Ferda Çalışır, bir alıntı ekledi.
6 saat önce · Kitabı okuyor

"göğüs göğse,
kalkan kalkana, sorguç sorguca, miğfer miğfere"

Cambridge Savaş Tarihi, Geoffrey Parker (Sayfa 21)Cambridge Savaş Tarihi, Geoffrey Parker (Sayfa 21)
Nesli, bir alıntı ekledi.
Dün 10:40 · Kitabı okudu · 10/10 puan

"Miğfer! Miğfer! diye bağırdı Süvariler. "Miğfer uyandı ve savaşmak için geri geliyor. Theoden Kral için Miğfer geliyor!"

Yüzüklerin Efendisi - II - İki Kule, J. R. R. TolkienYüzüklerin Efendisi - II - İki Kule, J. R. R. Tolkien
Suzan Koçaklı, bir alıntı ekledi.
09 May 15:22 · 7/10 puan

MİĞFER
Korkulacak bir şey
olmazdı gözlerinde
belki ölmek
onca silah sesinden
kaçmasaydı kuş
telaşlı ve ürkek

Makiler, Sunay Akın (Sayfa 25 - Çınar Yayınları)Makiler, Sunay Akın (Sayfa 25 - Çınar Yayınları)
Kübra, bir alıntı ekledi.
03 May 18:16 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Kafamın içinde adeta demir gibi ağır ve baskısından ayakta duramadığım bir miğfer vardı.

Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat, Stefan ZweigBir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat, Stefan Zweig
Ferdi Yılmaz, bir alıntı ekledi.
24 Nis 00:39 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Miğfer Dibi
Dünya değişiyor ve bir zamanlar güçlü görünenlerin artık güvenilmez olduğu çıkıyor ortaya.

Yüzüklerin Efendisi - II - İki Kule, J. R. R. Tolkien (Sayfa 160 - Metis Yayınları)Yüzüklerin Efendisi - II - İki Kule, J. R. R. Tolkien (Sayfa 160 - Metis Yayınları)
Ferdi Yılmaz, bir alıntı ekledi.
24 Nis 00:24 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Miğfer Dibi
Ama genellikle beklenmedik konuklar, en sağlam dost çıkarlar.

Yüzüklerin Efendisi - II - İki Kule, J. R. R. Tolkien (Sayfa 155 - Metis Yayınları)Yüzüklerin Efendisi - II - İki Kule, J. R. R. Tolkien (Sayfa 155 - Metis Yayınları)

Ali Şeriati ve Türkiye’nin 40. yılı


TARİHİ vicdan, uygar bir ruha özgüdür. Medfun asırları, nesilleri ve devamlı bir geçmişi hikâye eden bu eserleri korumak, ihya etmek ve tanımak, sadece duygusal ve sanatsal bir değer taşımaz; aynı zamanda tarihsel akışın, kültürel bağlılığın ve ulusal ruhun devamını sağlar. Tarihsel süreklilik, mevcut kuşağın, şahsiyetini bulduğu geçmişle bağını kurar. Emperyalizm, çok karmaşık ve çok derin sosyolojik ve bilimsel gayretler içine girmiştir. Bu gayretlerle uygar İslam, Hint ve Çin ülkelerindeki kendi “sözde uygar”larını öyle “yetiştirme”ye çalıştılar ki o uygar(!)lar, ilerleme ve modernleşmeyi kendi gelenek ve tarihlerine zıt bilsin, realizm ve ilericilik adına geçmişi yok saysın ve tarihlerini mahvetsin ve kin ve nefretle kendi geçmişlerinden kaçsınlar. Çünkü geçmişe kin ve nefretle yaklaşmak, çağdaşlığın ve yeni düşünmenin göstergesidir!

İsviçre’den İran’a dönüyordum. Yoldaşım, İzmirli bir Türk öğrenciydi, İsviçre’de eğitim görmüş(!) bir ziraat mühendisiydi. Benim için bundan iyi bir yolculuk olabilir mi?! Türkiye’nin mimarisinin dinî, kültürel, siyasî ve sosyolojik açıdan bence kapalı kalmış ince noktaları, güzel Fransızca konuşan gencin parmağıyla aydınlanacak diye düşündüm. Birkaç gün süren beraberliğimizde bu çerçevede onunla işim olmadığını anladım. Zira onun uzun bir hikâyesi vardı. İstanbul’a vardığımızda askerî bir geçit töreni ile karşılaştık. “Ne oluyor?” diye sordum. O genç, “Türk ordusu, kuruluşunun kırkıncı yılını kutluyor” dedi. “Kırkıncı asır mı?” diye sorduğumda, gülerek “Hayır! Aklın nerede? Kırkıncı yıl!” dedi. Tekrar sordum: “Kırkıncı ne?” Vurgulayarak dedi ki: “Kırkıncı yıl.” Türkiye tarihiyle geçmişinden bu kadar habersiz olan genç, bana bilgince izahatta bulundu: “Türkiye, ülkesiyle, toplumuyla, üniversite, medeniyet, sosyal ve kültürel kurumlarıyla kırk yıl önce kurulmuştur.”

Artık dayanamadım. Yeni doğmuş, yeni adam olmuş, tarihi, bir insan ömrünün yarısı olan bir ulusa mensup bu adamla beraber olmaya dayanamayıp kaçtım!

Sanki bu Kostantiniyye’nin göğü, en son büyük hadiseyi hatırlatıyordu. Sanki miladî 1453 yılında Fatih’in, ordusuyla Doğu Roma İmparatorluğu’nun kalbi ve Ortaçağ’ın en büyük medeniyet mer-kezlerinden biri olan bu şehrin kapılarından içeriye girişi, dünmüş gibi... Bir taraftan bu olay, Doğu Roma’da kültür ve uygarlığıyla güçlü Hıristiyanlığı Doğu’dan söküp Batı’ya atışı, dünmüş gibi... Bu yılın -bu yıl bile, Türkiye’nin eski Müslüman ordusunun fiilî kuruluş yılı değildir- Ortaçağ’ın bitişi ve Batı için yeni bir çağın başlangıcı olarak sayılışı, sanki dünmüş gibi… İsviçre’de okumuş bay mühendis, yarın bu ülkenin üniversitelerinde profesör veya tarım bakanı olacak, aydın tabakanın elitlerinden sayılacak bu bay mühendis bilmiyor ki onun ordusu, insanlık tarihine yön verecek bir biçimde askerlik kurumunu en büyük yiğitliğiyle altı asır önce kurulmuştur. Ve yine bu ordu, Orta ve Yeni Çağ’da Batı’nın en büyük imparatorluğunu kurmuş, tüm Doğu Avrupa ve Yemen’e hükmetmiştir. Onun atalarının siyasî, kültürel, düşünsel etkinliğinin göstergesi olan mescid ve minareler hâlâ Yugoslavya, Bulgaristan, Romanya ve Yunanistan’da o güçlü günleri hikâye etmekte. Fransa ve İtalya’ya kadar ilerlemiş ve bu gücünü 18. yüzyılın sonu ve on dokuzuncu yüzyıl başlarına değin çok rahat bir bi-çimde sürdürürken Akdeniz’de en büyük deniz gücünü elinde bu-lundurmuştur.

Daha ne diyeyim? Bundan 1000 yıl önce Batı’nın silahlı halkınca İslam Ülkesi’ne karşı düzenlenen Haçlı Seferlerinde kullanılan ve üzerlerine savaş nağmeleri yazılmış kılıç, kalkan, miğfer ve mızraklar Avrupa’nın askerî müzelerinde sergilenmekte ve görenleri hayrete düşürmektedir.

Daha ne diyeyim? Bugünkü Batı doğmadan, İslam da Doğu’yu ay-dınlatmadan önce bu topraklar, Roma’nın yani Bizans’ın uygarlık beşiğiydi. Oysa 1000 yıldan beri bu güçlü ordu uygarlık, bilim, iman ve kültüre sahip bu Dünya İmparatorluğu, kartal gibi Akdeniz’de mutlak hâkimiyet kurmuştur. Kısa sürede Kostantiniyye’nin siyah burçlarına oturmuş, Doğu-Batı arasındaki sınırda, eski ve yeni uygarlıkların kesiştiği noktada Doğu ve Batı’yı, Birinci Dünya Savaşı’na kadar en güçlü askerî güç olarak dünyanın büyük bölümünü gölgesi altında tutabilmiştir. Arabı, Yunanı, Kuzey Afrika’yı ve baştanbaşa Doğu Avrupa’yı egemenliği altında tutmuştur. 40 yıl önce, önden Batı’nın teknik ve askerî hileleriyle, arkadan İranlı ve Arap Müslümanların hançerleriyle vurulmuş... Arap topraklarını İngilizler ondan alırken, Avrupalılar Yunanistan, Bulgaristan, Romanya ve Yugoslavya’yı ondan ayırmış ve böylece onu kıstırmışlardı. Osmanlı Sultanı’nın emriyle Batı’nın modern bilim ve askerî tekniğini kavramak ve Avrupa uygarlığını tanıyarak İslam İmparatorluğunu, güç ve kudretini Avrupa’nın ekonomik, siyasî, askerî ve kültürel saldırılarına karşı savunmaları amacıyla görevlendirilmiş Batıcı entelektüel ve subaylar, geri dönüp işe koyularak bu büyük dünya gücünü kendi içinde birbirine kırdırdılar. Geniş Osmanlı İmparatorluğu, mağlup olmuş ve cezalandırılmış küçük bir ülkeye dönüştürüldü. Bütün Asya, Avrupa ve Afrika ülkelerinden elinde bir İstanbul kaldı, bir de Ankara... Daha sonra harfler Latin harflerine dönüştü. Bu yeni harflerle eğitim gören yeni nesil ise inanmaya başladı ki, bizim tarihimiz kırk yıl önceden başlar! Yani Birinci Dünya Savaşı’ndan itibaren! Yani mağlub olup cezalandırıldıkları ve parçalandıkları, sonuçta zaaf ve hakarete uğradıkları vakitten… Yani ordusu tarihinde bu kadar destanlar yazmış bu millet, tarihini yenilgi anıyla başlatıyor! Ben bu işe şaştım kaldım!

İstanbul Kütüphanesi’ne gittim. İstanbul ki kültür, tarih ve kitap dünyasında çok büyük bir şöhreti var. Şevket ve güç dolu İslamî yüzyıllar boyunca bir hazine hazırlamıştır. Gördüm ki bu kütüphanenin salonu, geçmişin şevketini anlatıyor. Fakat bu geniş salonun kıyısında köşesinde el yazması eserleri inceleyen birkaç oryantalist var ve Türkiye’nin halkından ise bir tek Farsça bilen meşhur merhum Ahmet Ateş’i gördüm. Diğerleri ise, onların kişiliğini, manevî ve kültürel geçmişlerini oluşturan bu hazinelere sadece bakmaktalar. Biz ise Taht-ı Cemşid’in duvarlarındaki çivi kitabelerine!

Anladım ki bu genç entelektüel mühendisi önce bu geçmişe yaban-cılaştırmak gerekti ki “Evet, senin tarihin, sadece kırk yıl öncesinden başlar” fikrini ona kavratabilsinler.

Şimdi sen Afrika’da yeni doğmuş Çad, Togo, Kongo, Güney Afrika Cumhuriyeti gibi ülkelerin ömrü kadar yaşı olan bir ulus musun?! Mağlubiyetten başlayan bir tarih! Yani sen hiç yoktun, hiç olmadın! Düşünce, bilgi, dil, kitap, üniversite, uygarlık… adına şu anda sahip olduğun her şey, bizim atiyyemizdir.

Dedim ki: “Siz Müslümansınız, niçin Cuma yerine Avrupalılar gibi Pazar gününü hafta tatili yaptınız?”

Yaptığı tahlil, çok pişkinceydi: “Cuma, İslamî ve dinî bir bayram günüdür, mukaddestir. Eğer Cuma’yı tatil yapsaydılar, hepsi, eğlence, fısk ve fücura bu kutsal günde gitmek zorunda kalırlardı. Cuma yerine Pazar’ı tatil yaptılar ki tüm bu eğlence, fısk, fücur ve rezaletler Hıristiyanların kutsal gününde yapılsın.”

Aydınlandım! Fakat zavallı ben, Avrupa ekonomisiyle olan ilişkiler nedeniyle Cuma yerine Pazar’ın hafta tatili yapıldığını, böylece İslam ve Avrupa pazarları arasında uyum sağlandığını hayal ediyordum. Fakat bunların manevî ve dinî analizlerini öğrenince sorunun ekonomik değil, İslamî olduğunu anladım! İslam’ın bu cihad ülkesinde, Haçlı Savaşları mücahidleriyle Osmanlı cengâverlerinin bu tür eğlence ve rezilliklerle Hıristiyanlıktan kurnazca intikam alışlarına bir sevindim ki bilemezsiniz!

Kasîde-i Şitâiyye Der-Zımn-ı Medh-i Pâdişâh-ı Cihân :
*Ahmed Hân ve Vasf-ı İbrahîm Pâşâ*

O rütbe etdi bu keskin soğuk zemîne eser
Miyân-ı cûyda gömgök kesildi nîlûfer

Başında kar saçağı sarık arkada sâde
Nice gezer bu soğuklarda bilmezem ar‘ar

Şitânın etdiği bîdâdı mülk-i gülşende
Efendi binde birin söylesem dolar defter

Ayağı donmadı mı havzın evvelâ başdan
Ya düşmedi mi çenârın eli çemende meger

Hazan yeli eser etmiş misâl-i rîh-i merak
Bu hastalık beden-i servi korkarım sarsar

Kanı çemendeki germiyyet-i tarab şimdi
Aceb ne hâlde bülbül dedikleri kaşmer

Komaz getirmeğe bûy-ı bahân bâd-ı sabâ
Kenâr-ı bâmda yahlar durup yalın hançer

Uçar soğukdan efendi semender âteşde
Bir iki gün dahı böyle eserse bu sarsar

Bürûdet öyle ki buzlanmasın deyü lâyık
Konulsa penbeye yâkut-pâre-veş ahker

Açılmaz oldu çemenlerde çeşm-i şehlâsı
Degürdi nergise de çeşm-i rûzgâr nazar

Görüp bu hâli gülistânda dondu cedvel-i âb
Bahâra dek duramaz korkarım kenâr çizer

Kılıç gibi esiyor sarsar-ı zemistânî
Nihâl giyse n'ola yahdan âhenin miğfer

Kesâdı yok hele kış günleri akâr-ı gamın
Harâb hâneler akmazsa da yine damlar

Düşüp bu gece tevârîhe fikr-i gülle hezâr
Ayâz kıssasın etdi sabâha dek ezber

Şikeste-beste hele ben de bir gazel yapdım
Düşüp hayâlime ol şûh ile geçen demler

Şu sırma saçlara birden sarıldı sevdâlar
Emîn-i sîm-keşâna bu yıl göründü zarar

Pesend muhtesib-i asra etdi şeyhi bu gün
Usûl ile fıçının tâ dibinde der-çenber

Süzülüdüğünce çakır keyf çeşm-i şeh-bâzın
Hamâme-beççe gibi dil sakır sakır ditrer

Efendim âh havâlar bu gün soğuk diyerek
Sokuldu koynuna ol mâh-pârenin micmer

O tıflı duhter-i rezle biraz alışdırdık
Atar kapağı aman duymasın peder mâder

Mürâyî hamri müselles deyü satup zâlim
Şarâbın üstüne hürmet biraz da hîle katar

Yiğit mi oldun a cânım nedir bu kırmızı şâl
Başında dün dahı bağlıydı kırmızı çenber

Nedir bu sürhi-i rû bezme varmadın çünkim
Ya Ka‘beden mi gelirsin bu şekl ile kâfer

Görem ne vakt ki gerdişde çeşm-i gül-gûnun
Düşer hayâlime meclisde devr eden sâgar

Ol ebruvânı ki seyr eylesem gelir yâda
Miyân-ı pâdşeh-i dîne bend olan hançer

Cenâb-ı hazret-i Sultân Ahmed-i Gâzî
Derinde mihr ü kamer bende âsman çâker

Hesâb olunsa eger mukbilân-ı dergâhı
Kalır utârid ü bircis hâric ez-defter

Ne geldi âleme onun gibi şeh-i zî-şân
Ne hod vezîri gibi safder-i zafer-yâver

Semiyy-i cedd-i Nebiyy-i kerîm İbrahîm
Yemîn-i devlet ü dîn âsaf-ı cihan-dâver

Karârgâhıdır ol kasr-ı âsman-mesned
Ki izz ü devlet ona oldu bâliş ü bister

Sehâb-ı lutfu eger bahre etmese imdâd
Meşîme-i sadef olmazdı mesken-i gevher

Eger ki mıskale-i re'yi olmasa der-dest
Mehin cebînine mihr olmaz idi rûşenger

Ederse âteşi ger terbiyet nem-i lutfu
Dühânı sünbül olup tohm olur içinde şerer

Nesîm-i hulkı vezân olsa bir çemen-zâra
Edüp türâbını reşk-i şemâme-i anber

Olurdu reng-i tebessüm şüküfte gülbünden
Henüz olmadan evvel resîde gonca-i ter

Der-i sa‘âdetinin geldi oldu cârûbu
Hümâya mâye-i ikbâl ü câh olan şeh-per

Zeminde hükmüne gerden-nihâde heft iklîm
Felekde hidmetine dest-beste heft ahter

Ne böyle âsaf-ı zî-şânı buldu bir iklîm
Ne böyle sadr-ı cihanbânı gördü bir kişver

Hemîşe istediği halk-ı âlemi tatyîb
Müdâm zevk u safâsı cihâna bahşiş-i zer

Müşîr-i şîr-i dilâ sadr-ı âsman-kadrâ
Eyâ vezîr-i mekârim-semîr ü ferruh-fer

Sen ol hidîv-i cihansın ki oldu ikbâlin
Sipihre mâye-i ziynet zemîne mâye-i fer

Felekde kaldı mı nâmın yazılmadık bir tâk
Zemînde kaldı mı medhin okunmadık bir yer

Zihî şüyû‘-yı mekârim ki beççe-i bülbül
Eder terâneden evvel medâyihin ezber

Rehîn-i minnet ü ihsânın oldu bây u gedâ
Cihânda lutfuna kim kaldı olmamış mazhar

Cihan-penâh hidîvâ unutmadık onu kim
Gam eylemişdi siyeh rûy-ı âlemi yekser

Hudâ o günleri göstermesin ki etmiş idi
Cihânı zâr pey-â-pey gelen kederli haber

Olup hücûm-ı elemden şikeste hâtırlar
Derûna dolmuş idi kasvet-i humûm u keder

Hudâya hamd ki ol sadra eyleyüp teşrîf
Yeni nizâm ile verdin cihâna ziynet ü fer

Senin zamân-ı şerîfmde Hakka şükr olsun
Te‘âkub etmede her gün peyâm-ı feth ü zafer

Çü mihr maşrık-ı iclâlden edince tulû‘
Açıldı nûr-ı zuhûrunla milket-i hâver

Yürü heman sana kimler mukâbil olsa gerek
Cihâna mülk-sitanlık merâsimin göster

Bu sıdk-ı niyyet ü ihlâs sende kim vardır
Olur inâyet-i tevfîk-i Hak sana asker

Hücûm-ı satvetin eyler olursa fermânın
Ferâz-ı Kâfı değil âsmânı zîr ü zeber

Heman hemîşe olup Hak sana mu‘în ü zahîr
Ola merâtib-i ikbâl gün-be-gün berter

Bu Rûm milketine olduğun gibi olasın
Bütün memâlik-i İrâna da ser ü server

Nedîm benden elinden düşürmeyüp kalemi
Dola hesâb-ı tevârîh-i feth ile defter- Nedim

Abdullah SAFİDEMİR, bir alıntı ekledi.
09 Nis 15:40 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Amazonlar ok ve yayı birer silah olarak çok sık kullanmaktadır. Ayrıca mızrak, kargı ve kılıç gibi silahları da kullanmaktadırlar. Başlarına miğfer giydikleri de bilinmektedir. Amazonların en önemli savaş aleti ise günümüzde onların sembolü haline gelmiş olan "Labris”, çift yüzlü balta olmuştur.

Amazonlar, Tayfun Pekyürek (Sayfa 12 - ANONİM YAYINCILIK Yayın No: 17 Mitoloji ve Tarih Dizisi: 12 1. Baskı, Ocak 2011)Amazonlar, Tayfun Pekyürek (Sayfa 12 - ANONİM YAYINCILIK Yayın No: 17 Mitoloji ve Tarih Dizisi: 12 1. Baskı, Ocak 2011)