Sadece yorgun değilim, gene hiç bilinmeyen bir sebepten dolayı bunalmış haldeyim de. İçimde öyle bir sıkıntı var ki yaşlar gözümün ucunda - ağlarken dökülen değil, tutulan yaşlar bunlar; bir ruh hastalığının yaşları, hissedilebilir bir ıstırabın değil.
Hayat istemeden çıkılan, deneysel bir yolculuktur. Zihnin maddenin içinde yaptığı bir yolculuktur ve seyahat eden zihin bize ait olduğundan, bizim de ömrümüz yolda geçer. Nitekim, dışarıdaki hayatta yaşamış olanlara kıyasla çok daha derin, zengin, gürültülü hayatlar sürmüş, içine kapanık, dalgın ruhlar vardır. Önemli olan sonuçtur. Hissedilmiş olan neyse, yaşanmış olan da odur.
Mülküm bir vakitler derin vadilere yayılırdı. Kan görmemiş sular, düşlerimin kulağına akardı. Hayatı unutmuş olan ağaç dalı, uzun unutuşlarım sırasında hep yemyeşildi. Ay, taşların üzerinde koşan su kadar oynaktı. Aşk bu vadiye asla ulaşamadı, işte bu yüzden mutluluk vardı orada. Ne düş, ne aşk, ne de tapınakların kuytularında tanrılar vardı; meltemle yekpare zamanın arasından geçerdim, üstelik en sarhoş, en boş inançlardan en ufak bir pişmanlık duymaksızın.
Kendi bedenime sahip değilken, onun aracılığıyla bir şeylere sahip olabilir miyim? Sahip olmadığım ruhumla bir şeylere nasıl sahip olabilirim? Zihnimi anlamazken, zihnim sayesinde nasıl anlayayım?