• “The guest”/ مسافر / "Misafir” / 🎬
    Ne ağıtlar, ne sancılar, ne de göz yaşları kurtarabilir miydi arayışı dahi olmayan pak günlerin gören gözü vicdanımızı aklamaya! İşte “misafir” kara örtülerle sarıp sarmalanan vicdana, zuhur vakti güneşini göstermekte.. Suriye muhacirlerinin gerçekliğini beyaz perdede yasıtmaya çalışan misafir, konforlu yaşantımızın pek nadide hayatlarında daha da konfor temennisinden olsa gerek asil kan taşıyan Türklerin “ Kendilerinden daha zengin oldukları, hastahanelerde öncelendikleri, her birinin devletten para aldıkları, az çalıştıkları, rahat yaşadıkları, ekonomik çöküşün temel müsebbibi saymaları, üstüne bir de yaptıkları hicreti hor görüp kaçak muamelesi yaparak savaşsalardı ya” şeklindeki iç seslerinden öte sesli feryatlarına karşı kişileri ayrıma tabi tutarak cevap vermektedir... Şayet kişi Yaratıcı tarafından kullarına bağışlanan anlama yetisini kaybetti ise ona “ gölge etme başka ihsan istemez” cevabını, tefekkür ve tedebbürü kaybolmayan yüce insana ise anlam dünyasınca vâroluş penceresinden öz vicdanında seslenmektedir..
    Gidilmesi bir tavsiyeden fazlasını barındırmaktadır..
  • Kitabı bitireli epey zaman geçse de inceleme ve görüşlerimi yazmak için uygun bir fırsatı anca bulabildim . Okumam üzerine yorumsuz da bırakamamam sitenin bana verdiği bir özellik mi benim kafamda oluşan fikirlerimi yazarak dökme isteğim mi karar veremeden yine kitapla ilgili zihnimde birikenleri uzunca yazıya döktüm. İncelememin sonunda bir kehanette bir teoride benden yada H.G Wells’in kitabı okurken farkına varılmayan asıl kehanetini aydınlatma da olabilir şimdiden özellikle kitabı okuyanlara duyurumdur.
    Yine bir şarkı bırakıyorum buraya okurken dinlemek isteyen olursa diye.
    https://www.youtube.com/watch?v=hlZAc7Ij9V4
    Bu şarkı hikayeye uyar mı bilmiyorum ama zaman yolculuğunda dinlerdim ben yada bunu seçim sizin.
    https://www.youtube.com/watch?v=5IpYOF4Hi6Q
    Dinleme kısmı tamam sıra okuma kısmında :

    Hepimiz bu evrende zamanın yolcularıyız aslında; kimimiz anılarla geçmişe dönerken kimimiz hayallerle geleceğe intikal ediyor. Fakat yazarımızın hayal gücü ve bilgisinin gücü o kadar ileri boyutta ki yaşadığı dönemden 800 bin yıl ötesine zihninde yolculuk yapabilmeyi gerçekleştiriyor. Hepimiz zamanda yolculuğu normal haliyle 24 saat 1 ay 1 yıl gibi sürelerle yaparken yazarımız evrende zaman boyutunun sırrını çözerek kendi akışını kendi yönlendirdiği zaman makinesi icatı ile günleri yılları saniyelerle ,dakikalarla kat edebiliyor.
    H.G Wellss’in bilimkurguya yön vererek gelecek fikrini ortaya çıkaran ilk olan bu başyapıt eserinde o zamanların yaşamında ne teknolojinin buna imkanının olduğunu ne de beyinlerin buna hazırlıklı bir durumda olduğunu söylersek kehanet olacağı üzerinde düşünebiliriz. Bu alandaki yani bilimkurgu üzerine eserlerinde ilk amacının eğlencelik bir edebiyat tamamiyle zevk üzerine hayal edebiyatı yerine, uygarlığımızın nereden nereye gittiğini bir tokat gibi yüzüne çarptırmaya çalışması da kurgunun üzerinden bir gerçek ihtimalli tahmin ve öngörü de bulunabileceğini bize düşündürüyor.


    Hani bazen bizde merak ederiz geleceği; nelerin bizi bekleyip nelerin yok olacağını veya bununla birlikte başka soruları… Sizce gelecek yüzyıllar veya yüz bin yıllar merakımızı karşılamaya değecek mi yoksa merakımızın yerini hayal kırıklıklarımı karşılayacak bunu biz bilemeyiz fakat gelin bu kitapta ‘’zaman yolcumuzun’’ macerasını okuyarak bunu gözlemleyelim.
    H.G Wells’in okumuş olduğum ve kendisiyle tanışmama vesile olan bu ilk kitabı özgün ve öncü fikrinin kurgusu ile başyapıtlarından biri olarak görülüyor.
    Bu eseri başlığında da yansıttığı gibi zamanda yolculuk yaparken geleceği bir perspektif penceresinden gözlemlerini ve analizlerini aktarıyor okurlarına. İlk kısımlarında okurken zihnimin Cem Yılmaz’ın AROG filmine gittiğini inkar etmeliyim fakat sonradan tamamiyle farklı ve özgün hikayesinin içine kapılarak hikayenin içinde buldum kendimi.
    Distopik olan bu roman eserinde pitoreski sanatından da (İnsanın aklında resim gibi hayal uyandıran yazı söz ya da yazı) yararlanarak baya ilginç ve ilgi çekici betimlemeler ve tasvirler okuyucuya sunmuş.
    Şunu da belirtmeliyim ki kendimce dünyanın sonunun yaklaştığını hatta birkaç nesillik ömrü kaldığını ortada ki kehanetlerinde etkisiyle düşünürken H.G Wells’in bu denli uzun bir gelecek bir başka kehaneti bana pek mümkün gelmese de tarihin akışına bırakıp olayın sadece kurgu tarafıyla ilgilenip hikayeyi okumaya devam ettim.
    Kitabın okurlarından izlenimlerime göre eseri kimisi beğenmekte kimisi pek fazla etkileyici bulamamakta. Açıkçası kendi tarafımı da ikinci kısma daha yakın buluyorum fakat burada sebebi kitaba değil çağımıza ve dönemimize yüklüyorum. Çünkü; Bu kitap 1900 yıllardan önce teknolojinin dahi gelişmediği, internetin dahi olmadığı evrede ortaya çıkarılmış bir öncü fikrin eseri. Dolayısıyla da kitap etkisini , dünyanın ve bilimin de 100 yıl dan fazla bir sürede hızlı gelişimi karşısında geride bırakmış. Kitabı zamanından baya geç okuduğum için tam olarak çılgın gelmediğini çünkü bu fikrin mümkün ve olağan geldiğini de göz önünde bulundurarak bu eseri ilham kaynağı olarak görüyorum. Öyküsüne rağmen yazarın gelecek ile ilgili vermek istediği mesajları daha başarılı buluyorum. Ve şunun da altını çizerek belirtmem gerek ki yazarımız bu yolculuğun bu fikrin kapısını ilk açan kişi olmuş ve ardından gelecek insanlığa bu kapıyı açık bırakarak kendisinin açtığı kapıdan içeri girmelerini sağlamış işte bu yüzden özet olarak diyorum ki biz bu kapı açıldıktan ve daha nice fikirler keşfedilip ortaya çıktıktan sonra bu kitabı okumaya erişiyoruz zamanlamanın önemi büyük. Ayrıca Wells’in fikri bir çok yazılı ve görsel kaynaklara da ilham olmuş bunlardan bazıları İnterstellar filmi ve 22.11.63 kitabı gibi bazı değerlerin fikir babası olarak görülüyor.

    Evet hikayede ki konuya değinecek olursam;
    Zamanda yolculuk düşüncesini ve deneyini gerçekleştirerek macera yapan yolcumuz 800 bin yıl sonrasını anlattığı macerasında tek amacı bir distopya yada ütopya ortaya çıkarmaktan yanı sıra gelecekte toplumsal sınıfların, hiyerarşinin ne durumda olacağı ile de ilgili bahsetmiş. Yazarın gelecekte ki dünyanın komünizm etkileriyle nasıl şekilleneceğini ve toplumun sosyalizmin etkisinde olacağını ortaya sürüyor. İnsanlığın sosyalizme yöneleceğini ve bunun olumlu, olumsuz sonuçlarını ortaya çıkaracağı etkilerini gözler önüne sunuyor. Bugünkü kapitalist sistemin geleceği son noktaya şahit oluşunun , yaptığı sosyolojik ve psikolojik tahlillerini bir arada okuyoruz.
    Zamanın ilerlemesiyle birlikte insanlığın yaşam şartlarının ve sorumluluklarının nasıl değişim gösterdiğini çarpıcı bir dille aktarmış. İnsanlığın bu ilerleme sürecinde rollerinin ne doğrulta da değişkenlik gösterip nasıl bir yaşayışa sürükleneceğini aktarmış. Gelecek zamanda ki 800bininci yılın (tam tarihi 802.701di) teknoloji ve biliminden ziyade toplumsal yapıları odak edinerek his ve duyguların daha çok üstünde durmuş hikayede.
    Oluşturduğu kurgu üzerinde hem gerçekçi ifadeleri ve hem hayalci ifadeler bir arada bulunduruyor. Burada hikayeyi anlatırken hikayeye gerek kuşkulu yaklaşması gerek kendini sorgulaması gösteriyor ki şüphelere açık bir anlatımla okurunu da bir karara zorlamadan, bir taraftan kahin gibi öngörülerini anlatırken bir taraftan da hayalci ve tahminci yanaşarak okuyucuyu hikayeye inanma kararını kendine bırakıyor.

    Hikayenin asıl bölümü şu şekilde başlıyor: ‘Zaman Yolcumuz’ icat ettiği zaman makinesini deneyerek zamanda kuşbakışı olarak yolculuğa çıkıyor ve birden sadece makinesi içinden gözlemle yetinmeyip herhangi bir zamanın içinde dahil olma fikri aklına geliyor. Bunun üzerine ‘Zaman Yolcumuz’ kendini 800 bininci yıllara misafir ederken orada mahsul kalacağını hesaba katmıyor. Karşılaştığı dünya ve toplum karsısında şaşkınlık içinde kalan yolcumuz, zaman makinesinin kaybolmasıyla misafir değil esir oluyor. Kendi çağından uzaklarda bu garip ve gizemli dünyada çaresizlik içinde yaşama tutunmaya çalışıyor ve geri dönüş için makinesini arayışa geçiyor. Farklı mimari ve beşeri özelliklerini gözlemleyerek aktarıyor.Bu arada toplumla kaynaşan yolcumuz toplumun farklılığı karşısında sıkıntısı daha da çözülmez hale geliyor. Kendisine sabır ve umut ile bekleyişe bırakan yolcumuz bu arada o zamanın dünyasından bir kişi ile de yakınlık kurarak onunla dostluk kuruyor. Bir taraftan makinesini ararken diğer taraftan yaşadığı dünyayı tanımaya çalışırken ilginçlikler ve gizemlerle de karşılaşıyor. Birden fazla yerde karşılaştığı kuyularda yer altında saklanan bir takım cisimler ve canlılar görüyor fakat onları bir türlü yakından gözlemleyemiyor, ne oldukları hakkında somut bir bilgiye dayanamıyor ve onlarla ilgili yukarıda yaşadığı bölgede de kimseden bir bilgi alamıyor öğrenmeye çalıştığında adeta herkesin ağzına kilit vuruluyor.
    Yukarıda insanların hiçbir sorumluluk bilincinde olmadan yaşarlarken neşe ve oyun içerisinde, yaşamlarını nasıl çalışmadan sürdürdüklerini düzeni nasıl işlettiklerini çözmeye çalışıyor. Bu arada sosyal toplum sınıfın iki tabaka haline bölündüğünü; kuyuların içinde yer altında yaşayan ve kendisinin de birlikte yaşadığı üst bölgedeki insanların olduğu bir manzarayı keşfediyor. Yukarıda yaşayan insan toplumunun Eloiler ismi ile bilinen ; lüks ve refah içerisinde yaşayan insanları olarak görüyoruz, bu şartlarla sıkıntıdan ve ihtiyaçtan uzak olduklarından zeka ve güç gibi fonksiyonlarını kullanmamalarıyla birlikte körelmiş, beslenmelerinin de etkisiyle narin , zayıf ve kısa boylu bir canlı haline gelmişlerdir. Aşağıda yaşayan insan topluluğu ise, günümüzün işçi sınıfı olarak nitelendirebiliriz. Bu insanlar kuyuların içerisinden ulaştıkları yer altı dünyasında karanlıkta yaşamlarını devam ettiren ve güçlerini koruyan canlılardır. Bu yönüyle iki ırkı yönetici ve hizmet eden taraf olarak yönetici ve hizmet eden taraf olarak birbirlerinden etkileşim ve iletişim olarak tamamiyle kopuk şekilde düzeni şekillendirmiş olarak buluyor.
    Üst sınıfta yaşayan insanların ihtiyaçtan ve sorumluluktan uzak olmalarının tek bir cevabı var ki bunu aşağı sınıfta yer altında yaşayan insanların emekleri ve güçleri ile karşılamaları.
    Ve bu iki sınıfın farklı isimleri olduğu gibi farklı özelliklerini de öğreniyor. Yer altındakiler Morlocklar ve üsttekiler Eloiler. Eloiler vetejeryan meyve ve sebze ile beslenirken morlocklar ise etçil olarak beslenirken dolayısıyla fiziksel yapıları da buna göre farklılık oluşturuyordu.İki grupta birbirlerinden kopmuş etkileşimden uzak bir biçimde belirlemiş oldukları düzene uyum sağlıyorlardı. Eloiler gün aydınlığında hayatlarını sürdürürken morlocklar ise tıpkı yeraltında karanlıkta yaşadıkları gibi, görevlerini icra etmek içinde yukarıya karanlıkta akşamdan sonra çıkıyorlar ve iki toplumda birbirlerini görmeden ve etkileşimde bulunmadan kopuk yaşıyorlardı. Zaman yolcumuz makinesini bulamaması üzerine bu aşağı sınıf insanları olan morlockların elinde olduğunu düşünüyor ve çaresizlik ve korkuyla çözümünü arıyor bu çağdan kurtulmak için. Karanlıkta yaşayan morlocklara karşı etkili bir koz elde eden yolcumuz bunun aracılığıyla onlarla mücadele içerisine giriyor.
    Yazar hikayeyi gayet yalın akıcı ve özgünlüğünü ortaya koyan bir anlatım olarak sunmuş.
    Eserin iki adette sinemaya uyarlanış filmleri mevcut. İlki 1960 yıllarda diğeri ise 2000 li yılların başında. İzlemeyi düşünürseniz yorumlar üzerine ilkini başarılı bulanların daha çok olduğunu gördüm.
    Evet incelememin üzerine iki başlıkta daha devam edeceğim ilki kitapla ilgili tavsiyem olacak okuyanlar da bilmem bana katılırlar mı ama ben böyle daha güzel olacağı fikrindeyim o da şu şekilde:
    Kitap başlangıcında 15-20 sayfadan fazla diye hatırladığım sayfa sayısınca önsözü bulunmakta. Bu önsözde kitabın içeriğinden ve fikrinden bahsetmeye yönelik olsa da, gerek hikayeye yönelik ipucu uyandırmasından gerek okumaya başlarken hazmınızı alarak biraz hevesinizi kaçırmasından uzun olmasından dolayı 30 sayfaya yaklaşık okumak üstelik tam anlaşılacak konular olmadığından hikayeyi okumadan olumsuz buldum kendimce. Onun için ben yapamadım ama yeni okurlara tavsiyem olarak hikayeyi okuyup bitirmeleri üzerine önsözü okumalarının daha isabetli ve faydalı olacağını daha iyi anlaşılabilir olacağını belirtiyorum. Önsözde bilimsel terimler ve kuramları hikayeyle edindiğiniz tecrübe ile daha kolay kafanıza oturabileceğini düşünüyorum.

    İkinci başlığım olan fikrime de değinecek olursam : Aşağı ve yukarı toplum insanlarının aslında sadece grup ve sınıflandırmanın çok ötesinde bir fikir olacağını düşünüyorum ve aklımda ki bu fikri H.G Wells’e sormanın mümkün olmasını dilerdim fakat ne yazik ki yolcumuz şimdi daha farklı bir yolculukta.
    Ben bu aşağı ve yukarı toplumun insanlarının aslında dünyadakiler ve uzaydakiler olabileceğini düşünüyorum. Başka okuyanlarında bitirdikten sonra böyle tahminleri olmuş mudur bilmem ama okuduğum incelemelerde de rastlamadım fakat bana bir o kadar çılgınca gelse de ihtimal verdiğim sebeplerde var. Bunlardan bazıları aşağıdaki insanlar olan vahşi ve kaba güce sahip olan, karanlıkta hizmet eden sınıfın insanlarla ortak benzerliği olması ve yukarıda ki insanlar olan Eloilerin ise narin, kısa boylu ve sıska zayıf ve korkak olmaları uzaylılara dair duyduğumuz bilgilere benziyor olması . Gün gelecek ki o gün yaklaşmakta dünyadaki bir çok sorundan dolayı aşağıda bulunduğumuz şuan ki dünyamızda tüketecek bir şey kalmayınca karanlık bir dünyada şartları yetmeyen insanlar esir ve köle duruma gelecek ve farklı dünyada aydınlık ve meyve sebzelerle beslenebilecekleri alan olan uzayda yaşamın başlaması sizce çok mu olağandışı bir fikir olur? Bu arada zengin ve refahlı insanlarında göç ederek aşağıdan yukarıya uzay dünyasına dahil olabilecekleri mümkün gözüküyor tabi tıpkı şimdiden uzayda arayış ve yaşam cevabı arayanlar gibi. Arabalarla gitmeler bile başladı bunu yakın tarihten hatırlarsınız. Cidden bu düşünce benim aklıma düştüğünde beni merak içinde bıraktı ve sanıyorum ki sonsuz merak içinde de kalacağım.

    Sonuç olarak bu kitap’tan sonra bu adamın zihninin kurgusunun dayandığı temeller ve bilgilerin geleceğe yön vererek belki de ilerdeki gerçekleri bize sunması, adeta bir mucit veya kaşif derecesinde olan zihnini kendi adıma da argo bir tabirle kafasını keşfetmek üzere bundan sonra 'Körler Ülkesi' eserini ondan sonra diğer eserlerini de okumak üzere merakımın oluştuğunu ve okumaya değeceğini düşünüyorum. Bir tavsiyede burada vermek istiyorum eğer H.G Wells ile tanışmak onun kitaplarını ilk kez okumak isteyen olursa, Zaman makinesi eserinin ilk sıranızda olmamasını öneririm. Buraya kadar okuyanlara teşekkürümü de ederek iyi okumalar diliyorum.


    Bu siteden gördüğüm bir okurdan beğenerek esinlendiğim kitapla ilgili yaptığım alıntıları da bir arada burada paylaşmak istiyorum: #28886502 - #28886576 - #28980238 - #28981285 - #29066598
    Bu konuda bulduğum karikatürleri de burada paylaşıyorum..
    https://dev.ofpof.com/...0x746-nq8bicn8j4.jpg Bu işin trajedi bir tablosu
    https://dev.ofpof.com/...x1141-hnb4eemrxy.jpg Bu da komedi tarafı

    Aynı zamanda Necip Gerboğa'nın düzenlemiş olduğu #28549333 Farklı etkinlikleri keşfet etkinliğinde hem türleri keşfederken bir yandan da farklı yazarları keşfedip, kendisinin de bunda payı olduğu için hem tebrik ediyor hem teşekkürümü bildiriyorum. Bolca ve farklı farklı türlerin okunduğu bu etkinliğe son olarak yine bilimkurgu türünden H.G Wells'in Körler Ülkesi eseriyle yetişip sonlandırmayı da temenni ediyorum.
  • Beklentimin bir hayli üzerinde bir kitaptı. Açıkçası Amishleri daha önce hiç duymamıştım ve kitabı okurken bu beni epey şaşırttı. Diledikleri kadar toplumdan uzak olmadıklarını ünlü bilgin "google"ın yardımıyla öğrenme imkanı buldum. Tabii benim minik araştırmam ve yazarın anlattığı şekli ne kadar doğru ve içinde yaşayan insanların düşünceleriyle ne kadar paralel bilemiyorum.

    Eliza, bu toplumun içinde doğmuş ve büyümüş bir ergen. Uzak Ülke ya da İngilizlerin Yaşadığı Yer olarak bildiği dünyaya karşı her Amish ergeni gibi gizli bir merakı var. Belki onunki arkadaşlarından bir parça daha fazla çünkü daha önce ailesinde uzak ülkeye gidip orada yaşama imkanı bulmuş kişiler mevcut. Ve yaşadığı toplumun değişmez kurallarını kabul etmeden önce orayı görmek, o dünyanın nasıl bir yer olduğunu öğrenmek istiyor. Bu amacı sadece o topluma özel bir olay olmaktan çıkarıp geniş bir perspektiften baktığımızda ergenlik, buna ait sorunlar, ait olma arzusu ve kimlik bulma çabaları üzerine güzel bir başlangıç yapıyor yazar. Genel hatlarıyla da sevdiğim bir kitap. Redaksiyon biraz kaliteyi düşürmüş ama çok da korkunç değildi. Sadece bazı detaylar çok fazla havada kalmıştı.

    Eliza uzak ülkeye gidiyor ve çok sorunsuz, misafir gibi bir hayat yaşıyor. Bir ay misafir olursun yahut iki ay, ne bileyim. Ama esaslı bir soruna ve uzak ülkenin yani bizim yaşadığımız dünyanın gerçek sorunlarına hiç temas etmiyor. Temaşa ettiği anlarda da deve kuşu misali kaçmayı yeğliyor. Evsiz insanların yaşadığı bir dünyada var olmak yerine onları yok sayıp kendi küçük toplumunda yaşamak gibi. Bu tarz örnekler amaca ne denli hizmet etmiş, tartışılır.

    Bunun yanında başlangıçta kitabın amacının biraz hakikati sorgulamak olması gerektiğini düşünüyordum. Amish toplumu var, tamam. Bu şekilde bir hayat yaşıyorlar, tamam. Bu topluluğun içine girdiğinde kuralları kabul etmiş oluyorsun, tamam. Ortada kendini gerçek dünyadan soyutlayan ve bir nevi diğerlerini dışlayan bir toplum var, tamam. Eliza da burada yaşıyor ve diğerlerini merak ediyor, tamam. Ama bu kız hiç kendine şunu sormuyor: Neden tek bir doğru yok? Hakikatin değişmezliği olduğuna inanan biriyim. Bir şey varsa vardır, yoksa yoktur. Amishlerin yaşam tarzından uzaklaşmak isteyen bir ergen var ama bir kere bile kendine şunu sormuyor: Bizim bu yaptıklarımız gerçekten doğru mu? Bize öğretilen her şey en ufak bir sorgu bile yapılmadan kabul edilebilecek hakikatler mi? Öyleyse neden iki ayrı dünya var? Ben bu sorunun bir kerecik olsun düşünülmesi gerektiği kanısındayım. Aksi halde uzak ülkeye gitmesi tamamen gereksiz bir olay olarak kalıyor.

    Bunun yanında daha birçok ufak şey vardı kafama takılan ve kitaptan soğutan. Eliza ailesini çok seviyor mesela ama başı sıkışana kadar onları hatırlamıyor bile. Ya da ne bileyim aşık olduğunu iddia ediyor ama yaptığı davranışların ne kadar çelişkili olduğu bir ona mektup yazıp bir bunu aramasından belli. Ya da yazarın sürekli ev işi yapma yükümlülüğü olan kadın karakterler yazması mesela. Amishlerin geleneği böyle, tamam ama uzak ülke dediği bölgede de durum aynıydı. Yani Eliza bir kere bile kendi toplumunda yaptıklarından farklı bir şey yapmıyor aslında. Evi temizliyor, çocuk bakıyor ve yorgan dikiyor. Biraz araştırma yapmasını, meslekleri irdelemesini, bir şeyler yapmaya çalışmasını çok uzun süre bekledim ama özetlersek Eliza'nın uzak ülkedeki yaşamı disney filmi gibi geçiyor. Bir ailenin yanına yerleş, yakışıklı bir oğlanla tanış, flört et, aptalca bir şey yapıp kork ve kaç. Dediğim gibi kitap benim gözümde kendi amacına yeterince hizmet etmiyor.

    Tavsiye eder miyim? Pek de değil. Belki farklı bir kitap okumak isteyen ve okuyacak bir şey bulamayan arkadaşlara?