• Yazar: https://1000kitap.com/kelebeklerdeaglarr
    Hikaye Adı : Kırık Hava
    Link: #29829345

    Deniz manzaralı bir masa, daha ne olsunlu bir düşünce içerisinde seyre durmuştu o sırada sahilde olan biteni. Bir silsile halinde fikrine hücum eden düşünceleri kovmak isterken kendini yeni yeni düşüncelere itiyordu. Kimbilir kaç vakittir o masada oturuyordu ya da bu içtiği kaçıncı çaydı kendisi de bilmiyordu. Sanki ruhu bir boşluktan diğer boşluğa yatağını terk eden bir nehir misali akıyordu. Bir elin omzuna dokunması ile kendine geldi, kafasını kaldırınca henüz daha sandalye boyuna ulaşmayan küçük bir çocuk, az ilerde ağaca takılmış balonu gösteriyordu. Ağlamaklı gözlerindeki acıyı kendi yüreğinde hissetti. Balonu takıldığı yerden çıkarıp tekrar çocuğun sıska parmaklarının arasına bıraktı. Belki bu olay olmasa o hâlâ masada oturacak ve düşüncelerin beynini kemirmesine izin verecekti. Yürümeye başladı, şimdi aklında tek bir soru vardı; ne yapacaktı, bir düzelen bir bozulan bu hayatını nasıl toplayacaktı? Dar sokakları, ıssız kaldırımları geçerken kimi zaman bir arabanın kornası kimi zaman ona çarpan biri onu düşüncesinden ayırıyordu. Bir ara aklına saate bakmak geldi, vakit geç olmuştu, artık eve gitmesi lazımdı. Eve gitmeyi pek sevmezdi sokaklar ona göre daha eğlenceliydi bir sürü değişik yüz, her çeşit insan... Bir köşeye geçip saatlerce seyrederdi. Yüzlerinden içinde bulundukları durumu anlamaya çalışırdı ki ona göre en mutsuz insan kendisiydi. Eksikliğini duyduğu bir şeyi arıyordu o yüzlerde. Ama neydi? Sorsa onu tanıyanlara bulabilirler miydi? Nafile, onu kimsenin tanımasına izin vermemisti. Ev kapalı bir kutu gibiydi; havasız, karanlık ve yanlızlığın rengiyle boyanmış duvarları vardı. Bazen kitap okur bazen şarkı söylerdi, onun ev hali buydu. Kimi zamanda tahta parçalarını eline alır aklından ne geçerse o an onu yapmaya koyulurdu ki zaten kendi de beceriksiz olduğunu bilir, baştan yapamayacağını bildiği için çok da heves etmezdi. Zaten iş olsun diye yapıyordu. Akşam eve gelince yine bir ev hüznü başlamıştı, acaba biri ona büyü mü yapmıştı? Yoksa imkanı var mı bir insanın böyle bedbaht olmasının? İçinden kendince aman dedi kim ne yapsın beni. Sonra aklına sahil geldi, gemiler ne güzel birer birer rıhtıma dönmüştü. Sahi onun sığınacağı bir limanı yoktu, ansızın aklına resitalde piyano çalan kız geldi. Bu aralar düşünmeye değer tek şeydi o güzel mahluk. Parmakları nasıl da dans ediyordu ahengini rüzgardan alan bir gelincik gibi, parmakları notalar üzerinde bir sağa bir sola gidiyordu .Saçları çok koyu olmamakla beraber kahverengiye çalıyordu. Uzun uzun beline kadar dökülmüştü, her kafa oynatışında başaksız buğday gibi dalgalanıyordu, narin ve mini minacık yüzü üzerinde iki zeytin gibi göze sahipti. Yüzündeki tebesüm o kadar büyümüştü ki uzaktan biri onu izlese dünyanın en budala insanı seçerdi, ama bizim kahraman sadece aşıktı. Aklı başına karnı guruldayınca gelmişti ama uyumak daha cazip gelmişti. İçini saran korkular vardı. Neydi, onu böyle mahsun yapan neydi, neydi rüzgara küstüren saçlarını, neydi gözlerini denize bakmaktan alıkoyan, önünde dünyanın en güzel çiçekleri dururken onları koklamak yerine neden arkasını dönüp kaçmayı istiyordu, neden beğendiği, kalbinin en güzel tahtına oturtduğu kişiyi bile düşünmekten çekiniyordu? Sorular, sorular diye döndü yatağında.Pencereye takıldı gözü, ince bir yağmur başlamıştı. Bir şiir mırıldandı;

    Bu yağmur, delilik vehminden üstün,
    Karanlık, kovulmaz düşüncelerden.
    Cinlerin beynimde yaptığı düğün,
    Sulardan, seslerden ve gecelerden...

    Sabah olmuştu, ne geceydi ama dedi kendi kendine. Pencerenden baktığında her yer ıslaktı, yağmur sabaha kadar devam etmişti, serin ve soğuk bir mart havası almıştı odaları eline çayını aldı, uzun süredir işsizdi ve başvurduğu hiçbir yerden haber gelmemişti. Köşedeki para ne kadar kendini idare edecekti. Bugün yine ıssız sokakları gezmeyi düşündü, kim bilir piyano güzelini görürdü belki, bu gelen baharı ve içinde anlam veremediği, boşa koysa dolmayan doluya koysa almayan, sebebini hiçbir yüzde bulamadığı eksikliği bulurdu. Eksikti ve kaybettiği şeyi yerine koyamıyordu. Halbuki o böyle miydi eskiden? Bir bilse, ah bir bilse bulurdu eksiğini.

    Söylenerek üzerini giydi. Eller cebinde çıktı sokağa, bugün deniz kenarına gitmek istemiyordu .Orası hassas kalbine daha da bir hüzün katıyordu. Tanıdık kimseyi de görmek istemiyordu. Bir bunalma, bir sıkılma hali içindeydi. Girdiği kaçıncı sokak o da bilmiyordu. Birden kulağına bir müzik sesi geldi, bu oydu. Resitalde gördüğü kızın çaldığı şarkıydı. Bir kafenin içinden geliyordu, kalın bir ses şarkıya girmişti:

    Yak Del Mega boro boro,
    Yak delam mega naro naro
    Taqat nadaara delam betoo, beto Chekonammmmm.

    Güzel bir ezgiye sahip bu şarkı ona o günü hatırlattı. O minik sevimli yüz geldi aklına, yine bir korku ve heyecan fırtınası sardı içini. Hiç tanımadığı, ismini bile bilmediği bu kıza nasıl bu kadar bağlanabilirdi. Kaybetmişti, onu bu hayata sıkı sıkı bağlayan bağlarını kaybetmişti. Şimdi bu güzel mahluk onu hayata tekrar bağlayabilir miydi?

    Kimbilir diye içinden geçirdi,insanın yaşamında sözünün geçtiği birşey var mıydı olanlar irademiz dışında gerçekleşiyordu ve zamanın oltasına takılan balıklardık ailemiz çevremiz hatta en yakın arkadaşlarımız bile hayatımıza atanmış varlıklardı bir tek hislerimiz ve duygularımız bizimdi.Günler birer birer geçiyordu.Havalar her geçen gün sıcaklar olmuştu o hala içine düştüğü girdapta yolunu bulmaya çalışıyordu ne zaman elini birşeye atsa elinde kalır olmuştu.

    O gün öğleye doğru acıkan karnını doyurmak için kendine bir yemekçi arıyordu .Bir kaç yerin önünden geçti lakin bir his onu oralara girmekten alıkoyuyordu.Biraz yürüdükten sonra önünde bir kaç renkli masa ve sandalye bulunan bir yer ilgisini çekti çok kalabalık olmamakla beraber sakin de görükmüyordu. Bir kaç adım atar oldu ki arkadan kadife gibi bir ses geldi.Dönüp bakacak oldu lakin ayağı hafif çıkıntılı bir taşa takılmıştı ,zaten her daim eli ayağına karışırdı birden kendini yerde buldu herkes o an oraya bakıyordu bir el onu omzundan tuttu ayağa kalktığında iri yarı bir adam ona birşeyler söylüyordu ama ne fayda onun gözü başka yerlere dalmıştı .Bu oydu resitalde gördüğü kızdı yüzünde hafif bir tebessüm oda kendisine bakıyordu içinden ufak bir utanç ve kızarma ile birlikte gözünü biran bile olsun ondan alamıyordu öylece donup kalmıştı .Birden hafif bir sarsılma ile önünde duran adamı farketti


    -İyimisiniz

    Ağzından sadece iyiyim kelimesi çıkmıştı .Adam ve kız birbirine bakıp gülümsediler az sonra adam kızın elinden tutup içeri götürmüştü .Her şey o kadar hızlı gelişmişti şaşkınlığı ve hüzün içerisinde orda öylece tuhaf ve manasız duygular içerisinde epey durmuştu.Şimdi ne düştüğünde kırılan gururu ne de kızı gördüğünde ki büyük sevinci vardı.Şimdi içinde gram duygu yoktu bomboştu.Kendine gelmesi uzun sürmüstü ordan hemen ayrılmak istedi.
    Artık tamamen bişeyleri kaybettiğini anlıyordu.Bundan sonra iyi olabilme imkanı var mıydı ne düştüğünde ki utanç ne de suya düşen kuru hayalleri içini acıtıyordu o artık boşluğunda daha da kaybolmuştu.Son bir damla umudunuda yitirmişti.






    (Resitalde kızın çaldığı şarkı)


    https://youtu.be/GqOKPu2XVqE
  • Doğurganlık bir kadının giysisidir. Doğurmayan kadın ölüm gibi soğuktur. Anladın mı? Dedi anası. Sen erin oldu mu sözünden çıkmayasın ne zaman isterse gir koynuna. Doğuramazsan eğer kendini öldü bil. Kuma gelince üstüne hanımlığın hamallığa dönüşür. Helalinden nurtopu gibi aslancıklar vereceksin kocana. Kocanda sülalesine. Unutmayasın erkek evlat soydur. Sende erkek evlatlar vereceksin..

    Genç kızlığa ilk adım attığı günde delinmişti jiyanın kulakları bu sözlerle.Kadın olma hakkı istekle değil zorunlu verilirdi. Önceden Alacak verecek hesaplanır pazarlıklar yapılırdı. Edilen vaatlerin gelin hanımın ana olmaya müsait duruma gelince tutulacağı da herkesin bilgisindeydi.

    Zamanı geldiğinde sözler tutulup analar yuvalarından anlı şanlı minik kelebekler uçururdu.

    Jiyan Genç kız olmanın verdiği tedirginlikle gece uyuyamamış, döşeğini değiştirip anasının yanına sokulduğunda bu sözleri işitmek yerine anası kulağına yarınki görülecek işleri fısıldasaydı ne iyi ederdi. Hep bildiği, başkalarına söylenirken duyduğu, ablalarında yaşayarak öğrendiği bu gerçek ölmek kadar somuttu şimdi onun için. Vücudundaki değişiklikleri oda farketmiş son zamanlarda her zamankinden daha bol giyinmeye gayret göstermişti. Ama ne fayda. Pirnaz ana kızında bir tuhaflık sezinlemiş daha ilk sıkıştırmasında da dökülüvermişti jiyan. Elinden geldiğince bunu gizlemeyi mümkün olan en uzun zamanda hatta hiçbir zaman evlenmeme sözü vermişti kendine. Şimdi gözünden bile sakındığı yıllardır kesmediği saçlarına hangi katran karası değmiş eller dokunacaktı. Körpe vücudu hangi çatlamış vücut altında ezilecekti. Kime nekadara satıldığını öğrenememişti. Civar köylerin birinden şirbeki aşiretine ait toplamda kırküç kişnin içinden biriydi bundan böyle yıkıyacağı ayakların sahibi.

    Pirnaz ana ilk günü verememişti bu haberi ağasına. Gözünden düşen son damla yaştı jiyan. Gece yanına kıvrılan evlat kokusunu duyduğunda törenin analara atfettiği en değerli mirasını açıklamıştı kızına. Bu yitirdiğim beşinci can diye geçirdi içinden. Jiyanla aynı yaştaydı gelin gittiğinde. On üçüne bastığından bu yana iki aslan verebilmişti kocasına. Beş kelebek. Kelebeklerin ömrü kısa sürmüştü . Doğa ve töre bunu böyle bellemişti. Sonrasında ise kuma üzerine kumalara rastlamıştı hanesinde. Şimdi de Töreye karşı gelemiyeceğini çok iyi biliyordu. Bir yanı tez zamanda hamit ağaya durumu bildirip hısımlarını çağırmasını söylüyor bir yanının söylediklerini ise unutmaya çalışıyordu.....
    Uzun zamandır bitiremediğim hikayemi sanırım bu kitabı okuduktan sonra bitireceğim
  • Minik Zeze'm, devam kitabini okuyacagim, daha neler yaşadın kim bilir.. Burda ağlattın beni, diğerlerinde güldür bari. Sana kalkan eller kırılsın Zeze.
  • " 80 LERDEKİ YOKLUĞUN AİLELER ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ VE BU ETKİLERİN KORKUYA GÜDÜMLÜ ANNE TERLİĞİNE EVRİLİŞİ ÜZERİNE PARADİGMALAR "

    Evet konumuz 70 ler ve 80 leri kapsıyor kısmen =)) O dönemlerde çocuk olanlar için oyunun adı idi YOKLUK .. ama yok olduğunu daha doğrusu YOKLUĞUN anlamını bilmezdiniz.. bu yokluk kavramı sadece çocuklar için geçerli değildi..Misal ana babalar için de bu geçerliydi.. Tv yi ele alalım örneğin..the özalın anayasayı bir kez delmekle birşey olmaz dediği günlerin öncesinde magic box yani inter star bugünki hali ile star yokken tv açılmazdı .. çünkü 12 kanal kapasiteli tv ye sahip olanlar için trt sadece tek kanaldı ve gündüz vakti pek yayın yapmazdı..YOKTU yani bizim için anlayacağınız..yurtdışından tanıdıklar gelirdi anlatırlardı orda 40 kanal var falan inanamazdık nasıl olur diye ?!?!! aklımız almıyordu çünkü ..bugün canımız istediği an soyup yediğimiz muz kivi falan zenginlik göstergesi ..kivinin fotoğrafını bile görmemişiz o derece YOK hayatımızda =) e tabi bu böyle olunca değer yargıları ve ahlak kuralları da çok farklıydı ..beslenme çantama atıp annemden habersiz okula götürdüğüm muz için hem öğretmenden hem annemden bir araba zopa yediğimi dün gibi hatırlıyorum..çünkü alan vardı alamayan vardı .. alamayanın canı çekmesin diye göz göre göre yedirmezdi öğretmen onu size.. anne baba okula çağrılır , sorumsuzluk ve terbiyesizlik yüze vurulur , herşeyden habersiz ebeveyn barut küpüne dönüp öğretmenin anlattıklarını sineye çekip leblebi gibi yutarken pimi çekik el bombasına döner , evdeki minik Van Damme ' lar için survivor çanları çalardı..Kan Sporu'nu evde hem izledik hem yaşadık anlayacağınız .. Yerli malı haftası kutlanır çocuklara Türk malı kullanımı öğütlenirdi..Portakalın ekürisi o günlerde leblebi tabi.. bu vasat ikiliden oluşmuş kombinasyonlarla döşenmiş günler dahi çılgın Manhattan partileri kıvamında geçerdi bizler için ilkokulda .. bir masada leblebi portakal ..diğerinde leblebi portakal..
    sende ne var?
    annem ceviz koymuş!!
    tüm gözler o masada =) evden gelen 4 ceviz neredeyse 40 eşit parcaya bölünür paylaştırılır.. Cin Ali o günlerde çok populer ..sonradan semirmiş bıdık ali serisi ile pabucu dama atılmadan önceki günleri .. hoş gerçi 2000 lerde turkcell hazırkart reklamları ile geri döndü yenilenmiş imajı ve manitası ile.. her dönemin adamı oldu o! oyuncak derseniz çok kısıtlı..LEGOYMUŞ UZAKTAN KUMANDALI ARAÇLARMIŞ GI JOE -ACTION MAN FİGÜRLERİ FALAN HİÇBİRİ YOK!!! ordan burdan bulunan rulmanlarla tornet falan yapılır yokuşlarda rendelenmiş kaşara döndüğümüz günler yaşanırdı .. kollar bacaklar yara bere içinde ama gözlerin içi gülüyor.. sigara kağıdı şişe kapağı ve misket gözbebeği.. toplanır kolleksiyon yapılır falan fistan.. çokta nostalji ile kafanızı şişirmek istemiyorum .. kısaca YOKLUK tan var edilen bir dünyamız vardı.. tüm bunları buna vurgu yapmak için yazdım ..amacım 80 lerde çocuk olmak topiğine madde sıralamak değil.. anlat anlat bitiremeyiz ne o maddeleri ne o günleri..Ondan kelli , asıl inceleme burda başlıyor =) yokluk ve insanlardaki değer yargılarına etkileri ve arada kalan çocuklar asıl ele alacagımız husus =)

    - " Bir maniniz yoksa annemler size gelmek istiyor Zöhre Teyzeciğim!" -

    Yukarda belirttiğim gibi olanaklar böylesine kısıtlı iken , güneş batana kadar it ayağından paça yemişçesine oynayıp gezen , orda burda iğdeye ,vişneye ,olmamış ham elmaya dalan , günde 500bin kalori yakan çocuk bünyesi akşam olunca hüzünlere gark olurdu..Anneye ev gezmesi için yalvarılır (pek tabii ÇOCUKLU BİR EV) , "ÇOK" uslu bir çocuk olunacağına dair sözler verilir (?!?!?!) , baba da onaylarsa elçi olarak komuşuya çıkılıp yukardaki cümle kurulurdu.. komşu, "tabii buyursunlar" derse muazzam bir sevinç ile eve geri dönülür ,hazırlıklar başlardı..tabii komşunun evde olmadığı ya da kibarca kışalandığınız namüsait durumlar muazzam bir hüzün ile eve geri dönülür arkada barış manço gülpembe veyahut dönence çalardı soundtrack olarak.. bu gezmeler apartman aşırı ise muhakkak pastaneden tulumba tatlısı veya başka bir tatlı alınır götürülür ,komşuya gidiliyorsa evde pişen aşure, helva , pasta börek bir kaba konur üstü bir peçete ile örtülür , aman efendim ne zahmet ettiniz sözlerine karşılık ev sahibi veya sahibesine verilirdi..hoş gittik beş geldik muhabbetleri ile başlayan henüz biz çocuklar için kontrolden çıkmamış misafirlik bundan sonra başlardı..gidilen evin kızının kolonya servisine müteakip çaylar börekler pastalar servis edilir karınlar doyurulur depo fullenirdi..bu arada ilk tehlike dolu soru sorulurdu biz çocuklara "BİRAZ DAHA ALMAZ MISIN EVLADIM ?" bu aslında tuzaklı bir soruydu .. Soran ikram etmek ister ve hiçbir art niyetle bunu sormazdı size..ama ikinci bir tabak istemek o YOKLUK günlerinden gelip geçmiş anne baba için inanılmaz ayıp olarak algılanır , bu suçun cezası asla karşılıksız kalmazdı.. Anne yine tuzaklı ve uyarı dolu yalnız siz ikinizin anladığı bir ses frekansıyla " YE OĞLUM BURASI YABANCI YER DEĞİL! derse de almamak hatta ve hatta önünüze bir tabak daha geldiyse bile el sürmemek elzemdi..SÜRENLERE NELER OLUYOR ANLATICAM AZ SONRA =)) e karınlar doydu ,enerji barı perfect !(street fighter nesline selam olsun! ) hemen çocuklar bir odaya ayrılır neşeye koşulurdu..Başında bir büyük olmayan bu çocuklar muhakkak bir şey kırar döker =( Punisher aromalı anne ve telaşlı ev sahibesi koşup hasar kaydı çıkarmak için soluğu odada alırdı..( Burdan sonrası cidden bir dram .. kalbim şu satırları yazarken dahi korkuyla doluyor o günleri hatırlayıp..)

    Zöhre Teyze , "Aman sizde birşey yok ya daha ne olsun cana geleceğine mala gelsin", diyerek bir yandan kendi çocuğunu sizin annenize çaktırmadan çimdikler sizin kafanızı okşar , buna karşılık anneniz de çaktırmadan sizi kevgire çevirmek suretiyle evsahibinin oğluna sevgi gösterip , "Hep bizim oğlanın işleri bunlar" diyerek dert yanardı.. evsahibi kırılan dökülen parcaları temizlemek için içerden faraş süpürge falan almaya gittiyse kısık ama ölümcül bir ses tonuyla "SENİNLE EVDE GÖRÜŞECEĞİZ ŞİMDİ KUDUR BAKALIM !" der zehri yuttururdu size..bu şu demekti: bunlar KARA KAPLI DEFTERE YAZILDI!! ve o defteri açan eller o akşam muhakkak o hesabı dürerdi..şimdi -dili geçmiş zamandan çıkarak olacakları anlatayım..

    Bir köşede 8 yaşlarında 2 çocuk .. diğer köşede çift kişilik tahminen 60 70 kiloluk ikiye ayrılmış bir oturma grubu parçası..odada buz gibi bir korku havası.. soğuk terler dökülüyor.. şu dakika sizin için iki seçenek var.. eğer ki misafirliğin son demlerindeyseniz salona gidip uslu uslu oturup ölüm olmasa bile evde maruz kalacağınız kısmi felci kabullenecek ya da eğlenceye devam edeceksiniz.. TABİİ Kİ HER DURUMDA EĞLENCEYE DEVAM!! İÇ SOĞUK SULARI GÖR POPOM YOLLARI!!! =)) Bundan sonra yapacagınız şey iyice azıtıp kudurup yoldan çıktıktan sonra misafirlik biteyazdığı anlarda uykuya dalmak.. Kitaptaki en eski hile bu .. İnandırıcılık çok önemli zira işlediğiniz kabahatlere karşın birde uyuyor numarası yaptığınız anlaşılırsa kısmı felç bitkisel hayata dönebilir!! Ölüm sizi almış da geri getirmemiş gibi hareketsiz yatmalı , anneden gelecek ilk çimdiğe kati suretle reaksiyon gösterilmemeli ki bu çok zor =)) Pek tabii odaya girildi o çimdik yendi ve uyanıldı.. apartman merdivenlerinde isteksiz adımlar .. Eve giriş.. Anne eğer işi biliyorsa avını asla korkutup kaçırmaz ..Siz de yaptıklarınız yanınıza kar kaldı zannederek sevinçle yatağınıza yatmaya yeltenirsiniz .. Bu arada anne üstünü değiştirmiş mühimmat ve cephane tedariğini yapmıştır .. O yaşlardaki çocuklarda daha bir gelişmiş olan korkuyla katalist (bir şeyin ya da şahsın bir başka nesne olgu veya şahısla etkileşime girmesi durumu bkz : kimyasal reaksiyon ŞAHSIN YUSUF HALİ!! anla işte eheueheueh =) ) yetisi devreye girdi.. sizin arkanız annenize dönük görmediniz onu ama bir nesne uçarak geliyor size doğru..Burda bir nesneyi size tanıtmam gerek ..Nedir o ? GÜDÜMLÜ ANNE TERLİĞİ! Gülmeyiniz ..Bu öyle bir nesnedir ki hedefini muhakkak bulur .. kapının önündeyseniz içeri kaçarsınız ,33 banttan seker yine de sayıyı alır .. (Semih Saygıner gelse açıklayamaz bu kutsal nesnenin varoluşunu ..) hem sayıyı hem de canınızdan bir parcayı daha doğrusu.. hedefi bulamaması durumunda anne terliği getirmenizi söylediyse muhakkak getirmek FARZDIR(bakınız sünnet demiyorum!!)..çünkü daha fazla kızacak olursa dozaj artırımı devreye girer .. O durumlara girmek bile istemiyor o anları aklıma dahi getirmiyorum.. Bu arada arkada bu çalıyor : https://www.youtube.com/watch?v=Y15ZT1_VUfM 0:07' de giren kanuna çok dikkat ediniz =) siz de işi biliyorsanız paşa paşa gider beyaz bayrak ile koşulsuz şartsız teslim olur Sevr'i imzalarsınız..Kurtuluş Savaşına yeltenenin sonu cidden mortal kombat "finish him" lerine döner.. Fatality lere koşarsınız..
    İşte kitabı görür görmez aklıma gelenler bunlar oldu =)) Başlık 80 lerde doğanlar için kırmızı alarm verdiriyordu yukarda yazdıklarımdan dolayı BENİ OKU diye .. Hemen sahaflardan edinip 2 3 gün gibi kısa bir sürede hatmettim.. Zaten okuması o derece zevkli ki kitap okuduğunuzu dahi anlamıyorsunuz.. tespitler ekol ötesi .. Şu anlattığım anektodların hepsi ve çoooook daha fazlası kitapta mevcut .. Mutlaka alıp okuyun .. Kesinlikle kaçırmayın!!

    Ne olaki bu Mortal Kombat fatality leri diyenler için link :

    https://www.youtube.com/watch?v=2YxPFw7lfY0

    O GÜNLERİ ANMADAN OLMAZ .. COMMODORE CULAR SİZLERE DE SELAM OLSUN =))

    https://www.youtube.com/watch?v=3JQkW6BgUYU
  • "...Gidenler vardı. Toprak sıcaktı. Avuçları buz. Küçük çukurlar... Minik pamuk eller... Gözyaşı, merhamet ve nedamet toprağın altında çürüyor, yağmur yağmıyordu. Gidenler vardı... Savaşa, zulme, fuhşa. Eşitliğin kırılan terazisinden kadınlar ve köleler düşüyordu pazarlara... Renk renk ölüyordu insanlar. Vahşet bile unutuluyordu. Kan... İnsanlık kendi kanında boğuluyordu. Dünya; karanlık, soğuk ve mutsuzdu çöl sıcağında. Çünkü çocuklar ölüyordu. Hem de kuyuya düşmüyor, atılıyordu. Binlerce resimle doluydu kuyular. Kuyular dolu bir kuyuda Yusuf'u arıyordu insanlık, bir ikindi vaktinde, kuyulara atmamayı öğretecek birini bekleyerek..."
  • "Bir kız kardeşe sahip olmak dünyanın tüm iyiliklerine sahip olmak demektir ve onu korumak en önemli vazifedir." Kitabımızın arka kapağında bu söz yazmakta.Bu söz kitapla o kadar bütünleşmiş ki.Menekşeler Fısıldarken,Hazel Gaynor'ın Türkiye'de yayınlanan ilk kitabı.Ve ilk kitabı olmasına rağmen tecrübeli bazı yazarların kitaplarından bile daha başarılı buldum.Özellikle bir ablaya sahip olduğumdan dolayı kız kardeşimi kaybetmenin nasıl bir duygu olduğunun örneğini bu kitapta görmek istediğim için almıştım.Naif ve çekici kapağı da kitabı alışveriş listemin başlarına çekmişti.Beklentilerimi fazlasıyla karşılayan bir roman oldu benim için,şahaneydi.Arkadya Yayınları'nın kitaplarını okuyanların bileceği üzere Arkadya'nın kitapları genellikle aşk temalı işlenir,bu kitapta yoğun olmasa da aşk teması işlenmiş ve bu da kitaba karşı sevgimi artırdı.Florrie'nin kardeşi Rosie'yi bulma mücadelesini okuduğum kitap beni kızdırdı,heyecanlandırdı,hayatı sorgulattı,duygulandırdı ve göremediğim pek çok şeyi gözlerimin önüne serdi.Yine Arkadya kitaplarından alıştığımız bir işleniş var kitapta: İki paralel zaman.

    İlk olarak karşımıza 1876 yılının Londra'sında Flora Flynn çıkıyor.Bacağı aksak olduğu için koltuk değneğiyle yürüyen 8 yaşındaki Flora,ölüm döşeğindeki annesinin 4 yaşındaki kardeşi Rosie'yi kendisine emanet ettiği günden beri hayatını küçük kardeşine adamıştır.O zamanlar yoksul ve yetim,öksüz kızların ya sokaklarda çiçek satarak birkaç peni kazanması ya da dilencilik yaparak geçimini sağlaması gerekti.Annesi öldükten sonra gözleri az gören kız kardeşi Rosie ile Londra sokaklarında birbirinden renkli çiçekleri satıyordur Flora.Kendilerini sürekli döven ve onlara bir gram sevgi göstermeyen babası da dünyadan göçünce Florrie ve Rosie tek başlarına kalır.Flora birlikte çiçek satarlarken kardeşine tembih ediyordur."Sakın elimi bırakma Rosie,sakın bırakma." Ama Rosie,Flora'dan koparılır ve o eller birbirinden ayrılır,Küçük Kardeş gitmiştir...

    1912 yılında Matilda "Tilly" Harper,Albert Shaw'ın kurduğu Çiçek Köyü'nün Menekşe Evi'nde ev annesi olmak üzere trenle bir yolculuğa çıkar.Florrie'nin Rosie'ye olan büyük sevgisinin tam aksine Tilly,kardeşi Esther'a annesi tarafından daha fazla sevgi gösterildiği için kız kardeşinden nefret ederek ve onu kıskanarak büyümüştür.Menekşe Evi'nde işe başlayan Tilly,geçmişinden hiç kopamasa bile Menekşe Evi'nde yapay çiçek yaparak eğitim alan kötürüm,kimsesiz ve engelli kızlara kolayca alışır ve onlarla sıkı bir sevgi bağı kurar.Kaldığı odada Flora'nın eşyaları olan bir kutuyu bulan Tilly,Flora'nın kardeşi için yazdığı günlüğü bulur ve okur.Günlükte yazan olaylardan çok etkilenir ve Rosie'yi bulacağına dair kendine söz verir.Kendisini çözülmeyi bekleyen bir sırla,bir ablanın kardeşine sergilediği büyük özlemle ve yeni başlangıçlarla başbaşa bulur.Ve de aşkla..

    Yazar kurgusunu gerçek hayattan seçmeyi tercih etmiş,bu da yazarlar için büyük bir risktir.Emek isteyen ve ter döktüren araştırmalar,o dönemle ilgili detaylar,hele bunları hiç sıkmadan anlatmak büyük özen ister.Yazarımız Hazel Gaynor tam da bunu yapmış,kitabın atmosferini resmen bizlere yaşatmış.Dönem ve mekan tasvirleri çok gerçekçi.Yalın ve akıp giden üslubu hiç sıktırmadan okuttu kendini.Tarihi bir kurgu olan kitapta ve ne ararsanız var: aşk,kardeşlik ve annelik duygusu,gizem,hüzün,bilgi.Yazar daha önce adını bile duymadığım çiçek satan kızların öyküsünü bizlere sunarak hem mutlu etti hem de hüzünlendirdi beni.Mutlu etti çünkü engelli insanların sahiplenilmesi ve onlara aileden biriymişçesine şefkat gösteren insanların olması,kötü insanların yanı sıra iyi insanların da var olması gerçeği kalbimi büyük bir huzurla doldurdu.Hüzünlendirdi çünkü Flora'nın uzun yıllar kardeşinin yaşayıp yaşamadığını bile öğrenemediği arayış mücadelesi,yetim ve yoksul insanların pis kokulu hayvanlarmış gibi değer görmemesi ve sokaklarda birkaç kuruş para toplamak için yırtınan küçücük çocukların acı dolu hayatları yüreğimi burktu.Ayrıca kitabın kapağı,baskısı,ayracı ve edisyonu her zamanki gibi Arkadya mükemmelliğine sahipti.Çeviride pürüzler görsem bile bu kadar güzel bir kitabı dilimize kazandırdığı için Filiz Çakır'a çok teşekkürler.Teşekkürüm yazar,binlerce kızın hayatını kurtaran John Groom ve çaresiz insanlara yardım eli uzatan diğer tüm insanlar için de geçerli.

    Kısacası bu kitaba bir farkındalık kitabı gözüyle bakılabilir.Toplumda hor görülen unutulmuş insanlara değinen,gerçek karakterlerin yer aldığı ve buram buram menekşe kokan bu öykünün sizlerin kalbinde de yer edeceğini umuyorum.1876'daki yetim Florrie ve 1912'deki yetim Tilly.İkisinin hikayesi de zihnimde ve yüreğimde büyük yer edindi.Kitabın kapağını kapattığında kendimi boşlukta ve bir arkadaşıma veda etmiş gibi hissettim.Su gibi akıcı olması ve yormaması duygusal yoğunluğu asla azaltmamış.Son 30 sayfadaki romandan ayrı bilgi bölümleri de çok hoşuma gitti.Gerçek Albert Shaw olan John Groom'dan,engelli kızlardan,bazı çiçeklerin anlamlarından bahsetmesi ve de kitaptaki Albert Shaw'ın bakış açısından kısa bir bölüm sunması gerçekten güzel bir dokunuş olmuş.Minik kusurlarından birisi sonunu çok belirsiz bulmamdı.Yazar sonunu daha düzenli ve detaylı yazsa,acele getirilmiş hissiyatından kurtulsam benim için çok daha iyi olurdu.Bir de şu durum beni çok huzursuz etti.Ana karakter olan Flora'dan bazı yerlerde Flora bazı yerlerde Florrie diye ayrıca Tilly'den bazı yerlerde Tilly bazı yerlerde Matilda diye bahsetmesi kafamı çok karıştırdı.Onun dışında hiçbir kusur bulamadım,sadece başlarında çok sıkıldım ama bu kitabı mükemmel yapmayı engellememiş.Mutlaka ama mutlaka okuyun,Flora ve Tilly'nin dünyalarına siz de adım atın.Eminim çok duygulanacak,çok farklı şeyler hissedecek ve çok kalbinize dokunacak.Son söyleyeceğim şey ise yazarın tarzı ve anlatımı Sarah Jio'yu andırıyor.Ancak Sarah Jio'dan daha dolu ve detaylı işlemiş kitabı Hazel Gaynor.Evet,bir Gündüzsefası değildi ama Böğürtlen Kışı ve Son Kamelya kitaplarından daha başarılı buldum Gaynor'ın kitabını.Sarah Jio hayranlarının çok severek okuyacağı bir kitap.Çok güzel cümleler de mevcut.Bu kitaptan sonra kız kardeşimin yanımda ve güvende olmasına bir kez daha şükrettim. Yazarın başka kitaplarının çevrilmesini dört gözle bekliyor ve size derin bir iç çektirecek duygu yüklü bu kitabı herkese tavsiye ediyorum.Menekşenin çiçek dilindeki anlamı ise sadakat. Herkese iyi okumalar ve bol huzurlu günler.