• Değerli Dostlar Es-Selam…
    Son zamanlarda önem verdiğim konulardan biri de İslam Düşüncesi Anlamında Perspektif bir İlintiye sahip olabilmek…
    Görünen o ki İslam Düşüncesinde hali hazırda iki sorun görünmektedir;
    ilki usul, ikincisi ise makâsıd. yani “dini ilimlerin ilim üretme yöntemi” ile “dinin gayesinin anlaşılması” meseleleri.
    Ve bu bağlamda Ankara merkezli olarak kurulması düşünülen ve önemli işlere imza atacağına inandığım İslâm Düşünce Enstitüsü kurulmak üzere…
    Bu heyecan verici haberden sonra son zamanlarda hocalarımız ve birbirinden değerli dostlarım sayesinde bu doğrultuda kütüphaneme kazandırdığım ve sırasıyla okumayı düşündüğüm eserleri sizlerle paylaşmak istedim.
    Var ise tavsiyeleriniz memnun olurum:)
    Selam ve dua ile…

    HİLMİ ZİYA ÜLKEN: Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi


    NURETTİN TOPÇU: İslam ve İnsan Mevlana ve Tasavvuf
    Millet Mistikleri

    SÜLEYMAN ULUDAĞ: İslam Düşüncesinin Yapısı

    MUSTAFA KARA: Din Hayat Sanat Açısından Tekkeler ve Zaviyeler


    İHSAN FAZLIOĞLU: Kendini Bulmak
    Kendini Aramak
    Sözün Eşiğinde
    Soruların Peşinde

    İSMET ÖZEL: Taşlar Yemek Yasak

    ZİYAEDDÜN SERDAR: İslam Medeniyetinin Geleceği

    CEVDET SAİD: Bireysel ve Toplumsal Değişmenin Yasaları

    ALEX HALEY: Malcom X

    SEYYİD HÜSEYİN NASR: Modern Dünyada Geleneksel İslam
    Üç Müslüman Bilge
    İslam ve Modern İnsanın Çıkmazı
    İslam Sanatı ve Maneviyatı

    İMAM GAZALİ: Düşünme ve Konuşma ve Söz Üzerine

    I.GOLDZIHER/ GUILLAUME / COULSEN/ HİCK/ WATT/MONTEIL
    ( Oryantalistlerin Gözüyle İslam )

    ANNEMARİE SCHİMMEL: Tasavvuf Notları

    MEVLÜT UYANIK: Bilginin İslamileşmesi ve Çağdaş İslam Düşüncesi

    ŞABAN ALİ DÜZGÜN: Adem’den Öncesine Dönüş
    Dini Anlama Klavuzu

    SAVAŞ Ş.BARKÇİN: Kalbin Aklı
    Medeniyet Aklı

    İBN TUFEYL: Hayy Bin Yakzan

    E.F.SCHUMACHER: Aklı Karışıklar İçin Klavuz

    LARRY COLLİNS/ DOMİNİQUE LAPIERRE: Kudüs…Ey Kudüs

    RENE GUENON: Modern Dünyanın Bunalımı
  • Boudrillard ''MODERN DÜNYADA FAKİRLER DIŞINDA HERKESİN DİYETTE '' olduğuna dikkat çeker
    Fatma Barbarosoğlu
    Sayfa 14 - profil kitap
  • Genç kardeşim! Günümüzde Müslümanlık kalitesi namaz, oruç, hac gibi ibadetlerin yanında internetle baş başa kaldığımız zaman gösterdiğimiz tavırla da yakından ilişkilidir. İnternet ve sosyal medya platformlarında sergilediğimiz davranışlarımız, beğenilerimiz, paylaşımlarımız ve arkadaşlıklarımız da İslami yaşantımızın bir parçasıdır. Namazlarına özen gösteren bir Müslüman genç olabiliriz, tesettürüne dikkat eden bir Müslüman hanımefendi olabiliriz ancak unutmayalım ki, namazımıza ve tesettürümüze bakacak olan Rabbimiz, internetle baş başa kaldığımız andaki tavırlarımıza da bakacaktır. Eğer imtihan bekliyorsak bilmeliyiz ki, modern dünyada en büyük imtihanlardan birini internet ve sosyal medya üzerinden yaşayacağız." Abdülaziz Kıranşal
  • Bu inceleme Diyarbekir'de olmak isteyen birine Burcu' ya ithaftır.

    İnsan, doymayan bir canlıdır. Bu dünyada kendi türünün dışında birçok tür yaşasa da salt kendini düşünür. Diğer türlere yaşama hakkı tanımayan insan, daha uzun, daha ferah yaşayacağım düşüncesine kapılsa da daha az, daha fazla tehlikeli bir dünyada yaşıyor.

    İnsan, doğayı katlederek, dünyanın ekolojik dengesini bozuyor. Ağaçlar, kuşların yuvasıydı, o yuvaları yıkıp yerine kendi yuvalarımızı inşa ediyoruz. Bu insanca mı? İnsanlar kafa dinlemek için de doğayı seçer çünkü şehir yaşantısı artık insana dayanılmaz gelir. Komik değil mi?

    İnsanlar, bir ilacın ne kadar faydalı, ne kadar zararlı olduğunu test etmek için hayvan türünü kullanır. Çünkü bir hayvanın can çekmesi mühim değil, mühim olan insanların fayda görmesi. Bilim faydalı bir dal olsa da, insanca bir şey değildir.

    Modern çağ, kelebeğin intihar etmek istediği bir çağdır. Kısa ömrü olan bir canlı neden intihar etmek istesin ki? Ne kadar erken ölürse, o kadar az vicdan azabı çeker. Erken ölmeyelim çünkü insan kalmak için yapabileceğim tek hakaret bu, demeliyiz. Eğer insan kalmak istiyorsak.
    Bu çağda, kıyafet için hayvanlar kesiliyor, bilimsel çalışmalar için hayvanlar deney olarak kullanılıyor, bir yere hızlı gidilmesi için hava kirletiliyor, bir şeylerin üretilmesi için su kirletiliyor, derken kirletilmeyen bir şey kalmıyor. Uzun yaşamak için, yağlı şeyler yemeyin demekle olmuyor, tüketiminize, icadınıza, kullanımlarınıza dikkat edin.

    Seks, biyolojik bir ihtiyaçtır. Bu durum her tür için geçerlidir. Üreme, bir ihtiyaç mı? Dünyadaki en büyük sorun, bu dünyaya bir canlı getirmektir. Bu dünyaya gelen bir canlı, bir amaç için kullanılacak. İktidar, geniş aile ister. Bir aile ne kadar çok kalabalık olursa, ihtiyacı da o kadar çok olur. İhtiyacı çok olanın da, köleliği uzun olur. Üreme, üretimi kısaltıyor. Canlı sayısı artıkça, hiçbir şey bizlere dayanmayacak. Ve bu dünyayı bitirerek, kendimizi de bitireceğiz ama doymayacağız.

    Bilinçli insanlara güvenilmek yerine, bilgisi olmayan din adamlarına, gözü paradan başka bir şey görmeyen siyaset adamlarına güveniliyor. Siyaset adamları, halkı fakirleştirdikçe, din adamları, yoksulluğunuza şükredin, diyor. Düzen bu ikilinin elinde ve bu düzenin düzelmesi bir için bir suça, bir felakete ihtiyacımız var.

    Bu dünya bir savaştır. Ya öleceğiz ya öldüreceğiz başka da şansımız yok. Barış, bir umut. Umut, insanlara perde arkasına değil, perde önünü gösteren bir oyun. Mühendis, bu savaşın bir parçası; mimar bu savaşın bir parçası; müteahhit bu savaşın bir parçası. Bu savaşın parçası olan birçok meslek sahibi insan var. Peki, bu savaşın sorumlusu kim? İnsanın içindeki o "sahip" olma duygusu. İnsan bir şey sahip olmak için savaşsa da hiçbir şeye sahip olmayacaktır.

    Bu dünyada bizi ne din kurtaracak ne de devlet. Bizi bu dünyada kurtaracak bir şey varsa o da: Ölüm. Her din, bir şey ister. Bu dünyada her dine mensup olan bireyler. Ve her dine mensup olan bireylerin bu görevleri yere getirildiği düşünülse, dünyanın neden ekolojik dengesi bozulduğu anlaşılacak. Devlet, bizden ruhumuzu ister. Ruhunu vermek, kendini vermektir. Devlet, asker olmamızı ister çünkü daha çok toprağa sahip olunmalı. Devlet, mühendis olmamızı ister çünkü daha çok bombaya sahip olunmalı. Devlet, kimyager olmamızı ister, çünkü daha çok uyuşturucuya, asite sahip olunmalı. Devlet, din adamı olmamızı ister çünkü halk karanlığa götürülmeli.

    Bir hayvanın acı çekerek ölmesi mühim değil, mühim olan insanın karnını doyurması. Ağaç kesilerek bir kuşun yuvasız kalması mühim değil, mühim olan bir grup insanların o alan beton döküp oturması. Ozon tabakasının delinmesi, buzların çözülmesi mühim değil, mühim olan insanların güzel kokması. Bir deney hayvanının ölmesi mühim değil, mühim olan o deneyin insanlara fayda sağlayıp, sağlamayacağı.

    Maaşımız cüzzi, evimiz doğalgazlı, memelerimiz dik, kalçalarımız dolgun, çehremiz sivilcesiz, saçlarımız bakımlı, cüzdanımız dolgun, sevgilimizde yanımızda olsun gerisi mühim değil. Çünkü biz insanız. Biz salt kendi çıkarlarımız için savaşırız, barış kelimesini de muhakkak ağzımızdan düşürmeyiz.
    Ey insanlık, ne elma ne armut
    Umudunu kes, seni çoktan unuttuk

    İnsanlığa en çok faydası olan insan, en erken ölen insandır.

    Caraco, bu çağın peygamberi. Kendini öyle görüyor. İnsandan da insanlıktan da umudunu kesmiş. Dünyanın artık düzelmeyeceğini, sonunun geldiğini söylüyor. İnsanlar artık toprak için değil, su için savaşacak, diyor. Ve bir gün insanlar su bulamadığı için idrarını içecek, diyor. Dünyayı bu duruma insanlar soktu, doğanın öcünü de ateş alacak, diyor. Söylediği daha birçok şey var. Ben onun düşünceleri, kendi sözcüklerimle yazdım.
    Ve Caraco, intihar ederek ölen biri. Bu da yazdıklarının arkadasında olduğunu gösterir.
  • “Damızlık Kızın Öyküsü” ardında garip bir tat bıraktı. Kesinlikle yüksek bir beklentiyle okumaya başladığım bu romanda, birçok soruma cevap alamadığımı hissettim. Elbette yazarın böyle bir yükümlülüğü yok. Lakin kurgunun aslından çok ana fikir önemliymiş gibi hissettirdi bana. Demem o ki ortada sağlam bir fikir var ki dikkatli irdelerseniz bu yeni/özgün bir fikriyat da değil aslında. Günümüz dünyasında ve geçmişte yaşananların, farklı bir rejimle simgelenip; hem siyasi temelli hem de dini baz alarak Amerika modern toplumuna uygulanmış halinden öte değil her şey.

    Bilemiyorum, etiketleri bir kenara bırakırsak (feminist distopya) daha sağlıklı irdeleyeceğim bir kitap diyebiliriz. Çünkü bana kalırsa global dünyada algılanması gereken feminizm anlayışı bu değil. Ya da distopyalar başka bir coğrafyanın gerçeklerinden daha fazlasını sunmalı okura. Distopyanın gerçeğe dönmesini algılayabiliyorum fakat okuduğum şekliyle bunu kabullenmiyorum.

    Etiketi attığımda geriye yazarın hedeflediği ana hissiyat kalıyor. Okuru içine soktuğu bu inanılmaz rahatsız edici durum. Ki bu fikriyat için kadın olmaya gerek yok zaten hissetmemek mümkün değil. Bu konuda büyük bir cesaret örneği gösterdiği yadsınamaz bir gerçek. Dillendirmenin ve yazmanın, bu durumun içine zihnini sokmanın zorluğuna girmiyorum bile. Lakin yazarın kapalı bir alanda yazmayı seçtiğini düşünüyorum istemsizce. Dil kendine ait kelime oyunlarına açık elbette ama kullanım sıklığı açısından biraz daha yoğundu; hitap ettiği kesimi daraltmış gibi geldi.

    Geçmişin üzerine kurulmuş bir olay örgüsü vardı elimizde. Ana unsurlardan biri de kesinlikle buydu. Köklü değişimleri net bir şekilde ortaya koyabilmek için ustaca normal gelen anılara temas ediyordu yazar. Değişen normallik algısı ve korku filmi senaryosunu andıran “kısır güçlerin elinde gebe kalmayı bekleme hali”. İşte uyanmanız gereken gerçek diye fısıldıyordu burada sanki.

    Romanın tamamını garip bir uyandırma çabası olarak değerlendiriyorum sanırım. İşin en acı yanı bu kitabı okuyarak kazandıklarım ya da hissettiklerim, fikirlerim; standart bir günde haberlere baktıktan sonra zihnimi kasıp kavuranlardan eksik kalıyor. Körlemesine ilerliyoruz öylece ve mümkünse işitmek de istemiyoruz. Tekrara düşen bir düşünme hali oluyor bünyede. Kitapta en sevdiğim yaklaşım gücün garip imgelemiydi. Kadınlar ve erkekler arasındaki bir gölge misali hareket ediş şekli başarılı işlenmişti. Bana göre gerçek ve olası gelen bir tarafı vardı ve yazarın özgünlüğünü koruduğu noktalardandı.

    Kitaptaki sempozyuma ait kısımları okuduğumda kendi içimde kısmen rahatladım. Bu anlatılanların dünyaya dair şeyler olduğunu yazar da ben de biliyorduk dedim. Profesör Pieixoto’ya ait bahsi geçen “Çağlar Boyunca Din Temelli Gerekçelerle Tüketimi Kısıtlayıcı yasalar: Belgelerin Bir Analizi” ve “İran ve Gilead: Güncelerden Görüldükleri Şekliyle İki Geç Yirminci Yüzyıl Mono-teokrasisi” başlıklı yayınlardı beni rahatlatan. Bütünde kitabın bana düşündürdüğü, dünyaya ait bir sentezin (epey miks bir karışım) yek bir topluma işlenmiş versiyonu nasıl olur denemesiydi.

    Gilead rejimine ait bilgilerin kısıtlı düzeyde açıklanmış olması, birçok unsuru tahmine bağlamaları, çevreci yaklaşımlara şöyle bir değinilmesi gibi kurgusal açıklar başlangıçtaki fikrime yönlendirdi beni. Yazara ait güçlü fikirler var ve yazım sırasında aromatik baharatlar gibi serpiştirilmiş kurguya. Fakat yemeğin ana malzemeleri eksik katılmış gibi. Bir de coğrafya sahiden kaderdir belki de. Kimisini uyandıran kitap, seni ezip geçmeye devam etmiştir ve bunca rahatsızlığın kaynağı budur da diyor insan. Bilemiyorum.
  • İnsanlar, şu an içinde yaşadıkları post modern medeniyetin süslü fakat zehirli hediyeleri ile beslenmeye devam etmektedirler. Yediğimiz paketli gıdalar kanser ve genetik hastalıklar saçıyor, kullandığımız elektrikli eşyalar radyasyon saçıyor, soluduğumuz hava kirli, içtiğimiz su doğal değil. Durum böyle olunca da insanlar kendi elleriyle kendilerini hasta ediyorlar, kendi genlerini bozuyorlar ve sonraki nesillere aktarıyorlar.

    Oysa bakın Allah insanoğlunu nasıl uyarmıştı:

    Rum suresi 41: “İnsanların bizzat kendi işledikleri (kötülükler) sebebiyle karada ve denizde bozulmalar olmuştur. (Bozgunculuktan) dönmeleri için Allah, yaptıklarının bazı (kötü) sonuçlarını (dünyada) insanlara tattıracaktır.”

    İşte şimdi insanoğlunun aslında kendi kendini hasta ettiğini anlayabiliyor musunuz, bunların sebebinin Allah değil de insan olduğunu. Sonra yine Allah uyarmamış mıydı bizleri;

    Enfal 25: Ve öyle bir fitneden sakının ki, içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz (herkesi bulur) ve bilin ki Allah’ın ıkabı şiddetlidir”

    Evet, bizi uyarmıştı, insanlığın kendi elleriyle doğada oluşturdukları, sosyal hayatta oluşturdukları her türlü bozgunculuk (fitne) sel olur ve sadece zalimleri bulmaz, herkesi bulur. Peki, soralım kendimize, insanoğlu her geçen gün kapitalist hırsları uğruna dünya’yı ve doğayı ve sağlığımızı tahrip ederken biz buna karşı koyduk mu? Bu bozulmayı engelleyebildik mi? Eğer el birliği yapıp bu bozulmayı engelleyemediysek doğanın bize verdiği reaksiyonlara hep birlikte şahit olacağız. Kanser artacak, genetik hastalıklarla doğan çocuklar artacak. Ve ayetin belirttiği gibi, bu fitne masum-zalim demeden insanlara ulaşacak.

    İnsanoğlu doğanın mekanizmasını bozup ta genetik hastalıklara maruz kalınca “Allah bunu neden yaptı” demek ile bir çiçeğin üzerine tuz ruhu döküp “Allah bu çiçeği ve tomurcuklarını neden kuruttu?” demek arasında fark yok.

    Ne diyor kuran:
    "Her insanın amelini boynuna yükledik. Kıyamet günü kendisine, açılmış olarak karşılaşacağı bir kitap çıkaracağız."
    (İsrâ - 13)
  • Sizce 21. yüzyılda insanlığa yönelik başlıca tehdit nedir: kamusal/kişisel finansal erimeler, ülkeler arası nükleer savaşlar veya altından kalkılamayacak kadar etkileyici olan ekolojik felaketler? Yazar Yuval Noah Harari'ye göre cevap, yukarıdaki seçeneklerden hiçbirisi değil. Tüm bunların yerine, en büyük varoluşsal mücadelemize yönelik tehdit bugünkü adıyla “Dataizm” olarak bilinen (tekno-din) den gelecektir. Hala ikna olmadınız mı? O zaman hep birlikte incelemeyi okumaya devam edelim.

    Yola “önemsiz bir hayvan” olarak çıkan Homo sapiens, tanrılar katına ulaşmak uğruna kendi sonunu mu hazırlıyor?

    İsrailli bir profesör olan Harari, dünyada en çok satan Homo Sapiens kitabıyla, biz insanların dünyayı fethetmek için 6 bin yıllık hikâyeler ile bilinçli bir şekilde, kolektif mitleri (tanrılar ve para gibi) kullandığımız konusunda dünyanın dikkatini çekmeyi başarmıştır. Şimdi, Homo Deus kitabında, bu eski mitler, yapay zekâ ve genetik mühendisliği gibi yeni “tanrısal” teknolojiler ile birleştirildiğinde neler olabileceğini ihtimallini araştırıyor. Unutmayın; olasılıklar, onu hafifletmekten daha da ürkütücüdür.

    O zaman önce iyi haber ile başlamaya ne dersiniz? Biz insanlar binlerce yıldır esas olarak kıtlık, veba ve savaş hakkında endişelere sahiptik. Bu yazdıklarımın üçü günümüzde hala var, ama o zaman ile bu zaman arasında olan değişim (evrim) süreci sayesinde, bu az önce yazdıklarım biz insanlar için artık “yönetilebilir/çözülebilir” birer problem oldular. Benim için kitabı mükemmel bir şekilde ifade eden, etkileyici pasajlardan birisi: “Tarihte ilk defa çok yemekten ölen insan sayısı, gıdasızlıktan ölen insan sayısından daha fazla. Enfeksiyona bağlı ölümler azalırken yaşlılığa bağlı ölümler giderek artıyor; askerler, teröristler ve suçlular tarafından katledilenlerin toplamından fazlası kendi canına kıyıyor”. Eğer gerçekten hayatımızda böylesi endişelerimiz olmasaydı, bu temel konulara olan dikkatimizi, becerilerimizi ve sağduyumuzu nasıl keşfedecektik? Ve bunlardan daha da önemlisi, biyoteknoloji ve bilgi teknolojisinin bize vermiş olduğu bu muazzam güçleri nasıl ele acaktık?

    Harari, binlerce yıldır biz insanlar için otoritenin tanrılardan geldiğini düşündüğünü; daha sonra, modern çağda, bu otoritenin, insanlık olarak bilinen felsefeyle (insan deneyiminin tüm anlayışların anahtarı olduğuna dair inanç) giderek tanrılardan insanlara kaydığını ifade etmektedir. Şimdi, günümüzde yüksek teknolojili yeni değişimler yaşanmakta ve Silikon Vadisi peygamberleri olarak bilinen tüm bu uzmanlar, algoritmaların ve büyük verilerin otoritesini meşrulaştıran yeni bir evrensel anlatı yaratmayı amaçlıyorlar. İşte bu yeni akımın adı: Dataizm’dir.

    “Bilgi en önemli iktisadi kaynak haline geldikçe savaşların karlılığı da azaldı; ve savaşlar, hala eski usul hammadde ekonomileriyle yürüyen Ortadoğu ve Orta Afrika gibi belirli bölgelerle sınırlanmaya başladı” (s.27)

    Ya da Harari'nin ifade ettiği gibi: “21. yüzyılın başında ilerleme treni bir kez daha perondan ayrılmak üzere. Bu belki de Homo Sapiens isimli perondan yapılacak son sefer olacak ve treni kaçıranların ikinci bir şansı olmayacak. Trende bir yeriniz olsun istiyorsanız bu yüzyılın teknolojisini, özellikle de biyoteknolojiyi ve bilgisayar algoritmalarının gücünü kavrayabilmeniz gerekiyor.” (s.286). Eğer bunu başarabilirseniz, “yaratılışın ve yıkımın ilahi yeteneklerinden” daha az bir şey elde edemezsiniz (dolayısıyla kitabın başlığı), geride kalanlar “yok olmaya gerçeği ile yüzleşecek”. İşte tam bu noktada aklıma Elysium filmi gelmedi değil. Hollywood aslında burada biz insanlara geleceğe dair bilgileri ve olacakları önden paylaşan bir messenger (haberci) gibi görünüyor. Çoğumuz belki bunu kabullenmek istemesek de, yıllar öncesinde izlediğimiz tüm bilim-kurgu ve buna yakın tarz filmlerde gördüğümüz o teknolojiler ya da senaryolar bir bir gerçek olmadı mı???

    “Tarih boyunca tanrıların her şeye muktedir olmaktan çok, canlı varlıklar tasarlamak ve yaratmak, kendi bedenlerini değiştirmek, çevreyi ve havayı kontrol etmek, uzaktan iletişime geçebilmek ve zihin okumak, yüksek hızlarda seyahat etmek ve tabii ki ölümden kaçarak sonsuza kadar yaşamak gibi belirli süpergüçlere sahip olduğuna inanılırdı. İnsanlar da tüm bu kabiliyetlere, hatta daha fazlasına sahip olmanın peşindeler” (s.59).

    Tüm bunlar biz insanlara biraz hayalperest bir düşünce gibi geliyorsa da, Harari ürpertici senaryolarını zor gerçekler ve en son bilim örnekleri ile destekliyor ve biz okurlarına sunuyor. Beynimizin ve bedenlerimizin çalışması ilgili yapılan bilimsel araştırmalar, duygularımızın manevi bir niteliğinin olmadığını, aksine, binlerce yıllık evrimin programladığı biyokimyasal algoritmaların sonucu olduğunu göstermektedir. Sonuç olarak, biyolojik anlamda hayatımızın akışını değiştiren önemli kararları vermek için “özgür irade”’mizin olmadığını ifade ederler. Bu nedenle, bilimsel araştırmacılar ve veri sahipleri, gelecekte her şeyi kapsayan bir veri işleme sistemi oluşturmamız gerektiğine, “her türlü bilgi ve kaynağa internet üzerinden erişerek” ve insanlığı bu şekilde birleştireceğine inanırlar. Türkiye’de yaşıyor olsak da, son zamanlarda sıklıkla neyi duyuyoruz: “Tek Millet, Tek Bayrak, Tek Vatan, Tek Devlet İçin Evet”. Böylesi bir sloganın ileride düşünülen ve istenilen yeni bir dünya düzeni için biz insanların önüne tercih olarak gelmeyeceği ne mümkün?!

    Bakın, zaman zaman farkında olmadan neler yapıyoruz. Çevrimiçi olarak olağanüstü miktarlarda önemli kişisel verilerimizi, resimlerimizi isteyerek ve kendi rızamız ile ikinci, üçüncü şahıslara ve hatta genel kitlenin kullanımına açıyoruz. Hayatımız ile ilgili aldığımız en önemli tıbbi kararları, giderek artan hastalıklara ait bilgileri doktorlarımızın bilinçli tahminlerine bırakmıyor, ama hiç bilmediğimiz bir bilgisayar yazılımına danışarak, sonuca varmaya çalışıyoruz ve o sanal yazılıma daha çok güveniyoruz. Neler yediğimize kadar paylaşıyor, yer bildirimlerinde bulunuyoruz. Amazon ve benzeri siteler hangi kitapları sevdiğimizi bazit bir kodlama ile daha iyi biliyor. Sosyal davranış, düşüncelerimiz ve cinsel ilgilerimizden dolayı Google ve Facebook ne tür aktivitelerden hoşlandığımızı, hangi partiye oy vereceğimizi ve hatta evlilik partnerimizin nasıl birisi olabileceğini bile tahmin edebiliyor, bizlere buna göre tekliflerde bile bulunuyor. Tüm bu yaptıklarımızın farkında olmadan, sosyal olarak bir nevi sanal profil oluşturuyor ve gelecekte bize karşı olumlu ya da olumsuz yönde etkileyecek kişisel veri tabanı izleri bırakıyoruz !!! Bu resimlerin, görüşlerin, düşüncelerin, davranışların ileride bir iş başvurusu esnasında ya da emin adımlar ile tırmandığımız kariyer basamaklarında önümüze olumsuz bir şekilde servis edildiğini düşünsenize… Korkunç değil mi?! Gerçekten korkunç! Homo Sapiens üzerinde total kontrol…

    “Bu beklenmedik teknolojik bolluk içinde hiç çaba göstermeseler bile işe yaramayan kitleleri beslemek ve desteklemek mümkün olacaktır. Peki hepsini nasıl meşgul edip memnun edeceğiz? İnsanlar bir şey yapmazlarsa delirirler. Tüm gün ne yapacaklar? Sunulan çözümlerden biri uyuşturucu ve bilgisayar oyunları olabilir” (s.340).

    Bir tarihçi olan Harari aslında, insanlığın nereye gittiği konusunda parlak, özgün, düşündürücü ve önemli bir çalışma yapmak için birçok disiplini -felsefe, teoloji, bilgisayar bilimi ve biyoloji dâhil- teorileri ve verileri bir araya getiren entelektüel bir yazardır. Geleceği tahmin edemeyeceğimiz konusunda biraz olsun ısrarcı davranıyor ve senaryoları tahminlerden ziyade, olasılıklar olarak bizlere aktarıyor. Ayrıca, kısa ve orta vadede mülteci krizi ve küresel ısınma gibi konulara odaklanmamız gerektiğini biz okurlara işaret ediyor. Bu sebeptendir ki, yakın coğrafyamızda olanlara da ufak dokunuşlar yapmaktan kaçınmıyor.

    “Allah’tan korkan Suriye, seküler Hollanda’dan çok daha şiddet dolu” (s.233)

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~