Janmajör, bir alıntı ekledi.
18 May 19:01 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Yasak Meyve
Her şeyi yaratan, istese, şeytanı da, şu ağacı da, hatayı da günahı da, unutmayı da, isyanı da yaratmayabilirdi.
Ama cennetten dünyaya yol açılmıştı bir kere. Şu ağaç bahanesi.

Lâ: Sonsuzluk Hecesi, Nazan BekiroğluLâ: Sonsuzluk Hecesi, Nazan Bekiroğlu
#Bibliyofil Muallime#, Hüyükteki Nar Ağacı'ı inceledi.
 17 May 23:32 · Kitabı okudu · 2 günde · 10/10 puan

Yaşar Kemal etkinliği ilk kitabım Hüyükteki Nar Ağacı oldu. Biz bir yandan dort arkadaş her ay Yaşar Kemal okuma etkinliği yapıyorduk zaten. 1000k etkinliğine de rast gelince bizim için çok iyi oldu.
Geçen hafta içinde John Steinbeck Gazap Üzümlerini okudum. Amerikada 1930 yıllarda tarımda sanayileşmenin etkisiyle topraklarından çıkarılıp isci arayan meyve bahcelerinin broşürlerine güvenerek Kaliforniya 'ya göç eden fakir halkın açlıkla,işsizlikle,sefaletle,konar göçer olmanın zorluklarıyla mücadele ederken bir yandan da kendi gibi olan yoldaşlarla birlikte birbirlerine yardim etmelerini içim acıyarak okudum.
Şimdi bu nerden çıktı konumuz Yaşar Kemal ve Hüyükteki Nar Ağacı değil mi diyeceksiniz. Evet haklısınız. Ama konu olarak birbirine benziyor. Bende üst üste okuyunca affiniza sıgınarak bahsetmeden geçemedim.
Efendim gelelim büyük ustanın kitabına. Dağlık bölgede yaşayan kahramanlarımız kışı rahat gecirebilmek için Cukurovaya inip iş bulup para kazanmanın derdine düşerler. Ama ne yazık ki tarımın sanayileşmesi bırakın onları çiftliklerde çalışan ırgatları bile vurmuştur ve işlerinden olmuşlardır. Kirk yıldır ağasının emrinde ağa topraklarında çalışan ırgatlar ne yapacaklarını nereye gideceklerini açlıkla sefaletle nasıl bogusacaklarini bilememektedir. Dolayısıyla kahramanlarımız epey yol teper ama elde avuçta bişey yoktur sefaletten başka birde boynu bükük eve dönmekten başka.
Yolculuk esnasında birbirlerine yardim eden ırgatların samimiyetleri candan oluşları iki lokum ekmeklerini paylaşmaları da işte Anadolu insanı dedirtiyor ve buruk bir hüzün bırakıyor yürekte. Ağalar ise yine zulmün başrolünde. Zengin ne anlar fakirin halinden diyor insan. Birde azarlayıp öyle aşağılıyor ki ne olduğunu anlayamıyor kahramanlarımız kendilerine gelemiyor ve ardından hüyükteki nar ağacının peşine düşüyor. Agactan medet umuyor. Çünkü görüyor ki insanoğlu çiğ süt emmiş tabii halden anlayan kendi gibi olanlar hariç diyelim tüm insanoğluna gitmesin lafım.
Fazlaca spolier vermeden(ee daha geriye ne kaldi hikayeyi baştan sona anlattın diyenler de olabilir) anlatmaya gayret ettim ama verdiysem de affola. Velhasil bu kitabı okuyun okutun dostluk,vefa, can yoldaşlığı, zulüm, açlık,sefalet, ağalar ve daha pek çok kavramla karşılaşacaksınız ve elinizden bırakmadan bi çırpıda bitireceksiniz.
Etkinliği düzenleyen arkadaşlara (Li-3 ozellikle) teşekkür ederim.Boyle bir etkinlikle bizleri daha fazla Yaşar Kemal kitapları ve incelemeleri ile bulusturduklari için. Hepinize bu hayirli ayda hayırlı bol istifadeli okumalar diliyorum.:))

Nazmiye Önel, bir alıntı ekledi.
17 May 20:30 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Çocuklar bir kuzuyu kucaklamadan, kelebeğin peşinden koşamadan, tavşanla bakışamadan büyüyor. Gençler, bir ağacı, üzerinde meyve yoksa tanıyamıyor. Sincap, leylek, ceylan, keklik... anca ekranda görülebiliyor artık. Sıhhatin, emniyetin ve hakkaniyetin mânâsından kopmuş bilim benden uzak olsun.

Korkma Ben Varım, Murat MenteşKorkma Ben Varım, Murat Menteş

Anadolu'nun bir köyüne ilk meyve ağacı 1960' larda dikilmiş, köy yüzlerce yıllık ama kimse uğraşıp didinip de bir meyve ağacı dikmemiş. Köyün adı Sivrialan, Sivas'ın Şarkışla ilçesine bağlı. Ağacı dikense Âşık Veysel! Binlerce adam yaşamış, göçmüş o köyden. İlk meyve ağacını dikenin gözleri görmüyor. Sizce kimin gözleri görmüyor?

Süpermen Türk Olsaydı Pelerinini Annesi Bağlardı, Ahmet Şerif İzgörenSüpermen Türk Olsaydı Pelerinini Annesi Bağlardı, Ahmet Şerif İzgören
B., bir alıntı ekledi.
09 May 12:19 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

İyi hatırlıyorum: Kışa doğru, beni bir meyve bahçesine getirmiş ve gövdelerini göstererek ağaçları sormuştu. “Bil bakalım, bu ne ağacı?”
Söylediğim gibi, bir çok şeyi,yani o derin dünyayı yeni anlamaya başladım.Yapraklarını dökmüş, dalları ve gövdesi çıplak kalmış ağaçların sorulmasının hikmeti neydi? Galiba şu: İyi gününde seni herkes tanır, sever, yanında olur. Meyvelerin varken, yapraklı dallarınla gölge verirken. Bakalım zor gününde, hiçbir nimetin yokken, şartlar ağırken, seni kim tanıyacak? Yanında hangileri olacak?
Bunu hiç unutmadım.

Geldik Sayılır, İbrahim TenekeciGeldik Sayılır, İbrahim Tenekeci
Necati karapinar, bir alıntı ekledi.
08 May 11:16 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Topluluğumuz zeytin ağacı gibidir. Bilmeyen, meyvesini kopartıp ısırır. Onu acı bulup uzağa fırlatır. Ama bilenin koparttığı aynı meyve, olgunlaşır, işlenir, nefis bir tadı olur ve ayrıca, yağ verir, ışık verir. Bizim dinimiz böyledir, ilk acı tadda cesaretin kırılırsa selamete asla ulaşamazsın

Işık Bahçeleri, Amin Maalouf (yky)Işık Bahçeleri, Amin Maalouf (yky)

Nar kesilmez, kırılır! Şeyhmus DİKEN
Nar kesilmez, kırılır!*

“dürtme içimdeki narı

  üstümde beyaz gömlek var”

                               Birhan Keskin

“anam, her kışın en karanlık noktasında, eve girerken bir nar atardı yere, bütün gücüyle; parçalanıp iyice dağılsın diye. evin beti bereketi niyetine…”

Oysa hayat böyle olmadığını gösterdi...

“yaşamak, durmadan, ardında yıkıntılar bırakarak bir yerden bir yere gittiğimizi sanmak mıdır?" sahi...

Yere hoyratça çakılmış ve darmadağın olmuş nar taneleri misali hayli uzun yıllar sonra çekilen büyük acıların tuhaf zamanlarının yaşandığı bir çağ yangınında hadi şimdi gel de Bilge Karasu’nun adına “gazel” dizdiği Nar’dan ve İncir’den söz et...

Zor iş...

Nar ağacının ne denli zor kök tuttuğunu, sonra yeşerdiğini ve sonra da kıpkırmızı çiçeğe kestiğini ancak bilenler bilir.

William Saroyan “Nar Ağacı” öyküsünde amcasının kıta Amerika’sının Sierra Nevada çölünde nasıl inatla nar ağacı diktiğini! Ama bütün uğraşına rağmen diktiği yediyüz nar ağacının büyümeden kuruyup ayakta öldüğüne tanık olur.

Nar ağacı böyledir işte! Toprağını sevmeye görsün! Kışın, çok şiddetli geçtiği yıllarda yeni diktiğiniz, henüz boy verme vaktinde olan nar fidelerinin kuruduğunu fark eder tutmadı diye kederlenirsiniz!

Sonra, baharla birlikte birden canlanır, yeşile keser. Umut verir. Bir kaç yıl içinde yeşile, çiçeğiyle kırmızıya, sonra da küçücük tomurcuğa ve en sonunda bir başka bahar, sonbaharda kendiliğinden çatlayan kocaman narlara dönüşür.

Dalından ne kadar olgunlaşmış kızaran narları koparıp derleseniz de ulaşamadığınız biri, birkaçı nar ağacının uzak bir dalında kalakalır. Sopayla düşürmek istemezsiniz! Çünkü bilirsiniz ceviz ya da diğer meyveler gibi değildir nar. Yere düşünce dağılır, kıymeti kalmaz.

Sonra Sapho’nun dizelerini anımsarsınız.

“Kızaran nara benzersin, dalın tepesinde;

  En yüksek dalında unutulmuş, bir ağacın.

  Hayır, unutulmuş değil, yetişilememiş.”

Hem sahi, nar sizce de yalnızca nar olarak bildiğimiz, kabuğundan sıyrılıp içi açıldıkça büyüklüğüne göre tane sayısı değişen meyve midir?

Ve dahi nar meyveler içinde belki de kesilmeyen tek meyvedir.

Hele bir kesmeye yeltenin bıçağın değdiği her bir tanesi, böğründen hançerlenmiş insan misali kanar.

Siz tanelemeye yeltenirken, nar taneleri kanayarak sanki sizden öç alır.

Hem de ne öç! Suyunu kan misali akıtarak değdiği / dokunduğu yerde unutmayasınız diye iz bırakır...

İşte bu sebeple nar kesilmez nar kırılır.

Kırıldıkça da tanelenir.

Tanelendikçe dağılır.

Dağıldıkça; olmadık bir anda, ummadık bir yerde çatırdayarak ince naif kırılgan bir ahh çığlığı çıkarır sanki.

Ve belki sade siz duyarsınız o ahı!

Ahım var cümle aleme der gibi...

O an hüzündür artık. Her bir tanenin feryat ve figanıdır sanki hayatın cümle yitirdiklerine dair...

Nar, aynı zamanda ateştir. İnsan tekinin kor olup içine düşen, yakıp kavuran köz ateş.

Sonrası “hoy narê, narê, cigerim dağ ê” diyen ve yitip gidenlere dair şarkı sözü müdür

Ya da;

Vardım yarin bahçesine

Bir nar aldım yemeğe,

Meramım nar yemek değil

Gittim yâri görmeğe.

Yare, bir çift sözüm vardır

Utanırım demeğe

Dağlar taşlar dayanamaz

Ah û zarıma benim...

Diyenin midir nar’dan nar’a yananlara sözün kıymeti...

Ceviz
İnsanlık tarihinde önemli bir yer edinen cevizle ilgili ilginç inanışlar da var. Örneğin Ege denizinde bir Yunan adası olan Skopelos’taki bir yerel inanışa göre, ceviz eken bir kişinin cevizin büyüyüp denizi gördüğü an öleceğine inanılırmış. Flamanların bir atasözü ise şöyledir: “Ceviz ağacı büyümüşse, onu eken kişi çoktan ölmüştür”. Bu sözle ağacın çok yavaş büyüdüğü, çok uzun ömürlü olduğu (200 yıllık örnekleri bulunuyormuş) ve geç meyve verdiği vurgulanıyormuş meğer.

'gece gece öten kuş mu olurmuş..'
k.

"kalbim sancır ve uykulu bir uyuşukluk ağrıtır
algımı, sanki baldıran zehri içmişim gibi,
veya su şebekesine dökülmüşcesine ağır bir afyon
bir dakika geçti, ve lethe-diyarları suya battı:
bu senin mutlu yazgını kıskandığımdan değil
ancak senin mutluluğunla epeyce mutlu olmamdan,-
ki sen, ağaçların hafif kanatlı orman dryad’i
melodik bir düzlükte
kayın ağacı yeşiliyle bezeli, ve sayısız gölgelerle,
dolu gerdanının rahatıyla söylersin yazın şarkısını.

ah, bir yudumcuk olsa o bağbozumu şarabından! ki o
uzunca bir süre soğutulmuş olsa gömülüp toprağın derinlerine
tadını tabiat örtüsü ve memleket yeşilliğinden alsa,
dans, ve provence şarkısı, ve güneş yanığı bir neşe!
ah, bir kupa dolusu ılık güney,
gerçek, hippokrene çeşmesi kızıllığıyla dolu,
boncuklanan baloncukların bardağın ağzında göz kırptığı,
ve mor lekeli ağızla;
içsem de, görmez olup gitsem dünyayı,
ve seninle gözden kaybolsam ormanın loşluğunda:

gözden kaybolup uzaklarda, çözülsem, ve unutsam oldukça
senin yaprakların arasında hiç bir zaman bilemediklerini,
yorgunluğu, ateşi, ve endişeyi
burası, adamların oturup birbirlerin iniltilerini dinlediği yer;
felcin titretip birkaç, üzgün, son beyaz saçı döktürdüğü yer,
gençliğin solduğu, hayalet gibi inceldiği, ve öldüğü;
o yer ki düşününce hüzün kaplar içini
ve kurşuni gözlü hayal kırıklıkları,
o yer ki güzellik koruyamaz ışık saçan gözlerini,
veya yarının ötesinde duyacağı yeni aşk özlemini.

uzaklara! uzaklara! çünkü ben sana uçacağım,
baküs ve arkadaşlarının kağnısıyla taşınmaktansa,
poesy’nin manzarasız kanatları üzerinde ama,
hissiz beynim bulansa ve beni yavaşlatsa da:
çoktan seninleyim! gece merhametli,
ve tesadüfen ay-kraliçesi de tahtında
tüm o yıldızlı perileriyle dört bir yanında
ama işte burada hiç ışık yok,
meltemleri esen cennetten gelenler dışında
taze karanlıklar ve esintili yosun tutmuş yollar boyunca.

ayağımda hangi çiçeklerin olduğunu göremiyorum,
ne de hangi yumuşak tütsünün dallara asılı olduğunu,
ama, mumyalanmış karanlıkta, tahminimce hepsi tatlı
mevsimin ayının lütfu sayesinde
çimen, çalılık ve vahşi meyve ağacı;
beyaz alıç, ve kırsalların yaban gülüyle;
hızla solan menekşeler yapraklarla kaplanmış;
ve mayıs ortasının en büyük çocuğu,
geliyor misk-gül, çiyli şarapla dolu,
yaz arifelerinde sineklerin mırıltılı ziyareti.

karanlığı dinliyorum; ve, çok defalar
huzur verici ölüme yarı aşıktım
onu sevgi dolu isimlerle çağırdım pek çok ilhamlı kafiyelerde,
benim sessiz nefesimi kesip havaya karsın diye;
şimdi ölmek her zamankinden daha değerli görünüyor
geceyarısında acı çekmeden gidivermek,
ruhunu içinden taşırıp dışarı bırakmak
böyle bir vecd ile!
sen hala şarkı söylerdin, ve artık işe yaramazdı kulaklarım
yüksek ağıtların çimenliğe dönerdi.

sen ölmek için doğmamışsın, ölümsüz kuş!
hiç bir aç nesil seni ayaklarının altına alamaz;
bu geçen gecenin duyulan sesi benim duyduğum ses
antik zamanlarda hükümdar ve soytarısı tarafından:
belki de kendisinin-aynısı o şarkıdır yolunu bulan
merhamet’in üzgün kalbi boyunca, evini özlediği zamanlarda,
yabancı ekinlerin ortasında gözyaşlarıyla dururdu;
o sık sık yaşanan zamanlardakinin aynısı
meftun sihirli pencere kanatlarıyla, köpüklerine açılan
tehlikeli denizlerin, sahipsiz peri diyarlarındaki.

sahipsiz! tam da bu kelime bir çan gibi
beni çınlamalarıyla senden koparıp yalnız benliğime getiren!
adieu! tasavvur böyle kandıramazdı güzelce
adının çıktığı gibi, kılık değiştiren elfçesine.
adieu! adieu! ağlamaklı ilahin uzaklaşıp gidiyor
çayırların yakınından geçip, durgun akıntının üzerinden,
dağın yamacına çıkıyor; ve şimdi o çok derinlerde gömülü
bir sonraki vadi-kayranında:
bu bir düş müydü, yoksa uykudan uyandıran bir kabus mu?
o müzik kaçıp gitti:-uyanık mıyım uykuda mı?"