Mehmet Reşit profil resmi
Mehmet Reşit kapak resmi
"Ben ki gerçekle yiter, düşle ayılırdım hep
Bu çelişken yaşamım beni hiç bırakmadı."
222 okur puanı
19 Haz 2017 tarihinde katıldı.
"Ben ki gerçekle yiter, düşle ayılırdım hep
Bu çelişken yaşamım beni hiç bırakmadı."
222 okur puanı
19 Haz 2017 tarihinde katıldı.
  • Mehmet Reşit tekrar paylaştı.
    kırgınım, saçılmış
    bir nar gibiyim
    sessiz akan bir ırmağım
    geceden
    git dersen giderim
    kal dersen kalırım
    git
    dersen
    kuşlar da dönmez, güz kuşları
    yanıma kiraz hevenkleri alırım
    ve seninle yaşadığım
    o iyi günleri,
    kötü
    günleri bırakırım.
    aynı gökyüzü aynı keder
    değişen bir şey yok ki
    gidip
    yağmurlara durayım.
    söylenmemiş sahipsiz
    bir şarkıyım
    belki
    sararmış
    eski resimlerde kalırım
    belki esmer bir çocuğun dilinde.
    bütün derinlikler sığ
    sözcüklerin hepsi iğreti
    değişen bir şey yok hiç
    ölüm hariç.
    aynı gökyüzü aynı keder.
  • Yerli poliseyenin âlası!
    Agatha'yı kıskandıracak cinsten... Soluk soluğa okudum ve şimdi aynı şekilde tesirini anlatmak için kelimeler arıyorum. Nereden başlayacağımı bilemiyorum. Üzerine de pek düşünemedim. Henüz elimden bıraktım. Daha sonra bir şeyler karalarım düşüncesiyle. Ancak daha fazla duramadım. Kaleme sarıldım. Dilime geleni yazdım. Ne söylediğimin pek önemi yok. Önemli olan bütün bunları ne kadar şiddetli bir vecd içinde sözcüklere aksettirmeye çalışıyor olmam. Kalemi zihnimde arda arda sıralanan sözlere yetiştiremiyorum. O oranda heyecanlı ve hızlı.

    Yazar, keskin zekası ile dili ve anlatımındaki marifetiyle beni mest etti dersem abartmış olmam. "Soluk soluğa..." ifadesi tam olarak bu polisiye için geçerli oldu diyebilirim. Ne zamandır bekliyordum o kadar merak edip bir türlü okuyamamıştım. Aslında kurgusundan önce diline takılıp bu yönde dikkatimi çekmişti ilk olarak. Öyle ki 75.000 kelimeden bahsediliyor. İşte dediğime geldik. 'Bir Osmanlı Polisiyesi' ve içerisinde Osmanlıca sözcükler. Ancak hiç engel olmuyor. Takılmadan, son derece akıcı bir dille zamanın nasıl geçtiğinin farkında olmadan okuyorsunuz.

    Hafiye(Dedektif, Polis) Eşrefzade İdris Bey, son derece zeki ve iradeli bir şekilde katilin işlediği kan donduran iki cinayetin peşine düşmüşken ard arda gelen cinayetler ve bunlarla birlikte gelen ipuçları...
    Yazar, İdris Bey ile olayların içine okuyucuyu da ortak ediyor; onunla birlikte iz sürüyor. Ancak onu bildiğinin dışına çıkamıyor. Bu da ayrıca takdire şayan. Zira Eşrefzade İdris Bey o ismi dile getirmeden en ufak bir fikriniz yok.

    Bir an bile kopmadan, sıkılmadan... Her şey yerli yerinde, her şey dozunda.
  • Sadık Hidayet'ten okuduğum üçüncü kitap. Sırasıyla; Kör Baykuş, Üç Damla Kan ve son olarak Aylak Köpek.
    Bu kitaplarında genel olarak intihar dolayısıyla ölüm temasını işliyor. Bununla birlikte hayat karşındaki derin umutsuzluğunu ve melankolisini hemen hemen her satırında görmek mümkün.
    Modern İran edebiyatının öncülerinden biri olarak bireyin yaşadığı iç çatışmaları, hayata bakış açısıyla paralel olarak en iyi şekilde sanatına yansıtmış.
    Öykülerinde de ele aldığı gibi 2. Dünya Savaşı ile birlikte inzivaya çekilişini ve intiharını öykülerinin altyapısı gibi oluşturmuş. Öyle ki her öyküsünde her karakterinde bu derin umutuzluğun ve acının yansımaları görülüyor.
    Kaderin ayatının her tarafına açtığı kara delikleri, açmazları, her açıdan kendisiyle birleştirmiş bir biçimde adeta sonunu yazdıkları ile hazırlanmış bir pesimist örneği Sadık Hidayet. Hatta bu açıdan en uç noktasını, son raddesine temsil ediyor diyebiliriz. Böylesine metaforik, alegorik üslubunun altında yatan bütün derin anlamları kendi yaşamına döndürüp hayatını ve bir anlamda varlığını bunu adamış, her tarafı uçurum olan ve insanı uçurumlarına sürükleyen bîçare(!) bir adam Sadık Hidayet.

    Yoksa bütün bunlara bir tesadüf olarak mı bakmalıyız?
    Yahut her şeyin birbiriyle bir bağlantısı mı var, demeliyiz?

    Kitap yedi öyküden oluşuyor. Kitaba adını veren Aylak Köpek, eserin ilk öyküsü. Metaforik olarak Hidayet'i bu 'Aylık Köpek' te görebiliriz. O da tam anlamıyla 'dünyada yerine bulamamış biri olarak'
    En beğendiğim öyküden biri de 'Çıkmaz'
    Bu öyküsünde de, kaderin değiştirilemeyeceğinin resmini çiziyor, yine ana karaktere kendi özelliklerini vererek.
    'Karanlık Oda' adlı öyküsünde ise tamamıyla Sadık Hidayet'i görüyoruz. Bütün açılarıyla belki de.
    Toplumdan kopuşunu, inzivaya çekilişini ve kendisine yarattığı bambaşka dünyada, diğer insanlardan ne kadar farklı olduğunu, dünyanın kendisine göre bir yer olmadığını derin bir felsefi bakış açısıyla gösteriyor.

    Iki öyküsü yarım kalmış hissi vermiş olsa da, diğer beş öyküsü gerçekten insanı derinden sarsacak nitelikte.
  • Ne zamandır bir eserin adına ve kapağına bakar olduk, işte o zamandan beridir nitelikli eser ile meta ürünü eseri birbirinden ayıramaz olduk!

    Çağımız artık bireye yönelik çalışıyor. Bireyin istediğini vermek için çabalıyor.Tabi bunun karşısında birey de kendini toplumdan soyutlayarak, git gide yabancılaşarak, kendi içinde dönmeye, gömülmeye başladı. - Burda bir özeleştiri söz konusu- Gerçekliğe ne oranda sırtımızı döndüysek o ölçüde değerlerimizden koptuk...

    Eserle ile ilgili ya da ilgisiz bu sitemi yapmak zorunda hissettim. Her ne kadar bunu söylemek için yeri değilse bile.
    Bu bir tarafa asıl konumuz Cengiz Aytmatov ve onun evrensel dili.
    Dili ve anlatımıyla yazınını evrensel bir boyuta taşımayı başarmış, onda klasiklerin ölçütlerini bulmamız, aynı tadı ve etkiyi almamızı sağlayan büyük bir deha.
    Ayrıca sözlü kültürü kullanarak dönemin baskıcı rejimine karşı bir direniş göstermesi; tarihini, geleneklerini ve en önemlisi bir kimlik, bir varoluş mücadelesi vermesi de önemle üzerinde durulması gereken konulardan. Büyük bir ustalıkla ve titizlikle bütün bunları her satırın altına yerleştiriyor.

    Cengiz Han'a Küsen Bulut adlı eseri Gün Olur Asra Bedel romanının içinden alınmış, onu tamamlayan bir bölümünün devamı. Yine ana fikrini destekleyecek bir efsane ile iki trajik sonun örneğini veriyor. Tabi büyük bir çatışma yaratarak.
    Bu acılı sonlarda hüzün duygusunun yanında, içten bağlılığın ve değerler karşındaki tutumun insanda şevk duygusu uyandırdığını da eklemek lazım.

    Spoiler vermeden Cengiz Aytmatov ve bu önemli eseri hakkında bir iki söz etme ihtiyacı duydum. Bununla birlikte bu eserini okuyacakların öncelikle Gün Olur Asra Bedel romanını mutlaka okumaları gerekiyor(!)
  • Baş döndürücü!

    İnsanı güzellik uykusundan tekmeleyerek uyandırıyor. Sesi ve görüntüsü çirkin bir ruhun nükteleri. (Denebilir: İflah olmaz bir ruhun nükteleri!)
    Insan, bu yolun onu cehenneme götüreceğinin bilincindeyken, ardından gitmeye can atar bir şekilde el uzatıyor!

    Ruhun yıkıntıları arasında sürdürdüğümüz yaşam kovalamacası: Kırık döküğüz. Duvarlarımız paramparça. Bata çıka geçiyoruz vadilerden, uçurumlarımıza değin; onların da ötesine belki. Ama kendimizden bir türlü çıkamıyoruz. Bizi iyi biliyorlar! Ruhumuzu çözdüklerini sanıyorlar! Sonra, anladıklarını...

    Sıkıntılarımızın içine kendimizi hapsedelim. Ve hiç çıkmayalım oradan. Hayat bizim olmadığımız bir yerde var olsun.
    Acılarımız bizim gerçeklerimizdir. -asıl gerçeklerimiz- şikayet etmeyelim!
    Tüm bunları söylüyor ve kendimi içimin sonsuz derinliğine karşı, aşımı sürekli olan bir gidişe çeviriyorum. Hiçliğin kelimeleri etrafında yeni bir dünya çiziyorum.


    Cioran'ı nasıl tanımlayabiliriz?
    Bir filozof mu? Ya da sofist?
    Onu tam olarak muayyen bir tutumla bir kefeye koyabilir miyiz? Bana sorarsanız, nu yazarda her şeyden bir parça mevcut. Tıpkı kitabındaki parçacıklar gibi. Peki, kapsamlı olacak şekilde, ele aldığını ifade etmeye çalışırsak ne demeliyiz? Ne hakkında yazıyor? Ne anlatıyor? Bu derin ve yoğun; felsefik ve şiirsel üslubuyla kanıksadığı ve bunu aktarmaya çalıştığı mesele nedir?
    - Eminim ki, her okur ne kadar düşünürse düşünsün, özet mahiyetinde yazarın genel olarak ne üzerinde durduğu konusunda, ifadesinde ve bunu cümlelere dökmekte acizliğini görecektir.
    Tanrıtanımaz bir tutumla diğer varoluşçular gibi hayatın anlamsızlığından, bayağılığından dem vuruyor mu? Bunaltı edebiyatının izlerini taşıyor mu?
    Melankoliyi ya da hüznü insanın kendini bulmasında ve kavranmasında - bir nevi hakikati- bir gereklilik olarak öne sürdüğünü söylemek mümkün.

    Bizi, biz yapan kaos mu? Içimizde taşıdığımız ama dışarı yansıtmadığımız fırtına mı? O zaman Cioran'ın da dediği gibi, " cüzzamlarımızı haykırmadığımız sürece normalizdir, uygarızdır ve toplumla birizdir."

    Kısa bir süre önce Pessoa ile Cioran 'ı bir arada okuyordum. Ancak ruhuma eziyet ettiğimi farkettim. Her birinde vecd ile kalkan ruhum, ikisi bir arada iken dayanılmaz bir ağırlığın altında çöküşe uğradı.

    Ayrıca bütün bu düşünceleri kanıksamak yerine zihni uyarıcı etkisi bakımından değerlendirilmesi gerektiğini de eklemek istiyorum.
  • Parçalar halinde yazdım seni; ruhunun her bir zerresine nüfuz ederek!

    AHH! PESSOA!
    - Bu ah, insanın içindeki bütün isyanları, özlemleri, iç çekişleri, bir uçtan diğer uca kadar varan haykırışları, geri dönüşü olmayan çıkışları, beğenileri, bütün ümitsizlikleri, hüznün son safhasını, en acı deneyimleri, çekilmez yalnızlıkları, avunmaları, bitiren, tüketen bekleyişleri, her bir insanın her bir parçasını, çaresizliği, boyun eğmişliği, hayata karşı zırh tutan hayalcilerin mücadelelerini, varoluşçuların kuytu köşede yitişlerini, kayboluşları ve tekrar bulunuşları... barındırıyor içinde.

    "Ah, neler vermezdim benden de bir cümle kalsın diye geriye, duyanın, 'Güzel laf!' diyeceği bir şey, tıpkı kovalayıp ömrümün kitabının sayfalarına kaydettiğim rakamlar gibi."
    - Güzel laf! Pessoa. Bütün açıları ve her yönüyle hem de.

    Bir gün şu bitkin- hatta bitmiş- halimle söylüyorum. Içimi gösteren bu aynayı gözyaşları içinde anlatacağım: Uzak bir gün batımına karşı. Uçsuz bucaksız bir denizin kıyısında. Şırıl şırıl akan bir nehrin sesinde, özlemlerimin, şiirlerimin, sıkıntılarımın fonunda... DUYURACAĞIM ONU!

    "Sıkıntının gerçek bir insana, kendimle olan ilişkimin ete kemiğe bürünmüş haline dönüştüğü noktadayım."
    - Pessoa 1932 de yazmış bunu. Bugün haziran 2018!
    Zamanın var olmayan bir noktasında birleşiyoruz böylelikle.

    İnsan sözcüklerle sarhoş olabilir mi? Bütün içkilerin, kokuların ve şehvet duygusunun ötesinde. Kendinden geçiren haletin sözcüklerdeki ifadesiyle,bunu uç noktada görmek mümkün olabilir mi?
    - İşte Pessoa, o en hassas noktamızı okşayıp bizi bilinçsizliğin kucağına, varoluşunun ortasına, can evinin merkezine götürüyor ya da çekiyor. Bambaşka bir âlemin tarafına, her şeyin bulaşıcı olduğu bir mekana.

    Bu adam ne anlatıyor diye soruyorlar: Beni, seni anlatıyor, diyorum, kendinden yola çıkarak. Kuytu köşede ne kalmışsa, onu çıkarıyor karşımıza diyorum.
    "Ama öyle ya da böyle hissettiklerimin etkisini başkalarına iletmeye çalışıyorum. - kendimle sokağın farklı şekillerde nasıl karıştığını; sokak bana yabancı, ama onu gördüğüm için, açıklayamayacağım, çok özel bir biçimde bana ait ve böylece benim bir parçam..."
    Bundan da anlaşılacağı üzere, Pessoa öncelikle hayatı nasıl 'algıladığını' ve bu etkileşimi de, karşı tarafa geçirebilme amacıyla; bunları iletirken de felsefeye başvurarak ve bununla birlikte şiiri de içine katıp harmanlayarak ruha dokunuşunu en muazzam şekilde yapıyor.

    Ruhumun ya da zamanın hava durumunu da Pessoa'dan öğreniyorum. "Donuk ve nemli" hava bende ve ötekilerde kendini hissettiriyor. Sözcüklerin bunu duyurması, her zaman düşüncenin ya da ihsasın ifade bulmuş olması bakımından insanda memnuniyet uyandırırdı. Ancak bu defa bir istisna oldu ki, bu durumu bayağılaştırmaktan, daha da beter hale getirmekten başka bir işe yaramadı. Sanırım gerçek olanı görmemden kaynaklanıyor bu. Zira Onu görmem bana iyi hissettirmiyor. Darmadağınık bir halet-i ruhiye ile etrafımı gözetliyorum. Neden bilmem!

    Sanki deniz kıyısında, uzak bir gün batımına karşı oturmuş, sakinleşmek üzere olan denizin önünde, kulağıma hoş ezgiler duyuran, içimi okşayan ve tatlı bir iz bırakan o eşsiz manzaraya karşılık; bir de buna sonsuz bir düş eklenen, beni kendinden koparıp yeni bir alemin kucağına bırakan o "an"ın içindeyim. Çıkışım olmasın bir daha! Kaybolmuşum! Yitirmişim kendimi! Aramıyorum! Bırakmışım çabalamayı!

    Hayat; insanlar ve bütün varlıklarla münasebetimiz kaçışımızın nedenidir. Kaygılarımız, ürpertilerimiz, korkularımız... Bütün bunların içinde barınıyor. Bunca zamandır sırtımızı döndüğümüz gerçekler, yüzümüze sille gibi iniyor ve o derin derin uykudan- güzellik uykusundan- düş dünyasından en sert biçimde uyandırıyor. Gözlerimiz faltaşı gibi açılıp kapanıyor. Neye uğradığını şaşırmış durumdayız. Sonsuz bir ıstırap girdabıın içinde buluyoruz kendimizi. Ah, Ölüm! Kurtuluşumuz gecikiyor!

    Belki acı duyduğumuz falan yoktur. Belki de acı diye sandığımız şey bir yanılsamadan ibarettir. Kendimizi buna inandırdığımızdan dolayı gerçekten acıyı yaşayana denk ya da daha fazla acı hissettiğimizi sanıyoruzdur?

    Aşırı hassas ve duyarlı olmak, en küçük bir ayrıntı bile büyük bir mesela haline getirmek, sanki bir şey eksik kalıyor hissiyle sürekli dönüp geriye bakmak; bunları düşünüyorum ve diyorum ki: Hayatta durmadan acı çekmenin, bir yere varmadan bile yorulmanın, bir noktada ezilmenin, çöküşe uğramanın; en önemlisi de, hiçbir şeye alışamamanın yol açtığı hastalıklı sorunlar... Bütün bunlarla birlikte kendi içimizde, soyut bir alemde bunlar yaşanırken, dışarıda gerçek hayatta sizin dışınızda işleyen toplumsal boyutta bir işlevinin olmaması, kendi içinizdeki yüzbinlerce parçayla dışarıda hayat birleştirildiğinde bir hiç bile olmadığını dehşet içinde farkettiğinizde bu dünyaya ait olmadığınızı anlıyorsunuz.

    Pessoa sadece bir hayalci mi? Eylemi reddeden, varoluş sancıları çeken, dipsiz bir bunalımda olan, yaşamını rafa kaldırmış,kendi içine kapanıp dışarıya tamamen duvar örmüş biri mi? - Hayır!
    O, aslında bir psikolog. Psikolojik çözümlemeleriyle, cümlelerine ruh vererek, onları etten kemikten bir vücuda yerleştirerek, kanlı canlı bir insan yaratıyor. Her insanın onda bir parçasını hatta tam anlamıyla kendisini onda görmesi, onun bir nevi herkesin psikiyatrı olduğunu gösteriyor. Bunu kesin olarak söyleyebilirim ki, ruhumda öyle bir derinliğe ulaşmış, nüfuz etmiş biriki, bazen o olduğumu sanıyorum . Ayrıca onun bir iki kitabını okuyup onu çok iyi tanıdıklarını, ona hayran olduklarını dillendirenler, her bir sözüyle mest olanlardır sadece. Bu da onu anlamak ya da tanımak anlamına gelmiyor. O benim ne kadar ruhumun derinliklerine indiyse, aynı ölçüde ben de onun ruhuna girip çözümlemesini yaptım diyebilirim.

    Bana, sen de onun rüzgarına kapılmış gitmişsin, diyecekler. Ama şunu da ekleyeyim: Kendimle, Pessoa arasında her zaman bir mesafe bıraktım. Bir noktada bilinçli bir şekilde ona yaklaşırken, diğer taraftan sadece onu hissetmeye çalıştım.

    "Huzursuzluğun Girdabı!"
    Çaba sarfetmek suçtur, çünkü eylemler düşleri öldürür.
    "Her zevk bir kusurdur." Çünkü herkes zevk duyar ve peşinden koşar.
    Gece gece kuşlar ötüyor! Karanlık böyle seslerle aydınlanmaz her zaman. Varlığımızın hatırlatıcısı bu gibi sesler bizi felsefenin ya da bir şiirin içinde, bir düşünce ve söz girdabının ortasına koyuverir.
    "Ruhum gizli bir orkestra," diyor Pessoa.
    Benim içimdeki o çalgılar hiç susuyor mu? Hep bir gürültü, keşmekeş, karmakarışık ruh atmosferi.
    Pessoa ile aramdaki bağı birine anlatmaya çalışırken ne tür bir çabanın içinde olduğum bilinmez!
    ZAMANI DURDURUP NASIL YERLEŞTİREBİLİRİM, ONU ANLAMAK ISTEYENLERİ, O AN'IN İÇİNE!

    "Şu anki zihinsel durumumu toplumsal bir örnekle açıklamam istense, hiç sesimi çıkarmadan bir ayna, bir giysi askısı, bir de tükenmez kalem gösterirdim."
    - Bu demek oluyor ki, Pessoa ruhunun giysilerini çıkararak, varlığının ruhuna kıyafet giydirme konusunda kendini soyutluyor.
    Ayna metaforunu da, bu ruhun yansıması sanıyorum. Tükenmez kalem ise bu ruhun aktarımı ya da ifadesi diyebilirim. Bunlar benim çıkarımlarım.

    Hayatı seyretmek, belki de bir anlamda hayatı yaşamaktır. Hayattan uzak olup ona değmeyerek; karşısına geçip onum ne olduğunu görmek de yaşamak değil midir?
    Manzara seyreder gibi hayatı seyretmek!..

    Başıma ağrıya benzer bir uyuşukluk vardı( Bilmem hangi kara gündü) Durgundum. Bir taraftan da açlığın getirdiği bir uyku ve yorgunluk hali vardı. Kendime sesleniyordum ama duymuyordum. Ayakta güçlük çektiğim bir zamandı. Sallanır, düşer gibi oluyordum. Göz kapaklarım ağırlaşmıştı. Bilincim yarı kapalıydı. Kelimeleri ve anlamları iyi seçemiyordum.
    Sonra, Pessoa ile birlikte işin içine uzaklıklar ve özlemler girdi mi, ben oluyordum. O zaman değişiyordu her şey.

    Bir bunalımdan baş dönmesine!
    Pessoa'yı okuduktan sonra dinginleşiyor insan. Dinginleşmek! Bu kelime onun etkisini bir nebze olsun gösteren sözcük! Afyon almışçasına insanı uyuşturan, benliğini donduran; bütün bunların karşısında, insanı kaygısından arındıran, iç kemiren, zihni meşgul eden bütün düşünce ve meselelerden çekip çıkarıyor.
    Ben bu duyguyu seviyorum. Bundan son derece hoşnutum. Çünkü görmüyorum, duymuyorum, bilmiyorum. Bu şekilde iyi hissediyor, rahatlıyorum.

    Bir zaman, gecenin ikisinde..
    Gerçekten acıkmıştım. Midem sırtıma yapmışmış gibiydi. Hiçbir şey yememiştim. Sonra, uyku neydi, hatırlamıyordum bile! Ama Pessoa'yı okumaya başladığımda, cümleleriyle beni baştan aşağı uyuştururken, açlığımı yatıştırıyordu. Ne açlık! Ne uyku! Ne de başka bir şey! Yalnızca o! Bir şeyler akıp gidiyordu ben farketmeden.
    Sonra, gece aklıma gelmişti, onun gece deyişi üzerine.
    Sonra, o, bir başkası yani - bununla bir bağlantısı yok. O, hep varolan. Gelmek için yerini ve zamanını beklemeyen. Aniden- ansızın gelen! Hiç gitmeyen bu sefer.
    Pessoa, o ve ben. Böylelikle "biz" olan. Bizden bir "ben" yaratan.
    Karanlığı yaran bir ışık gördüm. Bana doğru geliyordu. Ben de ona doğru gidiyordum. Bir o kalıyor... Onu da getireceğim!

    Şöyle diyor Pessoa, o meşhur özdeyişlerinden bir tanesiyle: "Kendimde farklı kişilikler yarattım, yenilerini yaratmaya da aralıksız devam ediyorum. Her düşüm doğar doğmaz bir başkası olup canlanıyor, o başkası da benim yerime düş görmeye başlıyor. Yaratmak uğruna kendimi yok ettim..." Yani yeni bir 'ben' yaratmış kendinde.
    "Dünya bir şey hissetmeyenlere aittir." diyor Pessoa. Yaşamanın koşulu olarak 'eylemsizlik' gösteriliyor. Ancak bana göre eylem de iradeden kaynaklanıyor. Yani biz istesek de istemesek de yaşama atılıyoruz.

    Tam da hayal ettiğim gibi.
    Eskiden beri istediğimiz küçük mutluluklar. Eksiği yok, fazlası var. O kırlarda dolaşmayı çok istiyorum. Denize gitmek istiyorum. Yalnız. Dalgaların sesini dinlemeyi... çiçekler de açmış olsun orda. Küçük evlerle birlikte o zamanlar da olsun.

    Pessoa'nın uçurumlarından dünyayı seyrettim. Varlığı çok küçük parçalar halinde gördüm ve küçümsedim. Kendime de onun gözüyle dışardan baktım. Kendimden utandım. Acıdım. İğrendim. Ben de hiçbir şey olmadığımı her seferinde anladım. Benim de ne kadar özbilincimin geliştiğini ifade edersek.
    Şimdi asıl konuya gelecek olursak: Sıkıntıyı yaşıyorsundur; o, sıkıntının içinden yeni bir sıkıntı doğurur. Bu kez onun sıkıntısını duyarsın. Birleşirsiniz. O, içinize bir daha yerleşir. Çiçek açar gibi, sıkıntılar açar yüreğinizde. Rengarek, cıvıl cıvıl çiçekler. Oysa sıkıntı karanlığın kapısıdır. Ama onda ışıklar karşılar. Uyuşur ve tekrar kendine gelmen için uzaklaşırsın ondan. Gene de duyarsın onu. Çünkü o senin içindedir artık .

    Pessoa, yanılsamaların verdiği yorgunluktan dem vuruyor. O gün anladım benim de bir yanılgı olduğumu- baştan sona hem de- hiçbir şeyin, hiçbir şekilde bildiğim ya da zannettiğim gibi olmadığını yüzüme çarparcasına anladım! Gördüm damdan düşmek ne olurmuş. Sele kapılıp boğulmanın ve arkanda bir iz bırakmadan yok olmanın ne demek olduğunu...

    Yazıyordum. Hayır, Pessoa beni yazıyordu. Nasıl yazıyordu? -Damla damla, nokta nokta... Bunları birleştirip bir bütün çıkartıyor. Bütünün içinde bir bütün. Ince ince eleyerek, dikkatle, titizlikle... kaçırdığı hiçbir ayrıntı yok. Beni yazanı ben de okudum, okuyorum: Satır satır- hatta kelime kelime, harf harf... Mübalağa sanatının zirvesini yaptık ruhumuzun üzerinde. Dahası da var!
    Beni benden alan bir tümcesiyle karşılaşıyorum. Içimden nehirlerin aktığını hisseder gibi oluyorum. Sanki içimdeki ya da üzerimdeki bütün ağırlıklar, bütün hüzünler, bütün kaygılar... ne varsa silinip gidiyor. Arınıyorum. Hafifliyorum.
    Cümlelerin derinliği ve genişliği hesaplanamıyor. Mesafeler uzadıkça uzuyor. Tâ arşa kadar çiziyorum biz olduğumuzu yerleri. Sanki bir biz varmışız bunda. Bu örülü, birbiriyle ilintili, ucu bucağı olmayan akışta.

    Parçalar halinde yazıyorum seni. Ruhunun her bir zerresini alıp vücuda getiriyorum. Seni yeni baştan yaratıyorum...
    "Bir ses var..." Başı sonu belli olmayan. Duyulmayan, sadece hissedilen. Sesler ya da birtakım düşünceli sesler... Gelecekten ya da geçmişten gelen. Şimdi değil; çünkü taş kesilmiş katı bir sessizliğe bürünen bir an var şimdi. Yalnızca kendimi işitiyorum. Söylediklerime kulak veriyorum. Onun sözcüleriyle. Ne dediğimi dinliyorum, ne dediğini; ne demiş olabileceğini. Büyük bir baskıyla yüreğimi sıkıyorum. Döküyorum içimdekileri, onun biriktirdiği. Sözcükleri art arda sıralıyorum.

    Varlıkları ve şekilleri düşünerek de okudum Pessoa'yı. Bunların birleşimiyle yeni bir pencerenden baktım. Pessoa'nın ruhundan aksettiği sözleri ve onların görüntüsüyle. Birbirine benzemeyen tatlar keşfettim. Gözlerim ve ruhum hala özlemini çekiyor onun önüme serdiği manzaralarının.

    Pessoa'yı okuduğum zaman, o derin melankolik üslubunu, kendimi bir acılar deryasında değil, o uzak gün batımının, o hüzünlü renginde, içimizde duyduğumuz o tatlı duygunun tesiriyle yaşıyorum. Bu hissin huzur veren bir yanı da söz konusu ki, benim anlayışımın, kavrayışımın çok ötesinde bir şeyler var bu sözcülerde.

    Pessoa'yı okurken, iki duygunun çatışmasını da yaşadım. Ona karşılık farklı bir duygu daha varlığını ilan edip karşıma çıkmıştı. Kalbime, ruhuma doğru hücum etmişti. Beni yıkmak için ortaya çıkan bu yeni duyguyla mücadele değildi niyetim. Pessoa ile hiç olmadı çatışmam. Ben hep onun çayırlarında, çimenlerinde gezinmek istedim. Ona beni bırakmasını uzlaşmacı bir tutumla karşılık vermiştim. Şimdi yok o!

    Pessoa, fiili -eylemi- bir tür intihar yöntemi veya ceza olarak görüyor. Hareketten bunca uzak, kendini dış hayattan bunca soyutlayan ve zamandan kopuk yaşamayı amaç edinmiş ve bunu da sözcüleriyle de başarmış, hatta ruhundan bir insan daha yaratarak, bir başyapıt haline getirmiş bir başkası bir var mı?
    Pessoa, uç noktada yaşayan, bütün sınırları aşmış yahut yok saymış esrarengiz bir ruh!

    Pessoa ile ilişkimiz ezelden beridir var, tanışıklığımız ise birkaç yıldır. Birliğimiz de ebediyete kadar devam edecek sanıyorum.

    Pessoa ile ilgili olumsuz bir mesele var ise, o da onun tavsiyeleri. Kulak asmayın, derim. Onlara değin ve geçin. Istikametinizi değiştirmesin.
    Diyor zaten: "Ama benim söylediklerime de inanma, çünkü hiçbir şeye inanmamalı insan."
    Kendi kendini onaylayan biri Pessoa. Ona bu kadar yakın biri olarak, ben de bunun bilincinde biri olarak, mesafenizi koruyun diyorum. Neden mi? "Hiçbir kitabı bitirmeyelim. Baştan sona, sayfa atlamadan okumayalım."

    Huzursuzluğun Kitabı için, " Bu kitap her açıdan tahlil edilmiş, enine boyuna taranmış tek bir ruh halidir," diyor Pessoa

    Pessoa sonunda istediği o huzura ve yalnızlığa kavuşabildi. Ölümüne bir yıl kala buna erişmiş olması, aynı zamanda üzüntü ve sıkıntı doğurdu içimde. burada onun için geç gelinmiş olanın burukluğunu hissediyorum.

    Bizim için geçmiş nedir?
    - Tamamıyla bir yorgunluk! Biriktirme ve yığma zaman dilimi.
    Şimdiki an nedir peki?
    - Sıkıntı. Anlarla örülmüş, bizi çevreleyen bir duvar yığını!
    Ya gelecek?
    - Bilinmezliklerle dolu bir zamanı yaşayacak olma zorunluluğumuz.
    O yüzden bizim için aslolan, zamanın dışında bir yaşam sürmektir. Budur yapılması gereken: Düşlerde yok olmak!

    Bu kitap nedir diye soracak olursanız, onun deyişiyle, "Hiç hayatı olmamış bir adamın biyografisi." Yine burdaki bir deyişe göre- onu en iyi tanımlayacak vecizelerden, "Olaysız bir otobiyografi!" de denebilir.

    Düşünce doğuran ve bunları kelimelerle şekillendiren mucizevi bir ruh. Bir başyapıt. Bir kuvvet. Ya da her şeyin içinden bir parça!

    Ve bir son!
    Yağmurun eşliğinde, romantik bir havada elveda, diyorum ona. -Şimdilik!-
    Hüzünlü bir an değil bu; süslü,gösterişli, mutlu bir an. Oysa her son, her ayrılık ve her gidiş hüzündür. Can sıkıntısıdır. Yürek burkuntusudur. iç parçalayıcıdır. Ama bu değil, bu birbirini bulmuş iki yakın dostun ya da bir nevi kendini bulan birinin kendisini tamamlayıp bir nihayete varmasıdır.
  • Hayatımı gömüyorum. Düşlerde bile ayağa kalkmaya yeltenemeyecek haldeyim, ruhumda bile o derece unutmuşum nasıl çaba sarf edeceğimi.
  • Ama öyle önemsiz şeylerden canım yanıyor, öyle alelade şeyler beni incitiyor ki, bu faraziyeyi benimseyerek, bir deha olduğum faraziyesine hakaret etmeye cesaret edemiyorum.
  • Hepimiz isimsiz, birbirimize uzak yaşıyoruz; başka kılıklar altında birer yabancı olarak acı çekiyoruz.
  • Çok eski bir yerindeyim, çürüyen bir yerimden geliyorum
    Öldüklerimi sayıyorum, yeniden doğduklarımı
    Anlıyorum, ama yepyeni anlıyorum bıktığımı
    Evlerde, köşebaşlarında değişmek diyorlar buna
    Değişmek
"Ben ki gerçekle yiter, düşle ayılırdım hep
Bu çelişken yaşamım beni hiç bırakmadı."
222 okur puanı
19 Haz 2017 tarihinde katıldı.
2018
40/86
47%
4 günde 1 kitap okumalı.
En çok okuyanlar'da 722. sırada.