İslâmî ve kültürel bilgi birikimi gerektirdiği için şârihlik, saygı duyulan bir makamdır.

    Bizim Viyana’ya Mesnevî okuyarak gitmemiz konusu ise Yahya Kemâl’in çok önemli bir tespiti. Osmanlı, sâdece Viyana’ya değil, Afrika’ya, Kafkasya’ya, Arabistan’a da Mesnevî okuyarak gitti ve oralarda Mesnevî okudu. Yahya Kemâl, bu tespitiyle yine oralara gitmek için Hz. Mevlânâ’nın ontolojisini anlamamız ve onun eserlerini güncel şartlara göre okumamız gerektiğine işâret ediyor. Burada önemli olan, kuru kuru Mesnevî okumak ve eski ezberleri tekrarlamak değil, 21. yüzyılda yeni bir Mesnevî şerhi yapmaktır.



    Mesnevîne zaman okunmaya başlamalı ve nasıl okunmalıdır?

    Hz. Mevlânâ popülerleştirildiği için suistimâl edilen bir isim. Dolayısıyla onunla ilgili her şey de ilgi çekiyor. Biblodan kolyeye, şekerden pideye kadar Hz. Mevlânâ’nın adı kullanılıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığımız bu konuda bir dizi önlem aldı, ama popüler-kapitalist kültür, suistimâli devam ettiriyor.

    Elimizde orijinal nüshası olduğu için bozulamayacak bir Mesnevî var. O zamânın edebiyat dili Farsça olduğu için, Farsça yazılan Mesnevî’yi bizim orijinal metinden okumamız maalesef mümkün değil. Özellikle günümüzde 200-300 kelimeyle konuşulan günlük ve yozlaştırılmış Türkçe ile neredeyse imkânsız. Oysa ki, Osmanlı zamânında sıradan birinin kelime hazinesi Mesnevî’yi anlayacak seviyedeydi.

    Günümüzde hem nazım hem de nesir olarak tercümesi ve açıklaması yapılmış ve yayınlanmış Mesnevî baskıları var. Fakat bir üniversitenin herhangi bir bölümünde kullanılan ders kitaplarını okumak o bölümünde mezun olmak için yeterli olmadığı gibi, Mesnevî’yi herhangi bir kitap gibi okuyup anlamamız kolay değil. Zira Hz. Mevlânâ, Mesnevî’yi muazzam dinî ve kültürel bilgisini hem sembolik ifâdeler kullanarak hem de göndermeler yaparak ortaya koymuş. Bu altyapıyı edinmek başlı başına bir ömür ister. Bu yüzden Mesnevî’yi okuyup anlayacak ve anlatacak bilgi birikimine sâhip kişilerden yararlanmak en doğru yol. Ama bunu da suistimâl eden, kendini “Mevlevî şeyhi” ve “üstad” olarak tanıtıp maddî ve mânevî menfaat elde etmek isteyenlere dikkat etmek gerekir.

    UNESCO, 2007’yi Mevlânâ Yılı ilan ettiğinde Hz. Mevlânâ ve Mesnevî ile ilgili birçok kitap yayınlandı. Devam eden yıllarda azalarak da olsa yayın yoğunluğundan bahsedilebilir. Büyük bir kısmı popüler olan bu çalışmaların Hz. Mevlânâ ve öğretisinin anlaşılmasına etkisi oldu mu?

    Mevlânâ’dan Önce ve Sonra Mesnevî adlı kitabımın yazılma aşaması aynı döneme denk gelir. Bu açıdan farklı ve yeni kaynak bulma konusunda oldukça şanslıydım. Ancak bu dönemde ve daha sonrasında yazılan kitapların bir bölümü akademik çalışma olduğu için genel okur kitlesine hitap etmiyor. Diğerleri ise popüler edebiyat olarak kısa raf ömrü olan ve konusundan ziyâde popülerlik amacıyla yazılmış kitaplar.

    Ayrıca Hz. Mevlânâ, öğretisinin anlaşılması için bu tür yayınlara muhtaç değildir. Hz. Mevlânâ, ülkemizde yıllarca unutulmuş ve hor görülmüş olmasına rağmen, o kendi değerini ve anlamını muhafaza etmiştir. O, lâyık olana kendini açar.

    Şu nokta önemlidir ki, eline bir ney alıp kendini ney ile özdeşmiş gibi gösteren ama ne Hz. Mevlânâ’yı anlamış ne de Mesnevî’yi doğru düzgün okumuş birçok isim, piyasada “sufî”, “derviş” kisvesiyle dolaşıyor. Hz. Mevlânâ’nın öğretisi tıp, hukuk, mimarlık gibi ciddî bir konu. Ciddi şekilde ilgilenilmesi, zaman ayrılması ve emek harcanması gerekir. Marketlerin manav reyonlarının yanına konulan kitaplardan Hz. Mevlânâ’nın öğretisini öğrenmek mümkün değil. Kaş yaparken göz çıkartılıyor.

    Rahmetli Cem Karaca Kur’an-ı Kerim’i ilk kez Almanya’da Almanca bir tercümeden okuyup çok etkilendiğini söylemişti. Hz. Mevlânâ da tüm dünyâda tanınan bir mutasavvıf. Tercüme eserlerin niteliği hakkında ne söyleyebilirsiniz?

    Hz. Mevlânâ’yı dünyâda popüler hâle getiren kişi, Amerikalı şâir Coleman Barks’tır. Barks, Farsça bilmemesine rağmen, Farsça bilen arkadaşının okuyup anlattığı Mesnevî hikâyelerinden aldığı ilhamla yazdığı şiirleri “Rumî” adıyla yayınlamıştır. Ancak bu tür çeviriler, Hz. Mevlânâ’nın İslâm âlimi ve mutasavvıf kişiliğini örtmekte ve şâirlik tarafını ön plâna çıkarır. Bu da Hz. Mevlânâ’nın İslâm şeriatına olan bağlılığını gölgeler.

    Düz metinleri çevirirken bile birçok kültürel sorunla karşılaşıyoruz. Şiir çevirisi yapmak ve bunu yaparken Hz. Mevlânâ’nın öğretisini yansıtmak oldukça zor. Elbette bu çevirilerin, sempati oluşturmak açısından yarârı var. Ancak dikkat edilmesi gerekir ki, özellikle sosyal medyada altına Hz. Mevlânâ imzâsı konulan sözlerin çoğu uydurma.

    Tasavvufun mistik felsefeden farkı nedir?

    Tasavvuf, İslâm şeriatının hazmedilmesiyle yaşanabilecek bir öğreti. Şöyle bir benzetme yapabiliriz: Tasavvuf, şeriatın uygulamaya dökülmüş hâlidir. Teori olmadan uygulama olmaz. Uygulama olmazsa teoriyi yaşamak mümkün değildir.

    “İslâm tasavvufu” diye bir ifâdenin yanlış olduğunu düşünüyorum. Tasavvuf zâten İslamî bir kavram. Hıristiyan tasavvufu diye bir şey yoktur. “İslâm tasavvufu”, “sıcak ateş” demek gibi gereksiz bir tamlama. Dünyâdaki diğer inançların da mistik tarafları var. Ama Hinduizm, Budizm gibi inançların mistik söylemlerini tasavvufla eşit görmek doğru değil. Bunu İslâm’ı şirin göstermek adına yapmanın yanlış olduğunu düşünüyorum. Bu, İslâm’ın sâbitlerinden tâviz vermenin yolunu açmaktadır.

    İslâm dışından Mesnevî’ye olan ilgi aynı zamanda İslâm’a ilgi midir? Mistisizm ile ne oranda karıştırılıyor?

    Mesnevî, Amerika Birleşik Devletleri’nde 9/11 Olayları’nın ardından Kur’ân-ı Kerim’den sonra İslâm konusunda en çok okunan kitap oldu. Mesnevî, çok büyük bir eser olduğu için, her gerçek eser gibi çağlar ötesinde önemini koruyor. Ayrıca ona samimiyetle başvuran herkese de bir kapı açıyor. Bence hem Hz. Mevlânâ hem de Mesnevî, “terörist İslam” söylemine ve propagandasına karşı kullanabileceğimiz en etkili marka.

    İfrat ve tefrit devri yaşadığımız için bir kesim İslâm’dan nefret ederken, diğer kesim İslâm’a sempati duyuyor. Açıkçası şerden hayır çıkıyor. İslâm’a olan ilgi veya tepkiler, Mesnevî’ye olan ilgiyi tetiklerken, Hz. Mevlânâ ve Mesnevî’ye olan ilgi insanları İslâm’a yakınlaştırıyor.

    Ama elbette bu karmaşa içinde, mistisizmle karıştırılma riski yok değildir. Ancak mistisizm, sosyal hayattan kaçma ve münzevî bir hayat yaşama anlayışına dayanırken, genelde tasavvuf ve özelde Hz. Mevlânâ’nın öğretisi, sosyal hayatla iç içe olmayı teşvik eder. İslâm’ın aslında var olan da budur, çünkü Peygamber Efendimiz, hayâtının son gününe kadar sıradan bir insan gibi sosyal hayâtını yaşamıştır.

    Hz. Mevlânâ ile ilgili yapılan çalışmaların belli bir alanla sınırlı kaldığını söylüyorsunuz. Mesnevî daha çok hangi yönleriyle ele alınıyor, hangi yönleri ıskalanıyor?

    Mesnevî’yi bir hikâye kitabı hatta bir fabl kitabı olarak anlayanlar var. O zamânın edebî geleneklerine uyarak, Hz. Mevlânâ, Kelile ve Dimne başta olmak üzere birçok eserdeki, hatta İncil ve Tevrat’taki hikâyeleri, vermek istediği mesaja kılıf olarak kullanmış. Bence Mesnevî’nin ıskalanan en önemli kısmı, onun âdeta bir tefsir kitabı olması. Yirmi üç bini aşan beyit sayısını dikkate aldığımızda, bu binlerce satırından en az yarısı Kur’ân-ı Kerim’deki âyet ve sûrelere doğrudan gönderme yapar. Dolayısıyla ciddi bir Kur’ân-ı Kerim bilgisi gerektirir.

    Ama Mesnevî bir fal kitabı değildir. Herhangi bir cildinin herhangi bir sayfasını açıp okuyabiliriz, ancak bu okuduğumuz hikâye, bizim günlük falımız değildir.

    Genel anlamda ıskalanan ya da görmezden gelinen yönü ise sosyal hayâta yönelik mesajlar veriyor olması. Tevekkül ile birlikte tedbirli olmayı, mânevî tarafımızın yanında maddî ihtiyaçlarımızı da dikkate almamız gerektiğini vazeder.

    Şeb-i Arus Törenleri yapıldığı günden bugüne öyle çok eleştiriliyor ki artık bunu eleştirmek dahi popülerleşti. Öte taraftan Recep İvedik’in son filminde bile Hz. Mevlânâ var. Zamânın getirisi bu deyip geçmeli mi, yoksa nerede yanlış yapıyoruz diye sormalı mı?

    Her şeyden önce Hz. Mevlânâ gibi çağları aşan bir değerimiz olduğunun bilincinde olmalıyız ve popülerliğe malzeme yapmamalıyız. Bunu kötü niyetle yapanlar, bunun hesâbını âhirette Hz. Mevlânâ’ya verecektir. Ama bu konuda söyleyecek sözü olan bizlere düşen görev, Hz. Mevlânâ’nın yanlış anlaşılmasına sebep olan unsurlara tepki göstermek. Bu, bizim entelektüel sorumluluğumuz. Elbette sekiz yüz yıla rağmen dipdiri ayakta duran öğretisiyle Hz. Mevlânâ’ya kimse zarar veremez. Ama bu, bizim meydanı boş bırakacağımız anlamına gelmez.

    Noel’den bir hafta önce, Hz. Mevlânâ’nın biblolarını satmak, düğünlerde dansöz gibi semâzen müsveddesi olarak para karşılığı sahneye çıkmak, Hz. Mevlânâ’nın ve Mevlevîliğin metalaşmasıdır. Hz. Mevlânâ, İslâm dünyâsının Noel Babası değildir.

    Gelecek nesillere Hz. Mevlânâ öğretisinin sâdece “dönen adamlar” olmadığını anlatmamız gerekir. Bu konuda susmak, dilsiz şeytanlıktır.

    Tedirginliğimi anladınız değil mi? Bunu sorgulamanın ve çıkarılan neticenin de hoşgörüsüzlük olabileceğini düşünüyorum. Hz. Mevlânâ bu tabloyu nasıl yorumlardı?

    Yanlış bilinen bir şey var: Hz. Mevlânâ her şeye kabul gösteren biri değildir. Yanlışa, “Yanlış” demiştir. Kendi zamânında yanlışı düzeltirken kendine has yöntemleri vardır. Şiddeti öncelemeden iknâyı tercih eder. Arabuluculuk yapar. Gönül alır; gönül fetheder. Ama her şeyi oluruna bırakıp dejenere olmasına da müsaade etmez. Şâyet günümüzde yaşıyor olsaydı, elindeki bütün imkânları ve teknolojik yolları kullanıp yapılan yanlışlara karşı duruşunu en net şekilde ortaya koyardı.

    Siz de âyin-i şeriflerde mutrip heyetinde icrâcı olarak yer alıyorsunuz. Galata Mevlevîhânesi gibi mevlevîhânelerde veya diğer dergâhlarda da âyin-i şerifler icrâ ediliyor. En çok hangi mevlevîhânede âyin-i şerif yapmak veya yapılmasını isterdiniz?

    Osmanlı coğrafyasında onlarca mevlevîhâne var. Ama günümüzün sorunlarına çâre, dertlerine derman olması bakımında Kudüs Mevlevîhânesi’nde bir âyin-i şerif yapılmasını çok isterdim. Zira biliyorsunuz, Kudüs’ün etrâfı Kânunî Sultan Süleyman’ın Mimar Sinan’a yaptırdığı surlarla çevrili. Daha önceki surlar, Selahaddin Eyyübî tarafından dönemin şartları gereği yıkılmıştır. Kânunî Sultan Süleyman, bu surları yeniden yaptırırken, şehrin giriş kapılarından birine mermer levhaya şunu yazdırmıştır: Lâ İlâhe İllallah, İbrâhim Halilullah. Bu, çok önemli bir mesaj. Kudüs, Hz. İbrâhim’in peygamberliğini kabul eden üç din için de kutsaldır. İbrâhimî dinler için değerli olan Kudüs’te bir Mevlevî âyin-i şerifinin icra edilmesi, birçok siyâsî sorunu anlamsız hâle getirecek ve bu sorunlar kendiliğinden çözülecektir. Keşke Dışişlerimiz veya TİKA böyle bir organizasyon için girişimde bulunsa.

    Star Gazetesi
  • Müteakip hadiseler, resmiyette Balkan Savaşları’ndan sonra kurulacak (Eşref daha sonra yeniden kurulduğunu söyleyecekti) ve imparatorluğun son yıllarında ekseriyetle dramatik ve trajik sonuçları olan kritik bir rol oynayacak Teşkilat-ı Mahsusa’nın ortaya çıkışında Libya’daki sürecin mühim bir aşama olduğunu gösterecekti.
    Enver, Eşref gibi fedaî zabitan’ları Osmanlı Libyası’nı İtalyanlara karşı savunmak adına çağırdığında fedaî zabitan’ların coşkuyla yanıt vermeleri etkileyiciydi. İmparatorluğun dört bir yanından gönüllüler derhal Osmanlı topraklarının müdafaa edilmesine yönelik arzularını bildirdiler. Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve Türk “Millî Mücadelesi”nden müteşekkil kritik mücadelelerde yer alacak kilit aktörler için Trablusgarp Savaşı mühim bir tecrübe sağladı. Göreceğimiz gibi Enver, Eşref, Fethi ve Mustafa Kemal gibi şahıslar, ayaklanma bastırmak noktasından
    bir Avrupa gücüyle boy ölçüşecekleri aşamaya ulaşacakları değişimi, Libya’nın ırak çöllerinde tecrübe ettiler. Fakat Libya’ya giderken geçtikleri yolda, hiç beklemedikleri yerlerde dahi çetin engellerle karşılaştılar.


    Trablusgarp’ın uzak konumu göz önüne alındığında, bu güçlüklerden en aşikârı mesafeydi. Akdeniz rotasının, yani Osmanlı subaylarını en hızlı ve etkili biçimde Libya’ya götürecek yolun kullanılması, İtalyanların denizdeki üstünlükleri dolayısıyla adeta imkânsızdı. İtalyanlar savaş esnasında Beyrut ve Kuşadası gibi Osmanlı limanlarını hedef gözetmeden bombalamak suretiyle denizdeki üstünlükleriyle gösteriş yapmışlardı. Osmanlı fedaîleri için Libya’ya gitmenin tek yolu kara seyahatiydi. Birkaçı Tunus’tan Libya’ya geçmiş, fakat büyük çoğunluk Mısır üzerinden intikal etmişti. Savaşta tarafsız kalmak isteyen İngilizler, Osmanlı subaylarının Mısır’dan Sirenayka’ya sızmasını engellemelerini isteyen İtalyanların baskısı altındaydı. Bu baskı, bir grup Osmanlı subayının ilk teşebbüslerinde sınırdan geri çevrilmesiyle sonuçlandı. Fakat Libya seferinde gönüllü olmak isteyen subayların önündeki engeller sadece İtalyanlar ve İngilizlerden ibaret değildi. Osmanlı hükûmetinin uluslararası meselelerdeki doğal ihtiyatlılığı ve askerî komuta kademesinin düzgün ikmal hatları olmaksızın bir harekât icra edebilme kapasitesine ilişkin endişeleri, kamuoyunun direniş harekâtına verdiği desteğe rağmen kayda değer
    bir iç muhalefetin aşılması gerektiği anlamına geliyordu. Yüksek rütbeli askerî figürler Osmanlı ordusunun İtalya’ya karşı savaşı kazanmak için adeta hiçbir şansının olmadığını perde arkasında kabullenmişlerdi. Dolayısıyla yüksek komutanlıktakiler, umutsuz bir girişim olduğuna inandıkları bir mücadelede en iyi subaylarından birçoğunun koşarak yer almasına hiç de hevesli değillerdi. Bu, Osmanlı ordusunun içinde bir ihtilaf yarattı.
    Trablusgarp Savaşı’nın kendinden sonraki savaşlarda önemli etkileri olacak bir başka yönü “fedaîlerin” seferberliğiydi.
    Bu ifade ve arkasındaki anlayış Libya’da iki düzlemde faaliyet gösterdi. Osmanlılar, lojistik engeller yüzünden düzenli ordunun büyük birimlerini İtalyanlarla savaşmak için göndermelerinin imkânsız olduğunu biliyorlardı. Yapabilecekleri en iyi şey, küçük bir grup subay göndermek ve mücadele için gerekli insan gücünü temin etmek adına yerel gönülleri, yani Libya’daki Senusî tarikatı mensuplarını eğitmeyi ümit etmekti. Öte yandan fedaîler
    terimi, ayrıca, genelde düşük rütbeli subaylardan oluşan bir grup Osmanlı subayı için de kullanılıyordu. Söz konusu terim, İngilizceye “gönüllüler” olarak tercüme edilebilecek, fakat din motivasyonlu fedakârlık anlamını barındıran bir terimdir. Bu subayların birçoğu 1908’deki “Jön Türk” devriminden önce Makedonya’da fedaîler olarak itibar kazanmışlardı. Bazıları, bireysel olarak veya küçük birimler hâlinde siyasi suikastlar gibi özel
    görevler üstlenmişlerdi. Fakat bu grup tarafından yapılan koordineli ve büyük çaplı ilk eylem Kuşçubaşı Eşref, Süleyman Askerî, Sapancalı Hakkı, Yakup Cemil, İzmitli Mümtaz, Ali Çetinkaya ve Çerkes Reşid gibi kişilerin önemli roller oynadığı Libya’da gerçekleştirildi. Bu kişilerden hepsinin şahıslarına münhasır, -bazılarınınki
    kahramanca, bazılarınınki de katiyetle bednam- tarihî birer ünleri olacaktı. Birlikte heybetli bir grup oluşturuyorlardı. Hepsi Enver’e yakındı ve seferber edilmeleri Enver’in inisiyatifiyle sağlanmıştı. Bu grup daha sonra Osmanlı Türkçesinde Teşkilat-ı Mahsusa olarak bilinen ad altında kurumsallaştırılacak, Harbiye
    Nezareti’nin bünyesinde, imparatorluğun iç ve dış düşmanları addedilenlere yönelik özel görevler üstlenecekti. Bu teşkilatta Çerkeslerin bir ağırlığı olacaktı; ağlarının nasıl işlediği hakkında çok az şey bilinse de, Enver’in ekseninde hareket eden Eşref gibi Teşkilat-ı Mahsusa subaylarının bir araya gelmesinde Çerkesliğin önemli bir faktör olduğu açıkça görülmektedir. Bu fedaîlik ruhunun mühim bir bileşeni, Zürcher’in yerinde bir şekilde “Müslüman milliyetçiliği” olarak nitelendirdiği şeydir. Bu düşünce şekli Müslümanların kısmen yabancı Hristiyan yayılmacılığı veya bağımsızlık hareketlerinin mağdurları olarak yaşadıkları tecrübeler sonucu edinilmişti. Bu eğilimdeki birçok önemli şahsiyetin ailelerinin Balkanlarda ya da Kafkaslarda Müslümanlara yönelmiş etnik şiddetten kaçmış
    olmaları tesadüf değildir. Çeşitli etnik ve bölgesel geçmişlere sahip Müslümanları Osmanlı topraklarını müdafaa etmek için bir araya getirmek düşüncesinin hem pratik hem de sembolik bir cazibesi vardı. Osmanlı subay sınıfının pan-Müslim yapısı oldukça açıktı, fakat daha da çarpıcı olan, bazı Müslüman diyarlarını temsil
    eden önemli figürlerin Libya’ya konuşlandırılması oldu. Libya mücadelesi Şeyh Salih Tunusi ve Cezayirli Emir Ali Paşa gibi kökleri imparatorluk topraklarının dışına uzanan Müslüman erkânı öne çıkaracaktı. İstikbaldeki savaşlar da, örneğin Birinci Dünya Savaşı, Afganistan kadar ırak bölgelerden gelen Müslüman fedaîlerden müteşekkil birimlere sahne olacaktı. Osmanlı İmparatorluğu’nun önde gelen subaylarının dahi bölgesel ve etnik bağlantılar yelpazesi dikkat çekiciydi ve Osmanlılardan bahsedilirken “Türk” ifadesinin normal, fakat daha ziyade dikkatsiz
    bir şekilde kullanımıyla kolayca gözden kaçan bir şey vardı. Hem Batılı yazarlar hem de Türkiye Cumhuriyeti yazarları, farklı sebeplerle Osmanlıları ekseriyetle “Türk” olarak tanımlamaktadırlar. Fakat Osmanlı subay sınıfı, bünyesinde Türkleri, Çerkesleri, Kürtleri, Arapları, Arnavutları barındırıyor ve Balkanlardan Anadolu’ya, Anadolu’dan imparatorluğun Arap vilayetlerine kadar uzanan bölgesel bir köken sunuyordu...

    Osmanlı askeriyesinin pan-İslamist yönü, Alman müttefikleri açısından Birinci Dünya Savaşı sırasında ele alınacak bir husus olacaktı. İlginçtir ki, İstanbul’a Fransa ve İngiltere’ye karşı cihad ilan etmesi yönünde yaptıkları erken baskıdan da görülebileceği üzere Almanlar, İslamî bir tutum izlenmesi noktasında Osmanlı liderliğine kıyasla daha heveslilerdi. Mevlevî dervişlerden bir birim kurmak ve Eşref Bey’in Arabistan’da dolanırken bir süre birlikte vakit geçirdiği dinî eğilimli şair Mehmet Âkif ’i morallerini yükseltmek üzere harekete geçirmek örneklerinde görüldüğü
    gibi, Osmanlılar da mücadelenin İslamî boyutuna vurgu yapmakta hünerli olduklarını kanıtlamışlardı. Ama yine de Alman müttefiklerinin “İslam kartını açmaya” fazla hevesli olduklarını görüp onların bu beklentilerini azaltmaya çabaladılar.

    Trablusgarp Savaşı, imparatorluğun dört bir yanından gelen ve gelecekte sivrilecek olan bir grup düşük rütbeli Osmanlı subayını ön plana çıkardı. Bunların arasındaki en ünlü isim, istikbalin Atatürk’ü Mustafa Kemal olsa da, Süleyman el Biruni Libya’da, Emir Şekip Arslan Lübnan’da, Nuri Said Paşa ve Cafer el-Askerî Irak’ta olmak üzere diğerleri de Osmanlı sonrası millî tarihlere damgalarını vuracaklardı. Libya’da belirgin bir şekilde öne çıkan
    diğer isimler ise, özellikle de Kemalist liderliğin rakiplerini etkisiz kılmakta bilhassa kabiliyetli olduğunu gösterdiği Türkiye’de olmak üzere, siyasi hayatın dışında kalmaya zorlanacaklardı. Eşref, uzaklaştırılacak ilk isimler arasında idi.




    Libya yolunda
    Eşref ’in Libya’daki mücadeleye iştiraki Enver’in talebiyle gerçekleşmişti. İtalyanlar 29 Eylül 1911’de (işgale 4 Ekim 1911’de başladılar) savaş ilan ettiklerinde Eşref, görmüş olduğumuz üzere, muğlak koşullar altında Doğu Anadolu’da bulunmaktaydı. Eşref ’in, uzakta olmasına rağmen İtalyanların savaş ilanını ertesi gün öğrendiğini biliyoruz. Bu, onun gelecekteki mücadelelerinde de birçok kez bel bağlayacağı Osmanlı telgraf şebekesinin
    erişim ve güvenilirliğini göstermektedir. Haberleri alan Eşref, İstanbul’a dönmek üzere yola çıktı. Fakat Osmanlı ulaşım sistemi, telgraf sisteminin çok daha gerisindeydi. Rahatsızlığı ve Doğu Anadolu’nun çetin arazisi sebebiyle yaşanan gecikmeler yüzünden, başkente dönüşü birkaç haftayı buldu. 31 Ekim 1911’de İstanbul’a döndüğünde kendisinin Arap kabileleri konusundaki tecrübesini iyi bilen Enver tarafından İskenderiye’ye atandığını öğrendi. Orada diğer gönüllülerin Batı Çölü’nden geçip Sirenayka’ya veya diğer adıyla Doğu Libya’ya sızmaları için icap
    eden operasyonu tertipleyecekti. Mısır, Libya’daki Osmanlı harekâtının toplanma bölgesi, çeşitli vilayetlerden gelen bütün gönüllülerin birleşme noktasıydı. Bölgeye, Tunus’la olan batı sınırından giren küçük bir grup
    haricinde bütün Osmanlı subayları Mısır’dan geçmiş ve dolayısıyla direniş hareketine katılmalarını engellemeye yönelik İngiliz teşebbüslerini atlatmak zorunda kalmışlardı. Mısır’daki durum iyi bilinmekteydi. Artan İtalyan baskısına duyarsız kalamayan Mısırlı yetkililer, Libya’ya gitmeye çalışan Osmanlı subaylarına zorluk çıkardılar. Fakat Osmanlı İmparatorluğu’nun bu ülkede yüzyıllarca süren yönetimi dolayısıyla Mısır ile aralarında güçlü
    bağlar vardı, dolayısıyla da ahali içerisinde Osmanlıların davasına oldukça olumlu yaklaşan birçok kişi mevcuttu. Pratik açıdan bakacak olursak, Mısır, İngiliz kontrolündeki hükûmetin tutumuna rağmen ulaşım bağlantıları, Osmanlı yanlısı ağları ve erzakıyla Libya harekâtı için ideal bir toplanma bölgesiydi. Süleyman Askerî’nin grubu Irak’tan Mısır’a vardığında, kilit konumdaki Osmanlı subaylarının birçoğu hâlihazırda Mısır’a geçmişti. Enver daha 19 Ekim 1911’de Mısır’a varmıştı. Dostu Ömer Naci ve Yakup Cemil ile Sapancalı Hakkı isimli iki İttihatçı “fedaî”yle birlikte seyahat eden Mustafa Kemal (daha sonra Sapancalı Hakkı’yla ilişkisini yok saymaya çalışacaktı) de on gün
    sonra, 29 Ekim’de Mısır’a ulaştı. Enver, sınırdaki bazı zorlukların ardından Derne’deki direnişi örgütlemek üzere önden gitti.
    Mustafa Kemal bu sırada hastalandı ve tedavi için İskenderiye’ye döndü. İzmitli Mümtaz, Beşiktaşlı Niyazi ile Nuri ve Arap ekâbirinden iki kişi; Şeyh Salih Tunusî ile Cezayir’in millî kahramanı Abdülkadir Cezayirî’nin oğlu Emir Ali Paşa’dan oluşan büyük bir grubu Libya’ya geçirmekle yükümlü olan Eşref ise 10 Kasım’da Mısır’a vardı. Eşref ’in medrese öğrencileri kılığındaki grubu Kasım ayının ortası ile sonu arasında Trablusgarp’a doğru yolculuğuna başladı. Hâlâ iyileşmemiş olan Mustafa Kemal’i İskenderiye’deki Rum bir doktorun ellerine bıraktılar. Mustafa
    Kemal, Libya sınırını geçmek ve nihayetinde, Eşref gibi, Enver’in Derne’deki komutasında görev almak için 1 Aralık’ta yola çıkacaktı. Mısır ayrıca 1911 senesinin sonları itibariyle imparatorluğun en doğudaki vilayetinde konuşlu olan Süleyman Askerî’nin genç subaylarından müteşekkil küçük fakat azimli grubun da varış noktasıydı. Libya’daki harekâta coşkuyla gönüllü olan bu grubun Bağdat’ta yaşadığı tecrübe, İttihatçı “fedaîler” ile yüksek komutanlık arasındaki irade (ve bir dereceye kadar ideoloji ve kişilik) savaşına iyi bir örnek teşkil eder. Askerî ve arkadaşlarının hikâyesi, Irak ve Libya arasındaki mesafe göz önüne alındığında, ilaveten, aşılması gereken mesafe ve lojistik sorunlarına da ışık tutmaktadır.

    İtalyanlar Libya’yı istila ettiklerinde Bağdat’ta görev yapmakta olan bazı ordu ve jandarma subayları direnişe katılmak için izin istemişti. Bu grubun kilit isimleri Süleyman Askerî, Cemil, Tevfik ve Fehmi Beylerdi. Bu grubun mensuplarından genç bir subay olan ve Eşref ’in talebi üzerine yıllar sonra hatıratını yazan Fehmi sayesinde, grubun, resmî makamların ve coğrafyanın çıkardığı sorunlara rağmen nasıl ilerlediğinin izini sürebiliyoruz. Grubun
    boyutu ve yapısı zaman içinde değişmiş olmakla birlikte lideri belli idi; parlak zekâlı, fakat değişken tabiatlı Süleyman Askerî, yani Teşkilat-ı Mahsusa’nın istikbaldeki başkanı. Gönüllüler Trablusgarp’a gitmek için Bağdat Valisi Cemal Paşa ve ordu komutanı Ali Rıza Paşa’ya başvurdular. Başvuru Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’ya kadar ulaştıysa da, İngilizlerin Osmanlı subaylarının Mısır’a girmesinin engellenmesi yönündeki talebi sebebiyle Mahmut Şevket Paşa’nın bu husustaki yanıtı olumsuz oldu. Fakat grup “hayır” cevabını kabul etmeyecekti. Fehmi’nin belirttiği gibi, “Askerî’nin ikna kuvveti malum” idi. Vaziyeti subaylar ile İstanbul arasındaki bürokratik mücadele takip etti. Subaylar, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin en önemli liderlerinden biri olan Cemal Paşa’nın desteğine sahipti. Duruma şahsen müdahale edip şahsi sorumluluk almayı kabul etmesinin ardından Cemal, dokuz subayın Bağdat’ı terk etmesi için nihayet izin koparabilmişti. Yüksek komutanlığın, belki de garezinden,
    Libya’ya gidecek subaylara harcırah sağlamayı reddetmesinden dolayı subaylar gereken parayı toplayabilmek için kılıçlarını ve kıyafetlerini sattılar. Fehmi Bey’in aktardığına göre seyahat için güç bela 45 altın toplamışlardı. Beş ordu ve dört jandarma subayından müteşekkil grup 1912 senesinin ilk gününde Bağdat’tan ayrıldı. Güzergâhları onları Hadisa, Hit, Deyrizor aracılığıyla Fırat Nehri’nden yukarı ve sonunda Halep’e taşıyacaktı. Fakat nihayet yola koyulduklarında bile İstanbul’un müdahalesinden kurtulamamışlardı. Telgrafhanesi bulunan her yerde Bağdat’a dönmeleri gerektiğini bildiren bir mesaj buluyorlardı. Süleyman Askerî önce Hadisa ve ardından da Hit’te, kendisine, Bağdat’a geri dönmeleri yönündeki emrin tebliğ edileceği telgrafhanelere çağrıldı. Subayların, gönüllü
    gitmelerine izin verilmesi ve yüksek komutanlığın da subayların dönmesi yönünde ısrarcı olduğu müzakereler bir ileri bir geri devam etti. Görünen o ki subaylardan dördü bu emre itaat etti, fakat beşi üstlerine aldırmayıp başkaldırıyı sürdürdü. Konvoyları beşinci günde bugünkü Suriye’nin doğusunda kalan Deyrizor’a ulaştığında onları Cemal Paşa’dan gelen bir telgraf bekliyordu. Askerî Bey, bu kez grubun sorumluluğunu almaya artık imkânı
    kalmadığını ve temelli dönmeleri gerektiğini bildiren Cemal Paşa’yla telgraf telleri aracılığıyla saatlerce müzakere etti. Süleyman Askerî bu noktada hünerini sergileyecekti. Fehmi’nin söylediği gibi, “İşte bu defa büyük vatanperver Askerî, işi ve kurtuluşu kanunda buldu.” “Sıcak memleketlerde” iki yıl boyunca hizmet verenlere ya tayin edilme ya da üç aylık izin alma imkânı sağlayan hakka atıfta bulunan Askerî Bey, Cemal Paşa’dan kendilerine izin vermesini talep etti. Cemal Paşa iki sebepten dolayı bu fikri beğenmişti; hem onu bizzat sorumluluk almaktan kurtarıyor ve hem de kendisinin her zaman istemiş olduğu gibi subaylara Libya’ya gitme imkânını tanıyordu. Paşa keyifle mutabık kaldı. Bürokratik sorunları çözen beşli, oradan Beyrut’a geçmek ve Beyrut’tan da gemiyle Mısır’a intikal etmek üzere Halep’e doğru yol aldı. Halep’e ulaşan grubun ilk görevi oradaki irtibatlarını bulmaktı. İttihatçıların imparatorluğun dört bir yanında kapsamlı bir şebekeleri vardı ve bu şebeke özellikle Bağdat’tan gelen subayların icra etmek peşine düştükleri türden operasyonlar için tesis edilmişti.
    Grubun Halep’teki irtibatı, tekkeleri aynı zamanda İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin şehirdeki yönetim merkezi olan Rufai tarikatından Şeyh Ziya Efendi isimli bir şeyhti. Grubun üyeleri Şeyh Ziya Efendi’yle oturup bir plan yaptılar. O andan itibaren tebdil-i kıyafet seyahat edecekler, Kahire’deki ünlü medrese El Ezher’e giden medrese öğrencileri kılığına gireceklerdi. Irak’tan yola çıktıklarından beri tıraş olmamışlardı ve sakalları bir hayli
    uzamıştı. Şimdi subaylardan her biri yeni bir kimliğe bürünecek, kendilerini Halep civarındaki köylerden geliyormuş gibi göstereceklerdi. Şeyh Ziya sahte kimlik belgeleri edinmelerine yardımcı olup; cübbe, şalvar, türban, yelek, mintan, mes, lastik ve Arapça kitaplarla dolduracakları heybeler almaları için onları
    çarşıya yolladı. Yeni kılıklarına girmeye çalışırlarken çarşıdaki bir jandarma çavuşunun sürprizi ile karşılaştılar. Çavuş onları selamladı, Süleyman Askerî’ye ismiyle hitap etti ve kendilerine bazı emirler verecek olan tümen komutanını ziyaret etmelerini istedi. En kötü ihtimalden korkan, fakat bozuntuya vermeyen Askerî Bey, elindeki emri kendisine vermesi için çavuşu ikna etmeyi başardı. Emirde grubun tutuklanması ve Bağdat’a götürülmesi
    yazıyordu. Hızlı düşünen Süleyman Askerî, emre rıza göstereceklerini vaat etmekle beraber önce alışverişlerini
    tamamlamaları gerektiğini, ardından, eski bir arkadaşı olduğunu iddia ettiği tümen komutanını ziyarete geleceklerini söyledi. Akabinde tekkeye kapanıp önlerindeki seçenekleri değerlendirdiler. Bu sırada grubun beşinci üyesi Kâzım’ın tutuklandığını ve Bağdat’a geri gönderileceğini öğrendiler. Sonrasında Kâzım’ın yerini, Sakallı Emin Efendi denilen, daha önceden Libya’ya girmeye çalışırken İngilizler tarafından durdurulmuş olan, fakat bir kez daha denemeye kararlı bir başka subay alacaktı. Tekkede geçirdikleri bir haftanın ardından, jandarma komutanının muhtemelen ortadan kaybolduklarını farz ettiğine inanarak, Şeyh Ziya ve adamları tarafından sağlanan yiyecek ve suyu alıp Beyrut trenine bindiler. Beyrut’a gerçekleştirdikleri tren yolculuğu gruba sahte kimliklerine iyice uyum sağlama imkânı verdi. Antep ve Kilis çevresinden gelen bütün yolcularla sohbete giren Yakup Cemil, cüppesinin altına sakladığı bir not defterine duyduğu her şeyi gizlice not düşerek, medrese yaşantısını ve hocaların adlarını öğrendi. Tren Baalbek’te durduğunda yemek sipariş ettiler; Cemil’in hoca taklidi, cüppesini toplaması ve ellerini yıkayıp kurulaması, rolünü iyi oynadığına delalet eder şekilde diğerlerini kahkahalara boğdu. Fakat grubun Beyrut’ta geçireceği zaman iyi başlamamıştı. Trenin gecenin bir yarısında şehre varmış olması otel bulmalarını zorlaştırdı. Nihayet, aslında dolu olan bir oda için kendilerinden oldukça yüksek bir ücret isteyen bir hancı buldular. Odada kalanlar ansızın uyandırılıp apar topar sokağa atıldı ve hâlâ sıcak
    olan yatakları tebdil-i kıyafet hâlindeki subaylar grubuna verildi. Bir sonraki sabah, grubu uyandıran, Süleyman Askerî’nin feryadı oldu. Gün ışığı, odanın ne kadar pis olduğunu görmelerini sağlamıştı: Yastıklar kirliydi, pireler yatakları boyunca geçit töreni yapıyordu. Yemek yemek ve daha iyi bir otel bulmak için sokağa çıktılar. Daha önceden, pahalı ve lüks restoranlardan uzak durmayı kararlaştırmışlardı, zira medrese öğrencileri olarak kuşku
    uyandırmaktaydılar. Fakat bir paşa oğlu ve yemek hususunda titiz biri olan Askerî Bey sonunda isyan etti. Ayağını yere vurup, “Ha bakın çocuklar. Yatmak için nerede isterseniz yatarım. Bitli, pislikli, fakat yemek işine gelince bunu yapamam. Mutlaka iyi bir lokantada yemek yemek isterim,” diyordu. Askerî’nin “isyanı” umulmadık bir karşılaşmaya vesile oldu. İçeride hem gazino hem de restoran olduğunu gösteren bir tabela üzerine grup söz konusu mekâna yaklaştı. Mermer sütunların arasındaki şık müşterilerin kumar ve bilardo masalarının yeşil çuhalarını çevrelediği mekânda kalabalık, fakat zarif bir sahneyle karşılaştılar. Yılmayıp içeri girerek restoranı sordular. Bütün kumarbazlar gazinoya giren bu “din adamları”na şaşkınlıkla bakakaldılar. Yemeklerini bitirip sigaralarını yaktıklarında sıra hesabı ödemeye gelmişti. Hiçbirinin el altında parası olmadığından grubun en genci olan Fehmi’ye dönüp ödemeyi onun yapmasını istediler. Halep’teyken bütün altınlarını şimdi cüppeleriyle
    örttükleri kemerlerinin içine yerleştirmişlerdi. Zavallı Fehmi cüppesinin altına taktığı kemerden altınlarını çıkarabilmek için yedi metre uzunluğundaki kemerini çözmek zorunda kaldı. Hesabı ödeyip üstüne bonkör bir bahşiş, yani 100 para bıraktılar. Dikkat kesilen garsonlar, bu beklenmedik misafirler Beyrut gecesine karışmadan evvel onlara şemsiyelerini uzattılar, giymeleri için cübbelerini tuttular ve sarıklarını ellerine verdiler. Gemicilik şirketleriyle, ahlaksız acentelerle, sineklenmiş karantina şeritleriyle (üçüncü sınıfta seyahat eden yolcular, başta
    kolera olmak üzere çeşitli sağlık sebepleriyle karantinaya tabi tutuluyordu) ve silah kaçakçılarıyla yaşadıkları bir sürü maceranın ardından nihayet Mısır’daki Port Said ve İskenderiye’ye, yani Osmanlıların Sirenayka’ya sızmak için kullandıkları toplanma bölgesine ulaştılar. Aşmak durumunda kaldıkları engeller göz önüne alındığında İskenderiye’ye ulaşmaları küçük çaplı bir zaferdi. Zira İtalyanlara karşı eyleme geçmek bir yana, Libya’ya
    ulaşmak için bile önlerinde hâlâ uzun bir yol vardı. Grup İskenderiye’den batıya doğru ilerledi. Süleyman
    Askerî’nin, yıllar sonra Eşref tarafından kopya edilen günlüğü, ilerleyişlerinin kaydını 7 Şubat 1912’de Mısır’daki Dilingat Kasabası’ndan başlatır. Grubun Bağdat’tan Nil Deltası’nın hemen batısına ulaşması beş hafta almış; Enver, Mustafa Kemal, Eşref ve yukarıda adı geçen diğer subay ve önemli kişilerden bir süre sonra oraya varmışlardı. Fehmi Bey’in olaylardan yıllar sonra yazdığı hatıratının aksine Süleyman Askerî’nin kaleme aldıkları
    o dönemde yazılmış gibi görünmektedir. Askerî’nin hatıratı bu sebepten ve şüphesiz müdahil olan farklı kişilikler sebebiyle, seyahatin daha ziyade günlük taraflarına, yani zorlu bir yolculuğun hüsranlarına fakat aynı zamanda keyiflerine odaklanır. Mısır’dan Libya’ya doğru gitmekte olan diğerlerinin Bağdat’tan yola çıkmış olan asıl gruba katıldıkları açıktır. Zira hatırat seyahatin ortasında başlamaktadır ve Askerî’nin kimlerle birlikte seyahat ettiğine
    ilişkin bir açıklama yoktur. Nihayet, Fehmi ve Tevfik Beylerin hâlâ orada olduğunu öğreniriz; fakat yeni yolcular Makedonya Resne’den bir grubu ve biraz kafa karıştırıcı şekilde Süleyman isimli bir başka kişiyi de içermektedir.
    Topluluk Batı Çölü’nden geçerken yeni bir sorunlar zinciriyle karşılaşır. Askerî’nin hatıratında hava ve yiyecekle ilgili sorunlar özellikle öne çıkmaktadır. Askerî’nin kaydettiklerinin ne kadarının yolculuğun gerçekleri, ne kadarının da kendisinin inatçı kişiliğinin ve yüksek standartlarının yansıması olduğunu anlamak güçtür. Fakat durum ne olursa olsun, zorlu bir yolculuk geçirmiş gibi görünmektedirler. Karşılarındaki temel engeller kış havası, çölü geçmelerini sağlayacak net bir güzergâhın olmayışı, yetersiz gıda, su, barınak ve yerel kabileler tarafından ne şekilde karşılanacaklarına ilişkin belirsizlikti. Bu sorunlar dizisi biraz şairane (ve duygusal) eğilimli olan Askerî’yi yaptıkları uzun yolculuğa ilişkin bazı berrak görüntüleri kaydetmeye yöneltmişti. Aşağıda 8/9 Şubat 1912 gecesinden alınan bir örneği görüyoruz: "Şiddetli rüzgâr fırtınasından sonra bu kadar muharrib bir yağmura
    artık bu gece de tahammül edemezdik. Bütün örtülerimiz ıslanmış, yalnız üzerimizde çamaşırımız kuru kalmıştı. Ne altımıza serecek ne üstümüzde örtecek bir şey vardı. Bu hâl ile bir gece daha açıkta yatmak bais-i felaket olacak. Fehmi’nin hâli endişe bahttır. Ne nerede bulunduğumuzu biliyoruz ne de ne zaman nereye varacağımızı."
    Sabah güneşi çıktığında elbiselerini kurutmaya çalıştılarsa da kendilerini dolu taneleriyle taşlayan bir başka fırtına kaosa yol açtı. Süleyman Askerî develerin sanki kırbaçlanıyorlarmış gibi barınak aramaya dağıldıklarını anlatır ve şairane bir şekilde dolunun şematet-i biinsafi’sinden [insafsız şamatasından] ve lüle-i bişuur fırtınanın sesinden yakınır. Subayların çektiği çileler olumlu ve olumsuzu, mutlulukları ve sıkıntıları birleştirmişti. Feci soğuk ve yağmurların yanı sıra, parlak güneş ışığı ve yıldızlı gecelerle de; kimisi bilgili, kimisi de hırsızlık maksadıyla hareket edip sadece endişe telkin eden rehberlerle de; güzel yemeklerle de uygunsuz şekilde hazırlanıp hasta eden gıdalarla da ve sıcak Bedevi misafirperverliğiyle olduğu kadar şüphe ve soygunculukla da karşılaştılar. Askerî
    bir keresinde Arap kabile üyelerinden, mallarını çalmaya hazır “çingeneler” olarak bahsetmiştir. Subaylar arasında dostluk yoldaşlık da vardı, özellikle Mısır topraklarını geçip Libya’ya girmeyi başarıp başaramadıklarına ilişkin tartışmalar da. Biraz tuhaf bir şekilde, bu dokuz haftalık zorlu yolculuğun hedefindeki askerî göreve ilişkin hiçbir belirti olmadan günler geçip gitti. Nihayet hem İtalyanların top ateşini hem de onlara yanıt veren, Osmanlı askerlerinin “Enver’in topu” (midfa’-i Enver) dedikleri top seslerini duyduklarında bu, onlara bir sarsıntı gibi geldi.
    Belki bundan daha da acayip olan, grubun gecikmesine neden olan bir hadiseydi: Söz konusu olan şey, bir deve yavrusunun doğumuydu. Grubun üyeleri bilhassa soğuk ve yağmurlu geçen bir gecenin ardından (Askerî yüzlerce kez donduğunu söylemektedir) şafak sökerken çay içmektelerdi. Yakınlarında bir kargaşa yaşanıyordu. Develerden biri doğum yapmaktaydı. Askerî, Arapların, kendisini şaşırtan bir şekilde, hadiseye ilgi göstermediklerini ve zavallı hayvanı kendi başına bıraktıklarını not düşmüştür. “Zavallı deveyi ala halihi terk ediyordu. Israrlarımızı görerek Hüseyin gömleği yırttı, yavrucuğun cılız bacaklarından tutarak çekti. Bir deri parçası gibi bi-ruh kumlar üzerine düştü. Ben bunu vakitsiz düşen bir ölü yavrucuk bir an vefat etti sanmıştım. Fakat o def ’aten teneffüse başladı. Tedricen ayağı baş oynuyordu. Hepimiz münacatkâr bir nazar-ı hayretle bu
    zavallı yavrucuğu yaşatmağa çalışıyorduk. Hüseyin garib bir ısrarla isti’cal ile bizi yine develerimize binmek, bu yavruyu çölde terk etmek için [gayret etti]. Mümkün değil. Yavruyu terk edemeyeceğimizi lisan-i kat’i ile söyledik. Biraz gevşedi. Anasının sütü yoktur dedi. Bu inanılacak bir şey mi?” Devenin doğumu grubun içinde ciddi bir anlaşmazlığa yol açmıştı. Sonunda, Askerî’nin ısrarıyla, yavru deveyi bir heybeye yerleştirip yola koyuldular. (Enteresandır ki Enver de Kuzey Afrika çölündeki hayvanlara benzer bir muhabbet göstermiştir. Kendisine hediye edilen ve onu her yerde takip edip hatta yatağının yanı başında uyuyan evcil ceylanı 1912 Haziran’ında
    Libya’da hastalanınca bundan duyduğu kederi not düşmüştür.)

    Fakat bir süre sonra bu hakkında pek yaygara yapılan deve yavrusunun hayatta kalmasından bile daha iyi haberler aldılar: İngiliz kontrolündeki Mısır sınırlarını aşmış ve Sirenayka’ya girmişlerdi. Bu esnada Eşref, kendisinin rehberlik ettiği, mühim kişilerden müteşekkil daha büyük ve daha önemli bir topluluğu Libya’ya
    geçirmişti. Haftalar önce, yani 10 Kasım 1911’de Mısır’a varan Eşref, Batı Çölü boyunca yapacakları yolculuğu organize etmeye koyulmuştu. İskenderiye’nin hemen batısındaki Üçüncü Kilometre’de çekilen bir fotoğraf, onların da benzer şekilde, din adamı kılığına büründüklerini göstermektedir. Grupta tanıyabildiklerimiz arasında Eşref, Şeyh Salih Şerif, Emir Ali Paşa (Abdülkadir Cezayiri’nin oğlu), Emir Ali Paşa’nın oğlu Abdülkadir, İzmitli Mümtaz, Beşiktaşlı Niyazi ve on üç kişi daha bulunmaktadır. Osmanlı subaylarından birçoğu, yaptıkları planlama, kaçakçılara itimatları ve İngiliz devriyelerinden kaçınmak için denizden uzak iç kısımlarda seyahat etmeleri sayesinde Libya’ya ulaşmayı başarmışlardı. Lakin Jön Türk devriminin kahramanlarından Resneli Niyazi ve Sakallı Emin Efendi de dâhil birkaç kişi yakalandı. Sakallı Emin Efendi, yukarıda görmüş olduğumuz gibi, Libya’ya geçmeyi bir kez daha denemek için Askerî’nin grubuna katılacaktı. Eşref ’in yolculuğun bu evresine ilişkin organizasyonunun detayları seyrek olsa da, grubun büyüklüğü ve saflarındaki bazı kişilerin önemi, teferruatlı bir planlamaya ihtiyaç duyulduğu anlamına gelmektedir. Günlüğündeki kısa notlar, kendisinin henüz hâlâ İstanbul’dayken İtalyanlara karşı verilecek savaş için bazı hazırlıklar yapmış olduğuna ve bazı dostlarının onunla görüşmek üzere güverteye çıktıkları İzmir güzergâhı üzerinden seyahat ettiğine işaret eder. Eşref 10 Kasım 1911’de İskenderiye’ye vardı. Bağdat’tan gelenler gibi, İngilizlerin dikkatinden kaçmak için o da üçüncü sınıfta yolculuk etmeyi tercih etmişti. Bu, bir geceyi karantinada geçirmek zorunda kaldığı anlamına geliyordu. Eğer birinci ya da ikinci sınıf bilet satın almış olsaydı bundan kurtulabilirdi. Üç gün sonra, içlerinde İzmitli Mümtaz, Nuri
    [Conker], Şeyh Salih Şerif Tunusî ve Cezayirli Emir Ali Paşa da olan “dostlarından” birkaçıyla bir araya gelmek üzere limandaydı. Onlara Port Said Oteli’ne kadar eşlik etti. Ertesi gün erzak tedarikine ve genel organizasyon işlerine katıldı. Eşref bu noktada Mustafa Kemal’in hasta olduğundan ve onu tedavi olmaya götürdüğünden bahseder; istikbaldeki Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nı Çaçatis isimli Rum bir doktora götürmüştür.
    Trablusgarp Savaşı’nın ilerleyen safhasında Mustafa Kemal gözünden ciddi biçimde yaralanacaktır. Ailesine göre, Eşref, Mustafa Kemal’in cepheden yurda dönerken Viyana’daki bir uzmana görünmesine aracı olmuştur. Emir Ali Paşa’yı, İzmitli Mümtaz’ı, Selanikli Nâzım’ı, Nuri ve Şeyh Salih Şerif ’i içeren grup, 19 Kasım’da ulaşacakları El-Dab’a kadar trenle gitti. Cebel Hamam’da geçirdikleri dört günün ardından kendilerini taşradan geçirecek bir rehber kiraladılar. O andan itibaren ne trenler de de oteller söz konusu olacak, develerle ilerlemek durumunda kalacaklardı. Yerel Bedevi şeyhlerinin evlerinde veya ekseriyetle çadırlarda kaldılar. 2 Aralık 1911’de sınırdaki Sallum kasabasından Libya’nın iç kısımlarına geçtiler. Libya’ya ulaştıklarında, yollarının üzerindeki Defne ve Tobruk şehirlerinden geçerek, Enver’in Ayn el-Mansur’a karargâh kurmuş olduğu Derne bölgesine doğru yola koyuldular. Tobruk’tan ayrılmalarından altı gün sonra Ayn el-Mansur’a ulaşıp geceyi orada geçirdiler. Enver batı karargâhındaydı, ertesi sabah, ona tekmil verip görevlerini öğrenebilmek için iki saat boyunca yürüdüler.

    Derne, kısa süren savaş
    Fotoğraflar, Libya’nın müdafaasına yönelik Osmanlı-Senusî planının arkasındaki hesabı ortaya çıkarmaktadır. Az sayıdaki Osmanlı subayı Senusî kabilesinden binlerce gönüllüyü eğitmeye koyuldu. Yün üniformaları, makineli tüfekleri, bisikletleri, komuta çadırları ve hatta bir motorlu aracı da içeren ithal teçhizatlarıyla Osmanlı subayları ile uçuşan beyaz cüppeleri ve develeriyle Libyalılar arasındaki tezat aşikârdır. Osmanlılar, imparatorluk ordusuna 19. yüzyıl sonlarından beri danışmanlık vermekte olan Alman subaylardan öğrenmiş oldukları modern askerî teşkilatlanmanın kabiliyet ve taktiklerini masaya koymuşlardı. Buna karşılık Senusîler de kendi ülkelerini savunuyor olmaktan gelen coşkuyu, kendileri gibi liderlerinin karizmasına itimat eden bir sufi tarikatına içkin olan esprit de corps’u (* Fr. Bir grubun mensupları tarafından gruba karşı duyulan müşterek
    sadakat, coşku ve inanmışlık duyguları. (ç.n.)) ve belki de 20.000 kişiye kadar ulaşan insan güçlerini sunmuşlardı. Libya müdafaası ortaya alışılmadık bir eşleşme çıkarmıştı. Hızla modernleşen Osmanlı Devleti, varlığının altıncı yüzyılında atı teknolojisi ve teknik bilgisine yoğun bir yatırım yapmıştı; Senusîler ise sadece 80 yıllık iptidai ve mistik bir İslam kardeşliğiydiler.
    1830’larda Mekke’den dönen Cezayirli bir âlim tarafından kurulan tarikat, Libya’nın doğusunda serpilmişti. Yiğitçe
    bir yaşam tarzını ve dindarane davranışları teşvik eden tarikat, Osmanlı yöneticilerinin ulaşabileceğinden çok daha büyük bir takipçi sayısına sahip olacak şekilde büyüdü. 19. yüzyılın son yıllarında Senusî erkânı İstanbul’la, Libya’nın doğusunu büyük ölçüde kendilerine bırakan bir anlaşmaya varmıştı. Kimi zaman gergin bir mahiyeti olan Osmanlı-Senusî ortaklığı, düşman bir Hristiyan gücün istilası karşısında hızla müşterek bir zemin buldu. İtalyanlar, Osmanlı vilayetine yaklaşımlarındaki kibirden de anlaşılabileceği gibi, Libya’yı istilalarının çocuk oyuncağı gibi olmasını bekliyorlardı. Nihayetinde 34.000 asker, 6.300 at, 1.050 vagon, 48 sahra topu ve 24 dağ topundan müteşekkil bir sefer kuvveti getirmişlerdi. Buna karşılık Osmanlıların Libya’da sadece 5.200 askerleri vardı ki bunların da teçhizatları yetersizdi. Garnizonların kuvveti olması gerekenden düşüktü. İtalyanlar hâlihazırda lehlerine olan bu sayılara savaş boyunca asker takviyesi yapmaya devam edecekler ve 1914 senesinde ülkede 60.000 adamları olacaktı. Sayısal üstünlükleri ve denizdeki hemen hemen tam olan kontrolleri dolayısıyla İtalyan
    komutanlığı doğal olarak kolay bir fetih beklemişti.


    Evans-Pritchard’ı yeniden alıntılarsak, İtalyanlar dolayısıyla: Aşmak zorunda oldukları direniş karşısında şaşırmış ve paniğe kapılmışlardı. Trablus’a yaptıkları ana çıkarmanın ardından ağır ve aşırı ihtiyatlı davrandılar. Türkler direnişi teşkilatlayıp Arap gönüllüleri saflarına katmadan evvel ülke içlerine ilerlemek yerine şehirde oyalandılar. Ayrıca Sirenayka’da da ülke içlerine doğru ilerlemelerini fazla geciktirip Bedevilere Türklerin yardımına gelmeleri ve içlerinde dünya tarihine adlarını yazdıracak bazı maceracı Türk subayların bulunduğu grubun Türkiye’den cepheye ulaşması için zaman tanıdılar. İtalyanlar Türk askerlerinin kabiliyet ve yiğitliklerini küçümsemiş ve Arap
    nüfusun Libya’daki savaşa yaklaşımı hakkında, kendilerinin en büyük yanlış hesabını teşkil edecek şekilde, hatalı hüküm vermişlerdi. Arapların, onlara yardım etmeyecek, hatta onlara karşı dönecek kadar Türklere öfkeli olduğuna inanıyorlardı. İtalyanlar, Bedevilerin kendilerini destekleyeceklerinden öylesine eminlerdi ki, yerel beyanlara göre savaşın patlamasından önceki birkaç ay boyunca Sirenayka’daki Bedevilere bizzat silah
    tedarik etmişlerdi. İtalyanlar Eylül 1911’de Derne’yi bombardımana tutmaya başladıklarında, bölgede konuşlu küçük Osmanlı garnizonu İtalyan savaş gemilerinin menzilinden çıkacak şekilde ricat edip yeniden organize oldu. Ardından, İtalyanlar açısından felaket teşkil edecek bir şekilde, Senusî tarikatı harekete geçti. Liderleri Seyyid Ahmed eş-Şerif güneydeki çölde, yani pek uzakta olmasına rağmen durumdan pekâlâ haberdardı ve yerel önderlerine, kabile güçlerini ülkenin müdafaası için göndermelerini emretti. Yetersiz insan gücüne sahip olan Osmanlılar, kabile kuvvetlerinden gelen bu takviyelerle yüreklenip, onları Osmanlı kuvvetlerine entegre etmek yönündeki zor fakat mutlulukla karşıladıkları işe koyuldular. İtalyanların ilerlemekte gecikmeleri Osmanlılara
    kıymetli bir zaman kazandırdı ve onlara, İtalyanların ülkenin iç kısımlarına ilerlemek yönündeki nihayet gerçekleşen fakat bir nebze ihtiyatlı teşebbüslerini köreltme imkânı sağladı. Kazanılan kritik zaman, tecrübeli Osmanlı subaylarına karayolundan yaptıkları zorlu yolculuklarını nihayete erdirip cepheye ulaşma fırsatı verdi. Ayrıca, Manastır’daki önde gelen eylemcilerden biri olan ve yine oradan Enver’i iyi tanıyan Aziz Ali (aynı zamanda
    Aziz Ali el-Mısrî olarak da bilinirdi) ortaya çıkarak Bingazi cephesinin komutasını ele aldı. Ardından da Derne mıntıkasının müdafaasını koordine etmek üzere, bir deve üzerinde Enver çıkageldi. Derne cephesinin komutası daha sonra Mustafa Kemal’e verilecekti. Senusîye’den almakta oldukları kuvvetli desteğe müteşekkir olan Osmanlı subayları, istişare ve planlamalarına tarikatın şeyhlerini dâhil etmekte itinalı davrandılar. Bu durum, Osmanlılar
    ve Senusîye arasında karşılıklı gönderilen mektuplar, sancaklar, hediyeler (Enver’e içlerinde birkaç Afrikalı kadın da olan birçok hediye gönderilmişti), eğlence araçları ve hatta bir Senusî zaviyesine Osmanlı Sultanı’nın adının verilmesiyle kendini gösteren yüksek seviyeli muhabbet gösterilerini çoğalttı. Söz konusu eylemler sadece zevahire yönelik değildi. Senusîlerin lideri Ahmed Şerif ’in gönderdiği sancaklar, çoğu okuma yazma bilmeyen kabile üyelerine, kendisinin Osmanlıları desteklediğini ve dolayısıyla onların da desteklemeleri gerektiğini göstermek açısından önemli bir vasıtaydı. Eşref ’in koleksiyonundaki resimlerde, Kur’an ayetleri işlenmiş Senusî sancakları ve Osmanlı-Senusî bağının bir başka önemli sembolü, yani ele geçirilmiş bir İtalyan bayrağı
    görünmektedir. Senusîlerin Osmanlılara verdiği desteğin giderek artması, mücadelenin tabiatının değişmekte olduğu gerçeğini yansıtmaktaydı: Bu artık basit bir Osmanlı-İtalyan savaşı değildi. Önemli ölçüdeki Osmanlı idaresi ve nezaretine rağmen bu, İtalyanlar ve Senusîler arasındaki bir savaş hâline geliyor ve sömürgecilik karşıtı bir mücadele mahiyetini alıyordu. Bu sırada Osmanlı subaylarının önünde çok çetin bir iş vardı. Senusî kuvvetlerini dizginleyen büyük lojistik güçlüklere odaklanmadan önce gönüllü Osmanlı subaylarını askerî plana entegre etmeleri gerekiyordu. Süleyman Askerî’ye Aziz Ali el-Mısrî komutası altında görev verilmiş, fakat onunla geçinmeyi başaramayınca (bu genç, inatçı gönüllüler arasında yoğun bir rekabet hüküm sürüyordu) Askerî’nin Derne mıntıkasına geçmesine müsaade edilmişti. Daha sonra, Enver Balkan Savaşları’nda görev yapacak
    olan Osmanlı komuta heyetini organize etmek için İstanbul’a döndüğünde Askerî, Aziz Ali’yle birlikte geride kalmış, fakat Askerî, Derne mıntıkasının komutanlığını Mısırlı’ya bırakmıştı. Derne yakınındaki Ayn el-Mansur karargâhında konuşlanmış olan Eşref ’e, kabileleri Osmanlı kuvvetlerinin yanında tutmak, askerî eğitimlerini organize etmek ve onların taarruzlarını genel Osmanlı komuta yapısıyla eşgüdümlü hâle getirmek gibi kritik
    görevler verildi. Evvelce çölde geçirmiş olduğu günler ve Arapçaya vakıf oluşu dikkate alındığında bunlar Eşref ’e uyan görevlerdi. “Ordu ve yerel gönüllüler arasındaki koordinasyondan sorumlu kılındı. Awaqir kabilesinin komutanı olarak üstlenmiş olduğu vazifelere ilaveten, ayrıca daha kapsamlı bir koordinasyon yürüttü; mevcut meseleler ve istikbaldeki hamlelerin planlaması konusunda kabilelerin ve Senusîlerin fikirlerini öğrenmek adına
    kabile şeflerini, milis komutanlarını ve Osmanlı subaylarını “harp meclislerinde” bir araya getirdi. Eşref, kabile kuvvetinin kıdemli komutanları olan Osmanlı subaylarının tayinlerinden sorumlu olduğu gibi, ayrıca kabileler arası ihtilafları da karara bağladı.” Bu görevlerden hiçbiri kolay değildi. Trablusgarp Savaşı’nda Bedevilerin kullandıkları taktiklere ilişkin ifadeler, Libyalı isyancıların Muammer Kaddafi güçlerine karşı 2011 yılında düzenledikleri
    ilk saldırılara ilişkin raporlardaki ifadelerle ürkütücü bir benzerlik göstermektedir. Tam bir yüzyıl sonra silahlar değişmiş, fakat Bedevilerin ilkel savaş yaklaşımları aynı kalmıştır: Her ne kadar coşkulu da olsalar, Türk [Osmanlı] kamplarına doluşan Bedeviler hiçbir şekilde asker değildiler. Coşkuyla dolu, düşüncesizlik derecesinde cesaretliydiler. Tek hedefleri en modern teçhizatla donatılmış ve ekseriyetle siperde bulunan düşmana taarruz etmekti. At sırtında hücum ediyor, tehlikeye, araziye ve ihtimallere hiç aldırış etmeksizin, düşmanla nerede
    karşılaşırlarsa karşılaşsınlar çılgınca ateş ediyorlardı. Türk subaylar savaşın ilk günlerinde, bu coşkun süvarileri dizginlemekte büyük güçlük çektiler. Fakat Türk yaklaşımı, disiplinli Türk askerlerinin teşkil ettiği emsal ve kendi coşkunluklarının yıkıcı sonuçları, Senusîlere, profesyonel bir askerin sabrıyla olmasa da daha ihtiyatlı davranmayı öğretti. Dolayısıyla Osmanlı, veya Evans-Pritchard’ın onlardan bahsettiği şekliyle “Türk” subaylarının önünde oldukça çetin bir görev vardı. Eşref ’in koleksiyonunda muhafaza edilen fotoğraflar, artık milisler olarak teşkilatlandırılmış olan kabile güçlerinin tabi tutuldukları eğitimi göstermektedir. Enver, özelde, kabile güçlerinin disiplininden memnun olmamış, Arap savaşçıların “çocuk gibi” davrandıklarını söylemişti. Ayrıca nişancılıkları
    üzerinde de çalışılması gerekiyordu. Fakat, “iyi ve sadık” olarak gördüğü bu kişilerin doğal karakterleri hakkındaki izlenimleri daha olumluydu.Kaybedecek zaman yoktu ve gördükleri eğitim kaçınılmaz olarak hem kısa hem de temel mahiyetteydi. Enver’in, Eşref ’in ve doğu garnizonu komutanı olarak Mustafa Kemal’in bulunduğu Derne’de yaklaşık 2.000 kadar kabile savaşçısı mevcuttu. “Savaşın uzun sürebileceğini fark eden Enver, Bedevi gönüllülere, düzenli Türk birlikleri kadar kendilerinin de direniş ordusunun bir parçası olduklarını hissettirmeye ve rastgele bir şekilde de olsa, onlara biraz askerî eğitim vermeye çalıştı. Kabile şeyhlerinin belli başlı ailelerinden gelen gönüllüler arasından üç yüz genç Bedeviyi seçti ve onlara Derne’nin 20 kilometre kadar
    güneybatısındaki el-Zahir el-Ahmar’da eğitim verdi. Bu gençlere Türkiye’den gönderilen silahlar ve üniformalar verildi, Türk ordusunun çadırlarında konakladılar ve Türklerden maaş aldılar.”

    Enver daha sonra, birçoğu önde gelen kabile şeflerinin evladı olan 365 çocuğu seçti ve Osmanlıların Senusîlerle ilişkisinin sadece kısa vadeli bir çıkar ilişkisinden ibaret olmadığını göstererek onları askerî ve idarî eğitim almaları için İstanbul’a gönderdi. Osmanlı-Senusî kuvvetlerinin birbirleriyle etkileşim şekli tek bir belgeden gözlemlenebilir. Libyalı bir kabile savaşçısı, Enver’e mektup yazarak, “Allah yolundaki mücahitler” olarak tanımladığı dokuz Libyalıdan müteşekkil bir grup adına para istemiş, içinde bulundukları aşırı yoksulluğa vurgu yaparak bir haftalık çarpışmanın bedeli olan ücretlerinin ödenmesini talep etmişti. Paşa, talebi Derne mıntıkasının komutanı olan Mustafa Kemal’e gönderdi. Geleceğin Atatürk’ü de talebi Derne’nin hemen güneyindeki Hasa mıntıkasının komutanı olan Eşref ’e aktardı. Eşref, talep ettikleri paranın adamlara ödenmesini emretti. Enver, Mustafa Kemal ve Eşref ’in aynı dilekçe üzerindeki imzaları üç adamın Libya’da yürütmek durumunda oldukları
    yakın işbirliğini yansıtır. Elbette, hayatları daha sonra keskin bir şekilde farklı yollara ayrılacaktır. Eşref ’in İtalyanlarla ilk çarpışması 27 Ocak 1912’de vuku buldu. Awaqir kabilesinin komutanı olan Eşref ve kuvvetleri,
    İtalyanlarla ilk çarpışmalarını Derne bölgesindeki Seyyid Abdullah Dağları’nda yaşadılar. Eşref bu karşılaşmayı şöyle anlatmıştır: “300 silahlı Bedevim ile iki makineli tüfeği, kuyruktan dolma bir topu ve mühimmatını, kilit altındaki piyade tüfeği mühimmatlarını ve 1.500 İtalyan tüfeğini düşmandan ele geçirdik. Enver, teşekkür mahiyetinde, ölenlerin ailelerine beşer ve yaralananların ailelerine de birer altın dağıttı. Bana bir fotoğraf ve
    ganimet olarak ele geçmiş bir İtalyan tüfeğini, kabzasına kendi adını kazımak suretiyle hediye etti.” Sonraki günler Mustafa Kemal ve Nuri Conker’le birlikte teftiş devriyelerinde geçti. Bir fotoğraf, Eşref ’in Osmanlı-Senusî kuvvetlerini, ele geçirilmiş bir İtalyan bayrağını sergilerken gösterir. Elbette bütün görevler çok olumlu değildi; Eşref ’in adamları, İtalyanlara düzenledikleri başarılı akının ardından, Derneli iki adamın İtalyan ajanı olduğunu tespit edip onları oldukları yerde kurşuna dizdiler.

    Enver’in, Eşref ’in ve Mustafa Kemal’in aktif oldukları Derne mıntıkasındaki Osmanlı kuvvetleri şaşırtıcı ölçüde iyi faaliyet gösterdiler. İtalyanların Sirenayka’yı zapt etmek için yaptıkları plan, biri Bingazi’den ve diğeri Derne’den eşzamanlı olarak ilerleyecek iki kolla geniş çaplı bir kuşatma harekâtı icra etmekti. İtalyanlar 28 Kasım 1911’de Bingazi’nin banliyölerine doğru ilerlemeye başladılarsa da üstünlüklerinin ancak savaş gemilerinin toplarının menziliyle sınırlı olduğunun hızla farkına vardılar. İç kısımlara ilerler ilemez kendilerini müdafaa hâlinde buldular.
    Osmanlılar burada inisiyatif sahibi idiler ama her zamanki savunma stratejilerini terk ederek, 12 Mart 1912’de Bingazi’ye topyekûn bir taarruza geçmekle hata yaptılar. Bu, Osmanlılar için bir gerilemeye neden oldu ve her ne kadar İtalyanların iddia ettiği gibi 1.000 kişi olmasa da yüksek miktarda zayiat vermeleriyle sonuçlandı. Bu esnada İtalyanlar Derne mıntıkasındaki durumun daha da ümit kırıcı olduğunu gördüler. Arazi, şehirden
    iç kısımlara doğru dik bir şekilde çıkıyor olmasından ötürü, ilerlemeyi güç ve Osmanlı-Senusî kuvvetleri için müdafaayı kolay kılıyordu. Şimdi Derne Vadisi için, yani şehre ihtiyaç duyduğu suyun kahir ekseriyetini sağlayan vadi için gerçekleşecek mücadele başlayacaktı. Kuvvetlerinin istilacıları durdurma kabiliyetinden ve ele geçirdikleri silah ile mühimmattan büyük cesaret bulan Enver, 11-12 Şubat 1912’de Derne şehrine yapılan taarruza komutanlık ettiyse de kenti ele geçirmekte başarısız oldu. Buna karşılık İtalyanlar kentin çevresine tahkimatlar kurdular. Şehir 8.000 kişiden fazla kuvveti olan bir Osmanlı-Arap gücü tarafından kuşatma altına alındı. Derne mıntıkasındaki durum bu noktada az çok çıkmaza girmişti. Çarpışmalar, İtalyanların Derne Vadisi’ni kontrol etmek gayesiyle bazı mukavemet noktalarını alarak stratejik pozisyonlarını kuvvetlendirme arayışına girmeleriyle zaman zaman alevlenecekti. 17 Eylül tarihinde Ras el-Laban’da bilhassa şiddetli bir çarpışma yaşandı. İtalyanlar on subay kaybedip, 174 ölü ve yaralı verirken, Osmanlı-Senusî kuvvetleri ise bundan çok daha fazlasını yitirdi. Mücadele uzayarak devam etti. Roma, stratejisini yeniden gözden geçirmek durumunda kaldı. Libya’daki İtalyan kuvvetlerinin başkomutanı General Caneva geri çağrıldı. İtalyanların, önceki iyimser planlarının çok daha gerçekçi bir planla değiştirilmesi gerektiğini idrak ettiklerini yansıtacak şekilde, kendisinin yerine biri Trablus’a ve öteki Sirenayka’ya olmak üzere iki komutan atandı. Fakat nihayetinde bu çıkmaz, farklı şartlar altında olabileceğinden daha kısa sürdü. Zamanlama belirleyiciydi. Birinci Balkan Savaşı’nın patlak vermesiyle, yurda yakın daha ciddi bir tehlikenin baş göstermesi üzerine İstanbul barış istedi. Osmanlılar, 18 Ekim 1912’de imzalanan Uşi Antlaşması’yla, İtalya’nın savaş sırasında işgal ettiği On İki Ada’nın iade edilmesi (İtalyanlar bu sözlerini hiçbir zaman yerine getirmemiştir) ve Osmanlı sultanının Libya’da halife olarak kabul edilip bir temsilci
    bulundurması haklarının tanınması karşılığında Libya’daki bütün kuvvetlerini geri çekmeyi kabul ettiler. Osmanlıların kovulmasını isteyen halklarına hızlı bir zafer vaat eden İtalyanlar için bu tavizin bir hata olduğu ortaya çıkmıştır. Evans-Pritchard’ın da söylediği gibi, “Sultan ön kapıdan çıkmış, fakat bunu sadece
    arka kapıdan geri dönmek üzere yapmıştı.” İstanbul, Afrika’daki son topraklarını Hıristiyan bir güce kaybetmenin
    getirdiği darbeyi yumuşatmak istemişti. Çekirdek bir Osmanlı gücü Libya’da kaldı, İtalyanları taciz etti ve Senusîlerin direnişini ilerletti. Yine Evans-Pritchard’ın bu husustaki değerlendirmesi alıntılanmaya şayandır:
    Sirenayka’da kalan Türk askerleri, imparatorluğun dört bir yanından gelmişlerdi: Arnavutlar, Kürtler, Suriyeliler, Iraklılar, Çerkesler, Anadolulular, Makedonlar ve Trakyalılar. Bunlar hemen hemen silahlarıyla yaşayan paralı askerlerdi. Savruk olsalar da iyi savaşçılardı ve tutumlulardı; pirinç, patates, ekmek ve ara sıra yenilen bir parça etin yardımıyla savaşmaktan memnunlardı. Enver’e bakınca ilham verici bir lider görüyorlardı. Lakin düzenli orduya mensup bir asker olan Enver, Türkiye’ye dönüp Balkanlardaki savaşta yer almak için huzursuzlanıyordu.
    Komutanlığı Aziz Ali el-Mısrî’ye devredip Bulgar cephesine gitmek üzere Libya’dan ayrılmadan evvel Senusîlerin lideri Seyyid Ahmed eş-Şerif ’i görmek için, Türk-Arap kuvvetlerinin sahip olduğu tek motorlu aracı kullanarak çöldeki vahaya, yani Jaghbub’a dikkat çekici bir yolculuk gerçekleştirdi. Seyyid Ahmed mücadeleyi Osmanlı Sultanı V. Mehmed adına devam ettirmeyi kabul etti. Seyyid Ahmed o andan itibaren daha faal hâle geldi ve yarı özerk bir devlet statüsü talep etti. Seyyid Ahmed, Fransızların emperyal yayılmacılıklarına karşı Senusî direnişini organize etmekte olduğu Sahra çölünün derinliklerindeki Kufra’dan 700 kilometre kuzeydeki Jaghbub
    vahasına henüz yerleşmişti.


    Osmanlı-İtalyan mücadelesi 1919 yılına kadar çeşitli şekillerde devam etti. Lakin 1912 senesinde Balkan Savaşları patlak verdiğinde Osmanlıların ana odağı zorunlu olarak o bölgeye yöneldi. Subaylarının birçoğunu geri çekip, Senusîlere danışmanlık yapmaları ve onlarla birlikte çalışmaları için sadece çekirdek bir kadro bıraktılar. (Enver’in küçük kardeşi Nuri (Killigil) mücadeleyi sürdürmek için geri gönderildi.) Fakat Balkan Savaşları’nın patlamasının ardından Libya’daki savaş daha da açık bir şekilde İtalyanlar ve Senusîler arasındaki bir mücadele mahiyetini alacak ve bu 1930’ların ilk yıllarına kadar Sirenayka’da devam edecekti. Osmanlıların İtalyanlara karşı Libya’da yoğun olarak faaliyet gösterdikleri dönem, kısa da olsa, önem arz eden uzun vadeli sonuçlar doğuracaktı.
    Birincisi, İtalyanların Libya’yı gasp etmeleri, “Osmanlıların etnik hassasiyetleri olan topraklarına topyekûn bir Balkan taarruzu için yeşil ışık yakmıştı.” İtalya’nın hamlesi Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan’ı daha saldırgan davranmaya cesaretlendirerek Balkan Savaşları’nı tetiklemeye yardımcı oldu ki, bu da Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcı için gereken mübrem zemini yaratacaktı. İkincisi, Trablusgarp Savaşı, Osmanlıların, Makedonya’da
    geliştirmekte oldukları, yeni-asimetrik taktikleri benimsemeye yönelik temayüllerini pekiştirdi. Tam da başarıya ulaşıyor gibi görünürken Libya’daki savaştan çekilmek zorunda kalmaları gerçeği, Osmanlı komuta kademesinde, yerel kuvvetlerle birleşip bir gerilla savaşı icra etme stratejisinin Balkan Savaşı patlamadığı takdirde İtalyanlara karşı mühim bir zafer kazandıracak olduğuna ilişkin kuvvetli ve kalıcı bir hissiyat meydana getirdi. Mücadelenin
    nispeten kısa sürmesi ve (her ne kadar İtalya gibi ikinci sınıf bir güce karşı da olsa) bir Avrupa gücüne karşı sağlanan göreceli başarı Osmanlı askerî yetkililerine muhtemelen bir aşırı güven duygusu verdi. Nihayetinde güç bela bir askerî eğitim almış kabile kuvvetleriyle birlikte hareket eden, düzgün ikmal hatlarından mahrum olan ve İstanbul’dan yüzlerce kilometre uzakta bulunan birkaç Osmanlı subayı, İtalyanların deniz aşırı maceralarına ket vurabiliyordu ise düzenli Osmanlı ordusunun çok daha iyisini yapabileceği öne sürülebilirdi. Maalesef bir sonraki
    savaş İstanbul’un bu coşkusunu söndürecek ve söz konusu düşüncedeki hataları gösterecekti.

    Üçüncüsü, Trablusgarp, Enver’in etrafında birleşerek, istikbaldeki bazı liderleri de dâhil olmak üzere Teşkilat-ı Mahsusa’yı tesis edecek şebekenin ilk büyük mücadelesi oldu. Libya; Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı veya Türkiye Cumhuriyeti’ni ortaya çıkaran “Millî Mücadele” için bir çeşit “laboratuvar” oldu.
    Bu adamların İtalyanlara karşı kazandıkları başarılar şüphesiz Enver’i gizli, özel teşkilatını kurmaya teşvik etti ki, bu kararın sonraki yıllarda çarpıcı sonuçları olacaktı. Bedevilere ilişkin malumatı ve onlarla olan bağları nedeniyle Kuşçubaşı Eşref bu şebeke açısından kritik önemdeydi. “Eşref ile Enver arasındaki yakınlık (Libya’da birlikte hizmet etmişlerdi), Enver’i Teşkilat-ı Mahsusa’yı yeniden teşkilatlandırmak için onu görevlendirme kararını almaya sevk etmiş ve Eşref sonunda teşkilatın komutanı hâline gelmiştir.” Eşref Bey’in Teşkilat-ı Mahsusa’ya gerçekten
    komuta edip etmediği tartışmalıdır, fakat teşkilat imparatorluğun önündeki son yıllarda kesinlikle kritik bir rol oynayacaktır. Dördüncüsü, Libya’daki karşılaşma zor durumdaki Osmanlı İmparatorluğu’nu Müslüman “millî” birliğine, yani diğer bir deyişle, Müslüman milliyetçiliğine dayanarak müdafaa etmek vizyonunu simgeleştirdi. Hem imparatorluğun içinden hem de sınırların ötesinden gelen, muhtelif karakterdeki bir grup adanmış eylemciden müteşekkil olan ve bir “İnananlar Birliği” olarak tanımlayabileceğimiz yapıyı bir araya getiren Osmanlı komuta kademesi ve özellikle de Enver, görünüşe göre kazandıran bir stratejiye rast gelmişti. Libya’da edinilen tecrübenin imparatorluğu bir arada tutmak için silahlı mücadeleye itibar etmek yönünde yersiz bir iyimserlik üretip üretmediğini belki de hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Fakat Trablusgarp Savaşı’nın, dramatik ve bedeli yüksek bir savaşlar silsilesinin ilk perdesi olduğu açıktır.

    BALKAN SAVAŞLARI
    1912 sonbaharında patlayan Balkan Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu üzerinde şok etkisi yarattı. Balkan devletlerinin bir araya gelerek oluşturdukları koalisyon orduları, Rumeli’deki Osmanlı kuvvetlerini hızla aşmış, bu durum, imparatorluğun askerî zafiyetlerini keskin biçimde ortaya çıkarmıştı. Balkanlardan gelen haberler, uzaklarda, Libya’da çarpışmakta olan subaylar için özellikle sarsıcı oldu. Kuzey Afrika’da İtalyanlara karşı icra
    edilen ırak Osmanlı-Senusî mücadelesiyle karşılaştırılınca, Balkan devletlerinin tesis ettikleri ittifaka karşı sürdürülen bir savaş, İstanbul için çok daha ciddi tehdit teşkil ediyordu. Eşref ’in söylediği gibi, Balkan Savaşları saadetlerine son vermişti. Balkanlardaki savaşa ilişkin haberler Eşref ve adamlarına Barka’da çarpışırlarken ulaştı. Bir yandan oldukça istekli olan Senusî savaşçılarını eğitmeye ve teşkilatlandırmaya, diğer yandan ise düşmanlarını kıyı şeridinde hareketsiz tutmaya devam ederek İtalyanlara karşı başarı kazanıyorlardı. Fakat yakında daha kötü haberler alacaklardı: Arnavutluk, yani Osmanlıların Balkanlarda aldığı Müslüman desteğinin tarihî kalesi, 12 Kasım 1912’de bağımsızlığını ilan edecekti. İşin daha fenası, Osmanlı ordusu savaş meydanında bozguna uğramıştı. Osmanlıların Balkanlarda çöktüğü ve düşmanlarının İstanbul’u tehdit ettiği bu korku verici manzara, Enver’i arkada sadece çekirdek bir kadro bırakarak geri çekilmeye zorlamak suretiyle yalnızca Osmanlıların
    Libya’daki planlarını mahvetmiyor, aynı zamanda bizzat Osmanlı Devleti’nin varlığını da tehdit ediyordu. Balkan
    Savaşları, “Birinci Dünya Savaşı’nın ilk safhası” olarak nitelendirilmiştir; Osmanlı İmparatorluğu bu noktadan itibaren varoluş savaşı verecek ve bu savaşın ona dâhil olan herkes için çarpıcı sonuçları olacaktı.
    Enver, askerî taktikleri tartışmak için Senusî erkânıyla yaptığı son bir toplantının ardından Libya’dan ayrılıp İstanbul’a döndü. Kendisinin peşi sıra Eşref ’i de İstanbul’a çağırması fazla uzun sürmeyecekti. Eşref, 20 Aralık 1912’de silah arkadaşları Süleyman Askerî, Yakup Cemil ve Topçu Sadık’ı (bu isimlerden her biri müteakip savaşlarda o ya da bu şekilde belirgin bir rol oynayacaklardı) toplamış ve Osmanlı başkentine dönmek üzere
    İskenderiye’ye gelmişti. Lakin İstanbul’a dönmeden evvel Eşref ’in yerine getirmesi gereken gizli bir görev vardı. Bu döneme ilişkin kaynaklar, artık mevcut olmayan hatıratının ‘İçindekiler’ kısmıyla sınırlı olduğundan, görevinin detayları maalesef son derece noksandır. Eşref ’in bu hususta yazdıkları şu şekildedir: “Kanunen meşru bir muvacehe sonucu (mukabele-i meşrua), bir cinayet işlemek mecburiyetindeydim (bir katl hadisem vardır). Bu nedenden dolayı İstanbul’a birkaç gün sonra gizlice döndüm.”
    Bu ifadeler bir derecede şifreli olsa da, Eşref ’in hayatının hiçbir zaman vukuat ve kumpaslrdan uzak olmadığı yönündeki intibayı teyit etmektedir. Aksiyonun keskin ucunda bulunan bir özel harekât subayı için hayat nadiren sıkıcı olmaktaydı. Libya’dan dönen savaşçılar İstanbul’daki atmosferi bir hayli değişmiş buldular. Savaş meydanındaki kötü ve hızlı yenilgilerin, Balkanlardaki Müslüman sivillere karşı gerçekleştirilen vahşetlerle birleşmesi, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki yaşantıyı belki de gayrikabil-i rücu bir şekilde değiştirmişti. Bir akademisyenin belirttiği gibi, sanki “500 yıllık tarih, gıcırdayarak aniden durmuştu. Osmanlılar tarafından idare edilen büyük toprak parçaları, Gladstone’un ünlü kitapçığında öngörebildiğinden bile daha hızlı bir şekilde Balkanlardaki küçük Hıristiyan devletlerinin kontrolüne geçmişti.”


    Çok güç durumdaki Osmanlı başkenti yaşanan değişiklikleri keskin bir şekilde yansıtıyordu. İstanbul artık sokak eylemlerine, organize boykot ve mitinglere sahne olmaktaydı. Siyasi hararet hızla yükselmekteydi. Kaybedilen
    Balkan topraklarından gelen bitmek tükenmek bilmez ve perişan durumdaki travmatik mülteci kafileleri şehre akıyor, öküz arabalarının hüzünlü gıcırtıları ve yere sürtülen ayakların sesleri şehrin dört bir yanında yankılanıyordu. Mültecilere korkunç bir kolera salgınının musallat olması işleri daha da kötüleştirmişti. Silah altına alınan Osmanlı askerleri tarafından Balkanlara taşınan kolera, kısa zamanda mültecilerin birçoğuna bulaşmış,
    zaten sarsıcı olan dramlarına daha da büyük bir ıstırap eklemiş ve perişan durumdaki mülteciler gittikçe huzursuzlanan şehre karışırken İstanbul sakinleri paniğe kapılmıştı. Sahnenin kasveti, basının benimsediği ajite ve umutsuz üslupla uyuşuyordu.
    Bu üslup, imparatorluktan geriye kalan coğrafik ve demografik yapının sarsıcı bir şekilde değişmesi nedeniyle ortaya çıkan yeni bir siyasal eylem rotasını yansıtmaktaydı. İnsani sefaletin ortasındaki politik çaresizlik elle tutulabilir hâldeydi; intikam söylemleri destek bulmaya başlamıştı. Kısaca açıklarsak, Birinci Balkan Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu için bir felaket oldu. Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ; Osmanlı Makedonyası üstündeki hak iddialarından kaynaklanan karşılıklı şüphe ve anlaşmazlıklarını beklenmedik bir şekilde bir kenara koymuş, Avusturya karşısında Balkanlarda bir uzlaşma isteyen Rusya tarafından teşvik edilmiş ve Osmanlı
    karşıtı bir ittifak meydana getirmişlerdi. Büyük Devletler’in örtülü desteğini ve İtalya’yla uzak bir mücadele veren Osmanlı’nın dikkat dağınıklığını sezen Balkan ittifakı Ekim 1912’de Osmanlı İmparatorluğu’na saldırdı. Balkanlardaki Osmanlı topraklarının neredeyse hepsi, sadece haftalarla ölçülebilecek bir süre zarfında kaybedildi. Sırp kuvvetleri Manastır’a kadar güneye inerken, Yunanların da Selanik’e akın etmesi, Osmanlıları güvenlik nedeniyle Sultan II. Abdülhamid’i İstanbul’a taşımak zorunda bıraktı. Bu sırada Bulgarlar, her ne kadar kendileri için istedikleri toprakların Sırplar tarafındaın ele geçirilmesi karşısında dehşete düştülerse de, hem Batı hem de Doğu Trakya’dan çıkardıkları Osmanlı kuvvetlerine karşı bir dizi zafer kazanıp, İstanbul’dan sadece 20 kilometre uzaktaki Çatalca hatlarına ulaştılar. Balkan ittifakının birleşik taarruzuna karşı sadece üç kale; Arnavutluk’un kuzeyindeki İşkodra, Çamerya’daki Yanya ve Trakya’daki Edirne dayanabilmişti. Bu üçü arasında en hayati öneme sahip olan, İstanbul yolunun üzerinde bulunan eski Osmanlı başkenti Edirne’ydi. Savaş esnasında muharebe meydanında yaşanan başarısızlıklar, en keskin şekilde Trakya’daki Bulgar ordusunu
    çevirmek için gerçekleştirilen başarısız kıskaç harekâtının iki kolunun liderleri arasında olmak üzere, ordu içerisinde karşılıklı ithamlarla sonuçlandı. Bu iki kolun bir ucunda Enver, diğer ucunda ise Fethi ve Mustafa Kemal Beyler vardı. Söz konusu başarısızlık sonucunda Edirne, Bulgar kuvvetleri tarafından kuşatma altına alındı ve nihayetinde teslim olmaya zorlandı. Subaylar arasındaki bu çekişmeden kaynaklanan dargınlık ve karşılıklı ithamların yakın gelecekte önemli yankıları olacak ve bu yankılar Eşref ’e doğrudan tesir edecekti.
    Edirne uzun ve yorucu bir kuşatmanın ardından 16 Mart 1913’te Bulgar kuvvetleri karşısında düştü. Bu, muhalefet saflarındayken kurtarılmış bir Edirne için agresif bir kampanya yürütmüş olan ve bunu 23 Ocak 1913’te yaptıkları darbenin gerekçesi olarak ortaya koyan İttihatçılar için acı bir darbe oldu. “Bâb-ı Âli Baskını” olarak bilinen bu ünlü hadise, imparatorl
  • Semazenler
    Emin Işık
    14 Aralık 2015
    http://semazen.net/yazar_yazi.php?id=239

    Hazret-i Mevlânâ, gerçek kişiliği ile Mesnevî ve Dîvân-ı Kebîr’de boy gösterir. İlâhî sırları, aşk ehlinin gönlüne oradan seslenir. Ancak ne hikmetse, Mevlânâ’nın adı anılınca, hemen gözümüzün önüne kelebekler gibi uçuşan semâzenler gelir.

    Sanki Mevlânâ da oradaymış, onlarla beraber semâ ediyormuş gibi Mevlânâ’nın hayâli, ansızın gözümüzde canlanır. Semâ âyini, bir anda bizi, bu maddî dünyadan bir başka âleme götürür. Âyin başlar başlamaz kendimizi uhrevî bir âlemde, sanki meleklerin arasında buluruz…

    Rahmetli Nurettin Topçu katıksız bir Mevlânâ hayranı idi. Fakat semâ söz konusu olunca, hafifçe yüzünü ekşitir, küçümser bir edâyla: «Müslüman Balesi» derdi. Bu sözle halkın, mânâ ve hikmetten ziyade şekle meftûn oluşunu îmâ ederdi. O zaten cenaze törenleri de dâhil, kalabalık merasimlerden hoşlanmazdı. Nikâh salonlarını dolduran aşırı kalabalıklar için: “Böyle manzaralar, sadece işsizi ve aylağı çok olan ülkelerde görülür.” derdi. Hayatında, en az yer verdiği şey mûsıkî idi. Yalnızca ezanla arası iyiydi. Güzel sesle ve usûlünce okunan ezanın, insanı yalnızlıktan kurtarıp, Allah’a yaklaştırdığını, ruhlara ümit ve aydınlık sunduğunu söylerdi.

    Hoca’nın son yıllarında, mûsıkî hakkındaki, özellikle Mevlevî mûsıkîsi hakkındaki fikrinin tamamen değişmiş olduğunu gördüm: Mevlânâ’yı Anma Haftası dolayısıyla İstanbul Spor ve Sergi Sarayı’nda (sene 1973) düzenlenen ve bir hafta boyunca süren semâ âyinlerinin hiç birini kaçırmadığını söylemişti. Oysa ben sadece bir akşam orada bulunmuştum ve hocayı, postnişinin hemen arkasındaki birinci sırada otururken görmüştüm. Ne yalan söyleyeyim, biraz da hayret etmiştim. Çünkü semâ âyini hakkında öteden beri ne düşündüğünü yakından biliyordum. O günden sonra, bir araya geldiğimiz ilk sohbet sırasında, biraz da suçüstü yakalanmışım edâsıyla kendisine sordum:

    “–Hocam nasıl tahammül ettiniz, iki saat boyunca hiç sıkılmadınız mı?” dedim. O da:
    “–O nasıl söz, sıkılmak da ne demek? Zevkle, heyecanla seyrettim. Hiç bitmesin, devam etsin istedim.” diye cevap verdi ve şunları ekledi:
    “–Bu mûsıkîde başka bir şey var; insanın iç dünyasını yıkayan, temizleyen bir şey. Semâ âyini, insanı kendi dünyasının ötesine alıp götürüyor. Bu çok esrarengiz ve îzah edilemez bir şey. Bu yaz, Paris’te de bizimkiler âyin icra etmişler. Oradaki dostlar âyinle ilgili haberlerin yer aldığı bazı gazeteleri bana göndermişler. O gazetelerden birinin başlığı: «Semâ eden dervişlerin şahsında, rûhun madde üzerindeki hâkimiyetine şâhit olduk.» şeklindeydi. İşte esas gazetecilik budur. Böyle bir başlık atmak, bizimkilerin hayatta akıllarına gelmez. Aradaki kültür farkını görüyor musunuz? Hâdisenin özünü, püf noktasını, adamlar nasıl da bulup ortaya çıkarıyorlar?!”

    Ahmet Hamdi Tanpınar «Beş Şehir» adlı eserinde Konya’yı anlatırken, semâ âyininden de bahseder ve şunları yazar:
    “Mevlevî âyinini son defa dergâhların kapanmasından biraz evvel, bir Kadir Gecesi, Konya’da görmüştüm. Bu kadar sembollerle konuşan bir terkip azdır. Her duruşun, tavrın, kımıldanışın ve adımın mânâsı vardır. O hırkaya bürünüşler, ilk ney sesinde uyanışlar (ölüm ve haşir), kol açışlar ve ayak kilitleyişler (Mevlevî âyininde her Mevlevî, Ali’nin Zülfikar’ı olur) bir kitap gibi derin derin anlatan şeylerdir. Asıl semâa gelince, şüphesiz dünyanın en güzel rakslarından biridir. Mukaddesin iklimini zaptetmiş, orada hilkatin sırrını tekrarlayan bir bale. Yazık ki, Degas cinsinden bir ressamı çıkmadı.

    Karşımda kandillerin titrek ışığında dönen, değişen, süzülen, âdeta maddî varlıklardan ayrılan bu insanlar gerçekten aşk şehitleri olmuşlardı ve gerçekten musaffa ruh hâlinde iki yana açık kolları ve rızâ ile bükülmüş boyunları ile döne döne semâvâta çıkıyorlardı…”

    O akşam semâda gördüğü insanları, ertesi sabah çarşıda, pazarda, işlerinin başında ve talebesini lisede karşısında görünce şaşırdığını itiraf ediyor. Çünkü onları, rast âyininin sert esen rüzgârıyla birlikte uçup gitmişler sanıyor. Bu ölen ve ertesi sabah yeniden dirilmenin sırrını bilen insanların arasına katılamadığını ve onlarla birlikte o neşveyi yaşayamadığı için üzüldüğünü söylüyor.

    Ben de birçok defalar Mevlevî âyininde bulundum. İlk zamanlar, belki de Nurettin TOPÇU Hoca’nın etkisinde kalarak, semâ âyinine bir folklor gözüyle baktığım için, onu sadece güzel bulmuştum. İçinde günah ve ayıp denilecek bir şey olmayan, nezih ve sıradan bir tören gibi algılamıştım. Ancak daha sonraki yıllarda bu işin basit bir sanat olayı olmadığını, gerçekten çok rûhânî ve bambaşka bir hâdise olduğunu anladım. Anladım, diyorsam; işin özünü anladığımı iddia etmiyorum. Meselenin sadece benim ilk düşündüğüm gibi olmadığını, onda algılayamadığım daha başka boyutlarının da bulunduğunu anladığımı söylemek istiyorum. Çünkü bu âyinlerden birinde başımdan geçen bir olayı hiç unutamıyorum. Aradan geçen otuz küsûr sene sonra bile aynı heyecanı yaşıyor gibi oluyorum. Aslında yaşadığım şey heyecan falan değildi. İsmini bilmediğim ve hiçbir zaman bir benzerini yaşamadığım bir hâldi!..

    Yine İstanbul Spor ve Sergi Sarayı’ndayız (yeni adıyla Lütfi Kırdar). Yine Mevlevî âyini seyredeceğiz. Üstelik yanımda eşim, öbür yanımda da fakülte arkadaşlarım var. Onlar da aileleriyle birlikte gelmişler. En yakınımda da Yusuf KILIÇ oturuyor. Arka sıralar daha tenha olur, hem oradan yarı kuş bakışı seyrederiz diyerek, arkalarda bir yer bulduk oturduk. Âyin başladı, birinci selâm bitti. İkinci selâmın ortalarına doğru bana bir hâller olmaya başladı. Kendimi bir tüy gibi hafif hissediyorum. Baktım, yerçekimi falan da kaybolmuş. Oturduğum yerden azıcık kımıldayacak olsam, ipinden kurtulmuş bir balon gibi tavana doğru uçacağım. Uçacağım ama, bu sefer yerdekiler tavanda uçan biri var diyerek, beni seyredecekler. Belki âyin de iptal edilmiş, en azından ihlâl edilmiş olacak… Aklım başımda, neler olacağını, benim yüzümden koca salonda nasıl bir panik yaşanacağını inceden inceye hesap edebiliyorum. Yanımdakileri tek tek tanıyorum, bilincim, hâfızam hepsi yerli yerinde. Ancak o anda yaşadığım hâli kimseye belli etmemeye çalışıyorum. Fakat beni yukarı doğru çeken bir mıknatıs var, ondan kurtulmaya çabalıyorum. Kurtulamadığım için de oturduğum banka sıkı sıkıya tutunuyorum. İyi ki, bunlar zemine iyice monte edilmiş, diyorum. Sandalyeye oturmuş olsaydım çoktan havalarda uçuşuyor olacaktım. Uçmamak için var gücümle bankın kenarlarına tutunuyorum. Ve içimden: «Beni bu durumdan kurtar Allah’ım!» diye de yalvarıyorum. Yarım saat süren bu direniş ve Allah’a yakarış sonunda, nihayet eski normal hâlime geri dönebildim. Âyin de son bulmak üzereydi. Baktım, banka tutunmaktan ellerim mosmor olmuş, parmaklarım sızlıyordu. Ellerimi ovuşturdum. Kimseye bir şey belli etmeden yerimden kalktım.

    O gece, âyinde postnişîn olarak Midhat Beharî Bey bulunuyordu. Kendisi, Yüksek İslâm Enstitüsü’nde hocamızdı. Kandillerde ve belli günlerde ziyaret ederdik. Bir ziyaret sırasında ona, başıma gelen bu olayı sordum, doyurucu bir açıklama bekledim. O sadece: «Zaman zaman insanda buna benzer hâller olur. Bu, içinizin temizliğine delâlet eder.» diyerek, kestirmeden bir cevap verdi.

    Bunu ben hiçbir zaman kendimden bilmedim. Kendi irademe bağlı bir şey olsaydı, onu tekrar tekrar yaşayabilirdim. Oysa bu hâl, hiç de benden kaynaklanan bir şey değildi. İşin aslı neydi, niçin öyle yerçekimine ters bir çekime uğradım ve neden ondan sonra aynı şeyi bir daha yaşayamadım?

    Aradan geçen bunca zamana rağmen bunu hâlâ çözebilmiş değilim.
    Ancak, Şeyh Galip ’in semâzenleri tasvir eden şu müseddesi, olayla ilgili bazı ipuçları veriyor gibidir:

    Kimi mest-i muhabbet hâne-i hammârdan gelmiş
    Kimi medhûş-i hayret şûle-i dîdârdan gelmiş
    Kimi hurşîde benzer âlem-i envârdan gelmiş
    Kimi varmış diyâr-ı vahdete tekrârdan gelmiş
    Gözüm dûş oldu gördüm bir gürûhî hep külâhîler
    Acep heybet, acep şevket, acep tarz-ı ilâhîler.

    Kelâm-ı samtı deryâlar gibi pür cûş söylerler,
    Muhabbet râzını birbirine hâmûş söylerler,
    Beherdem hûş-i derdin sırrını bîhûş söylerler,
    Rumûz-i aşkı cümle bîzehân u gûş söylerler
    Gözüm dûş oldu gördüm bir gürûhî hep külâhîler
    Acep heybet, acep şevket, acep tarz-ı ilâhîler.

    Melekler reşk ider bir tavr u âdâb u rüsûmî var,
    Melekler mâlik olmaz deff ü ney, tabl u kudûmî var,
    Semâ meydânının hem mihr ü meh, çarh-ı nücûmî var,
    Husûsâ içlerinde zât-ı Mevlânâ’yı Rûmî var.
    Gözüm dûş oldu gördüm bir gürûhî hep külâhîler
    Acep heybet, acep şevket, acep tarz-ı ilâhîler.

    Gençliğinde iyi bir semâzen olarak tanınan son postnişîn Midhat Beharî Bey de şöyle diyor:

    Sanma beyhûde döner vecde gelen âşıklar,
    Mest-i cânân olarak, akla vedâ eylerler.
    Nâyden bâng-i elestîyi duyup âh ederek,
    Hakk’ı âğûşa sarar, öyle semâ eylerler.

    Hazret-i Mevlânâ’nın din anlayışı, hayattan kopuş ve kaçış demek değildir. Onun din anlayışında, hayat olaylarını bütünüyle Allah’la beraber yaşamak vardır. Hayatı Allah aşkıyla kucaklamak vardır. İnsan bu ilâhî aşk içinde kendini kaybettikçe gerçek hayatı ve gerçek insanı bulur. Varlık denilen bu âlem, ancak onu yaratanla birlikte, yani hayatın gerçek sahibiyle birlikte yaşanırsa bir anlam kazanır. Yoksa dünyaya geliş, sahibinin içinde bulunmadığı boş bir evi ziyaret etmeye benzer ki, böylesi çok sıkıcı ve zahmetli bir ziyarettir!

    Niçin her işe besmeleyle başlıyor, sonunda «elhamdülillah» diyoruz?
    Çünkü her varlık, onu var edenle birlikte bütünlük kazanır:

    Her nefeste Allah âdın de müdâm,
    Allah âdıyla olur her iş temâm.
  • 475 syf.
    ·22 günde·10/10
    Sevgili okurlar, öncelikle merhaba. Uzun zamandır okumaya devam etmeme karşın bir inceleme yazmadım. Bu sadece inceleme konusunda olmadı ne yazık ki. Bir öykü ve deneme de yazamadım. Yazın tembelliği yüzüme vurdu. Ne var ki hiç değilse arada bir yazı yazdığımı hatırlamak amacıyla bu kitabı incelemek istedim. Öyle ahım şahım bir inceleme olmayacağı kesin. Fakat yine de konuma dönüp hasbihalime son vermek niyetindeyim.

    Bundan önceki incelemelerimde bir Oğuz Atay veya postmodernizm garezi bende mevcuttu. Lakin şimdi bakıyorum da bu tip durumlardan eser kalmamış! Edebi fikirlerimi değiştirdim demek yerine bu cümleyi kurduğum için sizden özür dileyeceğim. Ama postmodernizmi anlamak için uzaktan atıp tutmak yerine metnin içine girmenin daha doğru olacağını artık anladım.
    Bendeki bu dönüşün baş sorumlusu işte şu kitaptır. Kitabın ilk sayfasını çevirdiğimde fikirlerim değişmeye başlamıştı zaten. İtiraf edeyim ki böyle mükemmel bir eser beklemezdim. Şimdi incelememin bu şekilde pembe laflarla ya da methiyelerle süreceğini zannediyorsanız, hele ki esere değinmeyeceğimi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bu daha başlangıç(sanırım üslubumu da değiştirdim, görün işte ne kadar etkilendim. SPOİLER VARDIR)

    Konuya girmeden evvel Oğuz Atay'ın üslubunu mercek altına almak istiyorum. Şaşırtıcı seviyelerde ve oldukça incelikli mizah unsurları görülmüştür. Ayrıca sonradan tutulan tutanaklarda üstkurmaca bulunmuştur. Kahramanın kişiliğinin ayrıca devamlı çatışması, dünyayı bir ''oyun sahnesi''ne benzetmesi ve kendini de içine katması buna örnek olarak verilebilir. Kitabın başından sonuna kadar üstkurmaca unsuru olarak oyun sahneleri yer almıştır. Ayrıca şu tanıma bakınız: http://edebiyat.k12.org.tr/...ar/%C3%9Cstkurmaca/5 MEKANİK İNCELEME BURADA SONA ERMİŞTİR.

    Zannediyorum Oğuz Atay kadar olmasa bile bu işi ben de bir ölçüde kıvırıyorum. Şimdi ben bu metin üzerinden geleneksel anlatıyla postmodernizmin bir kıyaslamasını yapmak istiyorum.
    Öncelikle geleneksel anlatı, yani ''sıradan'' roman; olay örgüsü, kişi, yer, zaman gibi unsurları karman çorman düzenlemenin okuyucunun kafasını bulandıracağını düşündüğünden hiç bu topa girmez. Her şey baştan sona anlatılır. Eser, okuyucunun gözünde ''gerçekten yaşanmış'' izlenimi bırakmalıdır. Öyle ki zaman bile bazılarında 1,2,3 diye gider. Önemli olan anlatılan kişinin iç dünyası değil, bunun gerçekten olduğudur. Gerçekten oldu işte! Ne var ki bu takıntı, gerçeğin bir kısmını sonradan da anlatacağım üzere karartmıştır.
    ''Ayşe sabah 5'te uyandı. Kollarıyla gerinirken gökyüzüne bakındı. Mavi mavi parıldayan gökyüzü ona gülücük atıyordu. Artık kahvaltısını edebilir, okuluna gidebilirdi.''
    Böylelikle zannediyorum sadece Ayşe'nin iç dünyasını değil, kitabın edebi yönünü de kurban eder yazar. Çünkü edebiyat yalnızca birkaç betimlemeye hapsedilmiştir.
    Oysa gelin bilinç akışı tekniğinin görüldüğü şu pasajı okuyun da bireyin iç dünyasını birazcık anlayıverin!
    ''Burada doğdum. Çok büyümedim. Bir ay önce annem öldü. Onu severdim. Bana benzerdi. Bazı haksızlıklar oldu. Onsekiz yaşındayım. Daha liseyi bitirmedim. İyi bir öğrenci değilim. Annemi burada bırakıyoruz. Yalnız kaldım. Uzun yazmayı sevmiyorum. Kadınca bazı dertlerim var. Utanıyorum. Annem gibi ölmüş olmayı isterdim. Fakat, annem gibi genç yaşta ölmekten de korkuyorum. Beni anlayacak biri çıkar mı acaba? Bugün salı. Özetin altına, bulunduğu şehrin adını yazdı ve o günkü tarihi attı.''(s.211)
    Görüldüğü üzere bu pasaj, kitaptaki Sevgi karakterinin iç dünyasını aslında yoğun bir şekilde ima ettiği gibi(zaten kitapta bu tarz anlatılar daima imadır. Altındaki anlamı bizim bulmamızı ister yazar.) bize Camus'un Yabancı kitabının etkilerini düşündürür: ''Anam ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum. İhtiyarlar Yurdundan bir telgraf aldım: 'Anneniz vefat etti. Yarın kaldırılacak. Saygılar.' Bundan bir şey anlatılmıyor. Belki de dündü.''(Yabancı, s.1)

    Artık klasik metin ile modern metnin farkını zannediyorum anladık. Modern metinde, pasajlarda farkettiğiniz ya da kitabı okuyunca anlayacağınız üzere odaklanılan şey karakterin iç dünyası olduğu için bilinç akışı vardır. Olaylar, zaman, kişi ve yerler tamamen odaklanılan kahramanın hizmetine verilmiştir. Bundan dolayı ne sıralı bir olay, ne de durmadan akan bir zaman vardır. Aslında bu durum kitabın bir kurmaca modeli olduğunu da bize hatırlatır. Böylelikle yazar, yazdığı kitabın üstüne eğilmeyi okuyucusuna vazife bilir: ''Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?''(Korkuyu Beklerken, s.196)
    Modern anlatın bir başka özelliğine daha değinmem gerekiyor. O da geleneksel anlatımın darmadağın edilmesi. Bunu sadece üslup bazında yapmıyor yazar, noktalama işaretleri ve yazım kuralları bile meydan okunanlar arasında:
    ''...Gene de herkes tarih okuyor; bütün belgeler bir bir, gün ışığına çıkarılıyor. Bu belgeler de tarihimize ışık tutuyor. Bir millet, tarihine düşkün olmalı deniliyor. Bitmez tükenmez yazışmalar, hürmetlerimi arzederimler içinde küfürleşmeler, ilkolarakpaşahazretlerinibenikazetmiştimler, eyhakikatasusamışmilletimöğren'ler, nasihatler, musahabeler, harbiumumi hatıraları, edirne hatıraları, hatıra fotoğrafları, ok işaretli paşalar, çarpı işaretli mülazımıevveller, damatpaşayaakılöğreten aklıevveller, vakayıvakvakiyeler, vakanüvisler,...''(s.69) Bu şekilde yazar tarihle ince bir alay peşinde olduğunu bize sezdiriyor. Çünkü tarih de gelenekseller arasında! Ayrıca Şeyh Galib'in Hüsn ü Aşk eserine bir gönderme bile yapıyor yazar: ''...Ben de benden önce gelmişlerin ve geçmişlerin bütün tecrübelerini hiçe sayarak sahneye çıkıyorum işte Bilge! Tarz-ı selefe tekaddüm ettim, bir başka lügat tekellüm ettim. Yeni sözlere güveniyorum. Evet, ben geldim Bilge. Here I come. Come come come. Ey kalem! Bu eser senin değildir. Ey gece! bu seher senin değildir.''(s.159) Burada her şeyden önce bir bilinç akışı var ama bilmeyenler için söyleyeyim: ''Tarz-ı selefe tekaddüm ettim, bir başka lügat tekellüm ettim.'' beyti Hüsn ü Aşk mesnevisinin sonunda yer alan bir beyit. Tıpkı ''Ey kalem! Bu eser senin değildir. Ey gece! bu seher senin değildir.'' diye Türkçe açıklaması verilen ve mesnevinin son kısmında yer alan ''Ey hame eser senin değildir/Ey şeb bu seher senin değildir'' beyti gibi. Yazar sadece mevlevi şaire değil, pek çok yazara da gönderme yapmış. İlginçtir ki büyük bir kısmı Tanzimat yazarları olup bunların arasında da en dikkat çekeni kitapta Hüsamettin Tambay kişisinin devamlı okuduğu bir isim olan Mütercim Arif oluyor. Yazar belli ki Tanzimat yazarlarının düştüğü çelişkili fikirlerden ve onların çatışan kişiliklerinden etkilenmiş ve bununla ilgili uzun bir bölüm bile koymuş kitabına. Ama onu inceleme gereksiz yere uzamasın diye buraya almak istemiyorum.

    Kitabın konusunu henüz anlatmadım, çünkü bunca yenilikten sonra kitapta dikkate alınacak en son şey olabilir. Ama yine de kitabın tuttuğu mercek bizim için artık üslup ve yeniliklerden konusuna kaymıştır.

    Hikmet Benol isimli bir kişi Sevgi ile yaptığı evlilikten mutlu olmamış ve ayrılmıştır. Evliyken aşık olduğu, karısının arkadaşı Bilge ise bize evlilik platformunun insanı kısıtlayan koşullarını ve yarattığı bunalımları düşündürtür. Zaten kitap iyi anlaşılırsa ikili ilişkilerde aile baskısı ve toplum gibi koşullar, meydan okurcasına eleştirilmektedir. Hikmet, boşandıktan sonra yalnız başına yaşadığı 3 katlı ahşap evi gecekondu olarak görmektedir. Belki de bu, onun bilinçaltıdır. Hikmet'in merkezinde dönen kişiler sırayla eski eşi Sevgi, aşığı Bilge ve ahşap evdeki komşusu Hüsamettin Bey'dir(en belirgin olanları). Ayrıca Hikmet'in hayalinde bu kişilerle kurduğu münasebet bizim kurmaca ile gerçeklik sınırlarımızı zorlar. Çünkü iç dünyasını olduğu gibi görebildiğimiz Hikmet, yer yer annesini-babasını, Sevgi'yi, Bilge'yi ziyaret etmekte, onlarla konuşmakta veyahut onları bir oyun sahnesi şeklinde(üstkurmaca) karşılıklı konuşturmaktadır. Böylece gerçekle hayal arasında bir sınır kalmaz ve okuyucu işte bu kısımlarda zorlanır. Esasında kitapta kayda değer bir olay yoktur. Baştan sona Hikmet'in başından geçenler ve onun izlenimleridir. Bunlar devamlı bir anı şeklindedir. Fakat netice itibariyle bir roman olduğu için olayların ilerlemesi de gerekir. İşte sıradan kitap okuyucusu bu yerlerde de zorlanır. Aslında ben modern ve modern sonrası metinlerin öykü tarzında daha başarılı olduğunu düşünüyorum. Çünkü öyküde olayı devam ettirmek mecburiyetinden yazar kurtulur. Burada ise mevzusu anılarda bile geçse bir sıralama olmak zorundadır. Hiç değilse okuyucuya ipucu verecek kadar. Hikmet-Bilge-Sevgi üçgeninde biz Hikmet'in bölünen kişiliğine de şahit oluruz. O aynı zamanda iradesizdir. İşte tüm bu unsurlar bizi Hikmet'in intihar etmesinin sebeplerini aramaya çağırır.

    Okuyucu kitabı okuyunca sakın Hikmet'in bizden biri olmadığı ya da anormal olduğu, gerçekdışı, akıl hastası bir kişilik olduğu yanılgısına düşmesin. Zira Oğuz Atay gayet gerçekçi bir yazardır. Onun tek derdi ''bizden birinin'' iç dünyasını olduğu gibi teşhir etmekti. Nitekim kitabın bazı bölümlerini babama okuduğum zaman ''Oğlum gerçekten bu kitapta bizden biri var.'' demiştir.
    Modern olmayan ama kendine gerçekçi diyen metinlerde yukarıda bahsettiğimiz gibi üstü karalanmış bir gerçeklik vardır. O ''karalanmış gerçeklik'' bir insanın sürekli değişen fikirleri, duyguları(belki saniyede) ifade edilerek, yazıya dökülerek, yani maskenin ardındaki iç yüz gösterilerek giderilmiştir bu tarz modern eserde. Ayın görünmeyen yüzü de diyebiliriz. Dediklerim herkes için geçerlidir.

    Tamam kızmayın, artık incelemenin sonuna geldik. Şöyle bir bakınca konu olarak oldukça itibari bıraktığım ama edebiyatımıza getirdiği yenilikleri anlatırken uzun alıntılarla aktarmaya çalıştığım bir eser oldu. Yaptığım alıntılar anlamlandırılma açısından okuyucunun gözünü korkutabilir. İyi de olur. Kendi birikiminden emin olmayan okuyucuya bu kitabı tavsiye etmem. Okuyan da üzerinde uzun uzun düşünerek, sindire sindire okumalıdır. Herkese iyi akşamlar diliyorum. Yazmayı özlemişim.