• İmam Gazzali rahimehullah demiş ki;

    İnsanoğlu o kadar dünyevileşir ki, mezar kazan bile öleceğine inanmaz.
  • -Mehmet Salih Besen 50 yaşlarındaydı. TKİ’de memurdu.Kendisini ve bizleri ölü zannediyordu. ‘Biz ölüyüz, şu anda kabirdeyiz’ diyordu. Biz, ‘ Amca yok öyle bir şey, gerçek hayattayız’ desek de, koğuşun aslında bir mezar olduğunu öyle mantıklı savunuyordu ki, ben dahil bazılarımız Ölü olduğumuza inanmaya başlamıştık.Mesela cuma günleri görüşme günümüzdü. Bize soruyordu. ‘Ziya. rete gelenlere dokunabiliyor muyuz? Hayır. Bize uzaktan bakıyor, ağlıyor ve gidiyorlar. Çünkü onlar bizim kabrimizi ziyaret ediyorlar. Biliyorsunuz Cizre’de kabir ziyareti cuma günü yapılır’ diyordu. Gardiyanların da zebani olduğunu söylüyordu. Gerçekten de koğuşun camları boyalıydı. Biz dışarıyı göremiyorduk, koklayamıyorduk, duyamıyorduk. Bu durum uzun sürdü ve ona yaşadığım bir türlü ispat edemiyorduk. Bir gün mazgal açıldı ve “Mehmet Salih Besen hazırlansın, tahliye oluyor’ dendi. Ben şahadet getirdim. Dedim ki, ‘Biz yaşıyoruz...!’ Ama o hala yaşadığına inanmıyordu. Bana sarılıp, ‘Seyidim beni gönderme. Sen bana sahip çıkıyordun. Şimdi tek başıma mahşere hesap vermeye gidiyorum’ diye ağladı. Sonradan onunla birlikte tahliye olan gençten öğrendik ki, onları Siirt’teki sivil cezaevine götürmüşler. “Eğer beni hanımımla, çocuklarımla konuşturursanız ölmediğime inanırım’ demiş. Cezaevi müdürü de telefon etmelerine izin vermiş. Salih Amca’nın evi aranmış, karşısına hanımı çıkmış. Telefonu Salih Amca’ya vermişler. Salih Amca, hanımına ‘Ben sağ mıyım, ölmedim mi?’ diye sormuş. Ve ahize yere düşmüş. Salih Amca, içerideki vahşetî görünce, oradan sağ kurtulacağına inanamadı. Sağ kurtulduğuna inandığında ise buna kalbi dayanmadı.
  • Yağmurlara açık bir sokağın kaldırımlarında ayak izlerimin bıraktığı buğu
    Gökyüzünde bedenimin çizdiği çığlık
    Gide gele yalnızlığa, gide gele ölüme ve acıya yoruldum artık
    Su olsaydım donardım, hiç değilse kendi sınırlarımın bilincine varmak için
    Ateşleri ayrı, külleri ayrı yerlerde saklardım
    Ömrüm eksilere, artılara teşne
    Parmak hesabıyla bilgisayarların nasılsa aynı sonuca vardığı bir işlemde
    Bir çocuğun unuttuğu şeyleri sanki bir başka çocuk anımsıyor boyuna
    Aklımda ne yaz günleri, ne de zeytin ağaçları kaldı
    Ellerimle kürek çeker gibi yürüyorsam ve bunu gören Mersinli olduğuma yoruyorsa
    Dünya bir deniz diyorum, insanlar kaya parçası
    Mersin bir deniz feneri olur olsa olsa
    Toprakla gökyüzü arasında, yerçekiminden kaçanları uyaracak
    Ömrüm, benim ömrüm hangi mezar taşına sığacak
    Keşke bir mermerci olsaydım Müftü Köprüsü’nün orada, kendi yazıtımı denize, gökyüzüne bakarak kazısaydım
    Bu dünyada o kadar çok şey yaşadım ki, bana hiçbir şey yaşamamışım gibi geliyor
    Her hücrem yüzlerce anıyı bir barajın kapaklarını açması gibi bırakacak
    Yağmurların yağdığı bir Ankara akşamı
    Mersin’in görüntüleri olur olmaz bir yerde Ankara’nın görüntülerine karışıyor
    İkisini de sevdiğimi geç anladım
    Mersin’de doğduğumu nasıl biliyorsam, adım gibi biliyorum Ankara’da öleceğimi
    Her insanın gerçek kenti anılarının kentidir
    Nüfus müdürlüklerini asıl insanın belleğine kurmalı

    Annemin bile Mersin deyince hala gözleri dolar
    Babam yaşasaydı Fedai Mustafa’yı sokak ortasında nasıl kovaladığını anlatırdı, o Toto Kazım’ın barında şarap içer, iki dirhem bir çekirdek
    Kentim benim, kentim benim kentim!
    Her sokağı gökyüzüne açılan

    Kaya ağabeyi kimse tanımaz, tam yirmi beş yıl Kanada’da kalmış bir adam
    Geldi, gelir gelmez bana Mersin’i anlattı, iyi mi
    Bütün güzel insanları Mersin’de toplamak gibi bir gücüm olsaydı
    Denizi sabah akşam turuncuya boyardım, varsın gökyüzü aynı rengiyle kalsın
    Kaya ağabey benim amcamın oğlu, Pavase’nin Güney Denizlerinde anlattığı amca oğlunun hık demiş burnundan düşmüş
    Bir kentin yüzü uzaktan bakınca bir insanın yüzüne benzer
    Acı çeken, sarsak, çizgi çizgi
    Kendi yüzümü aynada görünce çığlık çığlığa sokaklara dökülmediysem bunda Mersin’in payı var
    Bu şiir de bir gün elbet yorar beni
    İlk yağmur damlası düşünce tufan kopacağını anlarım ve çekip giderim

    İşin kolayına kaçıp, herkesin bir Mersin’i vardır derim, kurtulamam
    Herkesin bir burcu, bir adresi, bir adı... ne bileyim ben, bende olan ya da olmayan yığınla şeyi
    Ama herkesin Mahmudiye mahallesinde 8 nolu bir evde bırakılmış bir çocukluğu yok, olması da gerekmez
    Ama bütün çocukların bir uçurtması vardır nasılsa
    Gökyüzü ta ufuk çizgisine kadar geçmiş boynuma
    Boğuluyorum ve bundan yakınacak, dövünecek değilim şimdi
    Bin acı birikse ancak bir şiir doğurur
    Anne niye bir tek Ahmet Erhan olarak doğurdun beni?
    Hücre hücre olsaydım, köpük köpük, çizgi çizgi
    Dünya kadar Mersinim olurdu, dünya kadar düşüncem, sevgilim, umudum, umutsuzluğum, gözüm, kulağım, elim
    Paris’teki ağabeyimle el sıkışırken, bir elim Ankara’da onun için şiir yazardı
    Adını bile anmaya korktuğum ağabey, nasılsın, sana bu şiirde bir yer vermemek olmazdı
    Defter çökerdi ya da kendi kendini dürerdi bir çarşaf gibi
    O çarşafta özlem var bunu bil, o çarşafta dinmeyen gözyaşlarının buğusu
    Akranlarımla oynamayı sevmezdim ben çocukken, bunun bir açıklaması olmalı
    Şimdi de en yakın dostlarım benden en az on yaş büyük ya da ufak
    Konuşamıyorum, kimseyle barışamıyorum, aynadaki yüzümle bile
    Ve ancak her sabah cam kırıklarından onu yeniden yarattıktan sokağa çıkabiliyorum
    Neden bilmem biri enseme vurmuş gibi dönüp ardıma bakarak, günler geceler boyu oturdum Mersin için bu şiiri yazdım
    Ne ben tilkiyim, ne de Mersin kürkçü dükkanı
    Ölüme mi yaklaşıyorum, yoksa bir an durup da ufuk çizgisine bakma isteği mi bu?
    Artık ne olacaksa olsun, dindi türkü, atlastaki Mersin haritasını bıçakla oyup çıkardım
    Ve odamın duvarına astım
    Sustu ölüm. Sustu yaşam. Bir yorgunluk.
    Beni anlamasanız da olur artık
    Sekiz şubat bindokuzyüzellisekiz . Ölüm nedeni: Bilinmiyor. Ülkesi: Akdeniz.
    Kova burcundan bir çocuk
    Taammüden intihardan sanık...

    Ahmet Erhan
  • "Mardinli çok sevdiğim bir arkadaşım vardı. Ne zaman konuşsak sözü bu antik kente getirir, sanki dün olmuş bir şeyden bahseder gibi "Biliyor musun, Timur Anadolu'yu zapt ederken tek alamadığı yer, Mardin Kalesi'dir" derdi. Ben de "Tebrik ederim. Çok kahramanmışsınız" diye cevap verirdim. Gülüşürdük.
    Bana bir gün İlyas-ı Habır isimli bir Mardinlinin hikayesini anlatmıştı.
    İlyas'ın Roma'da bir restoranda çalışan akrabaları varmış. Onları ziyarete gitmiş. Akrabaları her gün çalışmaya gidince o da sokağa çıkıyor, Roma'da bilmediği yollarda dolaşıp duruyormuş. Bir gün yolu park gibi nefis bir yere düşmüş. Orada çiçekler, ağaçlar, göller arasında gezmeye başlayınca gözüne birtakım mezarlar çarpmış.
    Mezarlar biret mutluluk tablosu gibi mermer heykellerle, binbir renkli çiçekle süslüymüş. Ama mermerlerin üzerindeki yazıları görünce çok şaşırmış. Çünkü kiminin üstünde 21 gün, kiminin 34 gün, kiminin 17 gün yaşadıkları yazılıymış. O dili bilmese de, mezar taşlarının üzerindeki sayıların bunu gösterdiğini anlamış. Mezarların boyları da bebek mezarı olamayacak kadar uzunmuş. Bu işe hayret etmiş, bir anlam verememiş, İtalyancası olmadığı için parkın bekçisine de soramamış.
    Evde akrabalarına anlatmış, izin gününde beraber o parka gidip bu işin sırrını çözmelerini rica etmiş.
    Bir tatil günü hep beraber gitmişler, parkta bekçiyi bulmuşlar, ona mezarlarda yazılı günlerin sırrını sormuşlar. Bekçi,
    "Burası özel bir mezarlıktır" demiş. "Buraya gömülen insanlar mezar taşlarının üstüne gerçek yaşlarını değil, hayatta mutlu oldukları günleri yazarlar. Kimi 21 gün mutlu olmuş, kimi 37 gün. 52'yi geçen çıkmadı daha."
    Bekçiye teşekkür ederim ayrılmışlar. İlyas bir süre sonra Mardin'e dönmüş. Uzun bir ömür sürmüş, onra bir gün hastalanmış. Ölüm döşeğinde oğullarını başına toplamış ve demiş ki:
    "Size bir vasiyetim var. Mezar taşıma aynen şöyle yazacaksınız: İlyas-ı Habır bitti/Anasından doğru kabre gitti."
    Zülfü Livaneli
    Sayfa 404 - Doğan Kitap
  • Aziz Nesin ile bu kadar geç tanıştığıma pişman mı olsam yoksa onunla tanıştığıma memnun mu olsam bilemediğim bir durumun, kendimce yorumlamasıdır, sevgilerle...

    Sitede çokça görüyorum Aziz Nesin okumaları, alıntıları ve incelemeleri. Hatta kitaplığımda bile vardı. Ama yıllar yılı nedense bir türlü okuyamadım. O kadar değerli yazar ve eser var ki, insan düşündükçe işin içinden çıkamıyor. Cosmos'un akıl almaz çılgınlığı sarıyor bedenimi. Şunu da okuyayım bunu da okuyayım. Bunu kesin okumalıyım diye diye ömür geçiyor. Şunu belirtmeliyim ki ölürsem gözüm her halükarda açık gidecek. Yeryüzünde o kadar öğrenilecek, düşünülecek ve yazılacak şey var ki, bunlara yetişmek imkansız. Gözüm açık gider bu yüzden. Bu yüzden hep bir yanım aceleci ve çocuksu. Yazarken acelem bundan, okurken heyecanım bundan. Bu yüzden hayatın ayrıntılarını atlıyorum. İçim içime sığmıyor bazen ve bazen de doldurmuyor incir çekirdeğini. Ah nereden izledim o "Çingeneler zamanı"nı ve "Bir rüyaya ağıt"ı. Yazlarım ve sonbaharlarım soldu.

    Neyse kendimi mi yazıyorum kitabı mı belli değil. Kitaba gelelim.

    Kitabı sahaftan almıştım eski bir basım. İçinde on beş tane birbirinden komik hikaye var. Hele o "Çay biiir" öyküsünde gülmekten yarıldım desem yeridir. Nesin'in dili o kadar akıcı ve güzel ki okurken takılmıyorum bile. Su gibi akıp gidiyor vallahi. Hele o kendine özgü kelimeleri yok mu. Şimdiden dilime yuva kurdular.

    Öyküler daha çok kendi anılarından derlenmiş gibi geldi bana. Öyle veya değil, çok güzel kurgulanmış ve kaleme alınmış. Nesin'e hayran kaldım. O edebi kaygı gütmeden hayattaki küçük ayrıntıları komik mizacıyla işlemiş.

    Daha önce Ferhan Şensoy 'un Kalemimin Sapını Gülle Donattım kitabında bu kadar gülmüştüm. Bu kitap ikinci oldu. Bazen kendimi çocukluğumda buldum. İllaki okuyucuların geçmişinde bir yerlere temas edeceğini düşünüyorum öykülerin. Duyageldiğim Nesin'in toplumsal sorunlara, devlet işleri veya sisteme karşı olan iğneli eleştirileri bu kitapta yoktu sanki. Sıralama olarak hangi sırada yer alıyor bu hikayeler bilmiyorum ama bildiğim, daha doğrusu öğrendiğim şey şu: Nesin'in diğer kitaplarını da aynı keyifle okuyacağım.

    En başta dediğim pişmanlık mı yoksa memnuniyet mi sorusuna cevabım: "sanırım geç kalınmış bir memnuniyet" olacaktır. Mutluluğun vakti olmazmış, bakarsın geç gelir, belki de erken. Tanrı misafiri gibi. Geldiği zaman memnun oluyorsak, geç olsa da pişmanlık anlamsız kalır. Yani sözün özü Nesin ile geç tanışmanın verdiği mutluluğu yaşıyorum. Şimdi yeşil çayımı ve sigaramı keyifle içebilirim.

    Okuyacak olanlara keyifli okumalar dilerim.

    Bu şarkıyı ( https://youtu.be/pinThf1G7fg ) da iliştireyim Nesin'e armağan olarak.

    "Bırak olmasın mezar taşımız, bir okul bahçesine gömsünler bizi çocuklar koşsun üzerimizde..." demiş kendisi. Ne güzel bir söz. Hele o şaşalı mezarlar yok mu? Aman Allah! İnsan bu kadar güzel bir vasiyette bulunabilir mi? Hayran kaldım doğrusu. Peşine ise, aklıma Veysel'in vasiyeti geliyor.
    https://youtu.be/r1H_Sh6oP4M

    Yahu ülkede ne kadar güzel insan var ve biz hala bunların değerini bilemiyoruz. Geç keşfediyoruz. Varsa bir pişmanlığım, bundan mütevellit a dostlar.

    Neyse daha fazla duygu seline kapılmadan sözlerime son vereyim. Müjdat Gezen'in sözleri ile yazımı sonluyorum.

    "Bahçeye daha önceden 6-7 çukur açtırmıştık. Helikopterin yaklaştığını görünce Aziz abinin naaşını bir çukura koydum ve kepçeciye hemen bütün çukurları aynı anda kapatmasını istedim. Neyse ki helikopter yetişemeden Aziz abinin üzerine biraz toprak atılarak kapatıldı. Sonra da çukurların hepsi aynı anda kapatıldı. Şu an o mezarın yerini benimle birlikte 5-6 kişi biliyor. Ve gerçekten üzerinde çocuklar oynuyor."