• "Kadın kafasından daha çelişkili bir şey yoktur; kadınları herhangi bir şeye inandırmak güçtür: Onları öyle bir noktaya getirmelisiniz ki kendi kendilerini inandırsınlar."
  • "Benim hayatta tek işim başkalarının mutluluğunu yıkmaktan mı ibaret? Yaşamaya, hareket etmeye başladığımdan beri kader beni başkalarının dramlarının sonuna yetiştiriyordu, sanki kimse bensiz ölemezmiş ya da acı çekemezmiş gibi! Ben beşinci perdenin vazgeçilmez kişilerindenim; ister istemez celladın ya da hainin sevimsiz rolünü oynamak zorundayım."
  • (...)Önsezilerim hiçbir zaman yanıltmamıştır beni. Geçmişin, hiçbir insanın üzerinde olamayacağı kadar büyük etkisi vardır üzerimde: Gerilerde kalmış bir hüznü veya sevinci hatırlatan her şey derinden sızlatır yüreğimi, aynı şeyleri yeniden yaşatır bana... Aptal bir yaradılışım vardır: Hiçbir şeyi unutmam... hiçbir şeyi!
  • (...)Bir şeyin tersini söylemek doğuştan bir tutkudur bende. Ömrüm, kalbimin veya mantığımın söylediğinin tersini söylemekle geçmiştir. Tutkulu birinin yanında buz kesilirim. Ama, kendini bırakmış, donuk biriyle ilişkim tutkulu bir hayal düşkünü yapabilir beni.(...)
  • “Mon cher, je hais les hommes pour ne pas les mépriser car autrement la vie serait une farce trop dégoutante.”


    “Sevgili dostum, insanları hor görmemek için nefret ederim ben onlardan, yoksa iğrenç bir komedi olurdu hayat.”
  • 230 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Bir anti-kahramandır Peçorin, atsan atılmaz, satsan satılmaz, sevsen sevilmez. Ne yakın hissedebilirsin kendini ne de uzak. Bir parça sendendir bir parça da çok çok uzaklardan. Yani sizin anlayacağınız bir acayip ademoğludur Peçorin.

    Peçorin bir duygu katilidir. Yalnızca egosuyla ve aklıyla hareket eder. İnsanları küçümser fakat bu kendini de küçümsediğindendir. Bakıldığında para pul, mevki, kadınların ilgisi, yani bir insanın isteyebileceği neredeyse her şeye sahiptir ama sahip olmadığı tek şey mutluluktur fakat o mutlu olmak da istemez. Anlattığımı biraz da alıntılarla destekleyelim:

    "Bazan kendimi çok küçük görüyorum... Belki de başkalarını küçümsemem bu yüzdendir. Soylu davranışlarda bulunamıyorum. Kendi gözümde gülünç olmaktan korkuyorum."

    Peçorin'in en büyük derdi kadınlardır. Cazibesiyle ve kadın kimyasını çözmüş olması sayesinde bekar prensesten, evli kadınlara kadar hemen hemen istediği tüm kadınları kendine aşık eder ama o bağlanmaz. Yalnızca kendine aşık edip karşısındakinin duygularını gün gelir çöp kutusuna atar.

    "Benim yerimde başka birisi olsa genç prensese yüreğini ve servetini hemen sunuverirdi, ama "evlenme" kelimesinin benim üstümde gizemli bir etkisi var. Bir kadını ne kadar seversem seveyim, kendisiyle evlenmek zorunda olduğumu bana hissettirirse... Ne aşk kalır, ne bir şey! Yüreğim taş kesilir ve hiçbir şey onu eski sıcaklığına getiremez."

    Evlilikten ölümüne korkar. Bir kadına bağlanmak onun için can sıkıcı bir hayata atılmak, hatta ölümü demektir. Bu evlilik korkusunu Peçorin anılarında, küçükken evlerine gelen falcı bir kadınının annesine "bu çocuğun ölümü kötü bir evlilik yüzünden olacaktır" demesinden kaynakladığını ifade eder. Fakat asıl neden onun hiç kimseye, hiç bir yere bağlanamayacak serseri, özgür ruhudur.

    "Ben, bir korsan kadırgasının güvertesinde doğmuş büyümüş bir denizci gibiyim. Denizci ruhu fırtınalara ve savaşlara alışıktır, kıyıya atılınca, gölgelik onu ne kadar çekerse çeksin, güneş ne kadar dinlendirirse dinlendirsin canı sıkılır, içi ezilir. Büyün gün boyunca kumsalda dolaşır, dalgaların tekdüze mırıltısına kulak verir, sisli ufukları kolaçan eder."

    Peçorin'in yalnızca kadınlarla değil erkeklerle de problemi vardır, hatta daha doğrusunu söylemek gerekirse, problemi tüm insanlıktır. Birçok anti-kahramanda görüldüğü gibi -kendi anılarında da kısaca bahsettiği kadarıyla- bunun sebebi çocukluk travmalarıdır. Hem çocuklukta hem de daha sonrasında gençlikle yaşadıklarıyla tam bir duygu ve mutluluk katili olup çıkar Peçorin. İnsanların mutluluğuyla oynamadan, onların duygularını altüst etmeden bırakmaz. Fakat içindeki bu kötücül ruha karşı, Oscar Wilde'ın Dorian Gray karakteri gibi bir aşk beslemez kesinlikle. Tam tersine içindeki bir başka taraf, sürekli bir varoluşsal sorgulama içindedir.

    Ondandır ki ben bu kitabı Camus'nun meşhur Yabancı kitabıyla ruh ikizi görüyorum. Doğal olarak da Peçorin ile Meursault'nun bir ruhdaşlığı vardır. Gerçi bu iki kitabın -çok farklı zamanlarda yazılmış olsalar da- hem varoluşsal sorgulamalarıyla hem de hayattan canı sıkılan, canı sıkıldığı için de kötülüğe bulaşan anti-kahramanlarıyla son derece birbirine benzer özellikleri olduğunu düşünüyorum. Fakat tabii ki Mersault ve Peçorin birbiriyle tam tamına örtüşen karakterler de değiller.

    Mersault, hayattan tamamen vazgeçmiş, annesinin ölümüne üzülmeyecek kadar duygularını yitirmiş, sırf can sıkıntısından adam öldüren ve idam cezası almasına rağmen herhangi bir şey hissetmeyen bir karakterse, Peçorin duygusuz olup başkalarının duygularıyla oynamaktan ve mutluluklarını bozmaktan bir tür zevk alan, her ne kadar ölümünü önemsemeyip üzerine atılsa da, düelloda kendinden karakter olarak çok daha zayıf birini öldürmekten çekinmeyen, ne kadar varoluşsal sorgulamalar yapsa da kötücüllükten asla vazgeçmeyen ve ruhu diğer insanlara karşı yaptığı kendince mücadeleden beslenen birisidir.

    Açıkçası bu roman, beni bugüne kadar okuduğum eserler içerisinde ters köşeye yatıran iki kitaptan biridir (Diğeri Sadık Hidayet'in Kör Baykuş eseri) Çünkü kitap benim açımdan, Peçorin'in anılarına başlayana kadar klasik bir Rus Edebiyatı eserinden başka bir şey değildi. Fakat sayfalar ilerledikçe anıları okumaya başlayıp, önüme açılan yolda biraz yürüdükten sonra muhteşem leziz bir romana dönüştü benim için Zamanımızın Bir Kahramanı. Bu roman, hem insanların duygularına, zayıf yanlarına yaptığı vurgularla, hem de ana karakterin üzerinden yaptığı derin varoluşsal sorgulamalarıyla enfes bir eser.

    Puşkin'in düelloda ölümü üzerine yazdığı şiir sebebiyle Çarlık Rus Yönetimi tarafından sürülen Lermontov, ne yazık ki Puşkin'le aynı kaderi paylaşır ve daha 27 yaşındayken düelloda ölür. Puşkin, Yevgeni Onegin kitabında kendi ölümünü sezerken, Lermontov'da ilginçtir bu kitapta ölümünü daha önceden bilir. Belki sanatçı hassasiyeti, belki de kendi ruhlarını çok iyi tanıdıklarından bu iki yazar, ölüme gitmelerini çok daha önceden romanlarında yazmışlardır. Ölüm şekli daha başka olsa da, bu iki yazara bambaşka bir coğrafyadan ve zamandan katılan bir başka yazar daha vardır, o da Diri Gömülen kitabıyla ölümünü öngören Sadık Hidayet. Üçü de çok farklı üsluplara sahip yazarlar olsa da belki kader birliğinden, belki zamanlarına göre aykırı kişiliklerinden ve belki de bana hissettirdiklerinden ötürü kendilerini Ruh Üçüzü olarak görüyorum.

    Son olarak, Lermontov genç yaşında keşke böyle şansız bir şekilde ölmeyip, çok daha fazla yaşasaydı da bizlere daha çok kitap armağan etseydi diye de insan düşünmeden edemiyor.

    Not: Yine bir bitmeyen inceleme yapmışlar kardeşim. Bu kadar Yabancı ve Mersault karakterinden bahsettikten sonra, Zeki Demirkubuz'un Yabancı kitabından esinlenerek senaryolaştırdığı Yazgı filmindeki meşhur sahneyi buraya da bırakalım değil mi?

    https://www.youtube.com/watch?v=PUM86zM6keg
  • "Eski dostlukları unutanlardan adama hayır gelmez."