• Sait Faik’in ardından.

    Dönüş yolu çok cevvaldi, adalar vapuru dalgalarda bir kağıttan gemi misali sallanıyordu. Bazılarımızın midesi ağızlarına geldi. Kamp ekibimiz dönüş yolunda biraz buruk gibiydi. Çok güzel geçen 3 günün ardından yine hayatımıza kaldığımız yerden devam etme telaşesi, yani biz buna “MEDARI MAİŞET” diyoruz, yakamıza yapışmıştı. Kamp ile ilgili anı notları yazıldı.

    https://i.hizliresim.com/NnrrnO.jpg

    Sohbetler edildi, mideler alaşağı oldu derken iskeleye adım attık. O da nesi! İnsanlar üzerimize üzerimize geliyor, yürüyemiyoruz yahu. Kendimizi bir an Matrix filmindeki kalabalığa karşı yürümeye çalışan NEO gibi hissettik. Eğer kalabalığın bir parçası olursan, yürürsün yoksa takılır kalırsın, hatta düşer ezilirsin. O anda anladık Sait Faik’i. Asıl onu yaşadık dersek daha doğru.
    Sen onca öyküyü bu güruhun içinde nasıl fark ettin be! Aşk olsun sana Sait Faik.
    Kalabalığa alışmakta zorlandık. Hele ada havasından sonra? Hee doğru, adayı anlatmadık demi! Du başa alalım, evvela şu Rumca parçayı iliştireyim de bunun eşliğinde devam edelim.

    https://youtu.be/QaxaxFGqJRU


    İlk gün
    09:20 Kadıköy

    Vapur geldi dumanlı dumanlı. Çantalarımız ile bindik öncü ekip olarak. Ev sahibi edasıyla gelecek dostlarımız karşılamak için ilk giden biz olmalıydık. Elif ve ben vapurda cam kenarı bir yere gömüldük. Bir ara çay almaya gittim, o ara denize karşı düşündüm çaylar elimdeyken: “Çay mı içsem yoksa kendimi denize mi atsam?” Sonra üşüdüm vazgeçtim, daha kampımız var nereye?

    https://drive.google.com/...VvhHw9nG7ueUI9OX18B8

    Kınalı adadan sonra Burgazada’ya gelince Sait Faik karşıladı bizi kafasında alacalı bir kedi ile.

    https://i.hizliresim.com/zjrrGj.jpg

    Hemen varıp selam çaktık, eli çenesinde Sait’in. Belli yine bir yerlerden öykü çıkarma peşinde. Kamp için ayarladığımız ŞATO’ya eşyalarımızı ve atlarımızı uşaklarımıza emanet edip adayı keşfe çıktık.

    https://drive.google.com/...W5nYD6n02zDbI79SwM6L

    Gidip sokakları arşınladık. Herkes o kadar güleç yüzlü o kadar sevecen ve cana yakın ki, nereye geldik ulan dedik. Kesin ip var bir yerlerde. Şimdi birisi gelip ipi çekecek ve tüm dekor başımıza çökecek! Bakındık, sadece köpekler ve kediler var. Buranın hayvanları da insanları gibi. Kedi, köpek, martı, karga, serçe aynı yerde volta atıyorlar. hiçbiri de diğerinin voltasını kesmiyor ha! Yoksa kan çıkar. Hala ses yok ipin ucundaki VARLIKTAN! Demek gerçekmiş!

    Koşup denizin yanındaki balıkçıların arasındaki kahveye oturduk. Tavla çay derken yandaki adamlara kulak kesildik. Rumca bir şeyler konuşuyorlar, Rum Türkçesi ile gülüyor eğleniyor! Balıktan dönen balıkçılar kayıklarının baş iplerini bağlayıp karaya zıplıyor. Ulan, her şey o kadar Sait Faik ki, bir yerlerden “hişt hişt” sesi bekliyor insan!

    Sonra ilk kafilemizi karşıladık. Biz kahvaltı yaparuk diye beklerken bizim koçmarlar Kadıköy’de yemişler de gelmişler! Saol karşim dediler. Açız yahu!

    https://i.hizliresim.com/v6nnXR.jpg
    https://drive.google.com/...0_Trqb-OIH2e3E7weBay

    İlk grubumuzu şatomuzun uygun bir odasına yerleştirdik. Sonra ikinci kafile de geldi. Onları da aldık. Her karşıladığımız kafile ile resimler çekindik. Herkesi Sait Faik ile beraber karşıladık yannış olmasın!

    https://i.hizliresim.com/k9nnE7.jpg

    Günü son misafiri henüz yoldayken, hep berbaer ilkin adayı turladık, Kalpazankaya’ya gidip resimler çekindik. Yanımızda bize yoldaşlık yapan, Fırat’ın “Yoldaş” adını verdiği ihtiyar köpek bizimle yürüdü. O mahallenin köpeklerine kafa tuttu. Biz varız ya yanında, hey gidim hey! Bu ekibi kim yanında bulsa dünyaya kafa atar be!

    https://i.hizliresim.com/oXrr6k.jpg
    https://drive.google.com/...2bMgCsYvzIHTPyWp0fbl

    Dönüş yolunda atlara selam verdik, son misafirimizin geldiğini öğrendik.

    https://drive.google.com/...6itltXEC9Q7_Uxfc-5s0

    Onu da karşıladık ve ekip tamamlandı. Posterimizi meyhane tadındaki restoranın duvarına astık.

    https://i.hizliresim.com/dvkkZQ.jpg

    Akşam yemekleri yendi. Mahir bize kısa bir saz resitali verdi. Yemeğin peşine meşhur TANIŞMA OYUNUMUZU oynadık.

    https://i.hizliresim.com/qdPPJD.jpg

    Herkes isimlerimiz akılda kalıcı olsun diye adımızın ilk harfi ile başlayan bir sıfat ekledi. Misal

    Yoblomov Yasin
    Sevgili Saltanat
    Ayçanna Ayça (Polyannadan)
    Eğlenceli Elif
    Tulum Tamer
    Farkında Olmayan Fırat
    Mavi Mahir
    Egeli Esra
    Neşeli Nevin
    Canavar Canan
    Erdemli Erdal
    Zıpır Zeynep

    Sonra geldik en civcivli yerlere. HEHEHHEEE.. Davullar çalınsın, martiniler patlasın, yarışmalar başlasın!

    İlk günü yarışması Sait Faik Bilgi Yarışması
    Öncesinde herkese özene bezene hazırladığımız rozetleri dağıttık. Yakamıza taktık. Artık hazırdık.

    https://i.hizliresim.com/4jbb00.jpg
    Grup üyelerini ise kura usulü kumar eşliğinde belirledik. Fesat falan olmadı ama, 1 ler 1 ile 2 ler 2 ler ile vs vs :D Her bir gruptan kendini tanıtan bir isim belirlemesini istedik. Niye mi istedik :) Ortaklık oluşsun tek yurek olsunlar. Tek yürek tek ruh tek emel!
    Ödülü kazanmak! :)

    Yarışmamızdaki grupların isimleri şöyle;
    Mavi Canavar (Mahir - Canan)
    Sevgi Erdemdir ( Erdal - Saltanat)
    Beyaz Martı ( Ayça - Esra)
    Neşeli Hayatlar (Zeynep - Mustafa)
    Neşeli Farkında Olmayanlar (Fırat - Nevin)

    https://i.hizliresim.com/grZZq2.jpg
    https://i.hizliresim.com/jgVV8J.jpg

    Bu oyunda gruplar ter attılar ama finalde herkes çok mutluydu ve bilgiler edinmişti. Bu yarışmanın kazananları:

    “Mavi Canavar”
    Mahir Ali
    Canan

    https://i.hizliresim.com/zjrraD.jpg

    Gece saat ilerleyince, kasada uyuklayan görevlinin horlama sesi ile bu geceyi bitirmemiz gerektiğini anladık ve herkes 1000 odalı sarayımızdaki odalarına çekildi.


    2. Gün - Cumartesi

    Adımıza düzenlenen şaşalı ve bir o kadar da cikcikli kahvaltı seramonisinden sonra Sait Faik’in evine gittik.

    https://i.hizliresim.com/V9vvBZ.jpg
    https://i.hizliresim.com/BaDDzg.jpg

    Evvela müzeye çevrilen evini gezdik. Eşyalar, anılar, resimler, kitaplar aman Allahım! Ne kadar çok anı. Her birini inceledik fotoğraflar çektik. Elif resimler ve eşyalar hakkında bilgilendirmeler yaptı, magazinin de dibine vurduk (ZALIMIN GIZI LEYLA da vardı o evde -_-)

    https://i.hizliresim.com/oXrrOk.jpg
    https://i.hizliresim.com/7aMMBY.jpg

    Öykülerin çıktığı masa
    https://i.hizliresim.com/Ll11Dj.jpg
    https://i.hizliresim.com/ZX77Xa.jpg
    https://i.hizliresim.com/MVLLDN.jpg
    https://drive.google.com/...GbdVO05ezKWnVih7VEVF

    Neyse sonracığıma bahçedeki banklara oturup “Şimdi Sevişme Vakti” kitabından şiirler okuduk, yandaki evin kapısında asılı olan rüzgar çanları bize melodi sağladı sağolsun. Kediler de dinlemeye geldi bizi. Sonra Sait’in de en sevdiği “Kamelyalı Mezar” öyküsünü okuyup üzerine kısa bir konuşma yaptık. Öyküyü okuyan Elif’in eşsiz yorumuyla öykü daha farklı bir hal aldı. Sesli duyunca başka oluyormuş yahu!

    https://i.hizliresim.com/Ll11bj.jpg
    https://i.hizliresim.com/bVJJ68.jpg
    https://i.hizliresim.com/zjrrMY.jpg
    https://i.hizliresim.com/pbBBn0.jpg

    https://drive.google.com/...4WsRtqVS2rgBjYymrT9H


    Neyse oradan voltamızı alınca soluğu sahildeki balıkçı kahvehanelerinin olduğu yerde aldık. Bize bir masa Yanakimu ama çay kahve olsun dedik. Zira demlenmenin sırası değil. Neden mi? Genel kültür bilgi yarışmamız var ayol! Ayık olmamız lazım ayıküyün mü Yanakimu!

    Yine aynı gruplar vardı, eleman değişikliğine gitmedi kimse. Yaşayın pilavdan dönenin kaşığı kırısasıcalar cemiyetine gönül veren ve gönül verenleri koruyanlar DERNEĞİ!

    Bu turda sorularımız daha zorlayıcıydı. Her şeyi sorduk yahu! Bilinen ilk kadın şair kim dedik messsseeeelaaa!
    Sappho idi. Bilenler oldu ne habeeer !
    Daha nice nice sorular vardı. Yine kafa kafaya verildi, pilanlar pirojeler yapıldı, kopyalar çekildi, kardeşlik ve dayanışma örnekleri sergilendi, ortadoğuda haritalar yeniden çizildi ve kartlar yeniden dağıtıldı. Türevler ve eş yönlü parçacık hüzmeleri fizik hesaplamarı derken çok harıl harıl bir yarışma oldu. Yine bilgilendik, öğrendik eğlendik hamdolsun.

    Ve kazananlar;

    Neşeli Hayatlar
    mustafa tamer akder
    Zeynep timur


    Sonra yuvamıza döndük saz söz zamanı!

    https://i.hizliresim.com/NnrrpP.jpg

    https://drive.google.com/...IEvLh4jvMnnAmxPZzC2Q


    Türküler çığırdık. Gelen diğer konuklar garip garip baktılar, hatta bir çift vardı, kızcağız rahatsız oldu ellaaam kalktılar gittiler. PEH! Neyse Mahir çaldı söyledik bir ara halay ve lambada yöresel oyunları oynandı. Derken çaylar geldi bir ara sazı elime alıp “İNCE MEMED” çaldım :D peşine bir iki türkü derken Bitirdik ve “Medarı Maişet Motoru” adı altında Sait’in tüm kitaplarının atölyesine başladık.

    Önce müziğimizi dinledik, buyrun:

    https://youtu.be/-86eFjjr0AM

    Gözler kapandı kepenkler indirildi, herkes okuduklarını, gezdiklerini, gördüklerini, müzedeki anıları düşünerek kendini müziğin kollarına bıraktı.
    Dap dap dap daba daba dap daba daba dap…...

    https://i.hizliresim.com/oXrrRQ.jpg
    https://i.hizliresim.com/Ov77pP.jpg
    https://i.hizliresim.com/DY44vl.jpg
    https://i.hizliresim.com/V9vvMr.jpg


    Müzik bitti ve ortadaki duygu kartlarından seçtik keyfimize göre. Can bizim düş bizim ellere nesi?
    Herkes seçtiği kartlara dair hislerini anlattı, kitaba bağladı. Konuştuk Medarı Maişet motorunu irdeledik, oradan Sait’in kişiliği, hayatındaki insanlar, annesi, manitaları meyhaneleri neler neler. Sonunda Sait’in aslında yapayalnız olduğuna biz de karar kıldık. Anlattığı öykülerde kendinde eksik olan sevilme duygusunu işlediğini düşündük. Adam o kadar sevgi dolu bakıyor dünyaya, insanlara ve canlılara ama gel gelelim, bu sevginin zerre kadarını kimseden göremiyor, annesi dahil :(

    Ne sevdiği kadınlar onu seviyor ne de gönlünce bir mutluluk yaşayabiliyor. Kendi dünyasında kendi çalıp kendi oynuyor neticede. Zaten daha sonra hayatına bolca alkolün etkisi bodoslama çarpıyor. Nitekim Nazım’ın şu sözleri olayı çok acı şekilde özetliyor:

    “1955’te Budapeşte Radyosu’nda yaptığı “Edebiyat Konuşmaları”nın on yedincisinde ise şöyle dedi : “Ben Sait Faik’i çok severim. Bizim büyük hikâyecilerimizden biridir. Büyük hikâyeci, büyük şair. Bazen bedbindir, bazen ümitsizliğe kapılır. Fakat çok namuslu insan, memleketini çok seven insan… Ve belki de bedbinliği, ümitsizliği çıkar yol görmemesinden ileri geliyor. Halbuki çıkar yol var tabii. Velhasıl büyük bir hikâyeci, büyük bir şair.” Nâzım Hikmet 1961’de yazdığı ünlü “Saman Sarısı” adlı şiirinde Sait Faik’le arkadaşlık ettiği günleri şöyle anar :
    Kalamış’ta Balıkçının Meyhanesi’ne girdim ve Sait Faik’le tatlı tatlı konuşuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri sancılar içindeydi ve dünya güzeldi. [A’dan Z’ye Nâzım Hikmet]

    “Yazık! Rakı kadehinde, cidden değerli bir sanatkarı daha kaybediyoruz.”

    Ahan da şiir, buyrun okuyun :/

    https://www.siir.gen.tr/...met/saman_sarisi.htm

    Neyse hüzün bulutlarını kovalayalım.

    Atölyemizin ikinci kısmında, Sait’in “tüm kitapları”ndan seçtiğimiz alıntılar arasından paşa gönlümüze göre istediklerimizi seçtik. Bir diğer kart grubumuzdaki kartlardan ( bu kartlarda abidik kubidik tivist kıvamında manalı ve civcivli ve beyin çalıştıran cinsten resimler var) seçtik, alıntılarımız ile iliştirdik ve konuştuk anam konuştuk. Çenemizin yayı gevşedi çaylar kahveyle balla sütle yağladık.

    Bizdeki Sait Faik kitaplarını umuma açtık alın üleyyyyn dedik okuyun okutun :)))

    Medarı Maişet’in masaya yatmış canlı bedeni üzerindeki kesi, biçki, dikiş, nakış işlemlerinin bitmesinin ardından, şimdiki istikameeeeeet BARBA YANİ MEYHANESİ! Yani Sait’in takıldığı meyhane. Gittik Sait’in içtiği “Klüp Rakı”sından sipariş ettik:

    Bize bir masa ayır Yanakimu
    Kamp ekibimiz için!
    Bir masa.
    Üstü çiçeksiz
    Örtüsü mavi kareli bezlerden
    Rakısı Klüpten
    Hem hülyadan.
    Mahir bağlama çalsın
    Siyaha çalar parmaklarıyla
    Güftesi telli türküler ve havalar
    Adi havalar.
    Meyhane acı zeytinyağı koksun
    Sen hoşnut ol Yanakimu.
    (Şiire iğfal ederek bir kuple sundum af ola :S )

    Neyse masalar donatıldı, kadehler dolduuuuu Sait Faik’e kadeh kaldırdık.

    https://i.hizliresim.com/MVLL81.jpg
    https://i.hizliresim.com/y6LLJk.jpg
    https://i.hizliresim.com/8aDD5n.jpg
    https://drive.google.com/...oUMO6usTb3Lcik4MrAO-


    Genizden akıtılsın rakılar, kadehlere gömülsün elemler, kollar kalksın Angara’nın Bağları çalsın, tayyare pilotları piste dalsın. Bebeleri alın dostlar, bizim pilotlar dümensiz!
    Mekanda sadece biz kaldık. Verdik müziğin halayın misketin rakının gözüne gözüne.

    https://drive.google.com/...hHTKHvbVvlsFmLNoafyA

    https://drive.google.com/...SFX9UtTBvyAnLwvQIyug

    https://drive.google.com/...mpGnDJfTLETquDxu-ADA

    https://drive.google.com/...qX6N1KJykhUkQH5FtiWQ

    https://drive.google.com/...rA-8gAwx_YnYM2vdKVjw

    https://drive.google.com/...hXkCPhYhXMpRTttSJqMw

    https://drive.google.com/...W_Ymwv8g0xYNCnYikrmg


    Şiirler okuduk sıra sıra, türküler söyledik. Hele Fırat’ın okuduğu bir şiir var kiiiiii buraya koymazsam iki gözüm önüme aksın, yüreğim kurusun!

    https://www.antoloji.com/avanak-ii-siiri/

    Nazımdan, Can babadan, Sabodan, Sait Faik’ten… kimleeeeerden kimlerden, hey gidim!
    Teyyarelerimize son mazutları çektikten sonra şatomuza doğru kanat açtık, yoldaki kedilere köpeklere selamlar vererek bulduk yolumuzu. Kafalar güzel ve biz çok güselis! Sait gibi aylak aylak dolandık, Rum meyhanesine takıldık, balıkçıları izledik….

    https://drive.google.com/...6LL0lrIVGSftjqyLKCuM
    bir kaç ipsiz sapsızzerhojjjjjj

    https://drive.google.com/...H-WKq4KRWlRzwwFVo-MQ

    Herkes yattı ama biz 3 kişiydik. Erdal, Mahir, Ben(Yoblomov). Acı eşiği daha yüksek dozdaki türküler okuduk, çaldık. Benim pilot zamanlarda hep yaptığım gibi “Şarkışla”yı çaldım, hüzünlendim gene. Neyse geç oldu daaaaa, hadi yatış kampanaları çalsın! Atlarımız ahıra bağlayıp yüksek şatodaki odalara dağıldık! Yarın güzel pırıl pırıl bir sabaha uyanacaktık ve bir sürprizimiz vardı! Ne mi? Görelim.

    3. Gün Pazar

    Bugün büyük sürpriz vardı. Sait Faik’in duygusal dünyasını kendi süzgecinde harmanlayan ve “Benden Hikayesi” adlı belgesele imza atan genç ve dinamik yönetmen Onur Barış ve yoldaşı-eşi Merve Barış’ı misafir ettik.

    Onları da Sait ile birlikte karşıladık ve şatomuza, film gösterimi yapacağımız büyük salona geldik. Evet, bu çekilen film için biz kampçılara ve Sait Faik severlere özel bir gösterim için geldi bu dostlar! Teşkılatı sinemayiyeyi kurduk ( apollür, bilgisayar vs vs) ve yönetmen bastı motor’a. Perdeler kapandı çaylar dağıtıldı, çokokremler püsküütler ve bilimum kraker çerez masalara neşredildi. Hep beraber filmi izledik. 3 gün boyunca kafamızda şekillenen Sait ile filmdeki Sait’i karşılaştırdık.

    https://i.hizliresim.com/bVJJrV.jpg
    https://i.hizliresim.com/Rroop7.jpg
    https://i.hizliresim.com/bVJJGd.jpg
    https://i.hizliresim.com/k9nnnv.jpg
    https://i.hizliresim.com/5aMMaR.jpg

    Film ile ilgili linkler buyrunuz:
    Takip ediniz ki geride kalmayınız :D
    https://www.instagram.com/bendenhikayesifilm/
    https://www.babasahne.com/...benden-hikayesi.html
    https://youtu.be/gDYSY0VuvIM
    https://youtu.be/kPGdE7IoIKA
    https://youtu.be/uOIJOG2x_14
    https://youtu.be/onlVmTwnaEk

    Film bitti alkışlar gözyaşları salyalar sümükler… Onur ve Merve bu güzel emeklerinin neticesinde duygularına hakim olamadı, hangimiz olduk allaaasen! Birer sigara arası istedik, gözyaşlarımızı Burgaz’ın bulutlarına akıttık da gerisin geri içeri girdik. Sonra film üzerine konuştuk tartıştık, laf. Onur çekim sürecini, maceralarını, anılarını ve Ara Güler’i anlattı bize. Laf lafı açtı derken özene bezene hazırladığımız “Edebiyat Tabusu” adlı süper oyunumuzu oynadık hep beraber. Kendimiz hazırladık haaaa öyle çakçikilerden almadık! Yüzde 10’un üzerinde efor göstererek hazırladığımız tabu kartlarını anlatırken çok ama çok eğlendik. Neyse, zaman ilerledi, atlarımızı yemini suyunu verdik. Artık adadan ayrılma vakti geldi. Herkeste bir tatlı hüzün vardı. İlk gün bizi karşılayan kediler, cırtlak çeneli martılar, kargalar köpekler uğurladı. Vapurumuz geldi bindik.

    Yol boyunca sallandı vapur. Sait mi yapıyordu bu piçliği bilmem ki? Kesin geldiğimize sevinmiştir. Belki aramızda olsaydı o 3 gün boyunca, çok iyi anlaşabilir, içebilir, gezebilir, martı yumurtası çalabilir, kamelyalı mezarda rakı tokuşturabilirdik ve bize öykü anlatabilirdi. Erik dalına halaya bile katılırdı kim bilir? Bizden ala aylak mı var ayol!


    Dönüş- pazar öğle sonu

    https://i.hizliresim.com/dvkkND.jpg
    https://i.hizliresim.com/mM1112.jpg

    Demiştim ya, Kadıköy’e ayak basar basmaz, sudan çıkmış balıklar gibi emcükledik havayı. Nefes alamadık, zira zordu buranın havası. İnsanları, hayvanları bile bir sonsuz telaşe içindeydi. Martılar birer sırtlan gibi! O zaman anladık işte yapayalnız bir insan nasıl yaşar burada? Yaşayabilir mi ya da? Hele de adada yaşadıktan sonra? Sait, işte o adam Sait. Kalabalıkta parlayan bir balıkgöz, çingene bacaklı.

    Yalnızlar içinde bir yalnız, hatta yapayalnız.
    Sonra herkesle sarıldık kucaklaştık güzel dostluklar bağlar kurduk ve köylerimize dağıldık.
    Yine bir kamp sonrası iletisinde hüzünlendik iyi mi! Neyse gidiyorsak şayet, gelmek içindir bilader.
    Bu kamp süresince bizden dostluklarını ve samimiyetlerini esirgemeyen, angaranın bağlarını ve erik dalının gevrek olanını bizlerle paylaşan dostlara sonsuz teşekkürler ediyoruz. Yarışmaların kazananlarına hediyeleri postalandı. Gözünüz postacıları kollasın!

    Ne diyelim ki daha başka. Ayrıca son kampımızda kadın sayısının fazlalığından ötürü ekstra kıvanç içindeyiz efenim.
    Esen kalınız can evinizden öperiz. Qüsel insanlar eqlesin :D

    https://drive.google.com/...8S3QaeMGbUPorvYQwF-l

    Bizi takip edebileceğiniz adres:
    https://www.instagram.com/kitapkampcilari/

    Bu da kardeş sayfamız;
    https://www.instagram.com/birdusunardindan/
  • İlk görüşte aşktı, benim yaşadığım... O kadar harika bir insandı ki... Daha ilk buluşmamızda tamam demiştim; benim evleneceğim erkek bu…
    Onu tanımadan geçen yıllarıma bakıyorum da meğer ne kadar da yaşanmamışlıklar vardı, ne kadar boşmuş her şey... Nefes alıp vermeyi yaşamak sanıyor, kendimi aldatıyormuşum meğer…
    O da beni sevdi. Hem de çok... Konuşurken hep gözlerime bakıyor, gülümsüyordu. O kadar mutluydum ki yanında, dünyanın en şanslı kadını olduğumu düşünüyordum.
    O gün... Bana evlenme teklif ettiği gün... Nasıl da heyecanlanmıştım, nasıl da ayaklarım yerden kesilmişti. Evet, dedim sadece... Yüzlerce, binlerce kez evet diye haykırmak istiyordum. Herkes duysun, şahit olsun istiyordum bu mutluluğa…
    Kısa zaman sonra evlendik.
    Bir prensesmişim gibi davranıyordu bana... Yüreğinin, evinin kraliçesi olduğumu söylüyordu. Kölesi olmaya dünden razıydım oysa...
    Bana şiirler yazıyor, her gün tek bir gül ile dönüyordu eve... Üstelik sürprizler yapmayı seviyor, sürekli şaşırtıyordu. Böylesine harika bir erkeği karşıma çıkardığı için tanrıya dua ediyordum. Her günümüzü balayı tadında yaşıyorduk.
    Aradan aylar geçmişti. Bir gün;
    --Sana bir sürprizim var Koray, dedim
    Gülümseyen gözlerle yüzüme baktı. Meraklanmıştı.
    Böylesine bir sürprizi basit bir şekilde paylaşmayı düşünmüyordum. Bir koltuğa karşılıklı oturduk. Elimi karnıma koydum.
    --Bir misafirimiz gelecek, dedim.
    Bir insanın sevincine tanık olmuşsunuzdur. Ben de öyle... Ama böylesine değil.
    Önce bir şok geçirdi.
    --Yoksa...?
    Evet anlamında başımı salladım.
    Heeyytt...!! diye o bağırışını asla unutamam. O kadar garip hareketlerde bulunuyordu ki… Koltuğundan ayağa kalktı ve salonun ortasında dönmeye başladı. Bir ara bana sarıldı. Hatta kucaklayıp havaya kaldırmayı düşündü sonra vazgeçti. Defalarca beni sevdiğini söyledi. Onu ilk kez bu kadar coşkulu görüyordum. İyi bir kocaydı. İyi bir baba olacağından emindim.
    Sonraki günler eve daha erken geliyor ve bana her konuda yardımcı oluyordu.
    --Sakın ha, ağır bir şey kaldırma. Sakın ha kendini fazla yorma. Yapılacak bir şey varsa ben yaparım.
    Gündüzleri defalarca beni arıyordu. İş yerinden fırsat bulduğunda sadece beni görmek için geliyor, kısa bir süre sonra da rahatlamış vaziyette gidiyordu.
    Geceleri baş başa kaldığımızda sadece bebek üzerine konuşuyorduk.
    --Galatasaraylı olacak, bebeğimiz... En iyi okullarda okuyacak. Onun hayatını kolaylaştırmak için var gücümle çalışacağım. Göreceksin, Bahar; ona çok iyi baba olacağım.
    --Bundan eminim, sevgilim.
    --Her zaman iki çocuğum olsun istemişimdir. Şimdi düşünüyorum da üç çocuk bile az bana…
    Onun heyecanını anlayışla karşılıyor, sadece gülümsüyordum.
    Oğlumuz doğduğu gün şiddetli bir yağmur yağıyordu. Bunu bereket olarak değerlendirmiştik. Daha öncesinde çeşitli isimler düşünsek de o günün anısına Yağmur ismini verdik.
    Koray o kadar mutluydu ki, bebeğimizin her şeyiyle ilgilenmek istiyordu. Daha şimdiden Yağmur’un odasını oyuncaklarla doldurmuştu. Bu gereksiz harcamalara karşı çıksam da “benim oğlum her şeye sahip olsun. Ona bir şey aldığımda ben mutlu oluyorum, lütfen bana karışma”, diyordu.
    Deli adam... O kadar sempatikti ki…
    Yağmur çok uslu bir bebekti. Pek fazla ağlamıyordu. Koray bu durumu dostlarımıza övünerek anlatıyordu. Ama ben onun kadar rahat değildim. Sanki bir şeyler yolunda gitmiyor gibiydi.
    Zaman geçtikçe kuşkularım artıyordu. Diğer bebeklerin kucağa alındığında gösterdiği mutluluk refleksini Yağmur ağlayarak gösteriyordu. Yüzüne bakarak onunla sürekli konuşuyordum. Bana boş gözlerle bakıyordu.
    Bir yaşına geldiğinde hala tek başına yürüyememesi ve anlamlı tek kelime etmemesi canımı sıkıyordu.
    Koray bu durumdan hiç de şikayetçi değildi.
    --Ne var yani… Ben de geç konuşmuşum. Ben de geç yürümeye başlamışım. Demek ki bana çekmiş, aslan oğlum... Hem bu durumdan ne diye şikayet ediyorsun ki; bak, evin içinde kırılan dökülen tek bir eşya bile yok.
    Oysa Yağmur etrafını tanımak için hiçbir çaba göstermediği gibi benimle göz temasında bile bulunmuyordu. Kucağıma aldığımda direniyor, sonra da ağlamaya başlıyordu. Eline bir şey verdiğim zaman bir süre elinde tutuyor sonra da bırakıyordu.
    Yerde sürünmeyi hiç sevmedi. Ancak 15 aylıkken kendi kendine yürümeye başladı. Ona seslendiğimizde karşılık vermiyor, sanki bizi duymuyordu. İki elin parmaklarını geçmeyen kelimeleri vardı. Bunların içerisinde defalarca tekrar ettiğimiz halde o iki kelime; anne ve baba yoktu. Birşeyler söylüyordu ama daha çok kendi kendine mırıldanıyor gibiydi.
    Koray zamanla her şey düzeleceğini düşünüyordu. Ona göre ikimizde sağlıklı insanlardık, bebeğimizin en küçük bir sorunu olamazdı.
    Ben onun kadar rahat değildim. Yağmur’un bilmediğim, tanımadığım bir sorunu vardı. Daha fazla dayanamazdım, Koray’ın karşı çıkmasına rağmen bir doktora götürdüm.
    Çocuk doktoru yaptığı muayeneden bir sonuca varamadı. Beni çocuk psikiyatrına yönlendirdi. Şaşırmıştım. Daha doğrusu buna hazır değildim yine de... İki yaşında bir çocuğun psikiyatrda ne işi olabilirdi ?
    Dediğini yaptım, hem de fazlasıyla... Üstelik de çocuk nörologlarına hatta pedagoglara bile gösterdim.
    Koray’a göre ben parayı sokağa atıyordum. Bu doktorlar sadece para kazanmak için bir şey yapıyor görünüyorlardı. Yağmur’un hiçbir sorunu yoktu. Olsa da zamanla düzelecekti.
    Kısa bir zaman sonra doktorlar teşhisini koydu.
    Benim yavrum; Otistik’di.
    Anlamsız gözlerle doktorun yüzüne baktım. Şaşkındım. Neydi bu otistik denen şey, tedavisi var mı. Hiçbir şey bilmiyordum ki...
    Doktor karşımda konuşuyor teknik terimlerle Yağmur’un durumunu anlatıyordu ama kendimi ne kadar da zorlasam bir şey anlamıyordum. Sadece iletişim geriliği olduğunu ve hayatı boyunca ona ilgi göstermemiz gerektiğini anladım. Bir de bu konuyla ilgili kurumlar varmış, onlardan destek alabilirmişiz.
    Eve nasıl geldiğimi bilmiyorum. Komşu kadına bıraktığım yavrum bir köşede sessizce oturuyordu. Kadının ısrarlı sorularını geçiştirdim. O gidince bir koltuğa çöktüm ve Yağmur’u izlemeye başladım. O kadar masumdu ki, o kadar dünyadan habersizdi ki...
    “Daha çok küçüksün yavrum... Üstelik de otistik... Ben ne yapacağımı hiç bilmiyorum. Bu sorunla nasıl baş edeceğimi bilmiyorum. Korkuyorum, oğlum... İnan ki çok korkuyorum.”
    İlk kez yüzüme baktı. Belki de ben öyle hissettim. Hızla yanına gidip ona sarıldım. Hüngür hüngür ağlıyordum. Gözyaşımla ıslanan yüzünü sildi, sonra da elini elimin üzerine koydu. Sanki bana korkmamam gerektiğini, bu işin üstesinden birlikte geleceğimizi söylüyordu. Uzun zaman onu kollarımla sardım, bırakmadım.
    Akşam Koray geldiğinde durumu ona anlattım. Üzgün görünüyordu ama yine de doktorlara fazla güvenmememiz gerektiğini söylüyordu. Yağmur’un bir şeyi yoktu. Çocuktu ve zamanla düzelecekti. Aslında her baba gibi çocuğuna toz kondurmuyordu.
    Bir gece aniden bir çığlık sesiyle uyandık. Acaba yavrumuza bir şey mi olmuştu, telaşla odasına baktım ama yoktu. Sonra onu salonda yüzünü duvara dönmüş halde bulduk. Ayakta duruyordu. Elindeki su kabını sürekli sallıyordu.
    --Yağmur, birtanem…
    Sesimizi duymuyordu sanki… Hiçbir tepki vermedi. Sadece elindeki su kabını sallamaya devam ediyordu. Loş olan salondaki tüm lambaları yaktım. Yine tepkisi olmadı. Ancak televizyonu açtığımda reaksiyon gösterdi ve reklamlara bakmaya başladı. Kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu.
    --Rain Man, dedi Koray...
    --Efendim...?
    --Yağmur Adam filminde vardı ya... Dustin Hoffman oynamıştı hani…
    Koray’ın yüzüne bakıyordum. O devam etti.
    --Yağmur; Yağmur Adam oldu.
    Onun bu tavrına kızmıştım. Şefkatlice Yağmur’a yaklaşıp onu yatağına yatırmayı düşündüm ama ona dokunduğumda yeniden çığlık atmaya başladı. Elleriyle kulaklarını kapatıyordu. Korktum. Ne yapacağımı bilemedim. Koray onu kucaklayıp kaldırdığında ise debelenmeye ve bağırmaya başladı. Çığlıkları daha da artmıştı. Mecburen yere bıraktı.
    --Ne yaparsan yap ama şunu bağırtma. Komşular uyanacak. Ben yatıyorum, sabah erkek kalkmam lazım.
    Koray yatmaya gittiğinde ben bir koltuğa oturup onu izlemeye başladım. Sadece televizyona bakıyor ve kendince bir şeyler mırıldanıyordu. Sesimi çıkarmadan sabırla bekledim. Gözümü ondan ayırmıyordum. Bir süre sonra kendiliğinden yatmaya gitti. Benim uykum kaçmıştı. Yerimden kıpırdayamıyordum. Birşeyler yapmalıyım ama ne... Bunun cevabını arıyordum.
    Emin olduğum bir gerçek de; benim otistik bir çocuğumun olduğuydu. Bu gerçekle yaşamam gerektiğini artık biliyordum.
    Ertesi günü bir arkadaşımdan Yağmur’a birkaç saatliğine bakmasını söyleyerek evden çıktım. Bir kitapçıya uğradım ve otizmle ilgili ne kadar kitap varsa satın aldım.
    Yağmur’umun yağmura karışmaması için elimden geleni yapacaktım.

    Okul yıllarından beri elime almadığım kitaplarla yeniden buluşmuştum.
    Üstelik hiçbiri de roman, hikaye türünden değildi. Bir aşk yaşanmıyordu içinde... Macera yoktu. Mutlu son diye bir kavram hiç yoktu.
    Okuduğum kitaplarda otizmin bir davranış ve iletişim bozukluğu olduğundan bahsediyordu. Doğumdan sonra ilk üç yıl içinde kendisini gösteriyormuş. Hayal gücü yoksunluğu, takıntılı ve tekrarlayıcı davranışlar olarak görülebiliyormuş. Müzik, matematik konularında bir deha olabilirken; günlük hayatta basit becerilerden bile yoksunluk yaşayabiliyormuş…
    Okudukça otistiğin ne olduğunu anlamaya başlamıştım ama onunla hala nasıl baş edeceğim konusunda en küçük bir bilgim yoktu.
    Koray’dan Rain Man filminin CD sini almasını söyledim. Akşam eve döndüğünde her zaman getirdiği gül yoktu ama CD elindeydi. Hoşnutsuzluğumu ona belli etmedim.
    Ertesi gün filmi izlemeye başladım. Normal zamanda herhangi bir filmden farkı olmayan bu filmin o an benim için farklı bir anlamı vardı. Hiçbir sahnesini kaçırmadan izliyordum. Sanki o filmin içindeydim, canlı olarak gözlemliyordum Raymond’u...
    Film; 1989 yapımıydı. Raymond için yapılan bir tedavi yoktu. Hem o günden bu yana uzun zaman geçmişti. Belki de yeni tedaviler bulunmuş olabilirdi.
    Koray eve geldiğinde eskisi gibi neşeli değildi. Belki de bunun sebebi biraz da bendim. Çünkü yemekten sonra ya Yağmur’la ilgileniyor ya da kitap okuyordum. O ise sessizce televizyon izliyordu. Arada bir yağmur çığlık attığında “sustur şunu” diyerek bana bağırıyor sonra da yatak odasına geçiyor, televizyon izlemeye oradan devam ediyordu.
    Son dönemlerde eve geç gelmeye de başlamıştı. Belki de haklıydı, onu ihmal ettiğimi biliyordum.
    Okuduğum bir kitapta çocukları otistik olan annelerin yaşadıklarıyla ilgili bölümler vardı. Kitaptan kendimi alamıyordum. Çünkü o annelerin çocuklarıyla ilgili anlattığı her şeyi ben de yaşıyordum. Benim oğlum da çığlık atarken kulaklarını kapatıyordu. Çamaşır makinesi ya da halı süpürgesi çalıştığında sesinden rahatsız oluyordu.
    Ben o kadınları anlamıştım, biliyorum ki onlar da beni aralarına alacaklardı.
    Bu konu ile ilgili bir derneğe gittim. Başımı öne eğmeden, kararlı bir ses tonuyla “benim oğlum otistik” dedim. “Sizden yardım istiyorum.”
    Yağmur’un rahatsızlığı ortaya çıkınca dostlarımız artık bize gelmez olmuşlardı. Yağmur’un yaptığı birkaç olay onları rahatsız etmişti. Uzun zamandır evimize bir misafir gelmiyordu. Yakınımızdaki çocuk parkında bile komşular çocuklarını Yağmur’dan uzak tutuyorlardı. Akıllarınca kendi çocuklarını koruyorlardı.
    Ne diyebilirdim ki…
    Ama o dernek sayesinde o kadar çok kişiyle tanıştım ki. Benim çocuğumu sahiplenen o kadar çok anneyle dost oldum ki…
    Ve o kadar çok Yağmur’um olmuştu ki...
    Koray’a da ilgi göstermeye başlamıştım. Evliliğimizin ilk günlerindeki gibi cilve yapıyor onu hoşnut etmeye çalışıyordum. Ama o bundan mutlu olmuyordu. Yağmur’la hiç ilgilenmiyor hatta zaman zaman ona bağırıyordu. Bu da evde huzursuzluk çıkmasına sebep oluyordu. Daha az konuşup daha fazla tartışır olmuştuk.
    Bir gece beni karşısına aldı ve hiç mutlu olamadığından bahsedip boşanmak istediğini söyledi.
    Sadece yüzüne bakıyor, konuşamıyordum. Şaşkındım.
    --Bu evi size bırakacağım. İkinizin de rahatça yaşayacağı bir rakamı nafaka olarak her ay ödeyeceğim. Maddi sıkıntı çekmeyeceksiniz.
    Sessizliğimi koruyordum.
    --Bu teklifimi düşün, Bahar... Sonra cevap verirsin.
    Gidip yattı.
    Tek başımaydım artık... Güçlü olacaktım. Duygularıma yenilmeyecektim.
    Koray’a da kızamıyordum. Ne de olsa her gece evde sorunlar yaşamaktan bıkmıştı. Belki de yorulmuştu. Onu anlamaya çalışıyordum. Ya da bu şekilde kendimi kandırıyordum.
    Kısa zaman sonra boşandık.
    Koray dediğini yapmış, her ay bankaya düzenli olarak para yatırmaya başlamıştı. Maddi sıkıntı çekmiyorduk. Evde değişen bir şey yoktu.
    Koray dışında…
    Derneğe daha fazla gitmeye başladık. Yağmur oradaki çocuklarla kendi yarattıkları oyunları oynamaya başlamıştı. En azından bir şeyler yapıyordu artık…
    Bir gün orada bu konuda uzman bir doktorla karşılaştım. Muayenehanesine gelmemi söyledi. İki saatlik bir muayene olacakmış. Yağmur o kadar zaman dayanamazdı ki...
    Gittiğimizde Yağmur içeri girmek istemedi. Çığlıklar atmaya, kulaklarını kapatmaya çalıştı. Kendi etrafında dönüyordu. Zor da olsa bir şekilde içeri girdik. Çığlıklarına doktorun odasında da devam ediyordu. Öyle kötüydüm ki; oğlum için bir şey yapamıyordum. Doktor ise sadece onu izliyor, benim de bir şey yapmama da izin vermiyordu. Bir saat boyunca ağladı. Sonra sustu ve gelip benim yanıma oturdu, elimi tuttu. Yağmur ilk kez bana sokulmuştu. Bu; mucizevi bir andı benim için... O kadar mutluydum ki...
    Tedaviye olumlu tepki vermişti.
    Başlangıçta aynı tepkileri verse de zamanla doktorun yanında uysal olmaya başlamıştı. Zor dönemler yaşıyordu, yavrum... Benim canım yansa da duygusal olmanın ne yeri ne de zamanıydı.
    Bir yandan tedavisi devam ederken diğer taraftan da onunla insan içine çıkıyor, bir yerde yemek yiyor ya da alışveriş yapıyorduk. Bazı takıntıları değişmemişti hala... Elbise deneyeceği zaman kendisine yardım ettiğimde çığlık atıyordu. Dokunmamı istemiyordu. Olsun, en azından kendisi giyip çıkarıyordu ya...
    Aradan uzun zaman geçmişti. Yağmur 7 yaşına gelmişti. Okula bile gidiyordu. Tabi ki normal çocukların gittiği okul değildi. Olsun... Üstelik de okumayı çok kısa zamanda başarmıştı.
    Doğum gününü kendisi gibi otistik arkadaşları ve onların ailesiyle geçirdi. Davete Koray da geldi. Zaten bazı haftasonları Yağmur’u alıp dışarı çıkarıyor, baba-oğul birlikte birkaç saat dolaşıyorlardı.
    O gün o kadar mutluydu ki... Hatta bir kızla dans bile etti. O an gözlerimden akan yaşları durduramıyordum.
    Oğlumla gurur duyuyordum.
    Artık doğru kelimelerle doğru cümleler kuruyor, üstelik soru bile soruyordu bana... Hatta o kadar iyi gözlemciydi ki; televizyonda izlediği belgeselleri bana heyecanla anlatıyordu. Hiçbir şey zihninden silinmiyordu. Bir arkadaşın telefonu için rehbere bakmaya bile gerek yoktu. Rakamlar konusunda beni hep şaşırtıyordu.
    Bazen onunla normal iki arkadaş gibiyiz. Bazen de o benim hayat arkadaşım. Bildik hareketlerini yine de zaman zaman yapıyordu. Ama olsun... O benim dünyama giremezse ben onun dünyasına girerim, diyordum.
    Çünkü ben anneyim…
    Yağmur okula gittiğinde ben de derneğe gidiyordum. Orada diğer Yağmurlarla ilgileniyor elimden geldiğince onlar için bir şeyler yapmaya çalışıyordum. Bu bana o kadar huzur veriyordu ki… Belki de anneliği yeniden tatmaya başlamıştım. Onların hepsi benim çocuklarımdı. Ve biz çok kalabalık bir aileydik.
    Belki otizm konusunda hala uzman değilim ama annelik konusunda uzman olduğumu söylüyorlar. Bunu duymak beni çok sevindiriyor.
    Yağmur’un yanında olmayı seviyorum. Onun büyümesini seyretmeyi, elele dolaşmayı, onunla saçma sapan oyunlar oynamayı, konuşmayı seviyorum.
    En çok da ona sarılmayı…
    Sanırım uzun zamandan beri bu duyguların özlemini çektiğimden olsa gerek her fırsat bulduğumda ona sarılıyorum.

    Biraz önce alışveriş yaptık. Bana hediye aldı.
    Anneler günü için…
    Üzerine “seni çok seviyorum, anneciğim” diye yazacakmış.
  • “The guest”/ مسافر / "Misafir” / 🎬
    Ne ağıtlar, ne sancılar, ne de göz yaşları kurtarabilir miydi arayışı dahi olmayan pak günlerin gören gözü vicdanımızı aklamaya! İşte “misafir” kara örtülerle sarıp sarmalanan vicdana, zuhur vakti güneşini göstermekte.. Suriye muhacirlerinin gerçekliğini beyaz perdede yasıtmaya çalışan misafir, konforlu yaşantımızın pek nadide hayatlarında daha da konfor temennisinden olsa gerek asil kan taşıyan Türklerin “ Kendilerinden daha zengin oldukları, hastahanelerde öncelendikleri, her birinin devletten para aldıkları, az çalıştıkları, rahat yaşadıkları, ekonomik çöküşün temel müsebbibi saymaları, üstüne bir de yaptıkları hicreti hor görüp kaçak muamelesi yaparak savaşsalardı ya” şeklindeki iç seslerinden öte sesli feryatlarına karşı kişileri ayrıma tabi tutarak cevap vermektedir... Şayet kişi Yaratıcı tarafından kullarına bağışlanan anlama yetisini kaybetti ise ona “ gölge etme başka ihsan istemez” cevabını, tefekkür ve tedebbürü kaybolmayan yüce insana ise anlam dünyasınca vâroluş penceresinden öz vicdanında seslenmektedir..
    Gidilmesi bir tavsiyeden fazlasını barındırmaktadır..
  • 120 syf.
    ·12 günde·7/10
    Kitabı bitireli epey zaman geçse de inceleme ve görüşlerimi yazmak için uygun bir fırsatı anca bulabildim . Okumam üzerine yorumsuz da bırakamamam sitenin bana verdiği bir özellik mi benim kafamda oluşan fikirlerimi yazarak dökme isteğim mi karar veremeden yine kitapla ilgili zihnimde birikenleri uzunca yazıya döktüm. İncelememin sonunda bir kehanette bir teoride benden yada H.G Wells’in kitabı okurken farkına varılmayan asıl kehanetini aydınlatma da olabilir şimdiden özellikle kitabı okuyanlara duyurumdur.
    Yine bir şarkı bırakıyorum buraya okurken dinlemek isteyen olursa diye.
    https://www.youtube.com/watch?v=hlZAc7Ij9V4
    Bu şarkı hikayeye uyar mı bilmiyorum ama zaman yolculuğunda dinlerdim ben yada bunu seçim sizin.
    https://www.youtube.com/watch?v=5IpYOF4Hi6Q
    Dinleme kısmı tamam sıra okuma kısmında :

    Hepimiz bu evrende zamanın yolcularıyız aslında; kimimiz anılarla geçmişe dönerken kimimiz hayallerle geleceğe intikal ediyor. Fakat yazarımızın hayal gücü ve bilgisinin gücü o kadar ileri boyutta ki yaşadığı dönemden 800 bin yıl ötesine zihninde yolculuk yapabilmeyi gerçekleştiriyor. Hepimiz zamanda yolculuğu normal haliyle 24 saat 1 ay 1 yıl gibi sürelerle yaparken yazarımız evrende zaman boyutunun sırrını çözerek kendi akışını kendi yönlendirdiği zaman makinesi icatı ile günleri yılları saniyelerle ,dakikalarla kat edebiliyor.
    H.G Wellss’in bilimkurguya yön vererek gelecek fikrini ortaya çıkaran ilk olan bu başyapıt eserinde o zamanların yaşamında ne teknolojinin buna imkanının olduğunu ne de beyinlerin buna hazırlıklı bir durumda olduğunu söylersek kehanet olacağı üzerinde düşünebiliriz. Bu alandaki yani bilimkurgu üzerine eserlerinde ilk amacının eğlencelik bir edebiyat tamamiyle zevk üzerine hayal edebiyatı yerine, uygarlığımızın nereden nereye gittiğini bir tokat gibi yüzüne çarptırmaya çalışması da kurgunun üzerinden bir gerçek ihtimalli tahmin ve öngörü de bulunabileceğini bize düşündürüyor.


    Hani bazen bizde merak ederiz geleceği; nelerin bizi bekleyip nelerin yok olacağını veya bununla birlikte başka soruları… Sizce gelecek yüzyıllar veya yüz bin yıllar merakımızı karşılamaya değecek mi yoksa merakımızın yerini hayal kırıklıklarımı karşılayacak bunu biz bilemeyiz fakat gelin bu kitapta ‘’zaman yolcumuzun’’ macerasını okuyarak bunu gözlemleyelim.
    H.G Wells’in okumuş olduğum ve kendisiyle tanışmama vesile olan bu ilk kitabı özgün ve öncü fikrinin kurgusu ile başyapıtlarından biri olarak görülüyor.
    Bu eseri başlığında da yansıttığı gibi zamanda yolculuk yaparken geleceği bir perspektif penceresinden gözlemlerini ve analizlerini aktarıyor okurlarına. İlk kısımlarında okurken zihnimin Cem Yılmaz’ın AROG filmine gittiğini inkar etmeliyim fakat sonradan tamamiyle farklı ve özgün hikayesinin içine kapılarak hikayenin içinde buldum kendimi.
    Distopik olan bu roman eserinde pitoreski sanatından da (İnsanın aklında resim gibi hayal uyandıran yazı söz ya da yazı) yararlanarak baya ilginç ve ilgi çekici betimlemeler ve tasvirler okuyucuya sunmuş.
    Şunu da belirtmeliyim ki kendimce dünyanın sonunun yaklaştığını hatta birkaç nesillik ömrü kaldığını ortada ki kehanetlerinde etkisiyle düşünürken H.G Wells’in bu denli uzun bir gelecek bir başka kehaneti bana pek mümkün gelmese de tarihin akışına bırakıp olayın sadece kurgu tarafıyla ilgilenip hikayeyi okumaya devam ettim.
    Kitabın okurlarından izlenimlerime göre eseri kimisi beğenmekte kimisi pek fazla etkileyici bulamamakta. Açıkçası kendi tarafımı da ikinci kısma daha yakın buluyorum fakat burada sebebi kitaba değil çağımıza ve dönemimize yüklüyorum. Çünkü; Bu kitap 1900 yıllardan önce teknolojinin dahi gelişmediği, internetin dahi olmadığı evrede ortaya çıkarılmış bir öncü fikrin eseri. Dolayısıyla da kitap etkisini , dünyanın ve bilimin de 100 yıl dan fazla bir sürede hızlı gelişimi karşısında geride bırakmış. Kitabı zamanından baya geç okuduğum için tam olarak çılgın gelmediğini çünkü bu fikrin mümkün ve olağan geldiğini de göz önünde bulundurarak bu eseri ilham kaynağı olarak görüyorum. Öyküsüne rağmen yazarın gelecek ile ilgili vermek istediği mesajları daha başarılı buluyorum. Ve şunun da altını çizerek belirtmem gerek ki yazarımız bu yolculuğun bu fikrin kapısını ilk açan kişi olmuş ve ardından gelecek insanlığa bu kapıyı açık bırakarak kendisinin açtığı kapıdan içeri girmelerini sağlamış işte bu yüzden özet olarak diyorum ki biz bu kapı açıldıktan ve daha nice fikirler keşfedilip ortaya çıktıktan sonra bu kitabı okumaya erişiyoruz zamanlamanın önemi büyük. Ayrıca Wells’in fikri bir çok yazılı ve görsel kaynaklara da ilham olmuş bunlardan bazıları İnterstellar filmi ve 22.11.63 kitabı gibi bazı değerlerin fikir babası olarak görülüyor.

    Evet hikayede ki konuya değinecek olursam;
    Zamanda yolculuk düşüncesini ve deneyini gerçekleştirerek macera yapan yolcumuz 800 bin yıl sonrasını anlattığı macerasında tek amacı bir distopya yada ütopya ortaya çıkarmaktan yanı sıra gelecekte toplumsal sınıfların, hiyerarşinin ne durumda olacağı ile de ilgili bahsetmiş. Yazarın gelecekte ki dünyanın komünizm etkileriyle nasıl şekilleneceğini ve toplumun sosyalizmin etkisinde olacağını ortaya sürüyor. İnsanlığın sosyalizme yöneleceğini ve bunun olumlu, olumsuz sonuçlarını ortaya çıkaracağı etkilerini gözler önüne sunuyor. Bugünkü kapitalist sistemin geleceği son noktaya şahit oluşunun , yaptığı sosyolojik ve psikolojik tahlillerini bir arada okuyoruz.
    Zamanın ilerlemesiyle birlikte insanlığın yaşam şartlarının ve sorumluluklarının nasıl değişim gösterdiğini çarpıcı bir dille aktarmış. İnsanlığın bu ilerleme sürecinde rollerinin ne doğrulta da değişkenlik gösterip nasıl bir yaşayışa sürükleneceğini aktarmış. Gelecek zamanda ki 800bininci yılın (tam tarihi 802.701di) teknoloji ve biliminden ziyade toplumsal yapıları odak edinerek his ve duyguların daha çok üstünde durmuş hikayede.
    Oluşturduğu kurgu üzerinde hem gerçekçi ifadeleri ve hem hayalci ifadeler bir arada bulunduruyor. Burada hikayeyi anlatırken hikayeye gerek kuşkulu yaklaşması gerek kendini sorgulaması gösteriyor ki şüphelere açık bir anlatımla okurunu da bir karara zorlamadan, bir taraftan kahin gibi öngörülerini anlatırken bir taraftan da hayalci ve tahminci yanaşarak okuyucuyu hikayeye inanma kararını kendine bırakıyor.

    Hikayenin asıl bölümü şu şekilde başlıyor: ‘Zaman Yolcumuz’ icat ettiği zaman makinesini deneyerek zamanda kuşbakışı olarak yolculuğa çıkıyor ve birden sadece makinesi içinden gözlemle yetinmeyip herhangi bir zamanın içinde dahil olma fikri aklına geliyor. Bunun üzerine ‘Zaman Yolcumuz’ kendini 800 bininci yıllara misafir ederken orada mahsul kalacağını hesaba katmıyor. Karşılaştığı dünya ve toplum karsısında şaşkınlık içinde kalan yolcumuz, zaman makinesinin kaybolmasıyla misafir değil esir oluyor. Kendi çağından uzaklarda bu garip ve gizemli dünyada çaresizlik içinde yaşama tutunmaya çalışıyor ve geri dönüş için makinesini arayışa geçiyor. Farklı mimari ve beşeri özelliklerini gözlemleyerek aktarıyor.Bu arada toplumla kaynaşan yolcumuz toplumun farklılığı karşısında sıkıntısı daha da çözülmez hale geliyor. Kendisine sabır ve umut ile bekleyişe bırakan yolcumuz bu arada o zamanın dünyasından bir kişi ile de yakınlık kurarak onunla dostluk kuruyor. Bir taraftan makinesini ararken diğer taraftan yaşadığı dünyayı tanımaya çalışırken ilginçlikler ve gizemlerle de karşılaşıyor. Birden fazla yerde karşılaştığı kuyularda yer altında saklanan bir takım cisimler ve canlılar görüyor fakat onları bir türlü yakından gözlemleyemiyor, ne oldukları hakkında somut bir bilgiye dayanamıyor ve onlarla ilgili yukarıda yaşadığı bölgede de kimseden bir bilgi alamıyor öğrenmeye çalıştığında adeta herkesin ağzına kilit vuruluyor.
    Yukarıda insanların hiçbir sorumluluk bilincinde olmadan yaşarlarken neşe ve oyun içerisinde, yaşamlarını nasıl çalışmadan sürdürdüklerini düzeni nasıl işlettiklerini çözmeye çalışıyor. Bu arada sosyal toplum sınıfın iki tabaka haline bölündüğünü; kuyuların içinde yer altında yaşayan ve kendisinin de birlikte yaşadığı üst bölgedeki insanların olduğu bir manzarayı keşfediyor. Yukarıda yaşayan insan toplumunun Eloiler ismi ile bilinen ; lüks ve refah içerisinde yaşayan insanları olarak görüyoruz, bu şartlarla sıkıntıdan ve ihtiyaçtan uzak olduklarından zeka ve güç gibi fonksiyonlarını kullanmamalarıyla birlikte körelmiş, beslenmelerinin de etkisiyle narin , zayıf ve kısa boylu bir canlı haline gelmişlerdir. Aşağıda yaşayan insan topluluğu ise, günümüzün işçi sınıfı olarak nitelendirebiliriz. Bu insanlar kuyuların içerisinden ulaştıkları yer altı dünyasında karanlıkta yaşamlarını devam ettiren ve güçlerini koruyan canlılardır. Bu yönüyle iki ırkı yönetici ve hizmet eden taraf olarak yönetici ve hizmet eden taraf olarak birbirlerinden etkileşim ve iletişim olarak tamamiyle kopuk şekilde düzeni şekillendirmiş olarak buluyor.
    Üst sınıfta yaşayan insanların ihtiyaçtan ve sorumluluktan uzak olmalarının tek bir cevabı var ki bunu aşağı sınıfta yer altında yaşayan insanların emekleri ve güçleri ile karşılamaları.
    Ve bu iki sınıfın farklı isimleri olduğu gibi farklı özelliklerini de öğreniyor. Yer altındakiler Morlocklar ve üsttekiler Eloiler. Eloiler vetejeryan meyve ve sebze ile beslenirken morlocklar ise etçil olarak beslenirken dolayısıyla fiziksel yapıları da buna göre farklılık oluşturuyordu.İki grupta birbirlerinden kopmuş etkileşimden uzak bir biçimde belirlemiş oldukları düzene uyum sağlıyorlardı. Eloiler gün aydınlığında hayatlarını sürdürürken morlocklar ise tıpkı yeraltında karanlıkta yaşadıkları gibi, görevlerini icra etmek içinde yukarıya karanlıkta akşamdan sonra çıkıyorlar ve iki toplumda birbirlerini görmeden ve etkileşimde bulunmadan kopuk yaşıyorlardı. Zaman yolcumuz makinesini bulamaması üzerine bu aşağı sınıf insanları olan morlockların elinde olduğunu düşünüyor ve çaresizlik ve korkuyla çözümünü arıyor bu çağdan kurtulmak için. Karanlıkta yaşayan morlocklara karşı etkili bir koz elde eden yolcumuz bunun aracılığıyla onlarla mücadele içerisine giriyor.
    Yazar hikayeyi gayet yalın akıcı ve özgünlüğünü ortaya koyan bir anlatım olarak sunmuş.
    Eserin iki adette sinemaya uyarlanış filmleri mevcut. İlki 1960 yıllarda diğeri ise 2000 li yılların başında. İzlemeyi düşünürseniz yorumlar üzerine ilkini başarılı bulanların daha çok olduğunu gördüm.
    Evet incelememin üzerine iki başlıkta daha devam edeceğim ilki kitapla ilgili tavsiyem olacak okuyanlar da bilmem bana katılırlar mı ama ben böyle daha güzel olacağı fikrindeyim o da şu şekilde:
    Kitap başlangıcında 15-20 sayfadan fazla diye hatırladığım sayfa sayısınca önsözü bulunmakta. Bu önsözde kitabın içeriğinden ve fikrinden bahsetmeye yönelik olsa da, gerek hikayeye yönelik ipucu uyandırmasından gerek okumaya başlarken hazmınızı alarak biraz hevesinizi kaçırmasından uzun olmasından dolayı 30 sayfaya yaklaşık okumak üstelik tam anlaşılacak konular olmadığından hikayeyi okumadan olumsuz buldum kendimce. Onun için ben yapamadım ama yeni okurlara tavsiyem olarak hikayeyi okuyup bitirmeleri üzerine önsözü okumalarının daha isabetli ve faydalı olacağını daha iyi anlaşılabilir olacağını belirtiyorum. Önsözde bilimsel terimler ve kuramları hikayeyle edindiğiniz tecrübe ile daha kolay kafanıza oturabileceğini düşünüyorum.

    İkinci başlığım olan fikrime de değinecek olursam : Aşağı ve yukarı toplum insanlarının aslında sadece grup ve sınıflandırmanın çok ötesinde bir fikir olacağını düşünüyorum ve aklımda ki bu fikri H.G Wells’e sormanın mümkün olmasını dilerdim fakat ne yazik ki yolcumuz şimdi daha farklı bir yolculukta.
    Ben bu aşağı ve yukarı toplumun insanlarının aslında dünyadakiler ve uzaydakiler olabileceğini düşünüyorum. Başka okuyanlarında bitirdikten sonra böyle tahminleri olmuş mudur bilmem ama okuduğum incelemelerde de rastlamadım fakat bana bir o kadar çılgınca gelse de ihtimal verdiğim sebeplerde var. Bunlardan bazıları aşağıdaki insanlar olan vahşi ve kaba güce sahip olan, karanlıkta hizmet eden sınıfın insanlarla ortak benzerliği olması ve yukarıda ki insanlar olan Eloilerin ise narin, kısa boylu ve sıska zayıf ve korkak olmaları uzaylılara dair duyduğumuz bilgilere benziyor olması . Gün gelecek ki o gün yaklaşmakta dünyadaki bir çok sorundan dolayı aşağıda bulunduğumuz şuan ki dünyamızda tüketecek bir şey kalmayınca karanlık bir dünyada şartları yetmeyen insanlar esir ve köle duruma gelecek ve farklı dünyada aydınlık ve meyve sebzelerle beslenebilecekleri alan olan uzayda yaşamın başlaması sizce çok mu olağandışı bir fikir olur? Bu arada zengin ve refahlı insanlarında göç ederek aşağıdan yukarıya uzay dünyasına dahil olabilecekleri mümkün gözüküyor tabi tıpkı şimdiden uzayda arayış ve yaşam cevabı arayanlar gibi. Arabalarla gitmeler bile başladı bunu yakın tarihten hatırlarsınız. Cidden bu düşünce benim aklıma düştüğünde beni merak içinde bıraktı ve sanıyorum ki sonsuz merak içinde de kalacağım.

    Sonuç olarak bu kitap’tan sonra bu adamın zihninin kurgusunun dayandığı temeller ve bilgilerin geleceğe yön vererek belki de ilerdeki gerçekleri bize sunması, adeta bir mucit veya kaşif derecesinde olan zihnini kendi adıma da argo bir tabirle kafasını keşfetmek üzere bundan sonra 'Körler Ülkesi' eserini ondan sonra diğer eserlerini de okumak üzere merakımın oluştuğunu ve okumaya değeceğini düşünüyorum. Bir tavsiyede burada vermek istiyorum eğer H.G Wells ile tanışmak onun kitaplarını ilk kez okumak isteyen olursa, Zaman makinesi eserinin ilk sıranızda olmamasını öneririm. Buraya kadar okuyanlara teşekkürümü de ederek iyi okumalar diliyorum.


    Bu siteden gördüğüm bir okurdan beğenerek esinlendiğim kitapla ilgili yaptığım alıntıları da bir arada burada paylaşmak istiyorum: #28886502 - #28886576 - #28980238 - #28981285 - #29066598
    Bu konuda bulduğum karikatürleri de burada paylaşıyorum..
    https://dev.ofpof.com/...0x746-nq8bicn8j4.jpg Bu işin trajedi bir tablosu
    https://dev.ofpof.com/...x1141-hnb4eemrxy.jpg Bu da komedi tarafı

    Aynı zamanda Necip Gerboğa'nın düzenlemiş olduğu #28549333 Farklı etkinlikleri keşfet etkinliğinde hem türleri keşfederken bir yandan da farklı yazarları keşfedip, kendisinin de bunda payı olduğu için hem tebrik ediyor hem teşekkürümü bildiriyorum. Bolca ve farklı farklı türlerin okunduğu bu etkinliğe son olarak yine bilimkurgu türünden H.G Wells'in Körler Ülkesi eseriyle yetişip sonlandırmayı da temenni ediyorum.
  • 430 syf.
    ·11 günde·Beğendi·4/10
    Beklentimin bir hayli üzerinde bir kitaptı. Açıkçası Amishleri daha önce hiç duymamıştım ve kitabı okurken bu beni epey şaşırttı. Diledikleri kadar toplumdan uzak olmadıklarını ünlü bilgin "google"ın yardımıyla öğrenme imkanı buldum. Tabii benim minik araştırmam ve yazarın anlattığı şekli ne kadar doğru ve içinde yaşayan insanların düşünceleriyle ne kadar paralel bilemiyorum.

    Eliza, bu toplumun içinde doğmuş ve büyümüş bir ergen. Uzak Ülke ya da İngilizlerin Yaşadığı Yer olarak bildiği dünyaya karşı her Amish ergeni gibi gizli bir merakı var. Belki onunki arkadaşlarından bir parça daha fazla çünkü daha önce ailesinde uzak ülkeye gidip orada yaşama imkanı bulmuş kişiler mevcut. Ve yaşadığı toplumun değişmez kurallarını kabul etmeden önce orayı görmek, o dünyanın nasıl bir yer olduğunu öğrenmek istiyor. Bu amacı sadece o topluma özel bir olay olmaktan çıkarıp geniş bir perspektiften baktığımızda ergenlik, buna ait sorunlar, ait olma arzusu ve kimlik bulma çabaları üzerine güzel bir başlangıç yapıyor yazar. Genel hatlarıyla da sevdiğim bir kitap. Redaksiyon biraz kaliteyi düşürmüş ama çok da korkunç değildi. Sadece bazı detaylar çok fazla havada kalmıştı.

    Eliza uzak ülkeye gidiyor ve çok sorunsuz, misafir gibi bir hayat yaşıyor. Bir ay misafir olursun yahut iki ay, ne bileyim. Ama esaslı bir soruna ve uzak ülkenin yani bizim yaşadığımız dünyanın gerçek sorunlarına hiç temas etmiyor. Temaşa ettiği anlarda da deve kuşu misali kaçmayı yeğliyor. Evsiz insanların yaşadığı bir dünyada var olmak yerine onları yok sayıp kendi küçük toplumunda yaşamak gibi. Bu tarz örnekler amaca ne denli hizmet etmiş, tartışılır.

    Bunun yanında başlangıçta kitabın amacının biraz hakikati sorgulamak olması gerektiğini düşünüyordum. Amish toplumu var, tamam. Bu şekilde bir hayat yaşıyorlar, tamam. Bu topluluğun içine girdiğinde kuralları kabul etmiş oluyorsun, tamam. Ortada kendini gerçek dünyadan soyutlayan ve bir nevi diğerlerini dışlayan bir toplum var, tamam. Eliza da burada yaşıyor ve diğerlerini merak ediyor, tamam. Ama bu kız hiç kendine şunu sormuyor: Neden tek bir doğru yok? Hakikatin değişmezliği olduğuna inanan biriyim. Bir şey varsa vardır, yoksa yoktur. Amishlerin yaşam tarzından uzaklaşmak isteyen bir ergen var ama bir kere bile kendine şunu sormuyor: Bizim bu yaptıklarımız gerçekten doğru mu? Bize öğretilen her şey en ufak bir sorgu bile yapılmadan kabul edilebilecek hakikatler mi? Öyleyse neden iki ayrı dünya var? Ben bu sorunun bir kerecik olsun düşünülmesi gerektiği kanısındayım. Aksi halde uzak ülkeye gitmesi tamamen gereksiz bir olay olarak kalıyor.

    Bunun yanında daha birçok ufak şey vardı kafama takılan ve kitaptan soğutan. Eliza ailesini çok seviyor mesela ama başı sıkışana kadar onları hatırlamıyor bile. Ya da ne bileyim aşık olduğunu iddia ediyor ama yaptığı davranışların ne kadar çelişkili olduğu bir ona mektup yazıp bir bunu aramasından belli. Ya da yazarın sürekli ev işi yapma yükümlülüğü olan kadın karakterler yazması mesela. Amishlerin geleneği böyle, tamam ama uzak ülke dediği bölgede de durum aynıydı. Yani Eliza bir kere bile kendi toplumunda yaptıklarından farklı bir şey yapmıyor aslında. Evi temizliyor, çocuk bakıyor ve yorgan dikiyor. Biraz araştırma yapmasını, meslekleri irdelemesini, bir şeyler yapmaya çalışmasını çok uzun süre bekledim ama özetlersek Eliza'nın uzak ülkedeki yaşamı disney filmi gibi geçiyor. Bir ailenin yanına yerleş, yakışıklı bir oğlanla tanış, flört et, aptalca bir şey yapıp kork ve kaç. Dediğim gibi kitap benim gözümde kendi amacına yeterince hizmet etmiyor.

    Tavsiye eder miyim? Pek de değil. Belki farklı bir kitap okumak isteyen ve okuyacak bir şey bulamayan arkadaşlara?