İnsan, dünyadaki her şeyin olduğundan başka bir şey de olabileceğini fark ettiğinde, dünyanın kendisine anlam sunabilmesinin ya da yol gösterebilmesinin mümkün olmadığını anlamaya başlıyor. O zaman da, yaşamına anlam katma ihtiyacında olan insanın, anlamı olmayan bir dünyada nasıl anlam bulabileceği sorusuyla baş başa kalıyor. Çoğu insanın zaman zaman yaşadığı boşluk duygusundan farklı, oldukça sürekli bir yaşantı bu.
Geleneksel psikoterapiler çerçevesinde sık kullanılan ve başından beri benimsemekte güçlük çektiğim bir kavram var: empati. “Karşımızdaki insanın yerine kendimizi koyarak onu anlamaya çalışma” olarak tanımlanabilecek bir sözcük. Ama bir insanı bu yoldan anlamaya çalıştığımızda, onun gerçeği yerine kendimizinkini anlamış olmaz mıyız? Çünkü “bu tanımıyla” empati, insanı “kendi gerçeği içinde” anlamaya çalışmayı içermiyor. Üstelik bazı genç meslektaşlarımın sürdürdükleri bir tedavi sürecinden söz ederken, “Empati yaptım!” dediklerine tanık oluyorum. Bir insanın dünyası “yapılan” bir işlem aracılığıyla nasıl anlaşılabilir ki?
Çocukluk yıllarından alacağı olmayan bir insan düşünemiyorum. Çoğumuz bunun bıraktığı boşluğun yetişkin yaşamımızda giderilmesini bekliyoruz, özellikle de yakın ilişkilerimizde. Kimimiz, geçmişten kaynaklandığını bilmeksizin yaşanan bu boşluktan ötürü yetişkin yaşamımızı paylaştığımız kişileri sorumlu tutar, hatta onları suçlarız. Oysa bir insanın bir diğerinin yaşamına tek yönlü katkıda bulunması, yetişkinler arası ilişkilerde zaman ve durumla sınırlanan ve sürekli yaşanması mümkün olmayan bir olgudur. Bu nedenle, verilemeyeni ve artık verilmesi mümkün olmayanı beklemekte direndiğimiz oranda yaşamı da durdurmuş oluyoruz.