• 269 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Sitede başlamış olan ve benim de "666" (VESVESE TEAM!) kapı numarası ile içerisinde yer aldığım Jack London etkinliğinden dolayı okuduğum bu güzide kitap vasıtasıyla sizlerle beraberiz bir kez daha güneşte kalmış Seyyal Taner taytları .. Benim açımdan zor dediğim incelemelerden biri bu inceleme .. Zorluğu kitabın okunurluğundan ya da zor okunurluğundan dolayı değil , insanların Jack London ' a karşı bakışından kaynaklı .. İstiyorum ki bu adamı herkeşler alsın okusun .. Anlatacak çok şey var ama uzun da yazmamam lazım .. Neyse yavaştan başlayalım ..

    Efenim bizim halkımızda Jack London dendiği vakit istemsiz olarak bir çocuk edebiyatı akla gelmektedir .. Bunun bir nedeni , - farzı misal bu kitabı ele alacak olursak - Beyaz Diş adlı bu romanın 90 küsür ayrı kitabevinden çıkmış olması ve çıkan bu kitaplardan en az üçte birlik kısmının çocuk kitabı olarak basılmasındandır .. Bu sadece Jack London için değil , Güliver'in Gezileri ve Robinson Crusoe için de böyledir .. Halbuki Robinson Crusoe 'yu açıp orjinalinden okuyanlar göreceklerdir ki orjinal metin içinde mayın kıvamında döşenmiş yedi sekiz satırlık baya baya beyin yakan atom bombası aromalı cümleler yer almaktadır.. Ve bu eserlerin arka planında anlatılmak istenen bambaşka olgular vardır .. "Büyük resmin tamamı", "Taşlar yerine oturuyor" tribi işte caniko !! Yani demem o ki , bir çocuk kitabı zannedilen bu kitabın daha büyük ve ağır bir misyonu var biz İNSANOĞLU için .. O kısma ilerde geleceğim yalnız her zaman dediğim gibi yazarı bilmek tanımak elzem .. Pek çok Jack London incelemesi yaptım , bir de biografisinden bahsettim sizlere daha öncesinde .. Oralarda da yazdım.. Beni takip edenler , "o ellerin kökünden kopsun yeter yazma" diyecekler ama yeni okuyacakları da düşünmek zorundayım.. Kızma şekerpare !

    Pek saygıdeğer kabak kemaneler ... Jack London, doğulu (Doğu diyince dudağın büzülmesin akıtırım beyninin pekmezini .. O günlerde Amerika'nın doğusu yani New York , Boston falan uygar Amerika , batı dedikleri kısım da bildiğin Vahşi Batı cicim..) ve gayet varlıklı bir ailenin kafayı kırmış kızının sahip olduğu tek oğlu ..Evlilik dışı bir ilişkinin meyvesi.. Kafa kırık diyorum çünkü kadın geçirmiş olduğu ateşli bir hastalıktan ötürü balataları sıyırıp evi terk ediyor .. Piyano falan çalan son derece iyi eğitim almış bu kültürlü kadın sonrasında ruh çağırma ve ispirtizma ayinlerine merak salıyor .. Senin anlayacağın tahtalardan bir kaçı harbiden eksik .. Hal böyle olunca doğum yaptıktan sonra eksik tahtaların da etkisiyle çocuğuna bir evlat gibi değil de bir birey gibi yaklaşıyor ve ona iyi bir eğitim veriyor.. Bir ebeveyn gibi yaklaşmıyor ona .. Sonrasında kısa hayatının yarısını serseri olarak geçirmesinin bir sebebi de bu karadul kılıklı anası .. Okul öncesinde okuma yazma öğrenmesinin getirdiği artı değerle hayatına giren kitaplar ve diğer yanda sapkınca bir güdüyle harlanan macera tutkusu .. Bir de buna ek olarak Jack London' ın sözlük karşılığı olan AŞIRILIK olgusu.. Bunu ben değil kendisi söylüyor , " Hayatımda yaptığım her işte aşırıya kaçmışımdır" diyerek. Çalışman lazım deniliyor , herif bir öykü yazmak için günde 19 saat çalışıyor falan .. Tam bir manyak ! Çeşit çeşit iş yapıyor ..Fok balığı avcılığı , altın arama , istiridye korsanlığı ,postacılık , savaş muhabirliği ve daha onlarcası .. Sanırım bir tek kapı kapı dolaşıp atom bombası ve sonrasında bunla müdahale edersiniz diyip yangın tüpü falan satmamış.. Zamanında milletin altın diye gözünün döndüğü dönemlerde Alaska' ya gidip 500 kilo yükü 1.5 -yazıyla bir buçuk- saatte bir dağın tepesine (1200 metre uzunluğundaki yoldan) çıkarıp bu kış burda ölmezsem yazar olucam diyip işbu söylemi kulübesine kazıyan, andiçen bir adam var karşınızda.. Öyle bir deli ! YA HEP YA HİÇ ! "Toz olmaktansa KÜLE döneyim daha iyi." diyeninden.. Adamın hayattaki düsturu bu... Öyle çok şey var ki anlatacak .. Öyle iyi kalpli, öyle azimli , öyle güzel bir adam ki bu!! İşte bu yüzden Jack London incelemelerim bana bir işkence oluyor .. Tam anlatamıyorum ..

    Neyse efenim toparlamaya çalışalım .. İşte bu Alaska 'da madencilik yaptığı günlerde kendisi doğayı, şartları ve çevre sakinlerini gözlemlediğini sanırken , kendisinin de gözlemlendiğinin hiç ama hiç farkına varmıyor .. Esasen yanlış bilinen bir olgu vardır Jack London ile ilgili .. Denir ki, Jack London kurtları kutsar , onları yüceltir , onlara hayrandır .. Küçük bir yüzde ile bu önerme kısmen doğrudur ama olayın aslı bambaşkadır.. Karşınızda iri yarı , sarışın , yorulmak nedir bilmez , mavi gözlü dev gibi bir adam düşünün .. Çifter vardiya çalışıyor yorulmuyor falan .. Orman olsa mekan , Phantom'un resurrection'ı diyeceğiz ama ortam kar,kış , buz , kıyamet .. Soğuk da işlemiyor herife.. On ayı gücünde bir de .. Saydığım tüm bu özellikler ,civarın yani Alaska yerlilerinin gözünden kaçmıyor .. Hayran oluyorlar adama .. Bunca çetin şartlarda çalışıp postu deldirmediği için de ona KURT lakabını takıyorlar .. Ve Jack London bu lakabı öyle benimsiyor ki , sonrasında Martin Eden ' da şair Brissenden ismiyle satırlarında can verdiği , ona sosyalizmi aşılayan adam olan George Sterling ' e yazdığı mektupları dahi WOLF imzasıyla gönderiyor.. Çok ünlü bir yazar olduktan sonra çıkan kitaplarının Kurt Dölü ve Deniz Kurdu ismiyle çıkmasının bir sebebi de bu ..Velhasıl kelam tarhanalı jelibonlar .. Sanırım pek çoğunuz Vahşetin Çağrısını okudunuz .. Okumadıysanız da okuyun .. Bu kitap yani Beyaz Diş , Vahşetin Çağrısının devamı niteliğinde yazılmış .. Orada da , Alaska'da altın patlaması yaşanınca kızak çekmesi için civardaki köpeklerin yetersiz kalması sonucu bambaşka bir yerden kaçırılıp Alaska' ya getirilen Buck isimli bir köpeğin başından geçenler anlatılanlar..

    Gelelim kitabımıza... Hani çok ama çok efsane filmler vardır.. Daha girişte kameranın açısından , görüntünün akışından anlarsınız bunu .. Bu kitabın girişi size o aurayı veriyor .. Kar ve buzlar altında bir mekan tasviriyle başlayan sayfalar üzerine harala gürele bir kovalamacaya dalıyorsunuz ..Bunu öyle güzel yedirmiş ki Jack London , anlatılır gibi değil .. Ben spoiler vermemek adına anlatmayacağım sizlere ama o tarihlerde , 1900'lerin başlarında böylesi bir şeyi yazmak .. Bir romana böyle girmek ..Ve bu romanın o dönemde neredeyse hiç tanınmayan bir yazar tarafından yazıldığını bilmek .. Yazılanları su gibi içerek okumak .. Tüm bunlar "Jack London Etkisi" dediğim olgu .. Ne zaman okusam bir girdabın içine düşüp sonrasında dehşet hızlı akan bir akarsuda yol alıp ,denize ulaşıyorum.. Kahramanımız isminden de anlaşılacağı üzre kurt ve köpek kırması bir KURT ! Kurt diyorum çünkü kendisi safkan olmamasına , bir melez olmasına rağmen hemcinsleri olan köpeklere düşman ..Kitabın ana çatısını oluşturacak hikayemiz de , Beyaz Diş isimli bu kurdun doğduktan sonra insanların eline düşmesi ile start alıyor .. Jack London' ı bu noktada ayakta alkışlamak lazım .. 269 sayfa boyunca neredeyse hiç diyalog kullanmaksızın bir hayvanın bakışından insanı , insan üzerinden de bir kurdun hayatını aktarmış bizlere .. Öyle kısımlar kaleme almış ki , bazı yerlerde kime insan kime hayvan diyeceğimi şaşırdım .. Bu açıdan bakıldığında insanoğlu denen yok olası canlının kıyıcılığını da bizlere muhteşem olaylar dizisiyle aktarmış .. Kitapta sanırım en çok sevdiğim kısımlar doğduktan sonraki, gelincik ve sincap ile giriştiği savaşların yeraldığı yerler oldu ... Tek kelimeyle EPİK ! Bu arada ben Oda Yayınlarından alıp okudum .. Çeviri muhteşemdi .. Rast gelirseniz gönül rahatlığı ile alıp okuyabilirsiniz .. AH!! Az daha unutuyordum BOZ RENKLİ BU KURDU TÜM KAPAKLARDA BEYAZ ÇİZEN O ELLERİNİZ KIRILSIN ULAN SİZİN !!!

    Bir sonraki incelemede görüşmek üzere KUKUMANJEROLAR !!

    Esen kalın , İŞSİZ kalın !!

    Kısa bir not ..

    Martin Eden ve Deniz Kurdu isimli kitapları, Amerikan edebiyatında (denizlerde geçen) Herman Melville ' ın Moby Dick isimli romanıyla gelmiş geçmiş en sağlam eserlerdir ve Melville' in bu alandaki roman tekeline son verip zirveyi beraber paylaşmışlardır..Ha bu arada Moby ismiyle dinlediğiniz ecnebi gavur sanatçı da bizzat bu Herman Melville ' ın torunudur ..

    Bkz : Oh sinyor Tuco !! Ne mübarek bir zatsın sen !
  • 261 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    Hiçbir korkuya benzemez “Kaybetme Korkusu!” diyerek başlamak istiyorum bugünkü incelememe.

    > Bugün gene birlikteyiz ve William Golding’in kült eserlerden birisi olan Sineklerin Tanrısı’nı ele almak istiyorum. Okumuş olduğum bu güzel eseri, elimden geldiğince değerlendirmeye ve ufak tefek dokunuşlar ile dilimin döndüğü kadarıyla size anlatmaya, tanıtmaya çalışacağım. Şimdiden söyleyeyim: çayınız, kahveniz, kekiniz, böreğiniz hazır mı? Bizde beleş değil ve 1Ke’nin Millet Kıraathanesi’ne hoş geldiniz sevgili dostlar. :)

    > William Golding'in kızı Judy Golding Carver: “ Babam basit kararlara asla güvenmezdi ve bu romanı ile hukukun üstünlüğünün önemini vurgulamak istediğini ve insanların yaşamakta olduğu duygu karmaşıklığına dikkat çektiğini ifade ederdi. Ve ayrıca David Shariatmadari’nin kitaba dair yorumunda, babamın, ‛Sineklerin Tanrısı’ romanına ithafen: ‛William Golding, erkeklerin doğası gereği küçük şeytanlar olduğunu göstermeye çalıştı’ " demiştir.

    > Şiddetli geçen bir savaşın ortasında, Britanya'dan bir grup öğrenciyi tahliye etmekte olan bir uçak vurularak ıssız, tropik bir adaya düşer. Hikâyemiz burada, mavi gök kubbenin altında, altın sarısı kumların olduğu bir sahilde başlar. Düşen uçaktan mucizevi bir şekilde sağ kurtulan başkahramanlarımızdan Ralph ve Piggy, sahilde biraz ileride işlerine yarayacak bir şey keşfederler. Piggy, keşfettikleri bu şey ile ilgilenirken, kendilerinin bu kaza sonrası bulundukları yerde yalnız olmadıklarını anlarlar ve işler gitgide daha da garip bir hal almaya başlar. Adada sağ kalanlar kumsalda toplandıkça, bunların hepsinin irili ufaklı, belli yaş grubunda çocuklar olduklarını anlayacak ve kısa süre içerisinde, bu sağ kalanların düzeni hâkim kılmak adına bir lider seçmelerine ve kurtuluş için bir yol bulma çabalarına şahit olacağız.

    > Merak içerisinde okumakta olduğumuz bu hikâyemizdeki çocukların bulundukları ortama kısa süre içerisinde ayak uydurmalarına, adadaki keşiflerine ve bu adadan kurtuluş için neler yapmaları gerektiğine dâhil olacağız. Hiç ummadığımız bir şekilde, bu çocukların güneş ışığından ve Piggy'nin gözlük camlarından faydalanarak ateş yaktıklarını okuyacak ve çocuksu dikkatsizliklerinin nelere sebep olabileceğini göreceğiz. Bu anlık dikkatsizliğin ve dikkatsizlik sonrasındaki olaylar zincirinin devamında, gruptaki en genç çocuklardan birisin ortadan kayboluşunu ve muhtemelen ölümle sonuçlanabilecek bir hadiseyi üzülerek okuyacağız. Ama çocuk her yerde çocuktur ve çocuklar yetişkinlerin olmadığı bir dünyanın, hayatın tadını çıkarır ve adada geçmekte olan zamanın çoğunu suda sıçramak ve oyun oynamakla geçirirler. Tüm bu rahatlığa rağmen grup üyelerinden Ralph, grubun ikaz ateşini için çaba sarf edilmesi ve barınabilmek için kulübe inşa etmelerinin gerekliliğine dikkat çekmektedir. Avcılık ve yiyecek temini için görevlendirilmiş olan grup yaban avında başarısız kalınca, grup lideri Jack, avlanma eylemiyle giderek daha fazla meşgul olur ve adada, görevleri tayin edilmiş gruplar arasında gitgide bir huzursuzluk baş göstermeye başlar. (Daha fazla spoiler vermemek adına burada içeriğe dur diyorum.)

    > Nobel Edebiyat Ödüllü İngiliz romancı William Golding'in, 1954 yılında kaleme aldığı alegorik romanı Sineklerin Tanrısı'ndaki çocuklar başlangıçta, demokratik bir toplum yaratmada oldukça iyi ve takdire şayan bir birliktelik örneği sergilerler. Kurallar ve bir örgütlenme sistemini iyi geliştiren çocukların demokratik olarak seçmiş oldukları bir liderleri bile vardır ve seçilmiş lider diğer bireyleri “kurallara” riayet etmeleri için uyarır, çünkü “kurallar, toplum olarak düzen adına sahip olduğumuz tek şeydir”. Kuralların olmadığı yerde “Kaos” hâkimdir ve kargaşa ile birlikte büyük felaketlerde kapıda beklemektedir. Ancak “uygarlık” dürtüsü olarak onlara öncü olacak yetişkinler olmadan çocuklar gitgide şiddete başvurmaya meyilli hale gelirler ve vahşileşmeye başlarlar. Bu roman bağlamında, erkeklerin kaosu yaşama hikâyeleri, insanoğlunun doğası gereği, temelden vahşi olduğunun bir göstergesidir. Unutmayalım ki: kitapta da okuyacağımız üzere, kıt kaynaklar üzerindeki rekabetin, insanları nasıl da düşmanlığa götürebileceğini az çok hepimiz tahmin edebiliyor ve yaşamakta olduğumuz bu dünyada, insanların menfaatleri doğrultusunda ve ortak sorunları olduğunda kolektif işbirliği yaptıklarını biliyoruz.

    > Bir an için yeniden küçük bir çocuk gibi düşünün ve bir sabah uyanıp, yapayalnız kaldığınızı anlasanız ne yapardınız? Etrafınızda sadece belli yaş grubunda çocuklar olsa ve yetişkinleri bulamasanız ne yapardınız? Nasıl hayatta kalırdınız? Bir çocuk aklı ile diğer çocuklarla kolektif bir çalışma yapabilir misiniz? Birbirinizin hayatını kurtarmaya çabalar mısınız yoksa savaşmaya ve sadece güçlü olanların hayatta kalmasına mı izin verisiniz?

    > İşte bunlar William Golding'in "Sineklerin Tanrısı" adlı romanında, biz okurlara dolaylı anlatımlar ile sorulan sorulardır. Yukarıda da bahsettiğim üzere, roman, bir uçak kazasında hayatta kalan ve daha sonra bir adada yaşam mücadelesi vermeye mecbur olan bir grup çocuğun trajik hikâyesini anlatıyor. Ve bu roman boyunca çocukların duyguları değişime uğruyor, birbirlerine açılıyorlar ve en sonunda kendi aralarında bir güç savaşına giriyorlar. Sineklerin Tanrısı biz okurlara masumiyet, medeniyet ve gücün etkileri hakkında birçok sorular sormaktadır ve her insanın içinde, doğasında bulunan olası kötülük potansiyelini sembolize etmektedir.

    "Ralph 'masumiyetin sonu' ve "insan kalbinin karanlığı" için ağlar."

    Yazar hakkında
    > William Golding 19 Eylül 1911'de Cornwall, İngiltere'de doğdu. Babası bir matematik öğretmenidir, annesi kadın hakları hareketine dâhildir. Golding, her ne kadar lüks bir evde ve iyi şartlar altında yaşasa da, aile bireylerinin iletişimi aile içinde zayıftır. Golding'in annesi ilerleyen zamanda Noel'i her zaman farklı odalarda kutladıklarını ifade eder. Golding iyi bir eğitim alır. Biyografisini ele alan John Carey'e göre, kendisi 16 yaşındayken, 13 yaşındaki bir kız çocuğuna tecavüz etmeye yeltenen bir genç olarak bu "canavarca" eylemden çok utandığı ifade etmiştir. Bknz: https://www.sabah.com.tr/...rindan_taciz_itirafi İlerleyen bir zamanda kendisi: “Çocukluk büyüyen bir hastalıktır” diyecektir. Oxford Brasenose College'da Golding ilk önce doğa bilimleri okur, ancak, ileriki bir zamanda İngiliz edebiyatına ilgi duyar ve bu bölüme ağırlık verir. 1934'te ilk şiir kitabı yayımlanır. Mezun olduktan sonra, Ann Brookfield ile evlenir, 1939'da İngilizce ve felsefe öğretmeni olarak Salisbury’de (Bishops Wordsworth school’da) göreve başlar. II. Dünya Savaşı'nın başlamasından kısa bir süre sonra Golding, gönüllü olarak donanmaya katılır. Savaştaki beş yıl boyunca, insanın içsel iyiliğine olan inancını yitirir ve yaşamış olduğu bu derin, ruhsal hadisenin sonraki edebi yaşamını şekillendirecek bir gelişme olduğu düşünülmüştür. 1945'te eski okuluna geri döner ve birkaç yayıncı tarafından reddedildikten sonra, 1954’te ona edebi ün kazandıracak olan romanı “Sineklerin Tanrısı”nı ve sonrasında da diğer eserlerini kaleme alır. Kaleme almış olduğu edebi eserlerinin kendisine olan maddi getirisini göz önüne alan ve bu getiri ile rahat bir yaşam sürebileceğini düşünen Golding, 1961 yılında öğretmenlik hizmetinden istifa eder. Rites of Passage adlı kitabı ile 1980 yılında Man Booker ödülünü alan yazar daha sonra, 1983 yılında edebiyat hayatındaki çalışmaları nedeniyle Nobel ödülünü de aldı ve 1988 yılında Sir (şövalye) unvanının sahibi oldu. Bundan beş yıl sonra, 19 Haziran 1993'te Cornwall'daki evinde kalp yetmezliğinden öldü.

    “Sineklerin Tanrısı bir çocuk kitabı da değildir. Hamlet’i sadece bir öç alma tragedyası ya da Moby Dick - Beyaz Balina’yı sadece bir balina avı öyküsü saymak ne denli yanlışsa, Sineklerin Tanrısı’nı da çocuklar için yazılmış bir serüven romanı saymak o denli yanlıştır.”

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ A.Y. ~
  • 736 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    > Bundan yıllar evvel, ben küçükken bulunduğumuz ilçeye haftanın belli günleri gelen gezici kütüphaneye üye olmaya karar verdikten sonra, okul öğretmenim Nevin hocamın da tavsiyesi ile dünya klasiklerinden birisi olan Moby Dick’i okumaya karar verdim. Devrimci Yunan filozof: Herakleitos, “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” sözüyle, bir nehrin devamlı harekette olduğu ve değiştiği için aynı suda yıkanmanın tekrarının imkânsız olduğunu ifade etmiştir. Fakat bazı yazarların kaleme almış oldukları kitapları vardır ki, bu güzel eserler her daim aynı tatta kalırlar, ama buna karşın bizler dur duraksız değişir ve gelişiriz. Zamanında bu gibi kitapları okumak ve sonrasında bir tekrar geçmek, benim zaman içerisinde nasıl değiştiğimi ve neden değişime ihtiyaç duyduğumu anlamama daha da yardımcı oluyor. Bence dünya klasikleri, her evin kitaplığında olması ve gerçekten okunması gerekenlerden diye düşünüyorum.

    > Ben şahsen bazı klasiklerin çok daha iyi yıllandıklarını keşfettim ve bir klasik eserin klasik kalabilmesi için birçok edebi güzelliği üzerinde barındırdığını unutmamak gerektiği düşüncesindeyim. Bu eserler ki, her dönemde geçerli olan fikri derinlik ile birlikte, biz okurlara özgün mesaj sunabilmektedirler. Bizlere, o dönemin medeniyetinin geniş temsil gücünü ve ruhunu yansıtırlar. Bu klasiklerin: yenilikçi olmaları, evrenselliği onaylamaları, edebiyatın en iyisi olmaları, her dönem sadık ve sıkı takipçilerinin olması, en yaygın görülenlerde bulunan belli başlı özelliklerdir. Bu gibi eserlerde sıklıkla rastlanan bir diğer husus ise, onların zamana karşı direnebilmeleri ve emsalsiz eserler olmalarıdır. Klasik eserler, biz okurlara bir sanat eseri olarak edebiyatın tüm inceliklerini aktarırken, yazarın kalemi aracılığı ile bizleri hayal dünyasında en ileri noktaya taşırlar. Klasiklerin hem biriktirici hem de kendilerine has olmaları, neredeyse her okuyanı tarafından onaylanmaktadır. Bununla birlikte, okunduğu her zaman diliminde geçerli olan değer üretme gibi bir kavrama sahiptirler. Ve hatta bu sebeptendir ki, eserde bulunan karakterler ile bütünleşen okurlar ve taklitçiler bile yaratabilirler. Bu gibi eserlerin okur edebiyat dünyasında bıraktıkları etkiler yüzyıllarca sürebilir ve dünya klasiklerinin medeniyete birçok şey kattıkları kesin ve kaçınılmazdır.

    > Kitapların gerçekten kitap gibi koktuğu bir dönemde, benden önce birçok kişinin elinden geçmiş olan Moby Dick romanını almanın heyecanı vardı bende. O zamanlar siyah beyaz televizyonumuz, radyomuz vardı, ama Ankara gibi bir merkezde bile soğuk yağışlı günlerde elektrik kesilmesi sık yaşandığı için gaz lambasız ve sobasız hiç olmazdı evlerimiz. İşte o zamanın gelişmişliği ile o günün Türkiye’sini düşünün ve elinizde tuttuğunuz, size bambaşka bir dünyayı aralayacak türde romanı hayal ediniz. Romanın kapağını çevirdim ve ben romanı okudukça, o beni daha da cüretkâr davet etti maceranın içine. İşte o andan itibaren kaptan Ahab ve Moby Dick'le inanılmaz maceralı bir deniz seyahatine çıkma cesaretini buldum kendimde. O zamanlar şimdiki gibi bir kitaplığım olamadığı için, hep yatağımda, yastığımın altında saklardım romanı ve soğuk kış akşamlarında, sıcak sobanın yanarken vermiş olduğu o eşsiz çıtırdama eşliğinde okuma çok iyi gelirdi bana. O günlerde kitap her şeyden öncelikli olmuştu benim için. Ah keşke bir de ben görebilsem ve dokunabilseydim o güzel beyaz balinaya! Ben Moby Dick'ten hoşlandım ve eğer bugüne değin okumadılarsa, burada okumak düşüncesinde olan çoğu okur arkadaşıma tavsiye ederim.

    > Melville, kitabın belli bir bölümüne kadar balina avcılığının büyüleyici, eğlenceli ve ilgi çekici hikâyesini sunuyor biz okurlara. Yazarın kalemi ile hayal gücü bu konuda çok iyi ve o gün için geleceği parlak bir düzyazıya sahip. Kitap belki bazılarınız için arada sabrınızı yoklayabilir, ama biraz dayanabilirseniz, sonrasında sizi daha geniş ve ezoterik düşkünlük çevrelerine davet ediyor. Hadi buyurun, şimdi bir buçuk asır geriye bir yolculuk yapalım ve literatürün o zamana dair eleştiri dünyasında, yazarın kitabında konu olan macerasını, düşüncelerinin aktarımını ve kaleminin ustalığına birlikte bakalım!


    GELELİM KİTABIMIZ MOBY DICK’E;

    “Ahab için, yeryüzündeki tüm kötü güçler, ete kemiğe bürünmüştü Beyaz Balina’da. Bu kötü güçler sanki Ahab’ı kemirdikçe kemirmiş, yüreğinin ve ciğerinin yarısını yemiş bitirmişti.”

    > Kitap, bir anlamda, çoğunluğunu balinaların, balina avcılığının ve denizcilik kültürünün çeşitli yönleri hakkında ansiklopedi benzeri girişler yapıyor. Kendisini denizlere adamış olan Kaptan Ahab’ın, Moby Dick ile hiçte güzel olamayan bir anısı ve o anıdan kendisine kalan yarası vardır. Bu hoş olmayan anının Kaptan Ahab’a bir diğer mirası da, kendisinin sindiremediği, bir hayvana yenilmişlik duygusudur. İntikam hırsı ile yanıp tutuşan Ahab, ucu bucağı olmayan okyanuslarda beyaz balinanın peşine düşmeyi ve öç almayı kendisine amaç edinmiştir. Sefere ve ava birlikte çıkacakları mürettebatını Peqoud adlı gemisine toplayan Kaptan Ahab, ilk ava çıktıklarında, onu öldürmeden huzura eremeyeceği düşmanına karşı olan amacını takımına anlatır ve uzun bir sefere yelken basarlar. Hedefledikleri yere ilerlerken türlü zorluklar ile karşı karşıya kalan mürettebat arasında bu balina ile ilgili şehir efsaneleri de söz konusudur. Zorlu şartlar altında yapmış oldukları bu uzun yolculuğun artık sonuna gelinmiştir ve Moby Dick ile karşılaşmaları artık an meselesidir. İntikam hırsı ile hareket eden Kaptan Ahab’ın gözü hırstan iyice dönmüştür. Günler sürecek olan zorlu bir av artık çok uzakta değildir ve bizi de bu maceranın içine çekecektir.

    “Denizin dört bir yanında görülen yamyamlığı bir kez daha düşünün. Düşünün ki, tüm yaratıklar birbirlerini yerler, dünya kurulalı beri birbirleriyle savaşıp dururlar. Bütün bunları düşünün; sonra bu yeşil, tatlı ve çok uslu toprağa bir bakın. Her ikisini de, karayı da denizi de şöyle bir düşünün. Kendi benliğinizle bu iki şey arasında garip bir benzerlik sezmiyor musunuz acaba?”

    > Aslında, yazarın ilk kaleme aldığı yıllarda çok dikkat çekmeyen bu romanımız daha sonra, yirminci yüzyılda popüler oldu. Bu kitaba olan ilgi arttıkça, birçok dilde çevirisi yapılarak yayımlandı ve sonrasında da beyaz perdeye aktarılarak sinemaya uyarlandı. Kitap, 1851 yılında Londra’da neşredilmiştir ve kitaba dair hikâye, bu geminin mürettebatından olan ve bir tesadüf eseri sefere dâhil olan denizci İsmail’in ağzından aktarılmıştır.

    “Bana İsmail deyin. Birkaç sene önce — kesin olarak kaç sene olduğunun önemi yok — parasızken ve karada ilgimi çekecek hiç bir şey kalmamışken, biraz denize açılıp dünyanın suyla kaplı kısımlarını görmek istedim…’’

    > Kitabın incelemesini bugünün şartları gereği tekrar ele aldığım için kitap ve konu içeriği hakkında kişisel olarak şunu ifade edebilirim ki; yazarın burada kalemi aracılığı ile biz insanlara doğanın gücünü aktarım isteği gerçekten çok yerindedir. Hıncına yenik düşerek ve doğada yaşayan diğer canlılar üzerinde mutlak hâkimiyet kurma hevesine kapılan insanlığın kaçınılmaz mağlubiyet karşısında gelmiş olduğu psikolojik noktanın bir anlamda cinnette vardığını ya da ölümle ile karşı karşıya kalmasını işler kitap. Benim açımdan, kitapta başrolü paylaşan diğer temel kahramanımız ise birçok türünden daha farklı olan güçlü beyaz bir balinadır. Sırtından fışkırttığı suyu yükseklere gönderebilen ve bir anda derinlere kaybolup, dikey bir şekilde son sürat yüzeye çıkarak önünde ne varsa darmadağın edebilen bir güç abidesidir. Burada, roman boyunca adı geçen kahramanımız Moby Dick’in de, en az Kaptan Ahab kadar psikolojik sınırının eşiğine gelmiş tehlikeli bir canlı olarak algılanması ihtimal dışı değildir. Kitaba bu anlamda odaklandığımızda, ‘Moby Dick’in bir macera romanı olmadığını, aksine bizlere psikolojik anlamda ders verecek nitelikte bir roman olduğunu anlıyoruz!

    “Gözle görülen şeyler mukavvadan maskeler gibidir. Ama her olan biten şeyde, her canlı işte, her su götürmez olayda, bilinen her şeyin içinde, bilinmez bir akıl vardır. Bu akıl, kendi damgasını vurur o akılsız mukavva maskeye. Eğer insan vuracaksa, o maskeye vurmalı. Mahpus, zindandan kaçabilir mi duvarı delmeden?”

    > Bugün Pazar ve ben benim ufaklık Mert elverdiğince sizin için bu incelemeyi hazırlamaya çalıştım. Arada olası yazım hatalarım olduysa artık kusuruma bakmayın lütfen. Neyse, ben birazda yarıda kalan kitabıma devam edeyim ve merak etmeyin, ona da bir inceleme yakında gelir.

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ A.Y. ~