• 382 syf.
    ·3 günde·3/10
    Rıfat Ilgaz’ı birkaç yıl öncesine kadar hiç okumamıştım. Sadece Hababam Sınıfı’nı, o da filminden biliyordum. Televizyonlar her eğitim döneminin başına, ortasındaki tatile, sonuna bu filmi koyuyorlardı. Birkaç kere seyretmiş, pek de keyif almamıştım. Öğretmen okullu olmam dolayısıyla eğitimden biraz anlarım; filmi eğitim yönünden sakıncalı bir film olarak görürdüm. Ilgaz’ın dediğine göre Hababam Sınıfı sinemaya uyarlanırken değiştirilmişti. Cide’ye yerleşince Ilgaz’ı okumak farz oldu. Merak ettiğim eserlerini okumaya başladım. Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra, Sarı Yazma… Epeyce bir kitabını okudum. Yazdığı türler içinde en başarılı olduğu tür şiirdi. Hikâyelerini beğendim ama romanları için aynı şeyi söyleyemem. Karadenizin Kıyıcığında son okuduğum romanı. Oldukça hacimli, kolay okunan, dili sade, akıcı bir roman; Türkçesiyle kendisini okutuyor. Ilgaz’ın diyalogları müthiştir. Konu bakımından toplumsal gerçekçilerin yolundan gitmeye kalkışmış ama becerememiş. Romanda sosyolojik kurallara, dine, ahlaka, töreye hukuka uymayan malzemeler kullandığı için inandırıcı olamamış. Tanrısal bakış, yazarın bakış açısı olunca, yazar da çok iyi bildiği meyhaneden topluma bakınca gördüğü olaylar, kahramanlar, davranışlar da gerçekçi olmuyor. Eserin tamamı bir kasabayı eline almış Hacı Dursun’un oğlu Şevki’nin fabrikalarında çalışan on altı yaşındaki Güllü’ye sahip olması üzerinde dönüp duruyor. En sonunda olan oluyor; fırtınada batan motordan denize düşünce Değirmenci Ahmet’le Arabacı Hamit tarafından kurtarılan; Hacı’nın fabrikasının temeli olan makineyi kol gücüyle çalıştıran ve Güllü ile evlenmek üzere olan denizci Recep, aşkı filan unutuyor, bir Kaptan’ın motoruna atlayıp gidiyor. Arada Hacı Dursun’un insanların emeğini nasıl sömürdüğü, karın tokluğuna nasıl çalıştırdığı, fakir fukaranın bin bir zahmetle fundalık ve kestaneliklerleri yakarak, işleyerek elde ettiği fındıklık arazisinin geçmiş tarihli tapusunu çıkarttırması ve kasabanın yöneticilerini avucunun içinde oynatması işleniyor. Genellikle bu tür romanların ustaları okuyucuya bir çıkış yolu gösterir ve eğer Gorki gibi usta bir romancıysa o yolda kahramanlarını yürütür. Hoş onun da sonu kendi açtığı yoldan yürüyenlerin eliyle kafası ezilerek olmuştur ya neyse bu konumuz dışı. Bizim toplumsal gerçekçilerimiz tanımadıkları köyü, kasabayı romanlaştırırken zorlanmışlar, başarılı olamamışlardır. Keşke Rıfat Ilgaz güçlü bir kalem olarak ideolojik roman yazacağım diye böyle zorlanmasaydı da şiir yazsaydı:
    Son Şiirim
    Elim birine değsin,
    Isıtayım üşüdüyse
    Boşa gitmesin son sıcaklığım! (18.11.1991)
    Şu güzelliğe bakın. Bir de şu romana. Ah Rıfat Hoca, bu harika kalemini niye meyhane dedikodularıyla öldürdün! Bilmez misin, iki tek atınca insanlar yapmadıkları şeyleri de yapmış, olmayan şeyleri olmuş gibi anlatır; bundan sosyal gerçekçilik, ideoloji çıkmaz. Çıkarsa böyle Fakir Baykurt’un romanları gibi vasatın altında yatan romanlar çıkar. Sonuç olarak, okumaya vaktiniz varsa, dili Orhan Pamuk’tan kat kat güzel olduğundan kolay okuyacağınız ama yoksa okumadığınız için pek de bir şey kaybetmeyeceğiniz bir roman Karadenizin Kıyıcığında. Yine de küçük kıyı kasabalarına göreve giden üst düzey memurlara ve özellikle ormancılara bu eseri okumalarını tavsiye ediyorum; ormanlarımızın yakılarak, fındıklığa çevrilerek nasıl küçüldüğünü, birilerinin mülkü haline geldiğini anlamalarına yardımcı olacaktır. Belki de küçük kıyı kasabalarında çarkın nasıl döndüğünü ve bu çarka nasıl girebileceklerini öğrenirler! Unutmadan, roman kahramanları yöre ağzı kullanabilir ama yazarlar yerel ağızla değil İstanbul Türkçesiyle yazmalı.