• 391 syf.
    ·7 günde·Beğendi·8/10
    Bu kitabı beklediğimden fazla sevdim. 1941 de yayınlanmış hem filmi hem de dizisi olan bir kitabın Türkçemize daha geçen yıl çevrilmiş olması ne kadar yazık. Bu konuda Alakarga yayınlarını çok takdir ediyor ve destekliyorum; az bilinen, dilimize daha önce çevrilmemiş değerli eserleri bizlerle buluşturduğu için. Çevirilerini de beğeniyorum.
    Mildred Pierce bana göre yazarın Postacı Kapıyı İki Kere Çalar kitabından daha iyiydi. Kitapta, 30’lar Amerikasında toplumsal yaşamı ve dönemin zorluklarını da konu alan, yeni boşanmış bir annenin zorlu ekonomi hikayesi ve kızıyla olan sağlıksız ilişkisini detaylı bir dille anlatıyor James M. Cain.
    Spoiler! Gün geçtikçe dev dokunaçlı bir canavara dönüşen Veda’dan da, Mildred’in hastalık halini alan affediciliğinden de nefret ettim. Gördüğü kötü muameleye rağmen kızına olan bağlılığı resmen çileden çıkardı. Öte yandan hayata karşı feminist duruşu, azmi ve eşitlikçi tavrı hoşuma gitti. Kitabın son sayfasında okurun Mildred’a sinirini yatıştırmak ister gibi şöyle bir cümle var “Bir suçu varsa o da kızını çok sevmekti.”
    Kendime not: Filmi ve mini dizisi de izlenmeli.
  • 256 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    *Mikroskop insana önemini gösterdi, teleskop ise önemsizliğini. -Manly Hall
    Dünyada insanlık tarihi kadar eskidir uzaylıların var olup olmadığı konusu. Ben, insanlığın bu kainatta yalnız olmadığına inanmak ve bunu bilmek istemesinden kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Bizlerin düşüncesine göre bu uzaylı arkadaşlar hep insanlıktan daha ileri teknolojiye, daha iyi bir beyinsel forma sahip oluyorlar nedense, kitapta da bu şekilde geçiyor, iki boyutlular hariç.
    İnsanlığın bu yalnız kalmayı istememe ve merak dürtüsü onu hep dünya dışını keşfe itmiştir. Romanımızda da tam bu seferlerin yapılabileceği imkanına kavuşurken belli başlı başkentlerin üstünde gri bulutlar beliriveriyor :) Gözetmen Karellen ve diğer Hükümdar(!) biraderler insanlığa altın çağı getiriyor. Şu zamanda herkesin istediği bu değil midir: ileri teknoloji bi uygarlık, savaştan, hastalıktan, çalışmaktan uzak refah bir gezegen. Insanlığın egemenlik için döktüğü kanları göz önünde bulundurursak bu durumda nasıl asimile oldular hayret ettim ancak burada Dostoyevski'yi anmadan geçemeyeceğim: aşağılık insanoğlu her şeye alışır. Altın çağ demişken kitaptaki şu cümleler geldi aklıma: "Ne kadar şanslı olduklarını asla anlamayacaklardı. Bir ömürlük zaman diliminde insanlık, bir ırkın görüp görebileceği her türlü mutluluğu elde etmişti. Altın Çağ'ını yaşamıştı. Ancak altın aynı zamanda günbatımının, sonbaharın rengiydi ve kış fırtınalarının ilk esintileri yalnızca Karallen'in kulakları işitiyordu." sf. 156
    Ve kitabın arka kapağında da yazan sf. 103'teki cümleyle birleştiriyoruz: "Hiçbir ütopya, toplumun bütün bireylerine sonsuza dek tatmin sağlayamaz." Ben taraf tutmuyorum çünkü sir Arthur burada hem distopyayı hem de ütopyayı bir arada yakalayabilmiş.
    Roman içinde ilerlerken izafiyet teorisi çıktı karşıma. Uzayın içinde bulunduğu romanda normal ama ben bazı noktada anlayamıyorum veya anlamak istemiyorum bilemedim :) 40 ışık yılı uzaklıktaki yere 2 ayda gidilirken dünyada bu sırada 40 yıl geçmesi ve yolculuk yapan şahsın geçen zamanı 2 ay olarak algılaması... interstellar izleyenler bilir şu repliği: burada geçen bir saat dünyada yedi yıl ediyor.

    Kitap üstünde konuşacağım, söylemek istediğim çok şey var. İnsan beyninin formunun başka boyuta çıkması veya erişmesi durumunda yüz ifadelerinin donuklaşması veya evrendeki bizden üstün varlıkların sayısı, bunların derecelendirilmesi, Karallen'in gezegeni veya bir insanın merakından ve arkasında bıraktıkları içinde kaybedeceği bir şeyi olmadığından göze alabileceği yalnızlık... ancak spoiler vermek istemiyorum. Bu arada Maia'nın eline geçtiyse o mektuba ne tepki vereceğini merak etmiştim :) belki de bilimkurgu okuru olma yolunun başında olduğum içindir, Çocukluğun Sonu gerçekten kurgunun sınırlarını zamanına göre zorlayabilecek, klasik olmaya layık bir kitap. Mini dizisi de varmış bu arada. Sadece fırsat kolluyorum izleyebilmek için :D Tesadüfen denk geldik bu kitapla ve iyi ki, diyorum. Belki de tesadüf değildir? :) Iyi okumalar.
  • 336 syf.
    ·9/10
    R.J. PALACİO / MUCİZE 9/10

    Kitap harika ötesi okumayan kalmasın denilecek cinsten daha öncesinde özel eğitim konulu olduğu için filmini izlemiştim. Ama kitap çok çok daha güzel. Hatta mini bir spoiler vereyim.

    •Agust yüzünde yapısal bir bozuklukla dünyaya gelen kitabımın baş kahramanı aslında süper kahramanı demek daha doğru olur.

    •Agust’un hikayesini bence tüm ebeveynler, eğitimciler okumalı sonra çocuklarına okutmalı.

    •Hep farklılıklarla yaşamaktan farklılıklara saygı duymaktan bahsediyoruz ama buna kaçımız hayatımızda gerçekten dikkat ediyoruz kitabı okuyunca bunları zaten sorgulayacaksınız ben şimdi edebiyat yapmayayım burda.

    •Keyifli Okumalar
  • 101 syf.
    Mini özet- spoiler içerir

    Okyanus kıyısında bir kasaba.

    Bir tarafında derme çatma barakalarda yaşayan yerliler, diğer tarafında işgalci ve müreffeh beyazlar.

    Yerliler açlık ile yokluk arasında bir yerde. Geçim kaynakları inci toplayıcılığı.

    Binlerce yıl dilden dile aktarılan türküleri var. Aile türküsü, aşk türküsü, savaş türküsü, düşman türküsü ve daha niceleri.

    Roman kişimiz Kino. Evli ve küçük bir oğlu ile yaşamaya çalışıyor.

    Kino her sabah en güzel güne uyandığı hissiyle kalkar ve aile türküsü kulaklarında çınlar.

    İlerleyen saatlerde küçük oğlunu barakaya rahatça sızan akrep sokuverir ve çocuğun yüzü anında şişer kocaman olur. Felaket türküsü çalmaya başlamıştır bile.

    Anne doktora gitmek gerektiğini söyler. Kino paraları olmadığı için doktorun ilgilenmeyeceğini söylese de annenin bir bakışı yola koyulmalarına yetmiştir bile.

    Doktorun kapısı çalınır. Uşak doktora haber verir. Doktor “paraları yoksa evde yok de ve gönder” der. Yoksulluk türküsü çalmaya başlar.

    Kino, eşi ve çocuk çaresiz günlük nafakalarını çıkarmak için dede yadigarı teknenin yolunu tutar. Anne sahilde bulduğu ot ve yosunlardan macun yapar ve akrebin soktuğu yere boca eder.

    Tekne ile okyanusa inci avına koyulurlar. Kino kovasıyla suyun altına dalar. İlahi bir ışık görür bir an. Midyenin içinden dışarıya göz kamaştırıcı ışık sızar. Kino hemen midyeyi kovaya kor ve tekneye döner.

    İlk müjdeli haberi anne verir. Çocuğun yüzündeki şiş inmeye başlamıştır. Şifa türküsü çalmaya başlar.

    Sıra Kino’ya gelmiştir. Kovadan çıkardığı midyeyi açar. Dünyanın en büyük incisi karşılarındadır. Talih onlardan yana dönmüştür. Kulaklarda zenginlik türküsü.

    Eve dönerler. Ahali çoktan haberdar olmuştur. Ev tıka basa mahalleli ile doludur. Tek gerçek dostu kardeşi Kino’ya yaklaşır. İnsanların iyi günde yanındaymış gibi davranacaklarını, kötü bir anında kendisini terk edeceklerini ve inciden dolayı içten içe kendisine düşmanlık beslediklerini hatırından çıkarmaması gerektiği tembih eder.

    Evi ilk ziyaret eden kalburüstü misafir papaz olur. Parası yok diye Kino’nun nikahını kıymayan papaz, Kino’ya tanrının yüzüne güldüğünü, paranın kendisini şımartmamasını, kiliseyi ihmal etmemesini, yardım etmesini, bunların kitapta da yazdığını söyler. Kino okuma yazması olmadığı için okuyamadığı kitapta ne yazdığını bilmediğinden mecburen papaza inanır.

    Kino 50 bin pesos değerindeki incisi ile hayal kurmaya başlar. Kıyafetler, yiyecekler, düzgün bir ev… En önemlisi oğlu okuyabilecektir.

    Hayaller kurmaya devam ederken bu sefer gelen sabah kapıdan çeviren doktor olur. Sabah evde olmadığını, akrep sokmasının çok ciddi risk oluşturduğunu, çocuğu acilen tedavi etmesi gerektiğini söyler. Anne ne kadar çocuk iyileşti dese de doktor kandırır ikisini de. Zorla çocuğa bir hap içirir. Bir saat sonra çocuğu tamamen iyileştireceğini söyler ve evden ayrılır. Doktor gider gitmez çocuğun yüzü yine şişmeye başlar. Düşmanlık türküsü çalmaya başlar.

    Doktor bir saat sonra gelir ve çocuğu kusturur. Parayı sorun etmemelerini söyler.

    Gece barakaya inciyi çalmak için gelenler olur. Kino hırsızları bertaraf eder ve sabaha kadar teyakkuz hali başlar.

    Sabah inci alıcılarının yolu tutulur. Kartel olan alıcılar ağız birliği yapmışçasına inciye en fazla bin beşyüz pesos değer biçer. Kino sinirlenir ve eve döner. Sabah ilk iş inciyi kente satmaya götürmektir.

    O gece yine inci hırsızları iş başındadır. Kino bir kez daha tehlikeyi bertaraf etmiştir.

    Sabah sahile indiklerinde tekneyi her tarafı delik deşik edilmiş halde bulurlar. Ertesi gün yürüyerek şehre gitmek gerekmektedir. Eve dönüş yolunda evlerinin ateşe verdiklerini görürler. Artık sabahı beklemeden yürüyerek şehre inmekten başka çare kalmamıştır.

    Karanlıkta patika yollardan ilerler. Dinlence yerinde arkalarına üç tane silahlı inci avcısı takıldığını görürler. Dağlara doğru kaçmaya başlarlar. Mağarada saklanırlar.

    Kino avcıları aklamak için pusu kurar. Başka yerde ses çıkararak dikkatleri dağıtacak ve avcıları aklayacaktır. Planı başarı ile gerçekleştirecekken çocuk ağlamaya başlar ve silahlar patlar. Kino kargaşada avcıları bertaraf ettikten sonra mağaraya döner. Eşinin kucağında kafası parçalanmış oğlunun ölüsü vardır. Felaket türküsü dağlarda yankılanır.

    Anne başına gelenleri incinin lanetine bağlar ve inciden kurtulmaları gerektiğini söyler. Kino eşiyle okyanus kıyısına gelerek inciyi suyun en derin yerine fırlatır.

    Tanrının güzel bir hayat yaşamaları için verdiği fırsat, insanlar tarafından hem de en kıymetli hazineleri ellerinden alınarak yok edilir.  
  • 487 syf.
    "Casus, vatan haini !"

    Bir çağın kapanışının ve başka bir çağın açılışının muhteşem öyküsü...

    Tarih kitaplarında 1789 yılında "Eşitlik, kardeşlik, özgürlük" sloganıyla verilen Fransız Devrimi'ne, Charles Dickens'in usta kalemiyle farklı pencerelerden bakma imkanı buluyoruz.

    Soylular ile halk arasındaki uçurumun yol açtığı adaletsizliği, sefaleti, açlığı, eşitsizliği, vurdumduymazlığı ... her satırda hissediyoruz. Halk yığınlarında bu hislerin damla damla öfke ve kin olarak birikişinin farkında olmayan soylu kesimin, bardaktan taşan suyun içinde boğuluşuna tanık oluyoruz.

    Boğulan sadece soyluların içindeki suçlular olmadığını, hem soyluların içinde hem de halkın içindeki masumlarin da "Cumhuriyet Düşmanı!" diye damgalanarak giyotinden akan kan banyosunda boğulduklarını görüyoruz. Devrimden önce "Casus, vatan haini!" diye ölüme götürülen yığınları alkışlayan aynı halkın, devrimden sonra "Cumhuriyet düşmanı, vatan haini!" diye ölüme götürülenleri nasıl alkışladıklarını hayretler içinde görüyoruz.

    Ne devrimden önceki ne devrimden sonraki ölüme götürülen bu insanların masum olup olmadıkları önemli değil. Çünkü hiç kimse bunu umursamıyor. Her iki dönemde de insanların tek önemsedikleri öfke ve kinlerinin, gerek darağacında gerek giyotinde yansımalarını görmeleridir.

    Adalet için yola çıkan yığınların nasıl adaletsizlikler yaptığını,
    Eşitlik için yola çıkanların nasıl eşitsizliğe sebep olduklarını,
    Kardeşlik için yola çıkanların nasıl düşmanlıkla hareket ettiklerini,
    Özgürlük diye yola çıkanların nasıl masum insanların özgürlüklerini alıkoyduklarını,
    Ve bunların hepsini "Yaşasın Cumhuriyet!" diyerek yaptıklarını görüyoruz.

    Devrimin öncesinde ve sonrasında yaşanan hayatları Charles Dickens, ustalıkla nokta atışı olaylarla anlatıyor ki, etkilenmemek elde değil. Devrimden önceki zamana ait; yere düşüp kırılan fıçıdan akan şarabı sokağın her tarafından -gerek buldukları kap kacağa doldurarak gerek bir annenin çocuğuna içirerek gerekse yalayarak- temizleyecek kadar yaşanan açlığı ve sefaleti yaşayan insanların hallerini gördüğümüz olaydan, Monsenyur'un arabasının yanlışlıkla halktan birinin çocuğunu ezdiğindeki eşsiz diyalogun geçtiği olaydan etkilenmemek ve o anları kitabı okurken adeta hissetmemek elde değil !

    Kitabın daha on- on beş sayfasını okuduğunuzda 1775-1800 yıllarının atmosferini yaşıyor; yazarın usta kalemi sizi içinde olduğunuz yıldan alıp, romanın geçtiği bu yılların içine atıyor.

    Romanın başından sonuna kadar karşılaştığınız karakterlerinin nasıl ustaca kurgulandığına sayfaları çevirdikçe hayranlıkla şahit oluyorsunuz. Her bir karakter üzerinden devrimden önce ve sonrası insanların yaşadıklarına, psikolojilerine; bu devirlerdeki toplumsal tüm katmanların gözünden tanık oluyoruz.

    Fransız Devrimi'ni sembolü olan ve binlerce insanın bu aletle infaz edildiği giyotinin yapılış amacı da oldukça ilginç: İnfazlarin kısa sürmesini sağlayarak idam mahkumlarının daha acısız ölmelerini sağlamak, gayet insancıl (!) değil mi? Önceleri, idam mahkumlarının elleri ve ayaklarından atlar tarafından tutulup, parçalanılarak yapılan infaz şeklini düşününce parantez içinde ünlemi kaldırabiliriz belki de, ne dersiniz?

    "Cumhuriyet düşmanı, vatan haini !"