• Erkek, penisini öncelerken poposunu neden geri bırakır?
    Daha doğru soru: Penisiyle övünüp kasım kasım kasılırken poposundan neden korkar?

    Bu kışkırtılmış, kutsallaştırılmış "erkeklik" kalıbı eril yapının baskısı sonucu ortaya çıkıyor. Bir erkeğe ve dişiye erkeğin böyle bir varlık olması gerektiği, aksi haldekilerin de yeterince erkek olmayan, zayıf varlıklar olduğu öğretiliyor. İnsanlar binlerce yıl bunların içine doğup büyüyor. Bunu erkeğin doğalı olarak, ideal olarak görmeye başlıyorlar. Artık bu normal ve meşru görününce bunun dışına çıkamıyor erkekler. Kadın da bunun dışında erkek isteyemiyor. Bütün alternatifler bu eril yapıda yoğrulmuş kadın ve erkekler tarafından aşağı ve yetersiz görülüp reddediliyor.
    Bu erkek buram buram erkek çünkü, kükreyen aslan gibi, vurdun mu yeri yıkıyor, kodun mu oturtuyor falan, çok çok erkek bu, bayağı erkek, en erkek, en çok erkek... Hödüğün biçim bulmuş haline erkek demişler yani. Bunun modern çağda ılımlı versiyonlarını da bulabilirsiniz. Onlar bilmezler içindeki gizli erilleri.

    Haliyle erkek erkek olamamaktan o kadar korkuyor ve dişinin bu erkeği seçtiğini bilip, kendisi alternatif bir erkek olunca seçilmeyeceğini bildiği için bu kaba erkek gibi olmaya ya da içten içe onu savunmaya devam ediyor.
    Erkekliğini kanıtlama sürecine giriyor. Tabi erkekliğin birincil aracı penisi olduğundan her şeyini bunun üzerine kuruyor. Penisiyle yeri göğü inletiyor maşallah, amma güçlü organ bee (!) Çünkü penis gerçekten de onun gücünün simgesi, bir kadına karşı "etken" aktif oluşunun simgesi. Kadın edilgen tabi böyle bir organın yanında. Öyle öğretildi. Erkeğin aktif taraf olma simgesi penis olunca popo onun pasif olma simgesi haline geliyor bu eril yapı içinde. Erkek penisini bir kadının poposuna da sokabilir, bir erkeğin poposuna da kendisi aktif olduktan sonra popo önemli değildir.
    Çok baskıcı şartlarda ve ağır bir erillik içinde büyüyen üstüne de partner sorunu yaşayan erkek kendi cinsine de yönelir penisini sokabileceği hayvanlara da. Hiç uçuk ve uzak şeyler değil bunlar. Muhafazakarlığın yüksek olduğu yerlerde bol bol görülüyor.
    İçlerindeki eşcinsel ortaya çıkıyor çoğunun. Bundan öylesine korkuyorlar ki bir popoya sahip olmak onlar için her an pasifleştirilebilme ihtimalini getiriyor. Elalem görse yandılar, gitti o öğretilmiş erkeklik ve ondan gelen güç imajı. Bu ihtimali insanların fark etmemesi için ha bire erkeklik vurgusuna yükleniyorlar. Şöyle erkeğim, böyle erkeğim, şu kadar kadın şey yaptım, şuna şöyle yaptım buna böyle yaptım, yatakta şöyleyim, penisim şöyle, erkek şöyle böyle olmalı bilmem ne diye her yönden erkeklik vurgusuna abanıyorlar. Böyle yaptıkça kimse onların erkekliğinden şüphe duyamayacak!
    Bilirsiniz eşcinsellere bu kadar tepki verenlerin eşcinsel olma ihtimali arasındaki yüksek korelasyonu. Bu da o hesap işte.
    Erkek poposunu bir zayıflık edilgenlik aracı olarak görüyor, bir gayin poposundan utanıp sakındığına denk gelmedim hiç.
    Erkek popo ne boka yarıyor diye düşünüyor. Hangi bölgelerinin erojen olduğundan haberi yok. Penisine gösterdiği özeni poposuna gösteremiyor. Ona kalsa sevişmede her şey penis... Poposundan zevk almaya da korkuyor, çünkü o ihtimal aklına geliyor. Sadece poposu değil başka yerlerinden zevk almaya da korkuyor. Ne kendi bedenini ne karşı cinsin bedenini tanıyor.
    Sevişirken zevk sesleri çıkarmaz erkekler kolay kolay. Kısık tonlarda belli belirsiz, erkekliği bozmayacak düzeyde nefes alıp vermeden başka ses gelmez. Onu kadından duymak isterler. Kadın inlesin bağırsın şekilden şekle girsin isterler ama kendileri robot gibi cızırtılardan öte bir ses çıkarmazlar. Yine öğretilmiş erkeklikleri zedelenir çünkü. Erkek için zevk penisten gelir, zevki yaratan penisin varlığıdır. Hem kendisinin zevk alma sebebi hem de kadının zevk alma sebebi penistir. O yüzden kadının ona zevk verebileceği ihtimalini düşünmez. Kendisi kadındaki o zevkin ve seslerin sebebi olmanın kışkırtılmış gururunu yaşar. Böylece kendisi yine etken ve güçlü varlık olur. Kadınsa edilgen olduğundan ona zevk veremez, vajina edilgen olmalıdır ona göre. Edilgen bir varlık nasıl olur da ona o sesleri çıkarttırabilir, düşünse aklı hayali durur.
    Öğretilmiş erkeklik yüzünden kadının da erkekten beklediği bu olduğu için zevk sesi çıkaran erkek makbul değildir. Erkek hiçbir zaman kendini tam salamaz, boşaldığı için orgazm oldum sanıp kendini de özgür sanıp durur. Boşalmayı seksin başarısı sayıp etkinliğinin ödülü olarak görür.
    Boşalma (penisten fışkırma gelmesi) gerçek bir boşalma, daha doğrusu bedensel boşalma değildir, kısmi bir boşalmadır. Bir sevişmeden alınacak zevkin ufak bir parçası olduğu gibi sorunları da yok edecek güçte değildir. Bedendeki gerilim fışkırma olsa bile devam eder. Bedendeki birikmiş atılamayan enerji kas kasılmalarına devam eder. Bu beraberinde kaygıyı, öfkeyi, şiddeti... bir sürü şeyi getirir.
    Bu erilliğin ataerkilliğin içinde bedensel boşalma gerçekleşmez. Bunun eğitimle de aydınlanmayla da ilgisi yoktur. Bunun kadına nasıl baktığınızla, erkekliğinizi ne kadar yırttığınızla ilgisi vardır.
  • İlkel çağda insanın yeni doğan dünyada uyanmasıyla şiir de onunla uyanmıştır. Gözlerini kamaştıran, sarhoş eden mucizeler karşısında ilk sözü ilahi oldu. Lirinin üç teli vardı: Tanrı, ruh ve yaratılış. Bu üçlü gizem her şeyi kapsıyordu. Dünya henüz ıssızdı, halklar değil aileler, krallar değil babalar vardı. İnsanın tek başına düşünebildiği,
    hayal kurabildiği göçebe bir hayat vardı, özel mülkiyet ve savaşlar yoktu. Her şey herkesindi. İnsan düşüncesi hayatı gibi onu iten rüzgâra göre şekil ve yön değiştiren bir buluta benziyordu. İşte ilk insan, ilk şair buydu. Genç ve lirikti. Dini dua, şiiri lirik şiirdi.
    Bu şiir, ilkel çağların bu “od”u doğuş aşamasıydı.
    Yavaş yavaş dünya yeniyetmelik dönemini tamamladı. Alanlar büyüdü, aileler aşiret, aşiretler ulus oldu. Toplumsal içgüdü göçebe içgüdüsünün yerini aldı. Kampın yerini şehir, çadırın yerini saray, kemerin yerini tapınak aldı. Her şey durdu ve sabitlendi. Din bir şekil aldı; törenler duayı düzenledi, dogma dine egemen oldu. Rahip ve kral halkın babalarıydılar. Böylece ataerkil toplumun yerini teokratik toplum aldı.
    Bu sırada artık uluslar dünyaya sığmamaya başladılar. Birbirleriyle çatıştılar, imparatorlukların çatışması, savaşlar buradan doğdu. Birbirlerini sürdüler, halkların göçleri ve yolculuklar böyle doğdu. Şiir bu büyük olayları anlattı, fikirlerden olaylara geçti. Yüzyılları, halkları, imparatorlukları anlattı. Destansı hale geldi ve Homeros doğdu.
    Homeros, gerçekten de eski çağ toplumuna hâkim oldu. Bu toplumda her şey yalın, her şey destansıdır. Şiir din, din hukuktur. Önceki çağın saflığının yerini bu çağın iffeti aldı. Toplumsal ve
    aile içi geleneklerde bir çeşit ciddiyet, her yerde fark edilmeye başlandı. Uluslara daha eski çağların göçebe hayatlarından hiçbir şey kalmadı, yalnızca yabancıya ve gezgine saygılarını korudular.
    Ailenin bir vatanı vardı; her şey onunla bağlantılıydı; ev ve mezar saygı görmeye başlamıştı.
    Tekrar söylüyoruz, böyle bir uygarlık bir ifadesini ancak destanda bulabilir. Destan çeşitli biçimlere girecek, ancak belirli karakteristik özelliklerini asla kaybetmeyecektir. Pindar, ataerkilden ziyade dinî, lirikten ziyade destansıdır. Eğer dünyanın bu ikinci çağının doğal refakatçileri olan vakanüvisler gelenekleri derlemek ve yüzyıllara göre saymakla işe başlarlarsa boşa yorulmuş olurlar. Kronoloji şiiri dışlayamaz; tarih destan olarak kalır, Hiredos (Yahudi kral) bir Homeros’tur.
    Ancak özellikle destanın her yerden çıktığı yer antik tragedyadır. Devasa ve orantısız oranlarından hiçbir şey kaybetmeden Yunan sahnesine çıkar. Karakterleri halen kahramanlar, yarı-tanrılar, tanrılardır; kaynakları, rüyalar, kahinler ve kaderdir; tabloları, sayımlar, cenazeler ve savaşlardır. Rapsodicilerin ezgiyle söyledikleri şiiri, aktörler söylev verir gibi yüksek sesle okuyorlardı, bütün fark buydu.
    Dahası da var. Destan şiirinin bütün olayları, bütün gösterisi sahnede geçerken, kalanı koro tamamlıyordu. Koro, trajedi üzerine yorumlarda bulunuyor, kahramanlara cesaret veriyor, betimlemeler
    yapıyor, günü çağırıp gönderiyor, seviniyor, ağlıyor, bazen süslüyor, konunun ahlâki anlamını açıklıyor, onu dinleyen insanları övüyordu. Şimdi, koro, gösteriyle izleyici arasındaki bu garip kişilik, destanını tamamlayan şair değilse nedir? (…)
    Bu çağın epik karakteri konusundaki tespitimizi tamamlayan son bir gözlem: Trajedi ele aldığı konularda, benimsediği biçimlerde olduğu gibi, destanı tekrar etmekten başka bir şey yapmaz. Eski trajik yazarların tamamı, Homeros’u detaylandırır. Aynı öyküler, aynı felaketler, aynı kahramanlar. Hepsi suyunu Homeros’un nehrinden alır. Her zaman İlyada ve Odessa vardır. Achilles’in Hector’u sürüklemesi gibi, Yunan tragedyası da Troya etrafında döner.
    Ancak destan çağının da sonu gelir. Temsil ettiği toplum gibi bu şiir biçimi de kendi içinde dönerek eskir. Roma, Yunanistan’ın izinden gider, Virgil, Homeros’u kopyalar ve sanki onurlu bir şekilde bitirmek için epik şiir bu son doğumda sona erer.
    Artık zamanıdır. Dünya ve şiir için başka bir dönem başlamak üzeredir.
    Tinsel bir din, dışsal ve maddeci paganizmin yerini alarak antik toplumun kalbine sızar, onu öldürür ve eskimiş bir uygarlığın bu kadavrasına modern uygarlığın tohumunu atar. Bu din tamdır, çünkü gerçektir; öğretisiyle ibadeti arasında köklü bir ahlâk gizler. Ve önce, insana ilk gerçekler olarak, biri geçici diğeri sonsuz, bir yerde diğeri gökte olmak üzere yaşayacak iki hayatı olduğunu
    öğretir. Ona yazgısı gibi ikili bir varlığı olduğunu, içinde bir hayvanın ve bir aklın, bir ruhun ve bir bedenin olduğunu gösterir; tek kelimeyle onun bir kesişme noktası olduğunu, maddi varlıklarla cisimsiz varlıklar dizisinin yaratılışını kapsayan iki zincirin ortak halkası olduğunu gösterir.
    Bu gerçeklerin bir kısmı belki antikitede bazı bilgelerin aklından geçmişti ama onları apaçık ve aydınlık bir şekilde ortaya koyan İncil’dir. (…) Pisagor, Epikür, Sokrat, Platon meşalelerdir, İsa ise günışığıdır.
    Üstelik, antik dinden daha maddesel bir şey yoktur. Hristiyanlıkta olduğu gibi ruh ve bedeni birbirinden ayırmaktan uzak olan bu dinde her şeye bir biçim ve yüz verilir, özlere ve akla bile. Her şey görünür, elle tutulur ve tenseldir. Tanrıları gizlenmek için bulutlara ihtiyaç duyar. Yer, içer ve uyurlar. Yaralanırlar ve kanları akar. Paganizm insan ve Tanrı’yı aynı hamurdan yapar, dolayısıyla insanı büyütürken tanrıları (ilahî olanı) küçültür.
    Bu dönemde Hıristiyanlıkla birlikte eski insanların bilmediği ve yalnız modernlere özgü yeni bir duygu halkların ruhunda beliriyordu: ağırlıkla keder arası bir duygu: melankoli. Gerçekten de bugüne kadar tamamen hiyerarşik ve papazlara ait dinlerin öldürdüğü insan kalbinin uyanıp kendine beklenmedik bir becerinin tohumlarını attığını hissetmemesi mümkün müydü? Bunu ilahi olduğu için insani olan bir dinin esiniyle yapmaması; İncil ona duyular arasından ruhu, hayatın ardındaki sonsuzluğu gösterdiğinden beri her şeyi yeni bir açıdan görmemesi mümkün müydü?
    Ayrıca, bu sırada dünya ruhlara yansımaması imkânsız olan büyük bir devrimden geçiyordu. O güne kadar imparatorlukların yıkımları, nadiren halkların kalbine kadar ulaşıyordu. Düşenler krallar, ortadan kalkan krallıklardı, hepsi bu. Şimşek yalnızca yukarılarda patlıyor ve olaylar bir destan ciddiyetiyle yaşanıyor gibi görünüyordu. Eski toplumda birey öyle aşağı bir konumdaydı ki cezalandırılması gerektiğinde bütün aile bireyleri cezalandırılıyordu. Devletin genel sorunlarının kendi hayatını etkileyebileceğini düşünemiyordu. Hristiyan toplumun kurulduğu anda eski kıta altüst oldu. Her şey köklerine kadar sarsıldı. Eski Avrupa’yı mahveden ve oradan bir yenisini kuran olaylar çarpışıyor, birbirini izliyor, ulusları karmaşaya itiyordu. Bunlar dünyada o kadar gürültü
    kopardı ki bu hengâmenin halkların kalbine kadar ulaşmaması imkansızdı. Bu bir yankıdan, karşı darbeden fazlasına yol açtı. Bu inişli çıkışlı ortam içinde kendi içine kapanan insan insanlığa acımaya, hayatın acı alayları üzerine derin derin düşünmeye başladı. Hristiyanlık Paganizmde adı umutsuzluk olan duygudan melankoliyi yarattı.
    Aynı zamanda bir inceleme ve merak ruhu doğdu. Bu büyük felaketler aynı zamanda muhteşem gözlüklerdi, etkileyici felaketlerdi. Artık ölü olan toplumun kadavrası üzerinde zihin anatomisi deneyleri yapıldı. Anlaşmazlıkları inceleyerek, tartışarak, birbirleriyle mücadele ettiler. Böylece, aynı anda ve el ele melankoli ve düşüncenin perileriyle, analiz ve tartışmanın şeytanları doğdu.
    İşte bu yeni din ve yeni toplum temelinde yeni bir şiir doğdu. O zamana kadar, eskilerin çoktanrıcılığın ve antik felsefenin etkisindeki destansı esin perisi taklit ettiği dünyada belli bir tür güzele karşılık gelmeyen her şeyi acımasızca sanattan dışlamıştı. Bu başta muhteşem bir güzellikti ancak sistematik olan her şeyde olduğu gibi son zamanlarda yapma, vasat ve geleneksel hale
    gelmişti. Hristiyanlık şiiri gerçeğe taşıdı. Onun gibi çağdaş esin perisi de şeyleri daha yüksek ve daha geniş bir bakış açısıyla görecekti. Dünyadaki her şeyin insani bir şekilde güzel olamayacağını hissedecekti, güzelin yanında çirkinin, zarifin
    yakınında biçimsizin, yücenin ardında groteskin, iyilikle birlikte kötülüğün, aydınlıkla birlikte gölgenin bulunduğunu hissedecekti. Böylece yeni bir tip, grotesk (tuhaf, acayip kimse) ve yeni bir tür, komedi doğdu.
    Romantik şiiri klasik şiirden, bugünkü biçimi ölü biçimden ayıran ayrımları belirttik.
    Siz bir çirkini (sanatta) taklit ediyorsunuz, grotesk(acayip)i sanatın bir parçası yapıyorsunuz! Peki zarafet? Peki zevk? Doğayı düzeltmek gerektiğini bilmiyor musunuz? Onu yüceltmek gerektiğini? Seçmek gerektiğini? Eskiler çirkin ve acayip olanı hiç sanata konu ettiler mi? Komediyle trajediyi birbirine karıştırdılar mı? Eskilerden örnek verin beyler! Ayrıca Aristo…Ayrıca Boileau…. Ayrıca La Harpe. –Gerçekten!
    Bunlar elbette geçerli ve dayanağı olan sorulardır ancak nadiren yenidirler. Grotesk ve yüce tiplerinin verimli birleşmesinden, modern deha doğar.
    Grotesk tipin varlığı sanata çok şey kattı. Antikitede Güzel ve Çirkin yazılamazdı.
    Grotesk çağımızın sanatında ve düşüncesinde baskın bir tip olarak yer alır ama bu daha çok tepkiden ve yenilik isteğindendir. Yakında güzel yine başrolü alacaktır.
    (…)
    Artık modern zamanların şiirsel zirvesine ulaştık. Shakespeare dramdır ve grotesk ve yüceyi, korkunç ve komiği, trajedi ve komediyi tek nefeste eriten dram, günümüz edebiyatının üçüncü şiir döneminin karakteristik özelliğidir.

    Böylece, şu ana kadar gözlemlediğimiz gerçekleri hızla özetlersek şiir, her biri bir toplum çağına denk düşen üç çağa sahiptir: öykü, destan, dram. İlkel çağ liriktir, antik çağ epiktir, modern çağ dramatiktir. Od (lirik şiir) sonsuzluğu söyler, destan tarihi yüceltir, dram hayatı resmeder. İlk şiirin niteliği saflıktır, ikincisinin niteliği yalınlıktır, üçüncü kişinin niteliği hakikattir. Rapsodiciler lirik şairlerden destan şairlerine geçişi, romans yazarları destan şairlerinden dramatik şairlere geçişi temsil ederler. Tarihçiler ikinci
    devrede doğarlar; vakanüvisler ve eleştirmenler üçüncü. Od’un karakterleri çok büyük ve önemli kişilerdir: Adem, Kabil, Nuh; Epiklerin devleri şunlardır: Aşil, Atreus, Orestes; Dramınkiler ise insandır: Hamlet, Macbeth, Othello. Od, ideali, destan görkemli olanı, dramın gerçek hayatı yaşar. Son olarak, bu üçlü şiir üç büyük kaynaktan akar: İncil, Homeros, Shakespeare.
    (…)
    Burada, doğada ve hayatta her şeyin, lirik, destansı ve dramatik olan bu üç aşamadan geçtiğini eklemek gerekir, çünkü her şey doğar, eylemde bulunur ve ölür. Hayal gücünün fantastik bağlantılarını akıl yürütmenin keskin çıkarımlarıyla karıştırmak gülünç olmasaydı, bir şair, gündoğumun bir ilahi, öğlenin parlak bir destan, gündüz ve gecenin, hayat ve ölümün mücadelesinde dram olduğunu söyleyebilirdi. (…)
    Dram tamamlanmış şiirdir. Od ve destan onu yalnızca tohum olarak içlerinde taşır; dram her ikisini de içinde taşır.
    Çağdaş şiirde her şey drama ulaşır.
    (…)
    Bundan dolayı cesur bir şekilde söyleyelim. Artık zamanı geldi; özgürlüğün ışık gibi her yere nüfuz ettiği bu dönemde doğası gereği özgür olan düşünce dünyasına nüfuz etmemesi garip olurdu. Teorileri, poetikaları ve sistemleri çekiçle parçalayalım.
    Sanatın cephesini maskeleyen eski sıvayı atalım! Hiçbir kural veya model yoktur; ya da bütün sanatın üstünde asılı duran doğanın genel yasaları ve her bir kompozisyon için özel olan ve her bir özneye uygun varoluş koşullarından kaynaklanan özel yasalardan başka hiçbir kural yoktur.
    Şair, yalnızca doğaya, gerçeğe ve kendisi de gerçeğin ve doğanın bir türü olan ilhama danışacaktır.
  • 2267 syf.
    "Üç bin yılın hesabını göremeyen karanlıkta yolunu bulamaz; günü gününe yaşar ancak."
    __Goethe__

    Kitabın tanıtımındaki bu sözle incelemeye başlamak istedim. Goethe'ye bir yandan hak veriyorum; öte yandan da insan üç bin yılın hesabını görse dahi yolunu bulamayabilir hatta bembeyaz bir sonsuzlukta kaybolabilir.

    Öncelikle şunu belirtmeliyim ve yazara hakkını teslim etmeliyim; kitap büyük bir çalışma ve birikimin eseri. Bununla beraber belki de yazara yapacağım tek eleştiri şudur: Yazar felsefenin Antik Yunan'da doğmadığını yani Antik Yunan mucizesi söylemine katılmıyor. Antik Yunan'in coğrafi konumunun sayesinde birbirinden farklı medeniyetlerle iletişim halinde olması, yönetim şekillerinin uygunluğu ve refahın yüksek olmasının felsefede gelişmelerinde etkili olduğunu söyleniyor. Gayet mantıklı tabiki bu söylem. Bununla beraber Doğu'da felsefi akımlarin olduğunu da ekliyor. Ancak yazar bu konuda bence duygusal davranmis ve orta yolcu bir söylemde bulunarak felsefenin doğuşunda öncü olma pozisyonunda Antik Yunan'in yanına Doğu'yu da monte etmek istemiş. Doğu felsefede yazarın dediği gibi öncü olsaydi sanırım bu kitabında Doğu'ya da oldukça fazla yer vermesi gerekirdi.

    Eğer felsefe tarihi üzerine bir kitap okumak istiyorsanız bence Ahmet Cevizci'nin bu eseri doğru adrestir. Çünkü yazar, olabildiğince açık ve anlaşılır şekilde felsefi akımları anlatmış olmakla beraber, filozoflarin görüşlerini anlatırken 'etiği, metafizigi, politik yönü...' gibi küçük konu başlıklarına ayırarak olası bir dağınıklığın önüne en baştan geçmiş. Ayrıca, anlatımında yer yer geçmişe dönük atıflar yoluyla o an anlattığı filozofun etkilendiği akımla, kişiyle bağlantısını başarılı şekilde kurarak okuyucunun felsefi akımlar ve Filozoflar arası bağlantıyı görmesini sağlamış ve bu da oldukça faydali bir yöntem olmuş.

    Tabiki, isim isim ve ayrı ayrı her akımı, filozofu anlatamam incelemede ki her akımı yüzde yüz anladığımi daha doğrusu anlatabilecek şekilde özümsedigimi iddia edemem. Ancak genel hatlarıyla felsefinin nasıl bir seyir izlediğini kendimce özetlemek istiyorum.

    İnsanlığın kadim soruları nelerdir?

    "Önümüzdeki sınavda hoca nereden soracak?"
    "Sağlık Bakanlığı atama yapmayı düşünüyor mu?"
    "Ocakta yemeğin altı yanıyor muydu?" gibi sorular değil tabiki.

    - Neden yokluk yerine varlık var?
    - Varlık denilen şey nedir?
    - Varlık var mıdır gerçekten?
    - Varlığın özü nedir?
    - Hayatın anlamı nedir?
    vb daha da uzatabilecegimiz bir listedir bu sorular. Nereden gelip nereye gittiğini merak eden insanın düşüncelerinin ürünü olan sorular ve ona tarih boyu farklı farklı cevaplar vermeye çalışan filozoflar... Aslında bu sorular üzerine düşünmek için veya yeni sorular sormak için 'filozof' olmaya gerek yok. İhtiyacınız olan şey sonsuz bir merak duygusu sadece.

    Antik Yunan felsefisi varlığın özü ile daha çok ilgilenmiş ve onlar varlığın hiclikten gelmiş olabileceğine ihtimal dahi vermemişler. Varlığın özü olarak töz, arkhe, ateş, su, atom gibi birbirinden farklı şeyler öne sürmüşler. Yunanlılarda diğer önemli nokta Tanrıyı felsefenin içine büyük oranda sokmadıklarini görüyoruz. Açıklamaya göklerde değil yerde aramışlar diyebiliriz. Antik Yunan'da felsefenin temel taşı saf meraktır. Yani, bir fayda sağlamak için veya bir şeyi kanıtlamak için felsefe yapmamıslar.

    Felsefenin antik Yunan'da seyrini değiştiren iki etken isim verilebilir sanırım: Sokrates ve Platon. Hatta Aristoteles ile beraber bunu üç yapabiliriz. Sokrates kendisi yazılı eser bırakmamis ki buna da karşı çıkmış sanırım. Öğrencisi Platon tarafından yazılanlar neticesinde Sokrates hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz. Sokrates ile beraber Yunan felsefesinin seyrinin değiştiğini görüyoruz. Zaten sınıflamada bile kendini belli ediyor bu durum: Presokratikler, Sokratikler vb...
    Sokrates'in fikirlerinin üzerine felsefesini oturtan Platon ile beraber sistematik felsefe başlıyor.

    Bunun öncesinde Antik Yunan'da temel bir tartışma konusu olan varlığın veya maddenin değişmez olup olmadığıdır. Herakliatos'un başını çektiği grup varlığın ve maddenin değişmekte olduğunu iddia etse de başlarda Parmenides ve Elia Okulunun varlık vardır ve değişmez öğretisi daha baskın gelir. Yazarın da vurguladığı nokta; Elia Okulundan sonra felsefe Elia okulunun fikirlerine katilmak veya katilmasa da ondan tam bağımsız olamamakla beraber kendi fikirlerini az veya çok ona yaslanarak oluşturmak olarak seyretmis.

    Platon'a geri dönecek olursak, Sokrates'in toplumunu değiştirme çabasının devamını Platon getirmiş diyebiliriz. Bu durumda bir etken de yazara göre, dönemin politik, sosyal durumudur. Çünkü gelişen savaşlar,değişen sosyopolitik düzen neticesinde eskiden saf merak ile çevrelerini, kendilerini anlamaya çalışan filozoflar ister istemez değişen ve çoğunlukla bozulan sosyopolitik düzenin düzeltilmesi için felsefe yapmaya başlamışlar. Bunların başında gelen Platon, varlıklar meşhur idealar dünyası ile aslında kendisi de farkında olmadan Ortadoğu Dinlerinin mihenk taşı, temeli olmuştur. Platon, varlıkların anlasilabilmesi için Thales'in başını çektiği felsefecilerin 'varlığın özüne doğanın içinden cevap bulmak' fikrini 'varlığın özüne öte taraftan cevap bulmak' şeklinde değiştirmiştir. Öte taraftan kastım; görünmeyen doğanın dışı olan yani metafiziktir. Platon'a göre masa'nin masa olabilmesi için masa ideasinin olması lazım. Keza iyi için de kötü için de bu aynı şekilde geçerlidir. Bu arada kıtabin ilerleyen bölümlerinde iyi ideasinin Tanrılaştırıldığını görüyoruz. Platon politik olarak da yine idealar düzenine gider; ona göre devleti bilge bir filozof yönetmelidir. Platon ve diğerlerinin one sürdüğü, destekledikleri varlık hiyerarsisi birçok filozofun etkilendiği temel bir yapı olacak. Keza Aristo'nun ilk muharrik ve ideal orta fikirleri de aynı şekilde kendisinden sonra gelenleri etkileyecek. Öte yandan şehir devletlerinin yerini merkezi devletlere bıraktığı zaman Epikurusculer gibi felsefeyi politik dışı ve toplumcu düşünmekten ziyade bireysel düşünen felsefi akımlar da gelişiyor. Epikuros daha çok insanların bireysel olarak nasıl mutlu olacaklarına yönelik ve buna bağlı olarak kadim korkumuz ölüm korkusundan nasıl siyrilabiliriz gibi konularda felsefe yapmış. "Ben varken ölüm yok, ölüm geldiğinde ben yokum, haliyle ölümden korkmaya da gerek yok" sözü meşhurdur.

    Antik Çağın felsefesinin temelini merak teşkil ederken, Ortaçağ felsefesinin temelini ise Tanrı kavramını mantıklı olarak temellendirmek ve onun varlığına mantiki argumanlar oluşturmak teşkil etmiştir. Yeni Platonculardan Plotinus Ortaçağa gelmeden, Platon'un fikirlerinden Tanrıyı hem her şeyin kaynağı ve hem de insanların kendisine donecekleri yer olarak gösteren felsefi bir öğreti geliştirmistir. Hristiyan düşünürler de başta onun fikirleri olmak üzere bu tarz fikirlerden bir teoloji kurmuşlar. Ortaçağin diğer ayağı İslam Felsefesi bu çağda Hristiyan dünyadan çok daha aktif olmakla beraber felsefelerinin temeli Hristiyan dünya ile aynıdır. Özellikle Aristo'nun ilk muharrik fikrini birçok islami filozofun dillendirdigini ve aslına bakarsanız şu an dahi dillendirildigini görmekteyiz. Keza varlıklar hiyerarsisi fikrinde hiyerarsinin tepesinde Tanrı'nin bulundugunu, onun altında duruma göre melek, insan ve hayvan diye gittiğini görüyoruz. Tanrıya akla dayanarak getirilmek istenen argumanlara zamanla İslam dünyasında Gazali, Hristiyan dünyasında Tertuinos ve Ockham gibi insanların tepki gösterdiğini görüyoruz. Tertuinos "Saçma olduğunu bile bile inanıyorum" demiştir. Ockham ise Tanrıya akla dayanarak kanıt getirilmeye çalışılmasinin beyhude olduğunu, getirilen kanıtlarin bir değeri olmadığını söylemiştir.

    Ortaçağ'dan sonra İslam dünyasına bir daha rastlamiyoruz felsefe tarihinde. Dolaylı yoldan, yani çeviriler neticesinde Avrupa'nın Aristo vb filozoflarla tanışmasini sağlıyorlar ancak doğrudan bir katkılarının olmadığını görüyoruz. Rönesans ve devamında teknolojik gelişmelerin ve keşiflerin de etkisiyle felsefe büyük bir dönüşüm geçiriyor. Ortaçağ'dan çıkarken ülkemizin önemli felsefecilerinden Ahmet Arslan'ın izlediğim bir videosundaki sözünü animasadigim ölçüde yazmak istiyorum: "Ortadoğu dinlerini kazin, altından Platon çıkar." birebir bu şekilde olmayabilir ancak sözün mantığı buydu.

    Galileo'nun bilime öncülük etmesi ve matematiğin doğanın dili olduğunu dile getirmesi, devamında Descartes'in başını çektiği 17. yy filozoflarin da katkısıyla varlık hiyerasisinde Tanrı yerini yavaş yavaş insana bırakmaya hazırlanıyor. Bilimsel gelişmelerin kilisenin otoritesini sarsmasi, matbaa sayesinde insanların kitaplara daha kolay ulaşması, coğrafi kesiflerle refahın ve kültürel gelişimin artması gibi etmenler neticesinde felsefede insan temelli bir doğrultuya kaymaya başlamıştır. Bilime duyulan güvenin zirve yapmasında tabiki Newton'un katkısı çok büyük. Kilise ve din otoritesini kaybetmekle kalmayıp David Hume'la başlayan ve sonraları özellik Fransız aydınlanmasi filozoflarinin keskin saldırılarina da maruz kalmıştır. Bu saldırıların ve bilimsel gelişmelerin insanlığa katkıları neticesinde halk nezdinde de kilise ve dine karşı soğukluk baş gösterir. Bu durumun yaratacağı etkiye karşı Voltaire, Berkeley gibi insanlar din ile bilimi uyusturmaya, mecazi olarak baristirmaya calismislardir. Ancak ok yaydan çıkmıştır ve kırılma keskinlesir.

    Modern dünyada artık materyalizm, humanizm gibi akımlar neticesinde varlıklar hiyerasis yerle bir olmuştur. Tanrı bu hiyerarsiden insanlar tarafından kovulmustur ve artık insan her şeydir. Ancak bu durum güllük gulistanlik bir tablo ortaya çıkarmaz. Nietzsche'nin malumun ilanı olan "Tanrı öldü!" seslenisi aslında bir uyariydi insanlığa. Varlık hiyerarsisinin dağılmasınin neticesinde insanları saracak nihilizmin yıkıcı etkilerine karşı Nietzsche bu şekilde uyarmisti insanları.

    İnsanlığı nihilizm beklerken bilimi yeni din gibi gören kesim ise bilimsel yöntemini geliştirmiş ve insanlığa tek yolun bilim olduğunu bağırıyor adeta. Comte, K.Popper bunların başında geliyor diyebiliriz. Tabi inanç alanında felsefenin bu etkileri olurken siyaset alanında da özellikle Fransız aydınlanmasinin etkisiyle insan hakları, demokrasi, eşitlik sesleri yüksek sesle dillendirilmeye ve bizzat kralın kafasının ucurulmasiyla hat safhaya geçiyor. İngiliz aydınlanmasinin bu söylemlere daha temkinli yaklaştigini görüyoruz.

    Bilim, bilimle beraber yükselen materyalizmin kadim insanlık sorularına yeterli cevabı vermemesi neticesinde tekrar yeni metafizikci akımlar ve bilime eleştiri getiren akımlar ortaya çıkıyor. Hegel ve onun diyalektigi Kant'i, Kant da birçok kişiyi etkileyecektir. Daha yakin zamandan Heidegger gibi fenomenologlar ve son noktada postmodernistler, aşağı yukarı ortak zeminlerini teşkil eden insanın kadim sorularına bilimin tek başına cevap veremecegi ve insanın ve hayatın sadece maddi yönünün olmadığıdir diyebiliriz.

    Nitekim bilime getirilen bir eleştiri de onun ne kadar metafizige karşı olsa da kendi temellerinin de birer metafizik olduğudur. Bu yolu takip ederseniz çıkacağıniz nokta kadim sorulardan: Varlık nedir, varlık var mıdır? olacaktır.

    Bu noktada farklı bir yaklaşımı olan Wittgenstein, felsefede bu dönen tartışmalarin dilsel bir sorundan kaynaklandigini yani dilimizin yetersiz oluşunun bir tezahuru olduğunu söylemiştir. İnsan dilinin kendisine çizdiği sınırlarda yaşar.

    Varolusculuk akımı da bu zamana kadar bir öz var ve ona bağlı varlık var anlayışını ters yüz edip, önemli olan varlıktır; öz ondan sonra gelir fikrini takip ederek, insanın dünyaya adeta firlatilmis olduğunu ve mutlak özgür olduğunu söyler. Mutlak özgürlüğe dayanamayan insanın kendisini özgür olmadığı yönünde kandirdigini ve toplumdaki rollerinden başını kaldırıp kendisine kadim soruları sormadigini ve dolayısıyla varolusunun farkında olmadan zaman geçirdiği söylenmektedir. A. Camus insanın bu durumunu Antik Yunan'da Tanrılara sürekli baş kaldıran ve Tanrılar tarafından sonsuza kadar sırtında bir taşı tepeye çıkarıp indirmekle cezalandirilan Sisifos'a benzetir. Ve çözüm olarak insanlara Sisifos'u mutlu düşünmeliyiz der.

    Öte yandan K. Marx tarihe başka bir açıdan bakar ve efendi-kole yani üretimin (ekonominin) merkeze alınarak degerledirilen bir tarih anlayışı ile içinde bulunulan kapitalist düzenin bir gün son bulacaginin, bunun kaçınılmaz olduğunu ve aynı zamanda gelecekte de ekonomik düzenin sosyalizm olacağını ilan eder. İçinde bulunduğu devirde kendisine gulunse de sonraki zamanlarda dünyayı kasıp kavuracak bir Marksizm akımı oluşacaktır.

    Felsefede sonu gelmez tartışmalara farklı bir açıdan bakan taraf ise pragmatikler olur; sorulardan daha çok pratikte bunların insana faydasının ne olduğuna mercek tutulmasi gerektiğine işaret ederler. Aslında haksız da sayılmazlar.

    Dünyanın bilimle daha iyi bir yer olacağı vaatleriyle başlayan maceranın nihilizm ve dünyanın daha önce hiç görmediği savaşlar ile neticelenmesine tepki olarak doğan ve günümüze en yakın akim olan Postmodernizm'dir. Tabiki bilimin faydalarını yadsimiyorlar ancak bilimin kullanılis tarzına, sınırları olmadığına ve insanlara tek yol olarak gösterilmesine, benimsetilmesine karşı eleştiri getiriyorlar.

    Modern Dünya felsefesini son sürat ve nispeten karışık bir şekilde özetlemek istedim. Bunun nedeni de aslında yazarın da bahsettiği gibi modern dünya felsefesinin zenginliği ve aslında birbirinden farklı görüş, tepki ve akimlarin ortaya çıkmasıdır. Bununla beraber kitapta modern dünyayı okurken adeta modern dünyamızın hızına ve karışıklığına paralel bir his oluşmasıdir.

    Kitapta, felsefenin yani insanların zihinsel dünyasının nasıl birbiriyle bağlantılı şekilde birikimli şekilde geliştiğini görüyoruz. Damlaya damlaya dolan bir göl gibi daha doğrusu dolmaya çalışan göl gibi... Bu çabaya dediğim gibi dolaylı yoldan ve sadece Ortaçağ'da katkı yapan İslam dünyasının geri kalmasını üzüntüyle farkına variyoruz. Çünkü Batı'nın Ortaçağ'dan sonra yaptığı büyük atılımi, gelişimi okurken aslında günümüz İslam dünyası ve haliyle bizim çok gerilerde kaldığımız daha aşikar hale geliyor insana. Bu geri kalmışlik mevzusu; Batı'nın kullandığı telefonu kullanmakla onlarla aynı teknolojiyi kullanmakla çözülecek şeyler değil malesef. Siyasi, sosyal, ekonomik, bilimsel dünyamızın ve en çok, en önemlisi de zihinsel dünyamızın geri kalmışlığıdır. Halbuki Ortaçağ'da Batı karanlığa gömülürken, İslam dünyasının gelişmiş olduğunu görüyoruz. Normal şartlarda İslam dünyasının başını alıp gidecegini ve Batı'nın asla onu yakalamayacagini düşünürüz. Tam tersi oluyor. İşte bunun temelinde felsefik- zihinsel geri kalmak vardır.

    Elimden geldiğince kitabi genel hatlarıyla anlatmak istedim. Bu konuya ilgisi olanlara kitabı tavsiye ediyorum.

    Bu arada kadim sorular hala geçerliliğini koruyor. :))

    Keyifli okumalar
  • 172 syf.
    ·5 günde·9/10
    Bernhard'ın anlatım şekline, kendisinin eserlerini okudukça daha da çok alışıyor insan ister istemez. Çünkü basit bir anlatım şekli değil bu. Bir yazar yazdığı metnin anlatımını kendi çapında zorlaştırabilir. Bunun amacı süslü bir anlatıma erişmek olmamalıdır. Kimi yazar böyle yapar; süslü anlatım biçimleri kullanarak eserinin okunabilirliğini zorlaştırır, okuyabilenler o yazarı över. Bir övülme kaygısı gütmedir aslında bu bir nevi. Süslü, konuyu derinleştirmekten çok, konuyu uzattıkça uzatan bir anlatım biçimidir bu bahsettiğim. Fakat Bernhard'da durum böyle değil kesinlikle. Bernhard, önceki incelemelerde de altını çizmeye çalıştığım gibi çoğu şeyi derinleştirici bir anlatım biçimi ile aktarıyor bizlere. Bir yazı dizisinde okur açısından derinleşmek kolay bir olgu değildir. Herkesin okuma kapasitesi de aynı değildir, uzun süre oturup okuyanlar vardır, ağır kitapları sindirmek için yavaşça okuyanlar vardır, bu gibi birçok tür okur. Ben şahsen Bernhard'ın ilginç bir şekilde tüm okur gruplarına hitap ettiğini düşünüyorum. Okuru derinlere sürüklüyor ama bunu zorla yapmıyor. İşte bunu zorla yapan yazar aslında herkese hitap etmeyendir. Bunu okuyucu kendi isteği ile yapıyor ve Bernhard da ona geri kalan yolu gösteriyor sadece. Bu bağlamda, okuru zincirlemek gibi okuru zorla derinlere çekmeye çalışan bir yapı yok. Bernhard aktarış biçimi ile bunu yapıyor ve bir anda kendinizi, kendi isteğinizle derinliklere gömülmüş halde buluyorsunuz. Tabii bunun da farkındasınız elbette, sizi derinlere gömme konusunda Bernhard sadece bir aracı görevi görüyor burada. Ama o ilk derinlere gömülme anından itibaren artık yukarı çıkamaz hale geliyorsunuz. O derinliğin dibini görmeden yukarı çıkarsanız, aklınız daima derinlerde kalacak. Bir yandan da derinlerde olmak insana ağır geliyor. Sonra bir düşünme sancısı sarıyor zihninizin dört bir yanını, ta ki kitap sona erene dek. Ama her zaman belirtmeye çalıştığım gibi, eğer söz konusu Bernhard ise bu sancılı süreç sonuna dek çekilmeye değer.

    Eserde iki bölüm bulunuyor. İlk bölümde doktor ile oğlunun günlük gezintilerinden biri, ikinci bölümde de bir prensin hastalıklı zihin yapısını incelediğimiz uzunca bir monolog anlatılıyor. Bu yazım biçimi aslında dönemine göre oldukça yenilikçi ve aykırı bir yazım biçiminin olmasının yanında, Bernhard yine biz okurların yüzüne birçok gerçeği bu yazım biçimiyle de acımasızca çarpıyor. Bir yazar eğer etkili olmak istiyorsa iyi niyetli olmamalıdır. Başka bir deyişle acımasız olmalıdır. Okurunu gönlü rahat bir şekilde zihinsel sancılara sokabilmeli, anlattığı şeylerin dehşetini olduğu gibi aktarmalıdır. Çünkü dehşet bir söz ustalığıdır. Yazarın okuruna kendi içine düştüğü dehşeti yansıtıp yansıtamadığı oldukça önemli bir noktadır. Bu dehşet sayesinde insan kitabın derinliklerine ulaşabilir, derinliğin dibini görmeden rahat edemez hale gelir. Bu rahat edememe hali de kitaptan haz aldığımız anların bütünüdür bana göre. Aslında bu, günlük hayatımızda bizim çokca kaçındığımız bir konudur, oldukça da önemlidir. Dehşet verici, tüylerimizi diken diken edecek konu üzerinde herhangi bir kitap, film ya da bir sanat eseri görsek hemen ondan kaçınırız; bu dehşet gerçek hayatı çıplaklığıyla yansıttığı için buna katlanabilmek bize zor gelir. Ayrıca bu türden sanat faaliyetleri çokca da kınanır, çünkü toplum dehşeti kolay kolay kaldıramaz. Ama doğru olan bu değildir. Sanat eserlerinde güzel şeylerin yansıtılması gibi dehşet verici, kötücül şeylerin de aktarılması gerekir. Eğer böyle olmasaydı sanatın kendisi de iki yüzlülükten başka bir şey olamazdı. Sadece iyi şeyleri bize gösteren kötü şeyleri yok saymaya çalışan rezil bir oluşum olurdu. Ama asıl sanat bu değildir. Bize gerçek hayatta görmek istemediğimiz şeyleri de göstermeli ki, bizi dehşete düşürmelidir ki, toplumda kaçınılan iğrenç olayların temelinin aslında bu olaylardan kaçınıldığı için, biz onları unutmaya çalıştığımız için oluştuğunu anlayabilelim. Bu açıdan bir sanat eserinin görevi hem insanın hoş estetik duygularını tatmin etmesi hem de onu dehşete düşürmesi olmalıdır. İşte Bernhard'ı ben edebiyat dünyasında bu noktada görüyorum. Bizleri cesurca dehşete düşürmekten çekinmeyen aykırı bir yazar.

    Biz toplumu oluşturan bireylerin, birbirleri arasındaki ilişkilerin bile aslında ne denli uzak olduğunu söylüyor bizlere ilk olarak Bernhard. Bu bağlamda, bir kişiyi nihai olarak tanımak (en azından tanımaya çabalamak) bazı durumlarda o kişinin ölümünden sonra daha mümkün hale geliyor. Belki bu durumda bile tanıdığımızı iddia edemeyeceğimiz bir insanı en azından daha az yanlış olarak tanımış oluyoruz Bernhard'a göre. Gerçek hayatta da bu böyle değil midir? Bir insan, hayatı boyunca anlaşılamayan biri, ardında bıraktığı şeylerle ancak, daha yeni yeni anlaşılabilir hale gelmiştir. Çünkü ölüm insanlar arasındaki gerçekleri açığa çıkaran etkili bir etmendir. Ölüm, soğukluğu ile insanları kendine getirir. Ölen bir insanın ardından bu yüzden çoğu şeyi daha az yanlış şekilde görebilir hale geliriz. Bir ciddiyettir ölüm. Resmiyet gibidir; resmiyet bile gerçek hayatta yapmacık iken, aşırı derecede resmiyet içeren ölüm kavramından sonra insanları anlamaya gerçekten de yakın olur muyuz? Birlikte olduğumuz insanlarla gerçekten birlikte olduğumuzu ancak onlar öldükten sonra mı anlarız mesela? Bu biraz da insanın düşünme biçimi ile ilgili. İnsan beyni sonuç odaklı işler. Yakınımız olan biri öldüğünde, zihnimizdeki sonuç gerçekleşmiş olur, (her sonuç iyi olmak zorunda değildir, ölüm de bir anlamda nihai sonuçtur) böylece geriye dönüp o kişiyle olan bağımıza göz attığımızda sonucu tamamlanmış bir olaya bakmış oluruz aslında. Bu yüzden daha anlaşılabilirdir. Sonucu tamamlanmış şeyler insanın zihninin işleyiş biçimi açısından her zaman daha anlaşılabilir haldedir. Eserin ilk kısmında öğrendiğimiz üzere, doktorumuzun eşi de yıllar öncesinde yaşama veda etmiştir. Doktorun ölen eşini daha ayrıntılı ve derinsel biçimde hatırlayabilmesi belki de bu yüzdendir. Anıların silikleşmesi ilkesini söz konusu etmezsek eğer, bir insanı, o insan nihai sonucuna vardığında daha ayrıntılı olarak anımsayabilir ve tarif edebiliriz. Bu açıdan en yakın olduğumuz insanlara bile aslında ne denli uzağızdır, işte Bernhard okurunun bunu düşünmesini sağlıyor.

    İnsanların birbirine olan uzaklığından bahsetmesinin yanı sıra Bernhard bunun zorluğundan da bolca söz ediyor. Buna göre, hayatın kendisi bir yakınlaşma çabasından ibarettir ona göre, ilk başlarda umutla, neşeyle bakabildiğimiz bir çaba. Ancak yıllar geçtikçe ve daha çok şey anladıkça bu çaba bize de umutsuz gelmeye başlayacaktır. Birbirmize ne kadar yakın olduğumuzu düşünsek de aslında tamamen yalnız durumdayızdır. Bu, insanı salt cinnete sürükleyen etmenlerin başında gelir. Zihinsel olarak tecrübelenmiş insanlar bu cinneti aslında içlerinde daimi olarak taşırlar. Ne zaman bir yakınlaşma çabası görseler bunun anlamsız olduğunun bilincinde olacaklarından dolayı hayatsal bağlamda dışarıdan pek fazla umutlu gözükmezler. Bilgisel manada insanın kendini bilmesi, bilmeye çabalaması elbette ki mutluluk vericidir, ama zamanla insan mutluluk kavramının da değişkenliğinin ve üstteki bahsettiğimiz gibi şeylerle ne kadar da imkansızlaştığının farkına vardıkça, hayatı boyunca kendisinin yakasına yapışacak olan bir cinnet ile karşı karşıya kalır. Zaten ikinci bölümdeki prensimizin muzdarip olduğu şeylerden biri de bu yaşamsal manadaki cinnetir. Yaşamak cinnet verir, öfke gösterilemeyen, insanın kendi içinde sessiz çığlıklar atmasına yol açan bir cinnet.

    İnsanların birbiri ile uzaklığı konusu kimi kavramları daha da zorlaştırır Bernhard'a göre. Mesela empati kavramı. Biz insanları düşünüp anlamaya çalışırken aslında bir nevi onları bizmişiz gibi düşünürüz. Evet, elbette ki kendimizi o kişinin yerine koyma çabası vardır, ama bu yerine koyma bizi, yerine konulmaya çalışan insan yapamaz. Empati de aslında kendini tam olarak öbür insanın yerine koymak değildir, ama empati kavramı bu bağlamda bakıldığında imkansızlaşır Bernhard'a göre. Biz kendimizi karşımızdaki insanın yerine koymaya çalıştığımızda bile aslında benlik kavramımız zihnimizde bulunur. Benlik kavramını söküp atamayız zihinden, dolayısıyla empati yapmaya çalışırken dahi, farkında olmasak bile kendisinin yerinde düşünmeye çalıştığımız insanda bile kendimiz oluruz. Bu, insanları incelemeyi de son derece zorlaştıran bir kavramdır. Bu açıdan da düşündüğümüz şeylerin, aslında düşündüğümüz şeylerden çok daha farklı olduğu gerçeğini en başta kabullenmek gerekiyordur belki de? Bu gerçeği kabullensek bile daimi bir kesinleştirilememe olgusu hayatın içine kara bir leke gibi yerleşir. İnsanlara ya hayatın başlarında bu durumun böyle olmadığı öğretilir, insanlar sonradan hayal kırıklığına uğrar ya da insanlar hayatlarının ilk anlarında gereksiz bir derecede pozitif düşünürler. İnsan olmak zor.

    Tarafsız bir tartışmanın insanlar arasındaki önemine de dikkat çekiliyor. Tarafsız bir tartışma yapılmak isteniyorsa şayet her türlü olguya, değere acımasız ve soğuk bir biçimde yaklaşılmalıdır. Tarafsızlık beraberinde soğukkanlı düşünce sistemi ve acımasızlık getirir. Acımasızlık kötü bir anlamdaki acımasızlık değil bu bağlamda; bir değere karşı hiçbir şekilde zaafın bulunmaması durumudur. Örneğin insanın kendisinin de bir parçası olduğu bir milleti, kendinde o millete karşı herhangi bir zaaf hissetmeden incelemesi daha az yanlış olandır. Eğer bir olguya yakınlığımız ve zaafımız varsa o olguyu olduğundan farklı görmek bizler için çok daha kolaylaşır. Bu risk, tarafsız tartışmalarda alınılmaması gereken bir risktir. Zaten yazarlığın kendisi de eserde, doğayı kirletme olarak görülüyor. En iyi eserler bile sadece doğayı daha az kirletmiş olanlardır. Doğayı kusursuz olan olarak kabul edersek, yazarların bunu anlatma çabası daima doğayı kirletmenin farklı açılardan tasvirleri olacaktır. Doğa, sadece ilk akla gelen anlamı değil, her çeşitten doğa kavramıdır: Psikolojinin doğası, insanın doğası, ahlak kavramının doğası, bunlar gibi mesela. Kavramları kirlenecekler diye korkarak kendimizi olmamız gerekenden daha yumuşak kılmak bir düzenbazlıktır bu bağlamda.

    Gerçekçilik açısından bakacak olursak, insanların büyük bir kısmı kolaylıkla sahtekar damgası yiyebilecek insanlardır Bernhard'a göre. Eserin ilk kısmında, doktor ile oğlu köylerinde hastaları ziyaret ederlerken bu olayın bir benzerine de tanık oluruz. Bu bağlamda bazı şeylerin farkında olan insan bile kusursuz olamaz. Bir şeylerin farkında olmak, "toplum yanlış içinde yüzüyor" demek bir insanı kusursuz kılmaz. Bazı insanlar en çok bu yanlışa düşüyor çağımızda; farkındalık kavramı mükemmelleştirici bir kavram değildir, onların sandığının aksine. İnsan farkında olur ki kendi kusurlu yapısının da farkında olabilsin. Doktor bir hasta ziyaretinde, kötü durumda olan, yatalak bir hastasına dağdaki havadan ve ağaçların o anda mevsimsel olarak renk değiştirmesinden bahseder. Bu aslında trajik bir olaydır. Müebbet cezası olup da hapishanede olan resim yeteneği olan bir insanın, özgürlük temalı tablolar çizmesi (mesela bir dağ manzarası ya da göl kıyısı resmi) gibi bir olay. İnsanın içini acıtan ama insanın zaman zaman daha da kusurlulaşmasını gerekli kılan bir olay. Belki bir yerlerde müebbet cezasına çarptırılmış olup da hapishane resimleri ve daha boğucu tablolar çizen insanlar da vardır ama onlar da elbette ki kusursuz değillerdir. Bir hayatta kalma içgüdüleri olarak bizim bilmediğimiz bir kusurlu yanları vardır elbette. Bu açıdan insanın kusurlu bir varlık olmasının gerekliliğini de görüyoruz. Bu açıdan insanın kusurlu olması aslında bir hayatta kalma, hayatı karşılayabilme içgüdüsüdür. Ölümcül bir hastaya dağın havasından söz edilir, çünkü hasta artık onlara erişemeyecek halde bile olsa onları duymaya ihtiyacı vardır.

    Kitabın ilk bölümü sona erdiğinde; doktorun ve oğlunun köydeki hastaları ziyaret etmelerinden sonra uzun bir monoloğun bulunduğu prensin bölümü başlar. Aslında tam olarak da ayrı değildir bu bölüm. Doktor ve oğlu bu sefer de prensin yanına gitmişlerdir, ama bölümün çok büyük bir çoğunluğu prensin monoloğundan ibarettir. İşte tam da bu bölüm kitabın vazgeçilmez hale geldiği anlardan biri. Hani başta bahsettiğimiz gibi, derinliğin dibini görmek gerekliliği burada zihnimizi kemirmeye başlar ilk olarak.

    Bernhard'ın herhangi bir eserinde devlet kavramına saldırılmadığını şu ana dek görmedim. Bu eserde de sıkça devlet kavramına bir taşlama söz konusudur. İntihar eden devletlerden bahseder mesela; devlet her şeyi mahveder, devletleriyle başa çıkamayan insanlar da onu mahvederler. Bu aslında bir nevi dünyasal manada devletlerin ayakta kalmasıdır. Diktatör bir rejim ülkeden gider, ülke ferahlamış ve rahatlamıştır. Bir süre sonra da insanlar aşırı derecede rahatlamaya başlar ve birileri yine insanları kısıtlamak ister. Sonra yeniden aşırı bir kısıtlama evresi gelir, bu böyle sürüp gider. Bir ülkeyi hem devlet hem de insanlar dönüşümlü olarak batırırlar. Ama elbette ki devletlerin yükselme dönemleri de olur. Ayrıca çok önemli bir konudan daha söz ediliyor: İnsanları bir düşünce akımına kolayca sokmak mümkündür. Herhangi bir -izm'e kapılan insanların aslında büyük çoğunluğu o -izm'in aslında ne olduğunun farkında bile değildir. Tıpkı bir futbol takımını tutmak gibi, insanlar da bu -izm'i tutmak zorunda hissederler kendilerini. Bu bağlamda da insanlar kendi bahsettikleri şeyden bile uzaklaşır hale gelirler. Prensin kendisi de bu açıdan birçok örnekten söz ediyor. Ona göre insanların tümü bir konuşma sanatından bahsediyorlardır ama hiçbiri de bu sanattan haberdar değildir. Bu, başkalarının etkisinde kalan insanın bir tutumudur. Sürekli olarak yapılması gerek şeylerden bahsedilir ama yapılan her defasında çok daha farklıdır. Çünkü mantıklı ve tarafsız düşünebilme yeteneği insanların elinden alınmıştır artık. Gerek insanlar bu -izm'lere tek doğru yolmuş gibi sürüklendirilir hale getirilerek, gerekse de insanı zorlayarak. Kendi köşkünden bile örnek vermekten çekinmez prens:

    "Bu evdeki her şey mantıklıymış izlenimi yaratıyor, bu ev hakkında mantıklı bir ev olduğundan başka bir şey duymadım."

    Gerçekten de çağımızı yansıtan bir düşünce!

    Prens, ilk başta bahsettiğimiz daimi bir cinnete yakalanmış durumdadır aslında bir nevi. Doktor her ne kadar onu 'deli' olarak tanımlasa da, doktorun oğlu da "onun gerçekten de deli olduğu anlaşılıyordu" dese de bu delilik değildir. Ya da birilerine göre deliliktir, kim bilir? Zaten bazı insanlar sürekli bu 'birilerine' göre delidir, çıldırmıştır ya da aptaldır. Her neyse konumuza dönelim. Prens bu cinnet durumunun içine düştüğü için hayatı artık normal insanların gördüğünden daha farklı (belki de daha doğru?) görmeye başlamıştır. En basitinden şöyle düşünceler hakimdir prense: Anlatılan her şeyin açıklamasının gerekliliği ya da dünyanın parçalanmasının her an normal olduğu izlenimine kapılma düşüncesi. Bunlar ilk başta toplum için ilk başta delice gelen ama derine inildikçe fark edilen çarpıcı gerçeklerdir. Her insanın kendine özgün bir felaketi vardır ve insan kendi 'insani' felaketi olmassa var olamaz. Prensin de felaketi içinde bulunduğu cinnet ve dehşet durumudur. Aslında prensin düşünceleri şu ya da bu şekilde işaret edilip gösterilemez. Monologta onlarca birbirleri ile bağımsız düşünceler geçer. Bunları tek tek değerlendirmek bir nebze mümkün olsa da bütünsel olarak değerlendirmek, bizlere bu cinnet kavramı yabancı geldiği (çünkü böyle bir cinneti yaşamamışızdır) için oldukça zordur. Peki ya bir insanı (mesela prensi) doğru olarak anlayabilmek? İmkansız.

    Dünyasal manada toplumların ve bireylerin durumunu göz önünde bulundurursak dehşet duymamak elde değildir. Bu açıdan dünyanın parçalanması düşüncesi de bize olağan gelmeye başlar. Bizler günümüzde insanlık olarak, prensin de bahsettiği üzere, o denli başkalaşmış durumdayız ki, dünyanın kendisi dahi bize göre alıntılardan ibaret hale geldi artık. Dünyayı tanımlamak için genel olarak çok tembeliz artık. Buna ne gücümüz ne de zihinsel çaba gösterebilecek hırsımız var. Bir düşünceye ulaştığımızda bile, "bu düşünce zaten daha önceden birileri tarafından kesin düşünülmüştür" diyoruz! Herhangi bir konu hakkında yazı yazdığımızda aklımıza ilk gelen şey, "bu konu hakkında zaten daha önce onlarca yüzlerce yazı yazılmış, o halde ben neden yazayım ki" şeklinde düşünceler oluyor. Hayır. Her insan özeldir. Bir düşüncenin her insana karşı farklı bir yönü vardır. Hiçbir insan ya da hiçbir düşünce tek yönlü değildir. Mesela bir kitap söz konusu ise, bu kitabı okuyan yüz kişi varsa, yüz tane birbirlerinden tamamen farklı düşünce ortaya çıkar. Ama biz bu farklılıklara artık inanmıyoruz. Çünkü tektipleştirilmiş hale gelmişiz ya da artık buna müsait bir yapımız var. İnsan tektipleştirilemez. Prens bu açıdan dehşet duymakta sonuna kadar haklı. Dehşet de duyulmalı zaten. Bernhard'ın bazı kavramlara saldırması o kavramlara kin duyması sebebiyle değil bu yüzden. Dehşet duyulması gereken bir şeyden bizim de dehşet duymamızı sağlamak için. Ayrıca prens şundan bahsediyor: İnsanların geçmişten bu yana geliştirdikleri iki, ona göre rezil içgüdüden; alışveriş yapma ve tüketimden. Bu bağlamda bakacak olursak modern çağda insanın tektipleştirilmesi kadar kolay bir şey olmadığını rahatlıkla görebiliriz. Yapmamız gereken ilk şey, o bahsettiğimiz tarafsızlık ile kavramlara bakabilmek. Mesela acımasızca bakabilmek, alışveriş ve tüketim kavramlarına. Evet biz insanlar bir şekilde alışveriş yapıyoruz ama bu modern düzene kurban edildiğimizi ya da her şeyin farkında olduğumuzu kanıtlamaz. Çünkü biz insanız, kusurlu varlıklarız, eleştirdiğimiz bir şeyin içerinde dolaylı olarak bulunabilme ihtimalimiz sürekli olarak bulunur, çünkü eğer bu ihtimal olmasaydı, kusursuz varlıklar haline gelir ve yapılan eleştirinin bir anlamı kalmazdı. Ama Bernhard'ın çok sevdiği deyimi ile 'daha az yanlış' bir biçimde yaşamaya çalışmak olmalıdır amaç. Çünkü hiçbir zaman yanlışsız olamayız.

    Biz insanlar daha doğuştan bazı şeylerin içine sıkışıp kalmışızdır. Harfler. İnsan harfler aleminde doğmaya mahkumdur. Prensin dehşete düştüğü bir nokta da şudur; insan duygularının harflerden üstün olmasının ağırlığı. Kendimizi harflerle, onların oluşturduğu kelimerle, onların da oluşturmuş olduğu cümlelerle ifade etmemiz bizi gerçekten de tam olarak yansıtmış olamaz mı? Peki ya öldükten sonra bizden arda kalan şeyler düşüncelerimizin kelimelerle ifade edilmeye çalışılmış hali olmayacak mı? Bu aslında oldukça yoruma açık bir konu. İnsan beyni sadece salt kelimelerle mi yoksa kelimeler dışında imgelemelerle de mi çalışır, bunun çözümünü bulmalı ilk önce. Belki de imgelemelerin kendisi de kelimelerden oluşmuş şeylerdir? Ama şu fikir beni derin bir şekilde düşünmeye zorladı: Bazı zamanlar kendimizi ifade etmek için kelimelerin yeterli olmaması, kelime dağarcığımızın azlığından mı kaynaklanır, yoksa kelimeler tümden insanı tamamen ifade edebilmek için yetersiz mi kalıyor? Eğer ikincisi doğru ise, daha bizlerin birbirini doğru olarak anlaması bile imkansızken, bunun yanında kendimizi dahi tam olarak ifade edemememiz olağanüstü dehşet verici olacaktır. Prens dehşet duymakta haklı gibi görünüyor. Prensin farkı, toplumun aksine, varoluş sorunsalını daimi olarak yaşamaya başlamış olmasıdır. Toplumdaki birçok birey sadece varoluş sorunsalı aklına geldiği anlarda felsefi olduğuna inanır ya da bu şekilde düşünmeye çalışır. Çünkü toplum kendi doğasını tanımaktan uzaktır. Toplumun kendine göre daha önemli işleri vardır ona göre; üstte söylediği gibi alışveriş yapmak ve tüketim belki de? Ama prens bu durumu daimi olarak yaşıyor, çünkü o, sürekli olan cinnete yakalanmış bir kere. Hiçbir doktor tedavisi ile düzeltilemeyecek bir zihin hastalığına. Bu açıdan prens ve prens gibi insanlar hayatları boyunca sürecek olan bir kendilerini anlaşılır kılma çabası içersinde olacaklardır.

    Sarsıntı, insanın farkına varma dehşetidir. Prensin bu cinnetine bütünsel olarak isim vermemiz gerekirse, kitabın konusuna göre bu sarsıntı olurdu. Prensin yaşamış olduğu (ya da belli bir noktadan itibaren yaşamaya mahkum olduğu) bir sarsıntı hastalığı. Zaten Sarsıntı da bu hastalığın bir tasviri gibidir. Hani "ateşli hastalık" şeklinde tanımlamalar yaparlar ya çeşitli hastalıklar için. İşte bu hastalığın adı da sarsıntı; cinnetli ve dehşetli bir hastalık. Tedavisi yok.
  • 456 syf.
    ·23 günde·9/10
    Sizce 21. yüzyılda insanlığa yönelik başlıca tehdit nedir: kamusal/kişisel finansal erimeler, ülkeler arası nükleer savaşlar veya altından kalkılamayacak kadar etkileyici olan ekolojik felaketler? Yazar Yuval Noah Harari'ye göre cevap, yukarıdaki seçeneklerden hiçbirisi değil. Tüm bunların yerine, en büyük varoluşsal mücadelemize yönelik tehdit bugünkü adıyla “Dataizm” olarak bilinen (tekno-din) den gelecektir. Hala ikna olmadınız mı? O zaman hep birlikte incelemeyi okumaya devam edelim.

    Yola “önemsiz bir hayvan” olarak çıkan Homo sapiens, tanrılar katına ulaşmak uğruna kendi sonunu mu hazırlıyor?

    İsrailli bir profesör olan Harari, dünyada en çok satan Homo Sapiens kitabıyla, biz insanların dünyayı fethetmek için 6 bin yıllık hikâyeler ile bilinçli bir şekilde, kolektif mitleri (tanrılar ve para gibi) kullandığımız konusunda dünyanın dikkatini çekmeyi başarmıştır. Şimdi, Homo Deus kitabında, bu eski mitler, yapay zekâ ve genetik mühendisliği gibi yeni “tanrısal” teknolojiler ile birleştirildiğinde neler olabileceğini ihtimallini araştırıyor. Unutmayın; olasılıklar, onu hafifletmekten daha da ürkütücüdür.

    O zaman önce iyi haber ile başlamaya ne dersiniz? Biz insanlar binlerce yıldır esas olarak kıtlık, veba ve savaş hakkında endişelere sahiptik. Bu yazdıklarımın üçü günümüzde hala var, ama o zaman ile bu zaman arasında olan değişim (evrim) süreci sayesinde, bu az önce yazdıklarım biz insanlar için artık “yönetilebilir/çözülebilir” birer problem oldular. Benim için kitabı mükemmel bir şekilde ifade eden, etkileyici pasajlardan birisi: “Tarihte ilk defa çok yemekten ölen insan sayısı, gıdasızlıktan ölen insan sayısından daha fazla. Enfeksiyona bağlı ölümler azalırken yaşlılığa bağlı ölümler giderek artıyor; askerler, teröristler ve suçlular tarafından katledilenlerin toplamından fazlası kendi canına kıyıyor”. Eğer gerçekten hayatımızda böylesi endişelerimiz olmasaydı, bu temel konulara olan dikkatimizi, becerilerimizi ve sağduyumuzu nasıl keşfedecektik? Ve bunlardan daha da önemlisi, biyoteknoloji ve bilgi teknolojisinin bize vermiş olduğu bu muazzam güçleri nasıl ele acaktık?

    Harari, binlerce yıldır biz insanlar için otoritenin tanrılardan geldiğini düşündüğünü; daha sonra, modern çağda, bu otoritenin, insanlık olarak bilinen felsefeyle (insan deneyiminin tüm anlayışların anahtarı olduğuna dair inanç) giderek tanrılardan insanlara kaydığını ifade etmektedir. Şimdi, günümüzde yüksek teknolojili yeni değişimler yaşanmakta ve Silikon Vadisi peygamberleri olarak bilinen tüm bu uzmanlar, algoritmaların ve büyük verilerin otoritesini meşrulaştıran yeni bir evrensel anlatı yaratmayı amaçlıyorlar. İşte bu yeni akımın adı: Dataizm’dir.

    “Bilgi en önemli iktisadi kaynak haline geldikçe savaşların karlılığı da azaldı; ve savaşlar, hala eski usul hammadde ekonomileriyle yürüyen Ortadoğu ve Orta Afrika gibi belirli bölgelerle sınırlanmaya başladı” (s.27)

    Ya da Harari'nin ifade ettiği gibi: “21. yüzyılın başında ilerleme treni bir kez daha perondan ayrılmak üzere. Bu belki de Homo Sapiens isimli perondan yapılacak son sefer olacak ve treni kaçıranların ikinci bir şansı olmayacak. Trende bir yeriniz olsun istiyorsanız bu yüzyılın teknolojisini, özellikle de biyoteknolojiyi ve bilgisayar algoritmalarının gücünü kavrayabilmeniz gerekiyor.” (s.286). Eğer bunu başarabilirseniz, “yaratılışın ve yıkımın ilahi yeteneklerinden” daha az bir şey elde edemezsiniz (dolayısıyla kitabın başlığı), geride kalanlar “yok olmaya gerçeği ile yüzleşecek”. İşte tam bu noktada aklıma Elysium filmi gelmedi değil. Hollywood aslında burada biz insanlara geleceğe dair bilgileri ve olacakları önden paylaşan bir messenger (haberci) gibi görünüyor. Çoğumuz belki bunu kabullenmek istemesek de, yıllar öncesinde izlediğimiz tüm bilim-kurgu ve buna yakın tarz filmlerde gördüğümüz o teknolojiler ya da senaryolar bir bir gerçek olmadı mı???

    “Tarih boyunca tanrıların her şeye muktedir olmaktan çok, canlı varlıklar tasarlamak ve yaratmak, kendi bedenlerini değiştirmek, çevreyi ve havayı kontrol etmek, uzaktan iletişime geçebilmek ve zihin okumak, yüksek hızlarda seyahat etmek ve tabii ki ölümden kaçarak sonsuza kadar yaşamak gibi belirli süpergüçlere sahip olduğuna inanılırdı. İnsanlar da tüm bu kabiliyetlere, hatta daha fazlasına sahip olmanın peşindeler” (s.59).

    Tüm bunlar biz insanlara biraz hayalperest bir düşünce gibi geliyorsa da, Harari ürpertici senaryolarını zor gerçekler ve en son bilim örnekleri ile destekliyor ve biz okurlarına sunuyor. Beynimizin ve bedenlerimizin çalışması ilgili yapılan bilimsel araştırmalar, duygularımızın manevi bir niteliğinin olmadığını, aksine, binlerce yıllık evrimin programladığı biyokimyasal algoritmaların sonucu olduğunu göstermektedir. Sonuç olarak, biyolojik anlamda hayatımızın akışını değiştiren önemli kararları vermek için “özgür irade”’mizin olmadığını ifade ederler. Bu nedenle, bilimsel araştırmacılar ve veri sahipleri, gelecekte her şeyi kapsayan bir veri işleme sistemi oluşturmamız gerektiğine, “her türlü bilgi ve kaynağa internet üzerinden erişerek” ve insanlığı bu şekilde birleştireceğine inanırlar. Türkiye’de yaşıyor olsak da, son zamanlarda sıklıkla neyi duyuyoruz: “Tek Millet, Tek Bayrak, Tek Vatan, Tek Devlet İçin Evet”. Böylesi bir sloganın ileride düşünülen ve istenilen yeni bir dünya düzeni için biz insanların önüne tercih olarak gelmeyeceği ne mümkün?!

    Bakın, zaman zaman farkında olmadan neler yapıyoruz. Çevrimiçi olarak olağanüstü miktarlarda önemli kişisel verilerimizi, resimlerimizi isteyerek ve kendi rızamız ile ikinci, üçüncü şahıslara ve hatta genel kitlenin kullanımına açıyoruz. Hayatımız ile ilgili aldığımız en önemli tıbbi kararları, giderek artan hastalıklara ait bilgileri doktorlarımızın bilinçli tahminlerine bırakmıyor, ama hiç bilmediğimiz bir bilgisayar yazılımına danışarak, sonuca varmaya çalışıyoruz ve o sanal yazılıma daha çok güveniyoruz. Neler yediğimize kadar paylaşıyor, yer bildirimlerinde bulunuyoruz. Amazon ve benzeri siteler hangi kitapları sevdiğimizi bazit bir kodlama ile daha iyi biliyor. Sosyal davranış, düşüncelerimiz ve cinsel ilgilerimizden dolayı Google ve Facebook ne tür aktivitelerden hoşlandığımızı, hangi partiye oy vereceğimizi ve hatta evlilik partnerimizin nasıl birisi olabileceğini bile tahmin edebiliyor, bizlere buna göre tekliflerde bile bulunuyor. Tüm bu yaptıklarımızın farkında olmadan, sosyal olarak bir nevi sanal profil oluşturuyor ve gelecekte bize karşı olumlu ya da olumsuz yönde etkileyecek kişisel veri tabanı izleri bırakıyoruz !!! Bu resimlerin, görüşlerin, düşüncelerin, davranışların ileride bir iş başvurusu esnasında ya da emin adımlar ile tırmandığımız kariyer basamaklarında önümüze olumsuz bir şekilde servis edildiğini düşünsenize… Korkunç değil mi?! Gerçekten korkunç! Homo Sapiens üzerinde total kontrol…

    “Bu beklenmedik teknolojik bolluk içinde hiç çaba göstermeseler bile işe yaramayan kitleleri beslemek ve desteklemek mümkün olacaktır. Peki hepsini nasıl meşgul edip memnun edeceğiz? İnsanlar bir şey yapmazlarsa delirirler. Tüm gün ne yapacaklar? Sunulan çözümlerden biri uyuşturucu ve bilgisayar oyunları olabilir” (s.340).

    Bir tarihçi olan Harari aslında, insanlığın nereye gittiği konusunda parlak, özgün, düşündürücü ve önemli bir çalışma yapmak için birçok disiplini -felsefe, teoloji, bilgisayar bilimi ve biyoloji dâhil- teorileri ve verileri bir araya getiren entelektüel bir yazardır. Geleceği tahmin edemeyeceğimiz konusunda biraz olsun ısrarcı davranıyor ve senaryoları tahminlerden ziyade, olasılıklar olarak bizlere aktarıyor. Ayrıca, kısa ve orta vadede mülteci krizi ve küresel ısınma gibi konulara odaklanmamız gerektiğini biz okurlara işaret ediyor. Bu sebeptendir ki, yakın coğrafyamızda olanlara da ufak dokunuşlar yapmaktan kaçınmıyor.

    “Allah’tan korkan Suriye, seküler Hollanda’dan çok daha şiddet dolu” (s.233)

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ A.Y. ~
  • Dünyanın resme, insanın özneye dönüşmesi, modern çağ için belirleyicidir. Bu dönüşüm, modern tarihi temellendiren vakaya da ışık tutar. Yani fethedilen Dünya ne kadar daha kapsamlı ve etkili olarak canlanır ve nesnel daha nesnel görünürse, özne de o kadar öznel olur. Doktrin haline gelir. Hümanizmin burada ortaya çıkıcı şaşırtıcı değildir