• 405 syf.
    ·Beğendi·4/10
    Ahmet Arslan felsefe alanında değer verdiğim şahsiyetlerden biri. Kitaba hoşgörü kavramını tanımlayarak başlaması -uzunca bir tanım- hoşuma gitti. Din, siyaset, devlet sistemleri hakkında aşina olduğumuz düşünce adamlarının fikirlerinden müteşekkil bir eser inşa edilmiş. Sürekli soru sorup bu sorulara makul cevaplar verse de önemli olan şeyin cevap değilde soru olduğunu hissettirdi bana. Kitabın sonunda Kürtlerin durumuna değinerek milliyetçilik sorunsalına(buradan milliyetçiliğe karşı olduğum düşünülmesin.)karşı benim de düşündüğüm bir çözüm getirmiştir. Çözümü burada zikretmeyeceğim. Sebebi kitabın okunmasını istememdir. Felsefe ya da siyaset vb. alanlarla ilgileniyorsanız zevk alabileceğiniz bir kitap. Yine de kitaptan bir pasaj nakletmek isterim. "diğer halklarla çatışma içine girdiğinde kendisinden hiçbir zaman fedakarlık edilmemesi gereken tek hak, yaşama hakkıdır. Hiçbir hak bundan daha haklı değildir."
  • Milliyetçilik, belki halka hizmet rejimidir. Millet de fertlerinin üstünde ideal bir realitedir.

    | Nurettin Topçu (Devlet ve Demokrasi)
  • Beş büyük mesele vardı ki beşi de Sultan Abdülhamid'in incelikli diplomatik karşı ataklarıyla durduruluyor, fesat komitesi harekete geçmek için onun göstereceği en ufak bir zaafı aç kurtlar gibi bekliyordu. Meseleleri şöyle sıralayabiliriz:
    1) Düvel-i Muazzama tarafından Osmanlı'nın başına bela edilen Ermeni meselesi,
    2) Avrupa' nın ve Avrupa Hıristiyanlığının iç sorunu olduğu halde tarihinde Yahudilere en müsamahalı davranan devlet olan Osmanlı'nın ve içlerinde en rahat yaşadıkları millet olan Müslüman halkların üzerine yıkılarak çözülmek istenen Siyonizm, yani Yahudilere Filistin' de devlet kurdurma mücadelesi,
    3) Dışarıdan müdahalelerle ve milliyetçilik rüzgarlarıyla tam bir barut fıçısına dönüştürülen Balkanlar,
    4) Petrol rezervi, stratejik konumu ve Hıristiyanlık açısından taşıdığı dini ehemmiyet dolayısıyla ele geçirilmesi ve parçalanması arzulanan Ortadoğu toprakları,
    5) Amcası Abdülaziz Han'ı tahttan indiren darbecilerin arka planında yatan Masonik örgütler ki, Sultan Abdülhamid de iktidarı süresince onlarla anlayacağı dilde mücadele etti. Nitekim büyük devletlerin himayesinde rahatça icra-i faaliyette bulunabilmek maksadıyla gittikleri Makedonya hariç kendisinden habersiz iş yapamaz hale gelmişlerdi. Bu da gizlilik üzerine kurulu karanlık düzenlerini alt üst etmekteydi.
  • 214 syf.
    "Anadolu taş devrinde!"

    https://youtu.be/4yEKBNrTlxw

    Celal Şengör bu videoda, Ahmet Haşim'in Anadolu'nun durumu hakkında arkadaşına yazdığı mektubu okur ve sonuç olarak başta verdiğim yorumu yapar: "Anadolu taş devrindedir!" Dileyen videoya bakabilir dileyen ise iki tıkla mektubun kendisini hemen okuyabilir.

    Yakup Kadri'nin kitabında da Anadolu'nun ve özellikle de Anadolu halkının Kurtuluş Savaşı esnasındaki durumuna göz atma fırsatı buluyoruz. Kitabın kahramanı Ahmet Celal eski bir subaydir. Çanakkale Savaşı'nda bir kolunu kaybetmiştir. İstanbul işgal edilince Anadolu'ya geçmiştir ve daha önce hiç bilmediği bir dünyaya girmiştir. Bu dünya Anadolu insanın dünyasıdır.

    Kitapta Türk aydınını temsil eden Ahmet Celal'in köylüler üzerindeki tespitleri oldukça önemlidir. Bunlardan birkaçı şunlardır: Müthiş bir yoksulluk kol gezmektedir. Yıllar süren savaşlarda bedenleriyle canlarını vererek, sürekli artan vergiler altında ekonomik olarak varıni yogunu vererek bitkin ve perişan haldeki Anadolu köylüsü... Eğitimsizlik ve öğrenimsizlik her yanda kol geziyor. Tek öğrenim imamın elinde, o da ancak dini bir öğrenim; orda da ne kadar doğru düzgün dini bir eğitim veriliyorsa artık. Çünkü daha insanların inandığı kitabın Türkçe'ye bir tercümesi yok, keza hadislerin. İmam efendi veya başka bir hoca, şeyh artık ayeti, hadisi ne ölçüde ne şekilde anlatırsa artik; garip Anadolu halkı da ancak o kadar vakıf olacak dini hakkında. Şeyh demişken kitaptaki köye gelen bir şeyh var. Kahramanımıza ballandira ballandira bu şeyhi anlatırlar. Kahramanimiz bu kişinin hikmeti nedir, hani hanginizi iyileştirmis iddia ettiğiniz doğrultuda şeklindeki köylüyü yoklamalari hep boşa çıkar. Çünkü Anadolu insanı bihaberdir, Şeyh bir şeyler anlatıyor ama ne anlatıyor; bilen, anlayan yok ki! Iki Allah dese iki de peygamber, tamam köylü için, daha ne ister ki! Şeyh köyden giderken üç beş azığını da bu şeyhe verip onu bir güzel yolcu ederler kitaptaki gibi. Bir de Ağalar var köylüyü boğazına kadar soyan, halihazırda zaten ezilen köylüyü daha da ezen... Velhasil cehalet kol geziyor.

    Sonuç ne peki? Yunan'in ayak sesleri gelirken Ahmet Celal'in bu konudaki uyarılarına 'gelirse gelsin, bize ne hem zaten kötü bir şey yapmıyorlarmis' veya 'kaç gün duracaklar ki, biraz dururlar sonra giderler' gibi oldukça kayıtsız ve önemsemez daha doğrusu devlete ve en önemlisi kendilerine olan inançlarını kaybetmiş bir yığın insan! Yakup Kadri kahramanı aracılığıyla bu vahim tablodan tek bir tarafı sorumlu tutar: O Türk aydinidir. Köylünün demesiyle Yaban'ları. Yani yazar igneyi başkasına cuvaldizi kendine batir sözü doğrultusunda köylüye, Anadolu insanına iğne bile sokmaz aslında; igneyi de cuvaldizi da kendi halkına yabancilasmis hatta ondan bihaber ve kopuk Türk aydınına sokar.

    Kitabın meşhur pasaji aslında birçok şeyin özetidir:

    "- İnsan Türk olur da, nasıl Kemal Paşa’dan yana olmaz?
    - Biz Türk değiliz ki, beyim.
    - Ya nesiniz?
    - Biz İslamız, elhamdülillah…"(#51918163)

    İmparatorluğun ve İslamın toplum yapısı anlayışlarinin etkisiyle kökleri ile bağını unutur halde insanlar.. Milliyetçilik akımı insanlık için elbette yenidir. İnsanlar eskiden daha çok dinleri veya mensubu oldukları devletleri veya Krallarina kendilerine isnat ederek yasarlardi. Ama bu demek değildir ki kişi milliyetini hepten yok saysin, bunu unutsun. Zaten bu etmenlerden ötürü milliyetcilik ile geç buluşan Türk aydinı ve hiç bulusamamis Anadolu insanın ibretlik diyalogudur bu satırlar. Ve devamında yazar, kahramanina eğer savaş kazanilirsa biz bu çorak toprakları kazanmış olacağız sadece, millet mi, o henüz ortada yok ki, onu yeniden inşa etmeliyiz dedirterek önemli bir duruma parmak basar.

    Ayrıca Yunanlilarin propaganda için attığı kâğıtlarda bize sanki şaka gibi gelen veya yazarın abartmasi gibi gelen ama birer tarihi gerçek olan durumlar vardır. Yunanlılar kendilerini kurtarıcı olarak gösterirler. Kimden? Mustafa Kemal ve çetesinden. Kime dayanarak? Halife ve padişah hazretlerine! Etrafta hocalar da dolanirlar bu tarz propagandalar için İstanbul'dan emir alan. Neyse ki Ankara'dan emir alan hocalar da vardı da onların da çabalarıyla bu Yunan'in peşine düşmüşlerin propagandalarina karşı halkı uyanık tutabilmisler.


    Son olarak, bence Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu insanınin durumunu, psikolojisini ve Türk aydını ile Anadolu insanı/köylüsü arasındaki kopuklugu ve yabancilasmayi anlamak adına kesinlikle okunması gerekilen bir eserdir Yaban.

    Ve son söz yine bu olsun:

    "İnsan Türk olur da, nasıl Kemal Paşa’dan yana olmaz?"


    https://youtu.be/Kuz24Yv4pE4


    Keyifli okumalar
  • İnsan olgunlaşmasının toplum hayatındaki son durağı ‘millet’ ve ‘devlet’tir.Millet bağımsız yurdu olan teşkilatlı bir topluluktur.Asırların kuvvetli fikir akımı olan milliyetçilik bu kelimeden çıkar.(Ötüken 61, Ocak 1969)
  • Milliyetçilik kendini aldatmayla karışık bir iktidar açlığıdır. Her milliyetçi dürüstlükten en aleni şekilde sapmaya muktedirdir ama aynı zamanda - kendinden büyük bir şeye hizmet ettiğinin bilincinde olduğundan- haklılığına sarsılmaz bir güven duyar.
    George Orwell
    Sayfa 33 - Sel Yayınları
  • 240 syf.
    ·6 günde·3/10
    Bir futbol hayranı olarak şunu söylemeliyim ki kitabın futbolla alakası yok. Kitabın birçok kısmında Pep Guardiola'yı övmenin yanında Katalan ırkını yüceltmeye çalışıyor. Milliyetçilik bir futbol kitabı için çok fazla.

    Kitabın bazı kısımlarında Pep''i anlatmak yerine yazar kendisini anlatmaya başlıyor. Hatta övüyor bile diyebiliriz. Ekstradan Barcelona fanatizmini kitabına katıp, Real Madrid'e saçma bir şekilde eleştirmeye hatta geçirmeye çalışıyor diyebiliriz. Tarafsızlık ilkesi yok sayılmış. [Kitabın bir bölümünde 6-2 galibiyetiyle ilgili bir şaka bölümü hazırlanmış.]

    Bunun dışında verilen "Sevdiğiniz işleri yapın ve yaptığınız işi sevin." mottosu gayet güzel. Klasik bir "Just Do It" olmaz ama gideri var.

    Kitaptan daha çok propaganda posteri gibi. Türkiye'de bulunan leş spor gazetecilerin yazacağı türden kitaplar. Yani Ahmet Ercanlar, Emre Bol.