Fakat elbette bir hastaya “Lütfen, kendini unut!” deme şansımız da yok. Buna nasıl son verebiliriz? Tarihte bilinen en büyük filozoflardan olan Immanuel Kant’ın yaptığını yaparak. Immanuel Kant bir gün yardımıcısının hırsızlık yaptığını fark eder, onu kovmak zorundadır ancak adama da çok alışmıştır, bu yüzden aslında onu affetmek istemiştir. Bu noktada bu büyük filozof ne yapmıştır, biliyor musunuz? Bir kâğıda şöyle yazmıştır, “Lampe unutulmamalı!” Bu yardımcısının adıdır. Sonra da bu notu masasının karşısındaki duvara asmıştır. Bu şekilde Lampe’yi ve yaptığını unutmanın önüne geçmiştir. Kendinizi bir göreve, kişisel bir göreve adamadığınız sürece hiçbir şeyi ya da en azından kendinizi bile isteye unutamazsınız. Anlam iradesi de anlamın kendisine işaret etmedikçe uyandırılamaz.
Şahsen ben “mutluluğun peşinde koşma” kavramının bir çelişki olduğunu düşünüyorum. Çünkü hiçbir zaman gerçek anlamda mutluluğun peşinden koşamazsınız. Mutluluk gerçekleşmelidir; mutluluk bir yan etkidir, mutluluk bir yan üründür. Anlama ulaşmanın, bir göreve, kendimizden daha büyük bir amaca adanmışlığımızın ya da kendimizden başka bir kişiye olan bağlılığımızın bir yan ürünü olarak kalmalıdır.
Öte yandan ister aşkta ister işte, hayatın akışına ne kadar teslim olursanız, bir amaca hizmet etmek için ya da bir insanı sevmek uğruna kendinizi ne kadar unutursanız, o kadar mutlu olursunuz. Bunun nedeni tam da bilinçli olarak mutluluk için çabalamamanız, mutlu olup olmadığınızı sorgulamamanız ve hatta bunu görmezden gelmenizdir.
….
İnsanlar için de durum aynıdır. İnsan kendisi olduğu, kendi benliğinin farkına vardığı, tam da kendisiyle ya da kendi içindeki herhangi bir şeyle meşgul olmadığı, bir davaya hizmet ederek bir amaca yönelik hareket ederek ya da bir başkasını severek kendini aştığı ölçüde insandır.
“İnsanları oldukları gibi kabul edersek onları daha da kötüleştiririz. Onlara olmaları gereken şeyi gösterip buna göre davranırsak, onları varmaları gereken yere götürürüz.” Bu alıntı uçuş eğitmenimden değil, birebir Goethe’den alıntı.