• 471 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    Doğu Asya'nın mucizesinin çok çalışmanın karşılığı olduğunu kanıtlayan kitap. Güney Kore, Singapur, Tayvan, Malezya ve dahasının ekomonik kalkınmalarını anlatan Cem Kozlu Türkiye'nin gelişmiş ülke statüsüne geçmesine kapı aralayacak yöntemler hakkında ülke yöneticilerine tavsiyelerde bulunuyor. Birçok makale ve kitaptan alıntılarla bezenmiş bu kitabı üç bölümde incelemek mümkün.
    Birinci bölüm gelecek yüzyılın dünyası hakkında tahminlerde bulunan bilgin insanların görüşlerine ayrılmış. Birbiriyle çatışan görüşleri de eklemekten geri durmayan yazar okuyucunun geniş bir perspektiften bakmasını sağlıyor. Kitap yaklaşık 20 yıl önce yazıldığdan yazarın yer verdiği bazı tahminlerin çoktan gerçekleştiğini söylemek dahi mümkün. Bu bölümde Harvard Üniversitesi sosyoloji profesörü Daniel Bell'in sanayi-sonrası topluma dair yazısını açıkladığı kısım önemlidir.
    "Kapitalist toplumun belkemiği özel mülkiyet, sanayi-sonrası toplumun merkez ekseni ise teorik bilgi oluşturur. Toplumsal sınıfları da artık mülkiyet değil, eğitim farkları belirleyecektir"
    Bu hususta özel sektörlerin önemine dem vurarak bir ülkenin uzun vadedeki ekonomik başarısının verimliliğe bağlı olduğunu, bunun artış hızından ise özel sektörlerin sorumlu olduğunu belirtir. Kaldı ki verimliliği yaratmada hükümet firma ve bireylerin eğitime yatırım yapmalarının gerekliliğini vurgular. Verimlilik kavramıyla beceri ve yaratıcılığın sağladığı katma değeri kasteden Kozlu verdiği örnekte Amerikanın refahını şirketlerinden çok bu katma değere borçlu olduğunu açıklar. Sonuçta da eğitime daha çok yatırım yapan ülkelerin diğerlerine kıyasla ekonomi yarışında avantaj sağladıklarını belirtir.
    İkinci bölümde başta söz ettiğimiz Asya ülkeleri'nin (1950-1990) 40 yıllık bir sürede sağladıkları ekonomik başarının çeşitli alanlara uzanan bir analizi yapılıyor. Bu ülkelerin ekonomik kalkınmalarından önce (1968) Myrdal'ın yazdığı 1974 Nobel ödüllü "Asya'nın Dramı" adlı çalışmasına birçok kez yer veren Kozlu Myrdal'ın Asya toplumlarına egemen baskıcı rejimleri ve dinleri ekonomik kalkınmada engel gören savlarını bu ülkelerin nasıl çürüttüğünü bir bir açıklıyor. Baskıcı rejimi ekonomik kalkınmada gerekli "acı reçetenin" uygulanması için kullanan Japonya öncülüğündeki bu ülkeler dinlerinin temel öğretisi olan tasarruf bilincini etkin şekilde kullanarak kısa sürede büyük değişimler yaratıyorlar. İkinci bölümde işte bu değişimleri rakamlarla detaylı şekilde anlatan Kozlu değişme ihtiyacını iliklerine kadar hissetmiş bu ülkelerin gurur verici tablolarını gözler önüne seriyor.
    İncelemeyi gören ve kitabı okumak isteyen okurların canını sıkmak pahasına ekonomik kalkınmada Doğu Asya'nın izlediği ortak ve farklı yollara burada değinmenin gerekli olduğunu düşünüyoruz. Çünkü sanıyoruz ki burada ne kadar ayrıntıya girersek girelim bu incelemeyi okuyacak okuyucunun okuma istediğinde bir azalma olmayacaktır, doğaldır ki kitap burada söyleyebileceğimizden daha çok ayrıntı barındırmaktadır.
    Herşey II. Dünya savaşı sonrasıda kazanan devletlerin Japonya'nın askeri harcamalara fon ayırmasını önlemesiyle başladı. Japonya güçlenmenin yolunu böylece ekonomik şartlarını iyileştirmede aradı. Japonya'nın ekonomik kalkınmasının arkasında uzun yıllar tek parti yönetimi altında yönetilmesinin ama daha da önemlisi politikayla bürokrasiyi ayrı tutmayı başarması yatar. Japonya'nın iki temel birimi (MITI) Uluslararası Ticaret ve Sanayi Bakanlığı ve (MOF) Maliye Bakanlığı'nın beraber oluşturdukları vizyonlar da ülkenin günümüzdeki refahına erişmesini sağlamıştır. Özellikle MITI'nin en önemli aracı yönetimde kılavuzluk görevini yürütmesidir ki bu diğer Asya ülkelerine de örnek olmuş herbiri ekonomilerine kılavuzluk etmeyi presnip edinmişlerdir. Dünyadaki ekonomideki gelişmeleri yakından takip eden MITI "yönetimde kılavuzluk" yetkisini faal şekilde kullanarak Japon ekonomsinin olaylara hızla tepki vermesini ve esnek davranmasını sağlamıştır. Ek olarak, özel sektörden devletin para kazanmasını sağlayan yasal aracılığın kaldırılması ve kamu-özel sektör arasındaki iş ilişkilerinde yapıcı olmayacak bir üsluptan kaçınılması, devlet ve özel sektörün iş birliğine olumlu etkisi olmuştur. "Kamu-özel" arası işbirliğine ekonomisini kısa zamanda kalkındıran birçok Asya ülkesinde de rastlanmaktadır.
    Japonya ve onu takip eden Asya Kaplanları(G.Kore, Tayvan, Singaur, Malezya ve dahası) önce yaptıkları bir toprak reformuyla kırsal kesimde servet artışı sağladı, vatandaşın taşınmazlara paralarına yatırmamaları için de mülkiyete yapılacak yatırıma kısıtlamalar getirildi. Ardından paranın sanayi sektörüne yatırılmasını sağlamak için vatandaşı çeşitli yollarla (vergi muafiyeti gibi) teşvik etti. Bir yerden başka yere giden bu "ekonomi ateşleyici paranın" iyi yönetilmesi, sanayi sektörüne yatırımlarına yeterli teşviği sağlamak için bankacılık sistemi geliştirildi. Bu sırada var olan ve yeterli gelişmeye ulaşmış sanayi sektörleri derhal ihracata yönlendirildi. "Korumacı Dönem" diyebileceğimiz bu kısa sürede devlet içine kapanık politikalar izledi. Örneğin döviz alışverişini devlet eliyle yapılması temeline dayanan "Kambiyo Kontrolleri" yapılmaya başlandı. İthal ikamesi uygulanarak ithalatın giderleri düşürüldü. MITI'nin öncülüğünde sanayi sektörünün vizyonu ileri teknoloji ihraç edebilmek olarak belirlendi. Bu politika yerli sanayinin filizlenmeye başladığı zamanlarda devlet tarafından korunmasını, dünya standartlara eriştiğinde de dünyaya açılmasını destekliyecek özellikteydi. Bunun yanında Maliye Bakanlığı'nın görevi kamu harcamalarını en azami düzeyde tutarak tasarrufların çoğalmasını sağlamaktı.
    Diğer ülkelerin de hemen hemen bu doğrultuda yerli sanaylerini oluşturduklarını söylemiştik. Şimdi de ülke bazındaki farklara göz atalım.
    Güney Kore: Yakın zamanda yaşadığı iç çatışmalardan ülkenin dibi görmesi ve bundan sonra Kuzey Kore'deki gerginliğin sürekli bir hal alması Kore'yi ekonomik ve askeri anlamda güçlü olmaya iten en önemli etkenlerdi. Müttefiki Amerika'nın mali ve askeri yardımıyla ayakta kalan Kore'nin diğer ülkelerden bu yönde farkı olduğu söylenebilir. Ancak Amerkan yardımını G.Kore'nin şuanki refahına başlıca etken saymak hatalı olur, keza Amerika bu dönemde (1950 ve sonrası) Marshal yardımları gibi parasal desteklerle Avrupadaki ülkeler ve Türkiye'den Latin Amerika ülkelerine dek pek çok ülkeye yardım etmesine rağmen hiçbiri G.Kore gibi ekonomisini geliştirememiştir. Bu başarıyı G.Kore'nin içinde aramak daha doğrudur. Ekonomik alanda G.Kore'nin bir özelliği bünyesinde bulunan "chaebol"lerdir. Bu büyük ölçekli işletmelerin sayısı 10-15 kadar olup ülkenin toplam ihracatının neredeyse tamamını oluşturur. Devlet bu büyük firmalara yatırım yaparken küçük ve orta ölçekli işletmeleri ihmal etmiştir bu da G.Kore'nin zayıf yanını oluşturur.
    Tayvan: 1949'da Kıta Çininden göç eden iki milyona yakın milliyetçi partili, yönetici ve asker ve buradaki yerel halk tarafından kurulmuş G.Kore gibi liberal ekonomi politikaları uygulayan bu devlet G.Kore'nin aksine KOBİ'leri ayırt etmeksizin destek vererek bünyesinde 1,2 milyon işletme barındırır. Tayvan'ı bir KOBİ mozaiği şeklinde tanımlayan Kozlu'ya katılıyoruz. KOBİ'ler genelde küçük aile şirketlerinden oluşan, büyük sanayi şirketlerine komponentler üreten bir yapıdalar. Avantajları, yaratıcı fikirler üretecek ortama sahip olmaları. Daha önce verimliliğin öneminden bahsetmiştik. Bu mozaik devletin krizlerden kolayca sıyrılmasında da oldukça etkili. Kullanabilecekleri krediler çok sınırlı olduğundan düşük borçlanma ve yüksek özvarlık oranlarına sahip. Bu da onlara istikrarlı bir ekonomik büyüme sağlıyor.
    Singapur: Yeraltı kaynakları bakımından oldukça şanssız bir ülke olan Singapur kalkınmasını hizmet ve ulaşımda sağladığı üstün yeteneğe borçlu. Dünya'nın en modern ve iyi işletilen havalimanlarından biri olan Changi kargo ve yolcu taşımacılığı için oldukça cezbedici imkanlara sahip. Ulaşımı bilgisayar sistemlerine entegre etmeyi 25-30 yıl önceden başarmış olan Singapur, hızlı ve kaliteli hizmetiyle uluslararası taşımacılık sektörlerini kendisine çekiyor. İlaveten, Malezya ve Endonezya'daki petrol rezervlerine yakınlığı sayesinde bölgenin petrol rafine ve ticaret merkezi haline gelmiş. Dış yatırımlar konusunda da çekimser davranıp tasarruflara önem vermeyi tercih ederek komşularından ayrılır.
    1997 Asya Krizi'nin nedenlerine de ayrıntılı şekilde yer veren Cem Kozlu krizin başladığı devlet olan Endonezya'nın en çok etkilenen devlet olduğunu kaydediyor. Bunun sebebini
    *Ekomoik alandaki kurumsallaşma eksikliği
    *Birbirine akraba bağlarıyla bağlı devlet ve şirket yöneticilerinin kayırılması
    *Finans sektörünün şeffaf olmayışına bağlıyor.
    Krizin temelindeki sorunun 40 yılda bu ülkelerin muazzam şekilde büyümelerini sağlayan temel ilkelerinden (makroekonomik istikrar, teknolojiye odaklaşma ve küresel sisteme entegrasyon ) olmayıp finans sektöründeki denetim ve şeffaflaşma eksikliğinden kaynaklandığını savunuyor. Krizi kısa dönemde atlatan G.Kore, Tayvan, Singapur'u bu hususta örnek gösteriyor.
    Bundan sonra büyük kentlerin ekonomik kalkınmadaki önemli rol oyanayacağı anlatılıyor. Kent düzenlemelerinin öneminden ekonomik açıdan izlemeleri gereken politikalara kadar detaylı bir tavsiye bölümü var. Bu hususta Kozlu, Asya ülkelerinin zayıf noktasını da düzenli kentleşmenin yoksunluğu olarak tespit ediyor. Nüfus artış hızının düşmesinin ülkenin refahının daha hızlı artması için önem arz ettğini, bunu gerçekleştirmek için de adil gelir dağılımı, düzenli kentleşme ve etkili sosyal güvenlik tedbirleriyle kişilerin kendilerini "daha çok çocuk" yaparak sağlama almaktansa devletin sosyal hizmetleri kullanmalarının önemini belirtiyor.
    Üçüncü bölümde yani "Sonuçlar" bölümünde yazar bu ülkelerin kalkınma hikayelerinden ve kriz yönetimlerinden Türkiye'nin refaha erebilmesi için neler yapması gerektiğinden bahsederek bitiriyor. Bu hususta önemli olanlar sırasıyla
    *Eğitime ilkokuldan başlayarak kademe kademe azalacak şekilde fon ayırmak.
    *Bürokrasi kadrosunun sadeleştirlmesi ve dinazorlaşmış çoğunluğun yerine donanımlı beyinlerin getirilmesi.
    * Kamu harcamalarının etkili şekilde azaltılması için yasal düzenlemelerle sistemin açığının giderilmesi. Devletin parasının üçkağıtla çarçur edilmesinin böylece önüne geçilmesi.
    *Yapılan özel sektör teşvik ve yardımlarının kısa vadeli tutulması, bu alanda sektör kayırmaya son verilmesi ve teşviğin ne için kullanıldığının ve şirketlerin kaydettiği büyümenin hedeflenen alanda ve yeterli olup olmadığının sorgulanması.
    *Finans sektörünü şeffaflaştırarak yabancı yatırmcının güveninin sağlanması.
    *Kent ekonomilerinin desteklenmesi, belirli kent ve bölgelerin dış piyasaya açılması sağlanması.
    *Kamuya düşen görev özel sektör girşimciliğini ön planda tutup, bu husuta yukarıda belirtilen genel tutarlı ve açığı olmayan kurallar belirleyip haksız rekabet ve rantların önlenmesini sağlaması. Bunun yanısıra özel sektöre kılavuzluk ederek onun karşısında değil arkasında olması. Yani kısacası Özel-Kamu çatışmasına eğitimden sanayiye bütün sektörlerde bir son vermek.
    Tabii ki değinmediğimiz daha bir çok husus olsa da genel hatlarıyla kitaptan çıkarımlarımızı özetlemeye çalıştık. Bu ülkelerin başarılarına ilişkin kişisel gelişime uyarlanabilecek noktalarının varlığını yadsımıyor, bireylerin de ülkeler gibi vizyon arayışı içinde olması ve planlı şekilde yaşayıp, eğitimine önem vererek,sektöre yeni fikirler sunarak, geliştirdikleri organizasyon becerileri sayesinde ülkeye katma değer sağlayan pozisyonlara erişmelerinin gerekliliğine canı gönülden inanıyoruz.
  • Her yıl, kimyasal böcek ilaçları en az üç milyon köylüyü öldü-
    rüyor.
    Her gün, iş kazaları en az on bin işçiyi öldürüyor.
    Her dakika, sefalet en az on çocuğu öldürüyor.
    Bu suçlar haber bültenlerinde yer almıyor. Savaşlar gibi bunlar
    da zalimliğin normal halleri.
    Suçlular ellerini kollarını sallayarak dolaşıyorlar. Hapishaneler
    kitleleri katledenler için yapılmamış. Hapishaneler yoksulların hak
    ettikleri konut planı şeklinde inşa ediliyorlar.
    İki asırdan fazla bir zaman önce, Thomas Paine kendi kendine
    soruyordu:
    - Yoksul olmayan birini asmaları neden bu kadar tuhaf karşıla-
    nıyor ki?
    Teksas, yirmi birinci yüzyıl: darağacının müşterilerine son ye-
    mekleri veriliyor. Veda mönüsünde yer almalarına rağmen, hiçbi-
    risi ıstakoz ya da fileminyon seçmiyor. Mahkumlar alıştıkları üze-
    re, hamburger ve patates kızartması yiyerek dünyaya elveda deme-
    yi yeğliyorlar.
  • 538 syf.
    ·Puan vermedi
    Mein kamph
    Adolf Hitler’in kendi düşüncelerini, nazi Almanya’sının doktrinlerini ve belirli konulardaki fikirlerini anlatan kitaptır. hitler'in düşünce tarzından çok "bir nazi hangi konuya nasıl bakar?" sorusunu da bulabileceğiniz bir kitap. naziler toprak bütünlüğüne nasıl bakar? alman ırkının gelişmesi için neler yapılmalıdır? askeriye nasıl olmalıdır? üstün ırk nedir? gibi bir çok soruya cevap bulabileceksiniz. hitler'in çok zeki bir adam olduğunu düşünmüşümdür hep. çünkü alenen ırkçılığı savunmasıyla, doğal seleksiyona inanıp bunu kaldırmayanların yok olmasıyla ilgili düşüncelerini söylemesiyle desteklenmesi çok zor bir insan. fakat hitler'in anlattıkları bence doğanın gerçek yüzü. sadece hitler bu acı yüzü dışarıya vurabildi.

    kavgam genel olarak ağır bir kitap, lakin nazi almanyasının kuruluşunu ve hitler'in nasıl başa geldiğini merak ediyorsanız mutlaka okumalısınız bu kitabı. çünkü bir devleti anlamak için öncelikle o devleti kuran ve yöneten adamın düşüncesini anlamalısınız bence. çünkü "hitler 6 milyon yahudi yaktı" diye yüzeysel bakarsanız konuya hiçbir şey anlayamazsınız. hitler'in yaptığını doğru bulmuyoruz ama bunu neden yaptı? hangi gerekçelere dayanarak yaptı? bunları bilerek hitler'i değerlendirmek/eleştirmek lazım. çünkü hiçbir insan durduk yere milyonlarca yahudiyi toplama kamplarında yakmaz.
    sanılanın aksine davasını anlatmaz, davasının ortaya çıkma nedenlerini yazar.bu sebepledir ki, bismarck imparatorluğu sonrası alman tarihini-siyasi partilerinin geçmişini bilmeyen birisi anlamakta zorluk çeker.

    zaten hitler, bunu dünya'ya duyurabilecek bir manifesto şeklinde yazmamış - askeri kanatta gücünü arttırmak için askerlik arkadaşlarına yazmış.
    okurken, her ne kadar objektif davranıp, tarihi gerçeklerle tartmaya çalışsanız bile, yazan kişinin ciddi psikolojik sorunlar yaşadığını anlayabileceğiniz bir kitap.

    Hitler’e göre yahudilerin yok edilmemesi alman ırkına ve dünya'ya karşı yapılacak en büyük kötülüklerden birisiydi.

    aslında hitler çocukluğunda yahudi aleyhtarı birisi değildi. pek haz etmiyordu, ancak onlara yapılan sistematik baskının da aşırı olduğu kanaatindeydi. kavgam'da bu konudan şöyle bahseder:

    "...linz'de az sayıda yahudi vardı. yüzyıllar sonunda dış görünüşleri bakımından avrupalılaşmışlardı; diğer insanlara benziyorlardı. hatta onları alman zannediyordum. bu zannımdaki saçmalığı fark etmemiştim, çünkü onlarla bizim aramızdaki fark, sadece onların başka dine bağlı oluşlarından ibaret gibi geliyordu. onların dini inançlarından dolayı sürgün edildiklerine inandığım için, aleyhlerine olan konuşmalara antipati duyuyor, hatta bazen bu his nefret derecesine vuruyordu..."

    ancak daha sonra hitler yaşı ilerledikçe birşey fark ediyor, kısaca anlatıyım:

    hitler'e göre, kendi tabiriyle "avusturya imparatorluğu" alman ırkına zarar veriyor, "büyük" almanlar'ın gelişmesine engel oluyordu. o dönemde yahudiler de israil devletinin kurulması için avrupa'daki krallara tabiri caizse "yalakalık" yapıyordu, onların desteklerini arıyordu. bu ortamda viyana basınında muazzam bir saray yalakalığı vardı. hitler ilk başta bunu liberalliğin bir gereği olarak yorumladı. ancak daha sonra yine kendi tabiriyle "tiksinmeye" başladı.

    bu esnada da fikir babası, idolü (karl lueger) onun hayatına girdi. hitler'in kitapta da anlattığına göre daha sonra şöyle oldu:

    "...özellikle sosyal hayatta, herhangi bir pislik, bir rezillik olsun da, buna en az bir yahudi katılmamış olsun, bu mümkün değildi..."

    "...sanat hayatının ortaya çıkarttığı bütün hayasız, pis eserlerin sahiplerini dikkatle araştırdım. bu araştırmaların sonu yahudilerin aleyhine idi. onlara karşı evvelce beslediğim iyi niyet iyice sarsılıyordu. his istediği kadar isyan etsin, akıl gerçek sonuçları çıkarıyordu..."

    peki çözüm neydi? hitler'e göre yahudiler başka bir coğrafyaya sürülmeyle zaptedilecek bir kavim değildi. çok güçlü ve örgütlü, birbirlerine "hitler'i kıskandıracak derecede" bağlılardı. bu yüzden tek bir çözüm vardı: ortadan kaldırmak.

    "...eğer yahudi, marksist fikir sayesinde bu dünya milletlerine karşı bir zafer kazanırsa, başına takacağı zafer tacı, insanlığın ölüm tacı olacaktır. o zaman üzerinde yaşadığımız dünya, milyonlarca yıl önce olduğu gibi insansız ve boşlukta ıssız bir şekilde kalacaktır..."

    Nefretini seven bir adamın saplantıları sayesinde milyonlarca insanı nasıl öldürdüğünü birinci ağızdan dinlemiş oldum kitabı okuyarak....

    Dini çekişmelerden ve dini inanışlardan çıkan her türlü düşmanlığı, hoşgörü ve insaniyet adına daima kınamaktan da kendimi alamıyordum.”

    Yukarıdaki sözleri sarf eden bir insan milyonlarca insanı yakıyor çoluk çocuk yaşlı demeden bu nasıl bir yaman çelişki dedim çoğu yerde:(


    Irkçılık cahilin sığınağıdır. Bölmek ve yok etmek ister. Özgürlüğün düşmanıdır ve kafaya kafaya çarpışıp yok edilmeyi hak eder.Pierre Berton

    Elimden geldiğince önyargısız okumaya çalıştım fakat sayfa 200 den sonra bir insanın gözü nasıl bu kadar dönebilir şaştım , midem kalktı .....

    Okumalı mı kitabı ? Evet okumalı karşıt görüş olsa bile ......


    https://youtu.be/aS4YDuTfJ7Y
  • “Harp sürdükçe büyük devletler zayıflayacakları için kapitülâsyonlardan ve her türlü yabancı baskı ve kontrol şartlarından kurtulacaktık. Birinci Dünya Harbi sırasında iki milyon kurban verdikten sonra dahi Kuvay-ı Milliye ile başa çıkamıyan Batılı devletler, bütün ordusu ayakta duran imparatorluğa karşı elbette herhangi bir harekette bulunamıyacaklardı.”
  • İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin birinci oturumunda konuşan İBB CHP Grup Başkan Vekili Subaşı, Fatih tablosunun ‘israf’ olduğunu söyleyen AKP’lilere, İBB’nin 2012 yılında Kore gezisi için 10,5 milyon sterlin harcadığını söyleyerek yanıt verdi.
    https://turkiye24.net/...lari-ortaya-cikiyor/
  • 148 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Bu ülkede bir senin adını bir de senin adını yaşatanları yaşatmadılar Atatürk.
         Uğur Abi de bu insanlardan biriydi. Yakışıklı olmak için ne saça ne gözlüğe ihtiyacı olan bir adam. Bir YAZAR ki kalemi senden benden güzel.
            Uğurlar olsun... Doğruları yazmaktan bir an korkmayan yiğit insan.

    Uğur Mumcu'nun yazıları bugün günceldir. Bunlar, yarınki kuşaklar hesabına kuşkusuz ibret alınması gereken bir tarih dersi yerine geçecektir. Nadir Nadi

    Uğur Mumcu'dan söz ederken her zaman «Yiğit genç, dostum ve değerli meslekdaşım» derim.Hıfa Veldet VEÜDEDEOĞLU

    Uğur Mumcu, zehir gibi kalemiyle, yetkin bir köşe yazarı, bir araştırmacı, dürüst bir gazetecidir.İlhan SELÇUK

    Ellerin dert görmesin Uğur Mumcu! «Sakıncalı Piyadexyi yazdığın için, eline sağlık, ağzına sağlık, canına sağlık...Kendi yazdıklarıma gülemem ama, senin yazılarını gülerek okudum. Acı acı gülmek deyimi var ya, işte öyle acı acı güldüm.Aziz NESİN * *



    Ah Atam !
    Bu ülkede yapılan yolsuzluklar iki şeye vurulur.
    Ya senin 6 okundan biri : Milliyetçilik.
    Ya da güzel dinimiz: İslamiyet.

    İkisini de bir güzel çamurla yıkarız!

    Yok canım bizimki mefkure meselesi siyasetle ne ilgimiz olur diyerek  "Ocak"  adı altında yapılan yolsuzluk ve rüşvet, gasp,adam yaralama ve öldürme ve ülkü denen nazlı gelin.

    ALLAHA KURANA BAYRAĞA ASLA DİL UZATTIRMAYIZ AMA BİR GÜZEL KULLANIRIZ.

    İkinci olarak da "DİN"

    DOLAR
    DİN
    DEVLET
    DÜNYAYI SEN YÖNET


    https://youtu.be/3YX0TQGhXv8 tıpkı şu videodaki gibi.

    «sistem» budur. Bu sistem gereği, dışsatım şirketlerine yurtdışından gönderilen dövizin bir bölümü, işte böyle, uyuşturucu madde kaçakçılarının hesaplarından gelmektedir.ENKA, uyuşturucu madde kaçakçısı Sabit Tırnovalı'yı hiç tanımamış olabilir. Ancak «sistem» böyle işliyor.

    Böyle işlediği için de ANAP, Türk parasının kıymetini koruma hakkındaki 28 sayılı karara ilişkin tebliğin 5. maddesini, 28 Aralık 1983 günü değiştirip, «Türkiye'ye her türlü yoldan ve cinsten döviz ithali serbesttir. Hiçbir kayda tabi tutulmaz ve menşei araştırılmaz» hükmünü getiriyor.Her şey o kadar açık ki..(1   Ocak  1988)

    Bu ülkede değer görmek istiyorsan yapman gereken altın kural :

    1- Gidip güzel bir abdest alacaksın. Sonra gidip gül suyunu,hacı yağını sürüneceksin.

    2- Ceketinin köşesine Bayrak rozeti takacaksın.

    3- Cuma'ya gideceksin. Namazda en ön safta duracaksın.

    4- Ya bir "Tarikata" ya bir "Ocağa " kaydını yaptıracaksın.

    5- Milleti bir güzel soyacaksın AMA BAYRAK, DİN VE VATAN ADI ALTINDA!!!!

    6- Atatürk'e ya hakaret edeceksin. Ya da oklarına sığınarak sapık işler yapacaksın. OKLARINI ALET EDECEKSİN.


    ŞU ŞEKİL BİR PROFİLİN OLACAK YANİ :

    BEN VATANINI BAYRAĞINI ÇOK SEVEN BİR ÜLKÜCÜYÜM.
    TURAN DENEN KUTSAL HAYALLE YAŞIYORUM.
    ÜLKÜ DENEN NAZLI GELİNE İNANIYORUM.
    TÜRKLÜK BENİM KIRMIZI ÇİZGIMDİR.
    AMA SUUDİ ARAPLARA ARSA PARSELLER
    AMERİKAN DOLARINI GÖRÜNCE TÜRK PARASINDAKİ ATATÜRK'ÜN ADINI UNUTURUM. :)))))

    Birtakım şeyhlerin, dedelerin, seyitlerin,çelebilerin, babaların, emirlerin arkasından sürüklenen; kaderlerini, hayatlarını falcılara, büyücülere, üfürükçülere, muskacıların ellerine bırakan insanlardan meydana gelmiş bir topluluğa millet gözüyle bakılabilir mi?

    Mustafa Kemal Atatürk

    HÜSEYİN YILDIZ (Aydın) - Sayın Başkan, teşekkür ediyorum.

    Tam 17 Aralık 1927'de Mustafa Kemal Atatürk Mecliste şunu diyor: "Efendiler, biz tekke ve zaviyeleri din düşmanı olduğumuz için değil; bilakis, bu tip yapılar din ve devlet düşmanı olduğu, Selçuklu ve Osmanlı'yı bu yüzden batırdığı için yasakladık. Çok değil, yüz yıla kalmadan, eğer bu sözlerime dikkat etmezseniz göreceksiniz ki bazı kişiler bazı cemaatlerle bir araya gelerek bizlerin din düşmanı olduğunu öne sürecek, sizlerin oyunu alarak başa geçecek ama sıra devleti bölüşmeye geldiğinde birbirine düşeceklerdir. Ayrıca, unutmayın ki o gün geldiğinde her bir taraf diğerini dinsizlikle suçlamaktan geri kalmayacaktır."

    Yani doksan yıl önce Atatürk bugünü görmüştü Sayın Bakanlarım. (CHP sıralarından alkışlar)

    BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Yıldız.



    12 Eylül sonrasında buna benzer bir başka «bilmece» ortaya çıktı:Tarikatlar..Nakşibendiler.. Süleymancılar.. Rufailer.. Cerrahiler.. Kadiriler.. Melâmiler.. Nurcular..Bu tarikatların bazıları, sağcı siyasal partiler içinde «güçleri oranında. temsil» ediliyorlar.
    Bu tarikatlar neyin nesidirler? Kimin fesidirler.


    Şu videoları yeterli görüyorum.
    https://youtu.be/bspg9F6Glo0
    https://youtu.be/JzKApxmPY_0
    https://youtu.be/3ObE4bQvEIA
    https://youtu.be/BH4-ki9mQPs
    Bunun yanında dönemin yolsuzluklarına ve o dönemdeki siyasi isimlere değinmiş Uğur Abim.

    ANAP, yasanın 22. maddesinde yaptığı bir değişiklikle döviz, altın ve gümrük kaçakçılarına pasaport verilmesini sağlamıştı.Aralarında bir «ANAP kurucusu banka genel müdürü»-nün de bulunduğu «altın kaçakçılığı sanıklarının yurtdışına çıkışları bu yasa değişikliği ile sağlanmıştı.Bugünkü yasa tasarısı bu liberallikte daha da ileri adımlar atarak yüz kızartıcı bütün suçları pasaport yasaklarının dışına çıkarıyor. Ya siyasal nitelikli suçlar? Onlar kalıyor.Tasarı, fuhuş tacirlerine liberaldir, hırsızlara liberaldir, yiyicilere liberaldir, rüşvetçilere liberaldir, sahtecilere41liberaldir, dolandırıcılara, inancı kötüye kullananlara, hileli müflislere liberaldir.Daha başka kimlere liberaldir tasarı? Kaçakçılara liberaldir. Silâh ve mermi kaçakçılarına liberaldir. Silâh kaçakçılarına, uyuşturucu madde kaçakçılarına, döviz kaçakçılarına, altın kaçakçılarına, gümrük kaçakçılarına liberaldir tasarı.Başka kimlere liberaldir tasarı? Adam kaçıranlara, alıkoyanlara liberaldir., işgalcilere liberaldir, yurda dinamit ve bomba sokanlara Ceza Yasa-sı'nın 313. maddesi gereğince «cürüm işlemek için teşekkül meydana getirmek» suçundan mahkûm olan ülkücü eylemcilere liberaldir. Bu eylemcilere yataklık edenlere liberaldir, uçak kaçıranlara liberaldir.Bütün bu suçlara, bu suç sanıklarına karşı liberal olan tasarı, kimlere karşı liberal değildir?Siyasal suçlara liberal değildir; 141, 142 ve 163'lük suçlara liberal değildir, sosyalist parti kurucularına, yöneticilerine liberal değildir.Söz gelişi, tasarı, silâh kaçakçılığından hükümlü Abu-zer Uğurlu'ya liberaldir. TİP'in ilk Genel Başkanı M. Ali Aybar'a değildir!Avukat Halit Çelenk'e liberal değildir. Avukat Turgut Kazan'a liberal değildir. Yalçın Küçük'e, İsmail Beşikçi'ye liberal değildir. Doğu Perinçek'e, Prof. Sadun Aren'e, sanatçı Ahmet Kaya'ya liberal değildir. Prof. Hüseyin Hate-mi'ye liberal değildir.Tasarı Marksistlere liberal değildir, sosyalistlere liberal değildir, İslamcılara  liberal değildi.
    ........
    ..
    ..... Bu düzenin Faruk Taşar'lı, bol dövizli, avantalı ve rüşvetli bölümünün adı «nepotizm» olarak bilinir. «Nepotizm» Türkçede «hısım-akraba kayırmacılığı» anlamına gelir.
    ...

    GAP adlı uçak için 18 milyon dolar (24.7 milyar) ödenmişti. «TC-ANA» adlı uçak için herhalde birkaç milyar lira daha ödendi.Ne çıkar efendim! Başbakanımıza az bile...
    ...

    Bunca dış borç yükü altında inim inim inleyen bir ülkede bir Başbakan dünyanın eh lüks iki uçağını satın alıyor.Kimseden ne ses çıkıyor, ne de bir nefes.
    ...

    Kitapta geçen diğer başlıca konular  :

    -12 Eylül
    -Rabıta
    -Cia
    -Tip
    -Gap Projesi
    -Tarikatlar

    ...



    «Polis devleti» miyiz? Yoksa bir «hukuk devleti» mi? Devleti, kimlikleri bizlerce bilinmeyen «gizli yargıçlar» mı yönetiyor, yoksa halkın oyu ile seçilenler mi?


     Ne yapalım «körebe» oynuyoruz. Demek oyunun kuralı böyle.



    Ülkede demokrasi olmazsa insanlar, siyasal düşünceleri ve felsefî inançlarından ötürü binbir türlü baskı altında tutulurlarsa, basını susturmak için yasa üzerine yasa getirilirse, bu ülkede güvenlik örgütlerinin başına ister «muvazzaf korgeneral», ister «emekli korgeneral» getirin, sonuç değişmez.


    Şu örnek yeterli olur sanırım

     Borçlular, bir gün kapılarının Kemal Araş gibi katiller tarafından çalınacağından korkmaktadırlar.İstanbul'da ve Ankara'daki «senet cinayetleri» para piyasasında kaba  kuvvetin kol gezdiğini gösteriyor.Serbest piyasa ekonomisi ne güzel de tıkır tıkır işliyor, değil mi?

    Bunca ŞEREFSİZLİKLERE rağmen elimizde SAĞLAM NE VAR ?

     -> HUKUK VE DEMOKRASİ (!)
     -> ATATÜRK İLKE VE İNKILAPLARI (!)
     -> CADDE VE SOKAK İSİMLERİNDE MUSTAFA KEMALLER, , ATATÜRKLER, MİDHAT PAŞALAR, ZİYA GÖKALPLER,KAZIM KARABEKİRLER (!)
    -> YAYIN - BASIN HÜRRİYETİ (!)
    -> MİLLİ SERVETLERİN KORUNUMU (!)
    ->DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ (!)
    -> MİLLİ BAYRAMLARIN KUTLANMASI (!)
    -> EĞİTİMDE FIRSAT EŞİTLİĞİ (!)
    -> İŞÇİ HAKLARI (!)
    -> YAŞAMA HÜRRIYETI (!)
    -> SAĞ - SOL KARDEŞLİĞİ (!)
    -> ATATÜRK 'E SAYGI VE SEVGİ (!)
    ->LAİK EĞİTİM SISTEMİ (!)
    -> HER BAKIMDAN TAM BAĞIMSIZLIK (!)

    DAHA NE OLSUN CANIM , BU KADARLA HAMDOLSUN !!!!!!!!!!!

    İncelememin son sözlerini Ülkemizin Kurtarıcısı Başkumandanımız Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk 'ün Gençliğe Hitabe'si ile bitirmek istiyorum.  Bu örgütlerden nasibimizi alırsak bu kitapta da ne demek istendiğini gayet iyi anlarız.


    Ey Türk gençliği! Birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

       Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin. Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. 𝐂𝐞𝐛𝐫𝐞𝐧 𝐯𝐞 𝐡𝐢𝐥𝐞 𝐢𝐥𝐞 𝐚𝐳𝐢𝐳 𝐯𝐚𝐭𝐚𝐧ı𝐧 𝐛ü𝐭ü𝐧 𝐤𝐚𝐥𝐞𝐥𝐞𝐫𝐢 𝐳𝐚𝐩𝐭 𝐞𝐝𝐢𝐥𝐦𝐢ş, 𝐛ü𝐭ü𝐧 𝐭𝐞𝐫𝐬𝐚𝐧𝐞𝐥𝐞𝐫𝐢𝐧𝐞 𝐠𝐢𝐫𝐢𝐥𝐦𝐢ş, 𝐛ü𝐭ü𝐧 𝐨𝐫𝐝𝐮𝐥𝐚𝐫ı 𝐝𝐚ğı𝐭ı𝐥𝐦ış 𝐯𝐞 𝐦𝐞𝐦𝐥𝐞𝐤𝐞𝐭𝐢𝐧 𝐡𝐞𝐫 𝐤öş𝐞𝐬𝐢 𝐛𝐢𝐥𝐟𝐢𝐢𝐥 𝐢ş𝐠𝐚𝐥 𝐞𝐝𝐢𝐥𝐦𝐢ş 𝐨𝐥𝐚𝐛𝐢𝐥𝐢𝐫. 𝐁ü𝐭ü𝐧 𝐛𝐮 ş𝐞𝐫𝐚𝐢𝐭𝐭𝐞𝐧 𝐝𝐚𝐡𝐚 𝐞𝐥𝐢𝐦 𝐯𝐞 𝐝𝐚𝐡𝐚 𝐯𝐚𝐡𝐢𝐦 𝐨𝐥𝐦𝐚𝐤 ü𝐳𝐞𝐫𝐞, 𝐦𝐞𝐦𝐥𝐞𝐤𝐞𝐭𝐢𝐧 𝐝â𝐡𝐢𝐥𝐢𝐧𝐝𝐞 𝐢𝐤𝐭𝐢𝐝𝐚𝐫𝐚 𝐬𝐚𝐡𝐢𝐩 𝐨𝐥𝐚𝐧𝐥𝐚𝐫, 𝐠𝐚𝐟𝐥𝐞𝐭 𝐯𝐞 𝐝𝐚𝐥𝐚𝐥𝐞𝐭 𝐯𝐞 𝐡𝐚𝐭𝐭𝐚 𝐡ı𝐲𝐚𝐧𝐞𝐭 𝐢ç𝐢𝐧𝐝𝐞 𝐛𝐮𝐥𝐮𝐧𝐚𝐛𝐢𝐥𝐢𝐫𝐥𝐞𝐫. 𝐇𝐚𝐭𝐭𝐚 𝐛𝐮 𝐢𝐤𝐭𝐢𝐝𝐚𝐫 𝐬𝐚𝐡𝐢𝐩𝐥𝐞𝐫𝐢, ş𝐚𝐡𝐬𝐢 𝐦𝐞𝐧𝐟𝐚𝐚𝐭𝐥𝐞𝐫𝐢𝐧𝐢 𝐦ü𝐬𝐭𝐞𝐯𝐥𝐢𝐥𝐞𝐫𝐢𝐧 𝐬𝐢𝐲𝐚𝐬𝐢 𝐞𝐦𝐞𝐥𝐥𝐞𝐫𝐢𝐲𝐥𝐞 𝐭𝐞𝐯𝐡𝐢𝐭 𝐞𝐝𝐞𝐛𝐢𝐥𝐢𝐫𝐥𝐞𝐫. 𝐌𝐢𝐥𝐥𝐞𝐭, 𝐟𝐚𝐤𝐫𝐮𝐳𝐚𝐫𝐮𝐫𝐞𝐭 𝐢ç𝐢𝐧𝐝𝐞 𝐡𝐚𝐫𝐚𝐩 𝐯𝐞 𝐛𝐢𝐭𝐚𝐩 𝐝üş𝐦üş 𝐨𝐥𝐚𝐛𝐢𝐥𝐢𝐫.
      
    Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.

                                                                           Mustafa Kemal Atatürk
  • 112 syf.
    Kurbana değil saldırgana acımak, kurbandan taraf değil de saldırgandan taraf hissetmek, saldırganla özdeşleşmek mümkün olabilir mi? Düşününce tüylerimizi diken diken eden bu durumun ilk bakışta olamayacağını düşünürüz genellikle, ama eğer saldırganı mükemmelleştirilmiş insanî değerlerle donatıp kurbanı ve hayatını da bu donatının aksesuarı haline getirebilen ve tutarlı görünen bir felsefenin gücünü arkanıza alırsanız, insanların kurbanı ve mağduru unutup saldırganla kendilerini özdeş hissetmelerini sağlayabilirsiniz.

    Camus, öleceğimizi bildiğimiz halde hayatımıza değer vermemiz ve anlamsız olan hayata anlam katma çabamızın absürd olduğunu söyler. Camus’nün Yabancı romanının kahramanı Meursault şöyle söyler: “Herkes bilir ki hayat yaşamaya değmez. Aslına bakarsanız insan ha otuzunda ölmüş ha yetmişinde, pek önemli değildi.” (s109) (1). Meursault hepimizin zaman zaman içine düşebildiği anlamsızlık hislerinin pençesinde kıvranırken mi böyle düşünmektedir yoksa nihilizme mi sürüklenmektedir? Nihilizm onun benliğini sarar ve ardından kendi sınırlarını aşıp başkasının hayatıyla ilgili hükümlerini de biçimlendirmeye başlarsa, yani nihilizmini dışsallaştırıp kendinde de geriye sadece absürd kavramı kalırsa nasıl bir Meursault karşımıza dikilecektir? Camus kahramanına cinayet işleterek bu sorunun cevabını bize verir. Camus’nün filozof kahramanının sonlandırdığı hayat, kahramanın kapıldığı absürd fırtınasında önemsiz bir ayrıntı olarak kalmalı mıdır bu noktada, yoksa o da felsefesi yapılmaya değer midir? Kurbanın nihilizmi kendi iradesi ile benimsemiş olduğunu bilsek sorun kalmayacaktır ama nihilizm ona zoraki giydirilmiş bir elbise gibi durmaktadır, çünkü kurban, iliklerine absürdite işlemiş bir başkasının iradesi doğrultusunda öldürülmüştür, kendi seçimini yapamamıştır. Aslında asıl absürd olan kurbanın durumudur. Ama eğer biz saldırganın durumunu absürd olarak nitelersek bir suçu gözardı etmemize yolaçmaz mı bu durum, daha geniş boyutuyla da toplu kıyım ve soykırımların kapısını aralamaz mı?


    1957 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Albert Camus’nün Yabancı romanı bizi bu yönden derin bir çelişki içinde bırakmaktadır. Romanın kahramanı, Cezayir’li bir Fransız olan Meursault, bir Cezayir’li Arap’ı umursamadan öldürür. Kendisi de Cezayir’li bir Fransız olan Camus, romanın felsefesini neden öldürülen Arap’ın hayatı üzerine değil de öldüren Fransız’ın üstüne kurar? Babasını hiç tanımadan büyümüş olan zavallı, yardımsever, saygılı Fransız saldırganın tüm insani yanları bizi saracak derecede ustaca ve ayrıntılı olarak verilirken kurbanın Arap olduğunu bilmek dışında insani hiçbir özelliği romanda yansıtılmamıştır, okur onun ölümü üzerine hiç düşündürülmez, inkarcı bir bakış açısı ile kurban hemen silinir gider. Babasını romanın kahramanı gibi hiç tanıyamadan 1 yaşında iken kaybetmiş olan Camus’nün bu romanı yazdığı 1942 yılından 3 yıl sonra Fransa, 1945 yılında Cezayir’de 1,5 milyon Arap’ın ölümü ile sonuçlanacak olan Cezayir bağımsızlık hareketini bastırma savaşını başlatacaktır.

    Romanın bir sahnesinde, mahkemede savcı “hele bu adamda rastlanan türden bir kalpsizlik toplumu içine sürükleyecek bir uçurum halini alırsa” der (s97). Gerçekten de sanki romandan 3 yıl sonra romanın kahramanının kalpsizliği toplumu içine sürükleyecek bir uçurum halini almıştır ve daha 1 yıl önce işgalci Almanlar’ın istilasından kurtulmuş olan Fransızlar 1,5 milyon Cezayirli Arap’ın katledilmesine sessiz kalır, keza Camus de. Fransızlar ve Camus, romandaki gibi yoketme eylemini değil, tamamen başka şeyleri tartışırlar, katliam kurbanları romanda ölür ölmez silinip giden kurban gibi silinip gidiverirler Fransız halkının gözünde. Meursault aslında bir Arap’ı öldürmekten sanıktır ama mahkemede hakim, savcı, jüri üyeleri ve basın sanığın ahlaki yönüne ve aldırmazlığına odaklanmıştır. Savcı, “bu cinayetin kendisinde uyandırdığı dehşetin, sanığın duygusuzluğunun uyandırdığı dehşetten daha çok olmadığını” söyler mahkemede (s98). Meursault’nun avukatının en fazla 1 yıl ağır hapisle kurtuluruz dediği dava başka bir yöne sapmıştır ve umulmadık konular yargılanmaktadır. Bir Arap’ın hayatından daha önemli olan nedir? Aslında kimse Arap’ın ölümü ile pek fazla ilgilenmemektedir, herşey dönüp dolaşıp sanığın, annesinin ölümüne karşı kayıtsızlığı, annesinin ölümünden bir gün sonra hiçbirşey olmamış gibi yaşamını sürdürmüş olmasına gelip dayanmaktadır. Meursault’nun avukatı, “bu adamı anasını gömdü diye mi suçluyoruz anlayalım” diye isyan eder (s93). Ama savcı “anasını manen öldüren bir adam kendisini dünyaya getirenlerin canına kıyan kimse kadar insanlıktan çıkar (s98). Bugüne kadar bu güç görevimde hiçbir zaman bu derece kutsal ve amansız bir görev bilinciyle ve insana sadece korkunç şeyler esinleyen bu adamın karşısında duyduğum türden bir nefretle, bu derece kendimi dengelememiş ve rahat olmamıştım” (s99) diyerek idam talebinde bulunur. Ancak savcının gayreti ve Camus’nün vicdanı, yine de sanığın kalpsizliğinin yarattığı uçuruma düşmekten kurtaramaz Fransızlar’ı. Hastalık artık bulaşmış, Fransız toplumu da absürde kapılmış ve başka toplumların iradesi dışında onlara nihilizm ihraç etmek zorunluluğu içine girmiştir. Camus bu durumu çok önceden bilinçsizce teşhis edip romanlaştırmış ve yaklaşan kıyımın haberini vermiştir.

    Romanda Arap’ın ölümüne karşı Fransızlar’ın takındığı tavır ile Fransız kamuoyu ve Camus’nün 1,5 milyon Arap’ın öldürülmesine karşı takındıkları tavır arasında da ilginç benzerlikler vardır. Camus Cezayir olayları ile ilgili, doğup büyüdüğü toprakların insanlarının yanında değil, olayların faili olan Fransız devletinin yanında olmuştur. Cezayir bağımsızlık hareketini, paranoid bir bakış açısı ile, Sovyetler Birliği ve Arap Milliyetçiliği’nin demokrasinin beşiği özgür Avrupa’yı güneyden kuşatma projesi olarak görmüştür ve bu nedenle Cezayir’in tam bağımsızlığına karşı çıkmıştır. İspanya’nın Faşist yönetimden kurtulması için uğraşan Camus’nün Cezayir’in bağımsızlığı sözkonusu olduğunda takındığı tavır çifte standartlı iç dünyasını belli etmektedir. Camus Sovyetlere karşı Doğu Almanya, Polonya, Macaristan’daki tüm ayaklanmaları desteklemiştir. Romanın kahramanı gibi hem çok iyi hem de çok kötüdür.

    Romanda dikkat çeken şeylerden biri de Fransız kahramanların insani ve ruhsal derinlikleriyle ele alınırken Arap kahramanların ele alınış biçiminin oldukça yüzeysel olmasıdır. Hatta bay Salamano’nun köpeğinin duygusal dünyası bile önemli bir ayrıntı haline gelir. Buna ek olarak romanın karakterleri ile ilgili önemli bir yarılma da dikkati çeker; karakterler iki gruba ayrılmış gibidir: Fransız, isimleri olan, ayrıcalıklı, duygusal ve felsefi derinliği olan, şiddet uygulayan birinci grup ile Arap, isimsiz, şiddete maruz kalan, yaşama hakkı bile tartışmalı, duygusal ve felsefi derinliği olmayan ikinci grup. Bay Salamano köpeğini sürekli döver, komşu Raymond Sintés bir Arap kadını kullanır, döver, Meursault Raymond’un lehine tanıklık yapar ve polis Arap kadına uygulanan şiddet karşısında saldırgan Fransız’a sadece uyarı cezası verir, Raymond ve arkadaşı Masson Arap kadının erkek kardeşi ve arkadaşını bir güzel döverler, en sonunda da Meursault Arap kadının kardeşini dört kurşun sıkarak öldürüverir. Araplar’a yönelik şiddetin ve öldürme eyleminin hiçbir vicdani muhasebesine rastlanmaz romanda, çünkü bütün saldırganlar absürd kılıfının arkasına saklanmıştır. Asıl absürd olan kendi vatanında yaşayan yerli halkın işgalci başka bir halk tarafından baskıya ve zulme maruz kalması değil midir? Camus yaklaşmakta olan felaketin farkına vardığı zaman zulmedenlerin absürd kılıfına sığınacaklarını farketmiş ya da daha acı olanı onlara absürd akımından bir kılıf hazırlamıştır. Bu kılıf tamamen felsefi bir motiftir, ama aynı zamanda haçlı seferleri ve cihad eylemindeki dinsel motifler gibidir de, yani öldürmeyi haklı gösterir bir yerde, yoketme hakkı tanır, öldürme ve yoketmenin yarattığı acıları gizler, kurbanların durumundan daha önemli hale getirilir saldırganın sorunları. Absürd felsefesinin de dinsel saldırganlıktaki gibi saldırıyı ve saldırganı kutsadığını, yücelttiğini görüyoruz dikkatle düşününce, çünkü romanı okurken mağdurların çektiği acılara zerre kadar odaklanmadan varsa yoksa saldırganın hayatı, çıkmazları, acıları öne çıkıyor okuyan için, bir yerde saldırgana acıyacak hale bile geliyorsunuz kanı dökülenleri unutup.

    Ateist bir filozofun felsefesi nasıl dinsel bir felsefeye bu kadar yakın olabilir? Saldırganın yüceltilmesi zorunluluğu mu? Sömüren kendisini haklı hissedebilmek için kendine güç verecek bir zemin yaratmak zorundadır, yoksa uygulamak zorunda kalacağı şiddeti kendisinin ve başkalarının gözünde mazur gösteremez, vicdanı ile başa çıkamaz. Bunun için sömüren, kendisini yüceleştirecek kavramlar yaratmaya çalışır; o iyi, zeki, gelişmiş, medeni, duyguları olan ve bütün bunlar nedeniyle yaşamayı hakedendir, tıpkı Yüzüklerin Efendisi eserindeki Elf’ler, Hobbit’ler gibi. Sömürülen ise ikinci sınıf, geri, düşünsel ve duygusal derinliği olmayan ve bunların sonucunda da yaşama hakkı olmayandır, tıpkı Yüzüklerin Efendisi eserindeki Org’lar gibi. Sömürmeye niyetli olanlar inanç zeminlerini bu biçimde kurunca sömürmeleri kolaylaşır. İşte bu yüzden, yani bir filozofun felsefesi bir inanca dönüştüğü için dinsel bir motife benzemeye başlar. Romanın kahramanı gibi çelişkileri içinizde büyütmeye başlarsınız, Meursault gibi Fransızlar ya da diğer sömürgeciler de iyiyi ve kötüyü birarada barındırmaktadırlar. Kendi ülkesi içinde ve kendisi gibi olanlar için sonsuz özgürlük, adalet, hoşgörü sunan bir millet başkasına karşı acımasız bir yokediciye dönüşür. Meursault iyi bir evlat, komşu, sevgili, memur, dost iken aynı zamanda katildir de.

    Absürd, mağdurun hayatını değil de saldırganın hayatını okumak amacıyla kullanılmaya başlanınca tetikçinin desteği haline gelir. Hayat anlamsızdır, saçmadır inancı olan bir tetikçi için kendi ölümü kadar sömürülecek, ikinci sınıf olanların ölümünü benimsemek de kolaylaşır, otuzumda ölsem ne olur yaşasam ne olur, yaşasalar ne olur yaşamasalar ne olura dönüşür. Bu noktada makine gibi adam öldürebilecek bir tetikçiyi yaratmış olursunuz. İnsanı her türlü değerinden sıyırıp bir tetikçi, bir terörist haline getiren bu süreç Fight Club (Döğüş Klübü) filminde de çok güzel işlenmiştir. Başkalarına rahatlıkla eziyet edebilmenin yolu kendi hayatını önemsememekten geçer. Bourne Identity adlı filmde ise özenerek yetiştirilmiş bir tetikçinin (Jason Bourne) insani değerlerden sıyrılamamasının işini nasıl aksattığı çok güzel anlatılmaktadır, kendisini ve başkalarını hala sevebiliyor olması öldürürken tutukluk yapmasına neden olur.

    Camus, Yabancı adlı romanında içinde yetiştiği toplumu iyi analiz etmiş ve toplumun yapısının bir felaketi hazırladığını görmüştür ama bunu açıklıkla belirtmektense güçlünün safına geçip Nobel Edebiyat Ödülü’ne doğru yürümüştür. Bir komünist, Cezayir’li bir Fransız, kendi deyimi ile bir “kara ayak” olmaktan kurtulup birleşik, özgür, üstün ve kaçınılmaz olarak emperyalist Avrupa idealinin peşinde koşmaya başlamıştır, sanki Yabancı romanında Camus Meursalt’ya Arap’la birlikte içindeki “kara ayağı” da öldürtür. Çağdaşı olan ve onaylamadıkları halde isimleri birlikte anılan Jean Paul Sartre ise siyasi duruşuna ve eserlerine zarar vereceğinden kaygılandığını belirterek Nobel Edebiyat Ödülü’nü reddetmiştir. Sartre’a göre bu ödülü tercih etmek aynı zamanda siyasi ve felsefi bir tercihtir ve bu tercih insanı Sartre’ın hoşlanmadığı bir yönde dönüştürür. Camus, Sartre’ın endişe duyarak kaçındığı bu tercihi ve sonrasında da dönüşümü yapmış olmalıdır. Kimbilir belki de Nobel’i tercih etmenin bir düşünürü ne hale getirdiğini yakınındaki Camus’de gözleyen Sartre, bundan gereken dersi çıkartmış ve reddini bu derse dayandırmıştır.

    Dr. Mutluhan İzmir
    Bu yazı, Bilim ve Ütopya Dergisi Haziran 2009 sayısında yayınlanmıştır.