Hepsi güzelliği elde etmek için habire çalışıyor, mücadele ediyor, acı çekiyor, birbirini güzellik açısından alt etmeye uğraşıyor. Biz hepsini bir çırpıda geçelim! Tanrı oluverelim. Çirkin olalım.
Keating içinde bir sıcaklık ve rahatlık duygusuyla arkasına yaslandı. Sevmişti bu kitabı. Pazar sabahı kahvaltısının tekdüzeliği bu sayede derin bir uhsal tecrübeye dönüşmüştü. Derin olduğundan emindi, çünkü anlayamıyordu.
Nasıl uyumlanacaksın sen bu dünyaya? İnsanlarla bir arada yaşamak zorundasın, biliyorsun.
Bunun yalnızca iki yolu var. Ya onlara katılırsın, ya da onlarla savaşırsın. Oysa sen her ikisini de yapmıyor gibisin."
Acıydı duyduğu, ama körelmiş, içe işlemeyen bir acıydı. Doğru, diyordu kendi kendine öyle zamanlarda. Ama vücudu, hayır, değil, diye karşılık veriyordu. Vücudunun o garip, el sürülmez sağlığıydı bu cevabı seslendiren.
"Biliyor musun, bizim genel olarak insan ırkı hakkındaki düşüncelerimiz çok garip bir şey, o kelimeyi söylerken hepimizin kafasında belirginlikten uzak, parıltılı bir tablo oluşuyor. Ciddi büyük, önemli bir şey. Ama aslında bu konuda tek bildiğimiz kendi hayatımız boyunca karşılaştığımız insanlar. Bir bak onlara gerçekten büyük ciddi bir yanlarını görebiliyor musun? Öyle birini tanıyor musun? İşporta arabalarından alışveriş etmeye çalışan ev kadınları var, sokaklarda duvarlara ayıp kelimeler yazan, burnu sümüklü çocuklar var, sarhoş gençler var. Ya da bunların ruhsal karşılıkları var. Aslında acı çektikleri zaman insanlara bir parça saygı duymak mümkün. Bir nebze gururları oluyor o zaman. Ama eğlenirken hiç dönüp baktın mı onlara? İşte gerçeği ancak o zaman görebiliyorsun. Esir gibi çalışıp kazandıkları paraları lunaparklarda, bayağı gazinolarda harcarken bak onlara Dünyayı önlerinde apaçık bulan zenginlere bak. Eğlenmek için neleri seçiyorlar, bir dikkat et. Kibar barlarda seyret onları. İşte senin genel olarak insan ırkı dediğin şey, Ben böyle bir şeye elimi bile sürmek istemem."