öfkeli şair soyu diye bir laf var latincede. "genus irritabile vatum" diyorlar benim gibilere. derdi bitmeyen ve bitmeyen dertlere öfkelenen şairlerin derin hassasiyetine vurulmuş bir damga. ensemde. tam ensemde var ondan. rüzgar enseme değdikçe, sızlıyor o damga.
"bu şehir herkes uyurken, sokaklar bomboşken bile uğuldar. neden bilir misin? çünkü burada, bu şehirde senin gibi yazdıkları hiç basılmamış yığınla kayıp şair yaşamış ve ölmüştür. ayıklasan kelimeleri o uğultudan, hep şiir çıkar. onların bölük pörçük cümleleri şu soluduğun havada dolaşıyor. o yüzden şehri içine çeken şiirle dolar. en pis havasında bile bu şehrin şiir var."
devamlı sorarız birbirimize, "benim ne işim var burada?" diye.
tanrıyı uydururuz bahane olarak. bir yaratıcının eğlencesi olduğumuza ikna oluruz. bizimle eğlenen yaratıcının hiddetinden kendi kendimizi korkuturuz. o yüzdendir içine düştüğümüz bu boşluklar, bu kayboluşlar, bu anlam aramaları, bu bulamamalar, bu bunalımlar...
"kimsin?" desen, "benim!" der o kadar. hangimiz "kimsin?" dendiğinde sadece "benim!" diyebiliriz?
"kimim ben?"
"benden başka herkes."
bu soruya her seferinde başka bir cevap buluyorum. ama buluyorum, asla cevapsız kalmıyor soru. bir sürü şeyim ben. bazen isimim, bazen şehir. bazen hayvan, bazen eşya. ismimin baş harfleri hep başka başka.