• Koca 1000kitap'ta 2 okunması olan, ki birisi ben oluyorum sanırım, bu kitabı çok mu aradım? Nerelerde aradım, nasıl buldum? Durun anlatacağım hepsini.

    Bir gün yine en amaçsız dakikalarımı Instagram'da harcarken, takip ettiğim profillerin birisi bir gönderi yayınlamış. Takip ettiğim kişi bir editör. Kendisini zamanında Ali Lidar'ın bir mentionı sonrasında takibe almıştım. Hayır hiç Ali Lidar okumadım, buna rağmen neden takip ediyorum herhangi bir cevabım da yok. Bu arkadaş bir post atmış, İthaki yerli edebiyattan yakında bir kitap çıkacak, hem yerli hem fantastik çok heyecanlıyım gibi bir şeyler yazmıştı. O ne olaki dedim, açtım Google'da Hiçbir Şey Göründüğü Gibi Değil kitabını arattım ilgimi çekince girdim 1000kitap'ta okunacaklara ekledim. Sonra öğrendim ki yazarın Hepsi Hikaye adında bir youtube kanalı varmış, burada edebiyat, yazarlık, yazma üzerine kısa videolar; edebiyat camiasından bir takım kişilerle söyleşiler yayınlıyormuş. Onu da takibe aldım, çok da memnun kaldım iyiki keşfettim. Gerçekten okuma üzerine, yazma üzerine, kurmaca üzerine sıkmadan, bunaltmadan gayet esprili ve doyurucu sohbetler var kanalda.

    İşte benim yukarıda 1000kitap'tan girip, Instagram'a oradan yazara edebiyata kanala dolaştığım bu karmaşık anlatıya (haşaa) yazar postmodern demiş girmiş kitaba.

    Kitabın başında önce kendisi karakter iken, o karaktere Hoca B.diye bir karakter yarattırmış (haşa hocam) bunun üzerinden de bir kurmaca nasıl oluşturulurun denklemini vermiş.(Gerçekten bir denklem de vermiş). Kuralları söylemiş;

    Postmodern metinde;

    Karakter içinde karakter, metin içinde metin, bilmem ne içinde bilmem ne var. Postmodernistler bir şeyin içine ... bir şey koyup buna da üstkurmaca diyorlar.
    Self-reference denilen şey olmalı. Yani metin sürekli metinselliğini belli edecek.
    Sürekli bir belirsizlik, rahatsızlık durumu var.
    Zamanda kırılma olacak, geçmişte miyim, şimdiki zamanda mı gibi..
    Kelimelerle oynanabilir, kelime anlamını kaybedebilir.
    Ne kadar post olursan ol kendinden bir şey katman lazım. Bir yöresel motif örneğin..
    Metinlerarasılık...
    Yazar kitabın içinde bir var bir yok, yazar yazar mı, anlatıcı mı, kahramanın kendisi mi... (Bilge Karasu'ya Gece'den selam olsun.)
    Kendi çağından da örnekler katmalı.
    Okurla karşılıklı etkileşim kurabilmeli.(Bülent Bey bloğuna yönlendirmiş.)

    Oyunun kurallarını sıraladıktan sonra öyle atıyosun tutuyorsun ama göster hele Bülent demiş ve öykülere girmiş.

    Zaman kargaşası kurmuş, bir hikayeden belirsiz zamana, bir Osmanlı'da belirsiz zamana bir şimdiki zamanda anlatıcıya dönmüş. Bir Zweig'ın Satranç öyküsünü tekrar kurmuş. Yerine denk getirmiş kurmacaya Olcric ve Albayım girmiş.

    Yazı Üçlemesi'ndeki üç öykü muhteşemdi. Nokta öyküsü biraz Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı'sını da anımsattı, sanırım üstad - nokta/harf - cinayet temaları nedeniyle benzettim. Kebikeç en müthiş kurguydu kitaptaki, Kebikeç ve mecaz anlamdaki kitapkurdu bağlantısı çok çok güzeldi. Bıçak Ustası Kesiği doğduğum, büyüdüğüm, yaşadığım şehirde geçtiği için ayrı bir tebessüm oluşturdu okurken, zira yazar da Bursalı. :)

    Zaman Seyyahı öyküsünde içim burkuldu, bana göre bu öykü sahile vuran Suriyeli bebek için yazılmış.
    #31564911

    Kitap muhtemelen daha önce dergilere yazdığı öykü seçkileri ile bitiyor. Bunlarda bir Şaman olup kopuz çalıyoruz, bir yaz tatilinin ortasında Hogwarts'a kaçmak istiyoruz.

    Bir ilk kitap olarak beklentimin çok üzerindeydi. İşin içinden birisinin kaleminden postmodern öyküler okumak isterseniz, kesinlikle bu kitabı okumalısınız.

    Benim de içime dert olan, Hepsi Hikaye'deki bir söyleşide mevzu bahis ettikleri, kitaba yapılan eleştiri sığ kalıyor; harikaydı, çarpıcıydı, kesinlikle tavsiye ediyorum laflarından öteye geçemiyor sözleri sebebiyle biraz uzun bir incelememsi oldu. Çok daha güzel olabilirdi bu yazı ancak bu yaz yoğunluğunda telefonda yazmaya uğraşırken bu kadar çıktı. Nihayetinde ben de kendi halinde bir okurum, edebiyat eleştirmeni olsaydım siz o zaman görürdünüz ne terimler sallardım burada. =)

    Israrla tavsiye ediyorum.
  • Çay demle Sebastian bu gece mevzu derin.
  • Her şey, kötüye gitmeye meyillidir. Ama insanı yaşatan bir umut vardır. ''Her şey bir gün güzel olacak. /Her şey güzel olabilir./ Her şey bir gün güzel olmak zorunda.'' Biz, bu umuda tutunarak yaşarız. En karamsarlığa düştüğümüz anda bile, bu zamanla geçer ve biz yaşamaya devam ederiz.

    Gündem taciz, tecavüz. Şimdilerde daha süslü bir ifadesi var: İstismar. Düşünüyorum. Yutkunuyorum ama aşina olanlarınız biliyor, ben içindeki şiddeti dışa vuran, bundan rahatsız olmayan, olmak için de bir sebep görmeyen biriyim. Ama bu yazı şiddeti değil, içimde ne yazık ki gökyüzüne salınan uçurtmalar gibi değil de ateşe verilen bir tarlada cayır cayır yanan böcekler gibi, otlar gibi acıtan düşünceleri içerecek.

    Her insanın içinde az da olsa, miniminnacık da olsa, küçücük de olsa şiddet eğilimi vardır. Misal yüzünüze yüzünüze uçan bir sivrisinek olduğunda bir yapıştırırsınız sivrisineğin son şakası olur. Kim bunu yadırgar? Ama durduk yere gidip bir karıncayı eziyorsanız, siz pislik bir kötünün önde gidenisiniz. Düşündüm de hakaret etmek için it, köpek, yavşak, eşek, ayı, öküz, sığır gibi kelimeleri kullanıyoruz. Beğendiğimiz şeyler için de hayvan adları kullanabiliyoruz; kelebek, kartal, aslan, kuğu, kaplan gibi. O zaman hakaret etmek için hayvan ismi kullanmak artık garipsemediğim bir şey oluyor. Ve o karıncayı ezene it oğlu it demekte ve babasıyla köpekleri tenzih ettiğimi belirtmekte bir sakınca görmüyorum. Ve dahası da gelecek.

    Şimdi içinizde dalga geçmeden ve bütün samimiyetimle medeni bulduğum bazı insanlar var. İdam olmamalı, insanlar eğitilmeli düşüncesini taşıyan medeni insanlar... Keşke dünya sizin o güzel umudu güzel yüreklerinizde taşıdığınız gibi iyileşebilecek bir yer olsaydı. Keşke eğitim denen olgunun, her şeyi çözebileceğine inansaydım, inanabilseydik. Ama inanmıyorum. Dünyanın gelişmiş! denen ülkelerinde, bu taciz tecavüz vakaları olmasaydı, belki inanmak mümkün olurdu. Hani sürekli diyorlar ya ''Falan az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülke, bu vakaların en çok görüldüğü yerlerdir! Cinsellik tabu olmamalı!'' Cinsellik tabu olduğu için mi bu ülkelerde kadınlar çocuklar, birilerinin acıttığı sömürdüğü insanlar oluyorlar? Dünyada çeşitli milletlerin, farklı ülkelerin, farklı gelişmişlik seviyesinin olmasının en işe yarar yanı nedir biliyor musunuz? Karşılaştırma yapabilmek. Biz bu sayede daha iyi olana gözümüzü dikeriz. Bunun için uğraşırız. Bunu haykırırız dünyaya. Peki şunu düşündünüz mü? Eğitimli insanlar bir içgüdü taşımaz mı? Eğitimli insanlar tecavüz etmez mi? Eğitimli insanlar şehveti medeni medeni sadece kendilerine uygun kişilere mi hissederler? Eğitimli insanlar keşke eğitimli köpekler gibi olsaydı. Ama öyle mi? Onların içinde eline fırsat geçse, içindeki kötüyü ortaya çıkaracak canavarlar yok mu? Ya da daha kötüsü, çarkını kırdığımın dünyasında, bu fırsatları oluşturmaya gücü yeten it oğlu itler yok mu? Bir zamanlar sitede Tess Gerritsen'in hatırlayamadığım bir kitabına, bir inceleme yapmıştım. 50 yaşında bir iyi ayaklı canavar, 12 yaşında pezevenklere satılan bir kız kendisine sunulunca, o kızın yalvarmalarına kulak asmadan, çocuğun üstünü başını parçalamış, iç çamaşırını yırtmıştı ve... Ve ben bu sahne karşısında ciğerlerimi almışlar da ateşe basmışlar gibi bir acı duymuş, evladımın başına böyle bir iş gelmişçesine öfkelenmiş, buna ve diğer böyle haltlar yiyen herkese palayla dalınmalı demiştim. Bunu yapan iç işleri bakanı gibi bir şeydi bu arada. Ve sitenin elit kesimi elitist cümlelerini de alıp beni linç etmeye kalkmışlardı. Bir tanesi demişti ki hiç unutamıyorum, ''Belki de o adam küçükken taciz edildi! Onun küçükken ne yaşadığını ve bugünkü davranışlarının sebebini ne biliyorsun?'' Benim sanki elime palayı alıp sokağa çıkacakmışım gibi, şu kadar öfkelenmeme izin verilmemişti. Sanki izin isteyen vardı. Bunlar merhametliydi, bense vahşiydim. Evet bana vahşi denmişti. Senin çocuğunun külotunu yırtarak ırzına geçildiğini düşünsene dediğimde inanamıyorum sil bu cümleyi demişti. Düşüncesine dahi katlanamadığı bu vahşetin âlâsını yaşayan insanlar vardı ve ben kötüye merhamet etmediğim için vahşiydim. Sanki evladı buna maruz kalsa, o an elinde imkan olsa o erkeğin her bir yerine kendisi palayla dalmazmış gibi. Aileleri düşünün, bu tecavüzcüleri ellerine geçirebilseler ne yaparlar? Durun ben söyleyim, medeni medeni polise giderler ve derler ki "Polis bey polis bey, beyefendi benim oğlanın/ kızın en mahrem yerleriyle biraz ilgilendi de, bu beyefendinin psikolojik bozuklukları olduğunu düşünüyorum. Lütfen bir psikoloğa ve psikiyatra da haber verin, çocukluğuna insinler. Bu arada hazır benim çocuk da çocukken, bir yerlerine inilmesine gerek yok, onun psikolojisini de bir araba misal tamir ettiriverelim."

    Evet, bazı tacizci tecavüzcü pislikler çocukken bazı olaylar yaşamıştır. Peki yelpazeyi daha genişletelim, bütün kötülük yapanlar, küçükken kötülüğe uğrayanlar mıdır? Ya da kötülük dediğimiz şey hep bir mazareti olan bir olgu mudur? Ya da mazareti olsa bile, artık onun kaymış hayatına mı odaklanmalı yoksa henüz kaymamış hayatlara mı odaklanmalıyız? Küçükken tecavüze uğrayan çocuğa acırım. Onun için o herkese duyduğum üzüntüyü hissederim. Ama bu çocuk büyüyünce, bir tecavüzcüye dönüşürse, onun delik deşik edilmesi düşüncesindeyim. Çünkü onu eğitmek mümkün değildir. Realist olalım. O da yeni tecavüzcü sapıklara sebep olsun diye ona müsamaha gösteremeyiz. Bunların hepsi akıl hastası mı sanıyorsunuz?! Bunlardan sadece kötü olduğu için bunu yapan yok mu sanıyorsunuz? Bu, bu şekilde bir kısır döngüye dönüşecek. Bunun sonu olmayacak. Dünyada eğitim de olmalı ama korku da olmalı. Can korkusu. Analar evlatlarını merhametli yetiştirmeli ama şunu da unutmayın alimden zalim doğabilir. Zalimden alim doğabildiği gibi. Yani mevzu yetiştiriliş olduğu kadar insanın taşıdığı karakterdir de. Kimseye merhamet nakli yapamayız. Kötülük her zaman bir sebebe dayanmaz. Bir insan sırf öyle istediği için kötülük yapabilir, anlıyor musunuz? Eğitimle olunabilecek meslekleri düşünün. Holdinglerde çalışan elemanları, devlet kurumlarını vs. Buradaki çıkar için insanların bozuk para gibi harcanabildiği iş ilişkilerini düşünün. Balık baştan kokar ya hani, hep bir üste hep bir üste çıkar kötülük. Namuslu olmaya çalışanın da çarkına çomak sokarlar. Çünkü insanlar için çıkar her şeyden önce gelir. Erkeğin, erkekliğini hissedeceği o dakikalar da çıkarıdır. Bütün kötülükler insanın kendisini önceye koymasından gelir yani. Bir insana bencil olmamayı öğretebilmek, bir halkı eğitmekle mümkündür. Çünkü ana babalar da evlatlarını yetiştirecekler. Şimdi yine kısır döngüye girdik. Bunalımlarını eşinden uzaklaşmak ve eşinden çıkarmakla yaşayan kaç kişisiniz? Evlatlarınıza nasıl örnek oluyorsunuz? Evlatlarınızın çocuklarınızın anasına, babasına saygılı olmasını sağlayabiliyor musunuz? Korkutmaktan bahsetmiyorum bakın. Korkutmak hukuğun adaleti yerine getirirken gerçekleştireceği bir şey. Evladına saygı duymayı öğretemeyen, dünyaya saygı duymasını beklememeli. Kendisi kibar olmayan, karısından kocasından kibar olmayı beklememeli. İşte yine bir başka konu. Matruşka gibi. Açtıkça içinden, çözülmesi gereken başka bir konu çıkıyor. Ben iyiydim o kıymetini bilmedi ya da bilmiyor cümlelerini duyar gibiyim. Bakın dünyayı değiştirmeyi planlayın ama kökünden değil. Siz iyiliğe kendi katkınızı yapın varsın karşınızdaki bilmesin.

    ***

    Günler günler önce yukardaki satırları yaz boz değiştir, içimdekiler azalır diye döktüm bilgisayara. Sonra Ankara Demetevler'de olan olayı paylaştım, gördünüz. Adalet sokakta aranmak zorunda kalınırsa, olabilecekleri gördük. Ben ortalıkta kanlı bıçaklı sahneler istemiyorum. Ne yapacaksa devlet yapmalı. Lakin Şule Çet olayını duydum ve kanım dondu. Hala kanımın donabilmesine şaşırıyorum. Her gün bir vahşi olay, her gün bir erkeğin yaşayacağı zevk dolu!!!! dakikalara kurban giden kadın-çocuk- çiçeği burnunda genç bir kızın hikayesi, elektronik pencerelerden evime, odama doluyor ve ben nefes alamıyorum. İdama karşı olanlara artık hak vermekle birlikte, çünkü bu ülkede o kadar saçmalık var ki, biri suçsuz yere ölebilir endişesi de beni rahatsız ediyor, böyle canilerin sadece hapis cezasıyla kurtulması fikri, beni boğuyor. Başına bu dert gelmiş aileleri tahmin etmem asla mümkün olamaz. Devlet eliyle onların canına da zarar verilmeli. İlle ölüm gerekmez. Ama hapis cezası artık caydırıcı değil, biliyoruz. Bu canavarlar için önemli olan tek şey madem kendi canları, kendi cinsiyetlerini belirleyen yerleri. Medeniyet hikayeleri bir yere bırakılmalı ve en azından kırbaçlanmalı. YÜREKLERİN YANGINI SOĞUMUYOR. AMA BİR BARDAK SOĞUK SU DA VERİLEMEZ Mİ?
  • ... imkân-ı vehmî, galiben muhakemesizlikten, kalbin za'f-ı a'sabından ve aklın sinir hastalığından ve mevzu' ve mahmulün adem-i tasavvurundan ileri gelir.
  • Dinde Zorlama Yoktur ne demektir? İSLAMDA ZORLAMA YOK MUDUR

    Hasta bir yakınınız var ve ilaç içmesi gerekiyor. İlaç acı olduğu için içmekten hoşlanmayan yakınınıza nasıl muamele edersiniz? Güzellikle içirmeye çalıştınız olmadı, biraz uğraştınız istemedi. Ama içmesi gerekiyor. Ne yaparsınız? İlacın içilmesi gerektiğini anlatır, icabında kızar, sinirlenirsiniz ama illaki bir şekilde içirirsiniz. Size tavır takınacağını düşünmezsiniz bile, tavır takınacak olsa bile umrunuzda olmayacaktır. Neden? Çünkü herşey onun iyiliği için…

       Eşiniz eline aldığı zehirli suyu içmek üzere gördünüz. “İçme” dediniz, dinletemediniz, “yapma” dediniz dinletemediniz. “Hele bir içsin bakalım ne olacak” mı dersiniz, yoksa üzerine atılarak zorla o suyu dökmeye mi çalışırsınız?
       Bir polis amiri bile intihar etmek isteyen piskopatın üzerine giderek kendine zarar vermesini engellemeye çalışır. Hatta bu uğurda canını verir.

       Peki, canından olmasın diye bu çabayı gösteriyorsak, ahiretinden, cennetinden, Allah’ın rızasından olmasın diye neden gayret göstermiyoruz, kendimizi sevdiklerimiz için neden perişan etmiyoruz?

       Sulandırma projesine dahil olan bir tabir: “İslam’da zorlama yoktur ve dinde zrolama yoktur”

       Bir erkek ile kadın evleneceği zaman, adam kadının başını örtmesini isterse, bir baba çocuğunun namaz kılmasını, bir anne kızının kapanmasını istediği zaman hemen devreye bu kalıplaşmış cümle sokuluverir: “Ne yani zorla mı yaptıracaksın, İslam da zorlama yoktur ki” deyiverirler.

       Televizyonlarda, radyolarda muhakkak duyarsınız bu zırıltıyı.

       Peki, işin aslı nedir? İslam’da zorlama yok mudur?

       İslam’da zorlama yoktur diyenler şu ayetten yola çıkarlar: “Dinde zorlama yoktur! Doğruluk sapıklıktan kesin olarak ayrılmıştır. Artık her kim Tağut’a küfredip Allah’a iman ederse, işte o, en sağlam kulpa yapışmıştır. Allah, işiten ve bilendir. (Bakara 256)

       Ayeti Kerimenin başında “dinde zorlama yoktur” buyrulmuş ise de, sonundan anlaşılacağı üzere bu zorlama “İslama girmek” hususundadır. Yani kalpten tasdik olmayınca iman kabul olmayacağından  bir insan zorla müslüman yapılamaz, Müslüman olmaya zorlanamaz.

    MÜSLÜMAN İSLAMI YAŞAMAYA ZORLANIR!
       Evet, bir insan müslüman olmaya zorlanamaz ama bir Müslüman Allah’ın emir ve yasaklarını tatbik etmeye mecbur edilir çünkü:
       “Bununla beraber Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, gerek mümin bir erkek ve gerekse mümin bir kadın için, o işlerinde başka bir tercih hakkı yoktur. Her kim de Allah ve Resulüne âsi olursa açık bir sapıklık etmiş olur.”(Ahzab 36)

       Demek ki, bizler Allah ve Resulünün hükmünün dışına çıkmamak zorundayız. Yani üzerimizde Allah’ın yüklediği bir zorunluluk var zaten.

       Peki bir insan, başka bir insanı zorlayabilir mi?

       Eğer şeriat devleti var ise devletin mecbur edeceği hususlar vardır. Mesela Nur suresinin 2 ve 4. Ayeti kerimelerinde bahsedilen zinaya yüz, iftiraya seksen sopa gibi caydırıcı cezaların takdiri, Müslümanların günah işleme hürriyetine sahip olmadıklarını gösterir. Namaz kılmayanların ikna olmadığı takdirde hapis gibi cezalara çarptırılması da bunlardan bazılarıdır.

       Bir insan da başka bir insanı zorlayabilir. Çünkü bu ayeti Kerime de şöyle emredilmektedir:
    “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. O ateşin başında gayet katı, çetin, Allah’ın kendilerine verdiği emirlere karşı gelmeyen ve kendilerine emredilen şeyi yapan melekler vardır.” (Tahrim Suresi 6)

       Ayeti Kerimede Mevla Teala önce kendimizi sonra da ailemizi, İslamın emirlerini yaşatma hususunda, bizlere büyük bir sorumluluk yüklüyor.

        Ayrıca Ayeti kerimede “Ey iman edenler”buyruluyor. Yani bu emir ile bir erkeğin, hanımını günah işlemekten koruması gerektiği gibi bir kadının da erkeğini günahlardan koruması gerekiyor.

       Çünkü bir hadisi şerifte Peygamberimiz: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz elinizin altındakilerden sorumlusunuz  Yönetici bir çobandır  Erkek, aile halkının çobanıdır  Kadın, kocasının evi ve çocukları için çobandır  Hepiniz çobansınız ve hepiniz çobanlık yaptıklarınızdan sorumlusunuz “(Buharî, Nikah, 91)

       Demek ki aslında hepimiz birbirimizi günah işlememesi için zorlamak durumundayız.

       Başka bir hadisi şerifte de: “Sizden biriniz bir kötülük görsüğü zaman eli ile değiştirsin, gücü yetmiyorsa dili ile değiştirsin, ona da gücü yetmiyorsa kalbi ile buğzetsin”buyruluyor.

       Yine Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “çocuklarınıza 7 yaşına gelince namazı emredin, 10 yaşına gelince (kılmıyorlar ise) onları hafifçe dövün” (Ebû Davut, Salât, 26, h.no: 495; İbn Ebî Şeybe, I/304, h.no:3482; Darakutnî, I/230; Hâkim, Müstedrek, I/311, h.no: 708; Beyhakî, Şuabu’l-İman, VI/398, h.no: 8650;)

       Ayeti Kerime ve hadis-i şeriflerden anlaşılacağı üzere bir adamın karısına başını kapatmak için zorlaması, bir kadının kocasına içkiyi bırakması için zorlaması, bir annenin evladını namaza zorlaması gerekiyor. Olması gereken budur.

    KENDİ RIZASIYLA İSYAN
       Şimdi bazıları diyor ki: “Çocuğu namaza zorlamak istemiyorum, kendi rızasıyla başlarsa daha samimi kılar, daha ihlaslı kılar.”

       Biz de soruyoruz: “Sen o çocuğun yarına çıkacağına dair bir garanti mi aldın?”

       Ya o genç bu haliyle ölürse ne olacak? Bunun hesabını kim verecek?

       “Ben çocuğumu namaza zorlamam”demek “çocuğum Allah’a bir vakit daha isyan etsin” demektir. Allah’u Teala namaza çağırıyor ama sen yavrunu Allah’ın çağrısına icabet etmesi için zorlamıyorsun! Okula gitmesi için zorluyorsun, namaz kılması için zorlamıyorsun!

    NE YAPMAK LAZIM? 
       Bu iş gerçekten çok ciddi. Herkes böyle bahanelerle üzerindeki sorumluluğu atmaya çalışıyor. Bahane aramayalım. Aile fertlerimizde işlenen günahlardan mesulüz. Bir adam başı açık olan hanımıyla dışarıda gezerken, o kadın ne kadar günaha girmiş ise kocası da ortaktır. Çünkü o günaha rıza gösteriyor. Bir hadisi şerifte: “Günaha rıza günahtır” buyruluyor.

       O halde işin ucundan köşesinden başlayıp önce kendimizi sonra ailemizi düzeltmek için çalışmalıyız. Namaz kılmayan çocuklarımız varsa güzelliklerle, tatlı dillerle, hediyeler vererek ikna etmek, alıştırmak, Kur’an-ı kerim öğrenmesini sağlamak vs.. gerekiyor.

    HERŞEYDE ZORLAMA VAR DA İSLAMDA MI YOK?
       En başta söylediğimiz gibi dünyalık bir zarar geleceğinden korktuğumuz zaman zorluyoruz, engel oluyoruz, önüne geçiyoruz, tartışıyoruz da İslam mevzu bahis olunca neden “zorlama yoktur” deyip kestirip atıyoruz?

         Düşünebiliyor musunuz; para için, mal için, geçim sıkıntısı için kavga etmeyi, mahkemelere düşmeyi, ayrılmayı göze alan insanlar dini meseleleri birbirine dayatmaktan korkar hale gelmiş. Bunu neyle izah edebilirsiniz?

       Demek ki bilinçaltımız öyle şekillendirilmiş ki eşimize dahi İslamı tebliğ etmekten aciz hale gelebiliyoruz. Çocuğumuza “namaz kıl” demekten yüksünüyoruz.

    KENDİMİZE GELELİM!
       Müslümanlar kendimize gelelim. Kendimizde, çevremizde, etrafımızda, ailemizde İslam’a ters olan her şeyi ikaz edelim, elimizden ve dilimizden geldiği kadar değiştirelim, değiştirmeye çalışalım
  • Hiç vakit geçirmeden şunu söyleyeyim; bu kitabı satın almadım ve beğendim…
    Şimdi geniş değerlendirmeye geçebilirim.

    Livaneli’den böyle bir kitap beklemiyordum. Yeni bir roman olabilir diye düşünürken Gölgeler geliverdi. Livaneli, sunuşta ifade etmiş zaten. Bir İstanbul şehrengizi denemesi düşlüyor. Bu kitap ise aslında Konstantiniyye Oteli romanının içinde olabilecek bir bölümmüş. O romanda yer alsa ne olurdu derseniz, pekala olabilirdi ama sadece o romanın içinde kalırdı. Açıkçası ticari hiçbir getirisi olmazdı. Üzgünüm ama Livaneli öyle düşünmemiş olsa bile, Gölgeler çok ciddi bir ticari kitaba dönüşmüş. Oysa kurgu çok zekice, hoş… Ama hepi topu 40 sayfa tutabilecek bir metin, geniş puntolar ve her ne kadar iyi resimler olsa bile, araya serpiştirilen resimlerle 110 sayfaya ulaştırılmış.

    Hadi bunu kabul edelim diyelim, zorlama bir 110 sayfaya da bir şekilde eyvallah diyelim ama Doğan Kitap’ın zalimane fiyat politikası bu kitapta tabiri caizse zirve yapmış. Bu, okuması benim için azami 45 dakika süren kitabın satış bedeli 29 TL. Üstelik bir de ciltli ise 40 TL… Burada pörtlemiş göz emojisi iyi gider aslında… Eğer yarı yarıya indirim yapan bir yer bulamazsanız bu kitabı almak için epey bir düşünmeniz lazım. Kaldı ki yarı yarıyada bile fiyatı tartışılır.

    Gelgelelim, ben bu fiyatla kitabı asla almam diye büyük bir söz etmiştim. Hayatta başına iyi ya da kötü ne geldiyse hep bu verdiği sözü ne olursa olsun tutmaktan gelmiş bir adam olarak, yine sözümü yemedim. Kitabı satın almadım ama okudum…
    Nasıl mı oldu? Büyük bir marketin kitap satış reyonuna gittim. Kitabı aldım, sonra da o marketin kafe kısmına gidip kendime bir çay söyledim. Kitabı bitirip rafa geri koydum. Mevzu budur yani…

    Şimdi içeriğe gelelim. Genel anlamda kitabı sevdim. Ancak üzerinde çok uzun süreli bir çaba harcanmamış gibi hissettim. Kitabın tahkiyeye dayandırılması gayet güzeldi. Akademik bir makale gibi değildi. Her biri farklı farklı sebeplere dayanarak farklı isim ya da mahlas kullanmış olan önemli şahsiyetler vardı kitapta. Elbette en özel ikisi Mustafa Kemal Atatürk ve Fatih Sultan Mehmed idi. Daha doğrusu onların gölgeleri olan müstear isimleri.

    Yahya Kemal ve Kemal Tahir gibilerin aslında gerçek isim olmadıklarını bilmek ilginçti mesela. Yani zaten birer müstear adları varken başka müstear adlar da kullanmışlar. Bence bu hikayede mutlaka olması gereken bir kişi Peyami Safa idi. Çünkü o da geçim sıkıntısı nedeniyle Server Bedi adıyla Cingöz Recai’leri, Cumbadan Rumbaya’yı, Selma ve Gölgesi’ni yazmış bir yazardı.

    Kitaba puan vermiyorum. Esasında kısa içeriğinin başarılı, düşüncenin hoş olmasından dolayı yüksek bir puan verilebilirdi lakin kısa tutulması ve fiyatından dolayı düşük puan da gelebilirdi. Ben pas geçmeyi tercih ettim.

    Ezcümle, maalesef kitap iyi niyetli yaklaşıp, ‘yok ya, öyle değildir’ demek istesek bile yine de, ‘şöyle okkalı bir satış yapalım, para kazanalım’ düşüncesinin bir ürünü olmuş gibi duruyor.