• Ehmede Xanî - Hayatı , Eserleri
    Dünya edebiyati içinde 7 adet kitabı bulunan degerli bir yazardir. kendi döneminin bilim adamidir.Bölgenin üstün yetenekli bilgesidir. Halen mezari Ağri'da bulunmaktadir. 

    Onun yaşantısının öğrenilmesi Kürt kültür, sanat, dil ve edebiyatını öğrenmek açısından önemlidir.

    Şêx Ehmedê Xani, 1651 yılında Hakkari’nin Xani köyünde dünyaya gelmiştir. Babasının ismi İlyastır. Xani ismi hakkında çeşitli rivayetler vardır. Bazı rivayetlere göre Xani Aşiretinden olması sebebiyle, bazı rivayetler annesinin isminin Xanê olması sebebiyle ona Xani deniyor.
    Kısa bir sürede, ilim ve kültür alanında ün salmış bu alanda çok ilerlemiştir. On dört yaşlarındayken yazarlık hayatına başlamıştır.


    Ehmedê Xani, Kürt edebiyatına çok değerli hizmetler yapmış, bir çok güzel şiir ve eser armağan etmiştir. Eserlerinin şahı “MEM Û ZİN”dir. Bu kitabı 1695 yılında tamamlamıştır. “Nubıhara Bıçukan”da (Çocukların Turfandası) değerli bir eseridir. Bu eseri 1684 yılında yazmıştır.

    Ehmedê Xani çok ileri görüşlüydü. “MEM Û ZİN”den de anlaşılacağı gibi, haksızlığa, zulme , gericiliğe, feodal düzene karşı cephe almış bu yolda hayli mücadele etmişti. Zavallıların, yoksulların, çaresizlerin ve haksızlığa uğrayanların yardımcısı olmuştur. Çağdaşı olan bazı bilginler gibi yöneticilere ve zalimlere dalkavukluk etmemiş, çıkar peşinde koşmamıştır. Her zaman halktan yana olmuştur.

    Makam sahipleri için değil halk için, halk çocukları için çalışmış ve hizmet etmiştir.

    Şêx Ehmedê Xani düşüncesinde özgürdü, inandığını cesaretle anlatmış ve yazmış, bu hususta hiçbir şeyden endişe etmemiş doğruları ifade etmekten hiç geri durmamıştır.

    Şêx Ehmedê Xani o çağın aristokratik modasına uymamış ve diğer bilginler gibi eserlerini Arapça ve Farsça değil, halk diliyle, kendi ana diliyle,Kürtçe olarak yazmış ve Kürt edebiyatının öncülerinden biri olmuştur. Xani, derin bir felsefeye ve geniş bir kültüre sahipti.

    17.yy. Kürdistan, Kürtler ve Acemler arasında bölünmüştü. Bu ülkeler, büyük zorbalıklarla, Kürdistan’ı elde etmeye çalışmışlardı. Öyle bir hal almıştı ki, Kürdü Kürde vurdurtma politikaları, ortalıkta dolanıp duruyordu.Bu kötü durum, bu bozuk düzen, Şêx Ehmedê Xani’nin üzerinde çok etkili oldu. Şêx Ehmedê Xani Kürtlerin birlik olmayışından, çok fazla yakınmaktaydı.

    Şêx Ehmedê Xani, bir zaman sonra “Memê Alan” destanını temel alarak güzel ve değerli olan bir isim altında, “ Mem û Zîn” isimli eseri yazmaya başladı. Bu eseriyle, ölmeyen ve zengin bir eseri insanlara bırakmıştı. Büyük yazar Şêx Ehmedê Xani ve destanı “ Mem û Zîn” tüm dünyada duyulmuş bir destandır. Bu büyük eser tüm dünyanın önemli edebiyat parçalarında yer almıştır.

    Şêx Ehmedê Xani yalnız yazar değildi.O aynı zamanda filozof, uzman ve politik bir şahsiyetti . O, kendi zamanında Kürdistan’ın özgürleşmesi ve bağımsızlık için elinden gelen her şeyi bir bir yerine getiriyordu. Bu yüzden de vatansever biri ve kendi ülkesinde olan zulümlere karşı yüreği yanan bir kişiydi. O, kendi tüm varlığını ülkesinin özgürleşmesi yoluna feda etmişti. “Mem Û Zîn” bugün Kürt edebiyatının baş tacı olmuş ve kendi güzelliğinden, değerliliğinden hiç bir şey kaybetmeden herkes için ölmeyen bir eser haline gelmiştir.

    Ger dê hebûya me îttîfaqek
    Vêk ra bikira me înqiyadek
    Tekmîlê dikir me dîn û dewlet
    Teshîlê dikir me îlm û hîkmet

     

    “Mem Û Zin” hikayesi, “Memê Alan” adıyla halk dili arasında hayli ünlü bir eserdir. Bu hikaye milattan önceden bu yana halk arasında söylenen ve mitolojik bir nitelik kazanan bir destandır.

    Şêx Ehmedê Xani de “Memê Alan” destanından ilham alarak o hikayesi kendi çağının yaşantısına göre somut bir kalıba dökmüş, çağdaş ve modern bir üslûpla yazmıştır. Bu suretle hem destanı kaybolmaktan kurtarmış, hem de Kürt edebiyatına ölmez bir eser armağan etmiştir. Xani, bu eser de, Memo ve Zin’in aşkı etrafında çağının yaşantısını, o zamanın sosyal kültürel ve idari durumunu da güçlü bir meharetle tasvir etmiş, gözler önüne sermiştir. İyiliği, doğruluğu,suçsuzluğu, zayıflığı ve çaresizliği Mem Û Zin’in şahsında toplayarak; kötülüğü, dalkavukluğu, fitneciliği ve iki yüzlülüğü de Bekir (Beko) de somutlaştırarak gözler önüne sermiştir.

    Şêx Ehmedê Xani kendisinden sonrakilere de büyük bir örneklik teşkil etmiştir. Bediuzzaman Saîdî Kurdî onun için benim manevi üstadım der. Bediuzzaman’ın onun mezarı başında iken ondan ders aldığı rivayet edilir.

    Şêx Ehmedê Xani yüzyıllarca Kürt medreselerinde de bir ekol olmuştur. Medreselere yeni bir soluk kazandırdığı görülür.

    Şêx Ehmedê Xani’nin bize üç kitabı ulaşmıştır. Mem û Zin, Nubıhara Bıçukan ve Eqida İmanê.

    Eqida İmanê (İmanın Şartları)Xani’in İslam’ın temellerinden söz ettiği,insanlara din konularını Kürt dilinde açıklamaya çalıştığı,73 beyitten oluşan uyaklı bir dini kitaptır.Bu kitabın önemi;Kürtçe yazılmış olmasıdır.Kürtçe yazılmış olması bizler için kitabın önemini daha da artırmaktadır.İbnül Esir,İbni Xalikan,Ebul Fida ,v.b. gibi birçok ünlü Kürt din adamı ve bilgini daha önceleri eserlerini Arapça yada Farsça yazmışlardı.

    Kısa hayatına çok şeyler sığdıran Şêx Ehmedê Xani 1707 yılında Doğubeyazıt’ta vefat etti. Ziyaretgahı şu an doğubeyazıt’ta İshak Paşa Sarayına 10 dk. mesafede bulunmaktadır.

     
  • İnsanın dünyaya tepeden gelmediğini, topraktan çıkmadığını daha çocukken, evrim kuramını tanımadan kendi düşüncelerimle bulmuştum. En sevdiğim şey robotlardı. Fakat bana alınanlar gözüme çok ilkel geliyordu. Ben de resim defterime tasarımlar çizip hayal etmeye başladım. Aklımı ilk kurcalayan şey, yarattığım robotun besin / enerji kaynağı oldu. Pil, gaz, elektrik; hiçbiri özgün bir varlık ortaya çıkarmıyordu. Öyle bir şey olmalıydı ki, hem sınırsız olsun hem de kendini yenilesin. Bunun en ideal yolu, robotun yaşam ortamında bulunan tüketilebilir doğal maddeler olmasında yatıyordu. Yani robottan önce doğal koşul oluşmalıydı. O da doğal ortamdan gelmeliydi ki yabancısı olmasın. Tanrı'yı ve tasarımını anladım.

    Din - Kutsal Kitap - İman - İlâhîyat, KİM? sorusuyla ilgilenir: Tanrı! yanıtını verir ve davranış erdeminde buna dikkat edilmesini ister. Dünyada olup biten herşeyi Kim sorusu ve Tanrı yanıtı açıklamaz, ki Tanrı da insandan bununla sınırlı kalmamasını ister. Yazının sonunda bunu ispat edeceğiz.

    Felsefe, NİÇİN? sorusuyla ilgilenir. Kavramları geliştirir, kozmoloji sunar. Her filozof her ekol kendi yanıtını verip tartışmaya açar.

    Bilim, NASIL? sorusuyla ilgilenir. NASIL? Karl Popper'in ifadesiyle, yanlışlanabilir, test edilebilir kuramları ortaya atar. Dine NASIL? sorusu sorulmaz çünkü din insanın bilim faaliyetlerinden bunun yanıtını beklemektedir. Bilime de KİM? sorusu yöneltilmez, çünkü bilimin içine girdiği süreçle bu sorunun ilgisi yok.

    İnsanın NASIL var olduğunu arayan bilimadamlarının vardığı sonuç yanlış bile olsa, niyetleri ve işleri birer ibadettir.

    Bakın Kur'an ne diyor: "Yeryüzünde gezin dolaşın da Tanrı'nın yaratmaya NASIL başladığını bulun!" (Ankebut 20)
  • Celal Çelik
    Doğuştan sonsuzluk duygu ve düşüncesine sahip olan insanoğlu “Ben nereden geldim, görevim nedir, sonum ne olacaktır?” diye sormuştur. Akıl yoluyla gerçeği ve mutluluğu bulmaya çalıştığını iddia eden filozoflar da, tarih boyunca ortaya koydukları sistemleriyle bu sorulara cevap vermeye çalışmışlar, ancak tatminkar, açık, tutarlı ve kalıcı çözüm şekilleri bulamamışlardır. Felsefenin sunduğu açıklamalara rağmen insanoğlu yine aynı soruları sormaya devam etmiştir.

    Milattan önce 4. yüzyılda Yunanistan’da yaşamış olan Aristo, hocası Eflatun ve onun da hocası Sokrates ilahiyatçı filozof sayılırlar. Gazali’nin deyimiyle zındık (ateist) filozoflara verdikleri cevaplar bizim cevap vermemize gerek bırakmamıştır. Aristo’nun başını çektiği bu akım dünyada baskın olarak 17. yüzyıla dek devam etmiştir. 


    Aristo’nun başını çektiği akım içinde yer alan filozoflar, genel olarak maddenin (şekilsiz madde sayılan heyulanın) ezeli olduğunu, Tanrı’nın maddeyi sadece ilk başta şekillendirdiğini, Tanrı’nın evreni şekillendirdikten sonra kendi haline bıraktığını, evrenin ilk aldığı şekilden itibaren sistemi içinde kendi kendine işlediğini iddia etmişlerdir. Bazılarına göre kâinata müdahale etmeyen Tanrı, kulluğun ne şekil yapılacağını da göstermemiştir ve dolayısıyla peygamber de göndermemiştir. Bazıları ise, peygamberliği önemli bir kurum olarak görmezler ve fazladan faydalı bir kurum olarak görürler.


    Farabi, İbni Sina, İbi Rüşt vs. gibi İslam felsefecisi olarak bilinen kişilerin birçoğu da aslında Aristo’nun başını çektiği akım içinde yunan felsefesini İslamileştirmeye çalışmışlardır. Örneğin evrenin yaratılmış olduğunu kabul etmekle birlikte ezeli olduğunu iddia etmişler, yaratılan bir şeyin sonradan var olması gerektiğine göre ezeli saymanın çelişki olduğunu görmezden gelmişlerdir. Bazıları ise Tanrının hür idareye sahip bir varlık olmadığını iddia etmişlerdir. Bazıları ise mutlak ve mücerret olan Tanrının kendisinden başka hiçbir şey bilmediğini, ancak en önce yaratmış olduğu külli aklın hem kendini ve hem kendinden türeyen kâinatı bildiğini iddia etmişlerdir. Bazıları ise, “Tanrı külliyatı (genel olayları) bilir ancak cüziyatı (özel olayları) bilmez” demişler, Tanrıya bilgisizlik ve acziyet isnat etmelerine rağmen ne tuhaftır ki güya Tanrıyı yücelttiklerini (cüzi olaylardan âli ve beri kıldıklarını) iddia etmişlerdir. Bazıları da filozofları peygamberlerden üstün görmüşlerdir. 


    Kuran’ın birçok yerinde gecen “hikmet” kelimesi, sadece felsefeyi değil tüm tabiat bilimlerini ifade eder. Vahiy Yüce Allah (c.c.)'ın eseri olduğu gibi, kâinat da Yüce Allah'ın eseridir. Yüce Allah yolunda olmak şartıyla, vahyi öğrenmeye çalışan kişi ile kâinatı öğrenmeye çalışan kişi, ayni faziletli işi yapmış sayılır. Ayrıca kâinat da vahiy de doyumsuz ufuk ve doyumsuz haz sunar. Kâinatı öğrenmek için nasıl titiz çalışma gerekiyor ve bilim geliştikçe nasıl öğrenilenler artıyor ise, vahyi inceleme sonucu ulaşılan bilgiler de aynı şekilde artar.


    Felsefe de bizatihi kötü bir şey değildir. Zira İslam fikri dondurmamış ve tefekkürü tavsiye etmiştir. Ancak üretilen fikrin İslam’a aykırı olmaması ve tefekküre yönelik olması gerekir. Yüce Allah, kâinatın sahibi olduğuna göre ve ayrıca (hesap vermek için) O’na döndürüleceğimize göre, tek doğruluk ölçüsü sayılmalıdır. Kişi, aklının erebildiği her alanda Yüce Allah’ın rızasını gözetmelidir. Yüce Allah'tan kendisine ulasan kesin delile rağmen “benim görüşüm budur” demeyi kimileri felsefe sayıyor ise, buna itiraz söz konusu olacaktır. Burada felsefenin kendisine değil tarzına itiraz söz konusudur.


    İslam’a aykırı olmayan ve tefekküre yönelik olan felsefe, içtihadi alandan sayılır ve bu durumda hata mazur görülebilir. İslam akaidine aykırı olan felsefe ise, velev İslam felsefecilerini sahiplenme ve felsefe dünyasında karizma yapma adına olsa bile, mazur görülemez. Gerçekte izzet ve şeref sadece Yüce Allah’a aittir. 


    İslam bir bütündür ve tek bir küfür düşünce dahi kişiyi müslüman olmaktan çıkarır. Küfür düşünceleri benimseyen kişiler, İslam’ın çoğu öğretisine inanıyor ve müslümanım diyor diye müslüman sayılamazlar. Bu kişileri rehber edinmek, Yüce Allah’ın bu kişilere olan gazabını önemsememek sayılır. 


    İslam kelamcıları da, aynı felsefeciler gibi felsefe yapmışlar, ancak onlardan farklı olarak küfre girme korkusu taşımışlar, dolayısıyla İslam akaidine aykırı görüş ileri sürmemişlerdir. 


    Yüce Allah yolunda tefekkür mahiyetinde olmayan felsefeye yönelik eleştirileri kısaca özetlemeye çalışacağız. 


    Felsefe Genele Hitap Etmemektedir


    Felsefe genel olmaktan öte toplumun entelektüel ve aydın bir kesimini ilgilendirmektedir. Bırakın halkı aydınların bile hepsi felsefi konulardan bir şey anlayamamaktadır. Toplumun bir kesiminin meşgul olduğu felsefe ile geneli ilgilendiren ihtiyaçlar karşılanamamaktadır. Din ise toplumun her kesimine hitap etmekte ve herkesin anlayabileceği konuları ve ifadeleri içermektedir. 


    Felsefe Karmaşıktır


    Felsefe kompleks ve zordur. Filozofların ilahiyat bahsindeki fikirlerinin anlaşılması çok zordur. Bu bahisler öğrenilse bile karışık ve zor olduğundan dolayı hatırda kalmamakta ve unutulup gitmektedir. Öyleyse bunları bilmek ile bilmemek arasında hiçbir fark yoktur. Dinin sunmuş olduğu konular ise basittir. 


    Felsefe Açık Değildir


    Felsefe kapalı ve müphemdir. Filozofların ilahiyat bahsindeki düşünceleri açık, seçik ve her türlü tereddüdü giderir mahiyette değildir. Fikirleri olduğundan başka türlü anlaşılmaya da müsaittir. Örneğin Aristo’nun akıl bahsinde ileri sürmüş olduğu görüşler o kadar müphemdir ki en usta Aristocu filozoflar bile bu hususta Aristo’nun neyi kastettiğini kestirememiştir. Dinin tebliğ ettiği konular ise çok açık olup müphem olmaktan uzaktırlar.


    Felsefede Kesinlik Yoktur


    Felsefe tahmin, zan ve vehimden ibarettir. Felsefede yakîn, itminan ve kesinlik yoktur. Din ise yakîn ve kesinlilik içermektedir. Dinde zanna, şüpheye ve tereddüde yer yoktur.


    Felsefede İtminan Yoktur


    Felsefede bunalım ve istikrarsızlık söz konusudur. İnsanın gönlünü, içini ve ruhunu tatmin edememekte, huzur ve refaha ulaştıramamakta, bilakis düşünce ve inanç bunalımlarına ve fikri keşmekeşliğe sebep olmaktadır. 


    Filozoflar durmadan fikir ve kanaat değiştirirler. Örneğin Eflatun ilk önce gençlik diyaloglarını yazmış, sonradan kanaatini değiştirerek olgunluk diyaloglarını yazmış, bunların da doğru olmadığını görerek en son ihtiyarlık diyaloglarını yazmıştır. Sonra talebesi Aristo ise bunların hepsini ret ve inkar etmiştir. 


    Filozoflar ortaya koydukları fikir ve kanaatleri ile başkasını tatmin etmek şöyle dursun kendilerini bile tatmin edememişlerdir. Bir filozofun ileri sürmüş olduğu düşüncelerden vazgeçip yeni görüşler ortaya koyması çok sık görülmüştür. Bu kadar değişken ve buhranlı bir yolun doğru olması mümkün değildir. Çünkü bu yol önce kendi mensuplarını dahi fikri buhranlardan kurtaramamıştır.


    Dinin öğrettiği gerçekler ise sabit olup ezeli ve ebedidirler. Bu yolda buhran, ıstırap ve ruhi huzursuzluklardan eser görülmez. Din yolunda itminan, gönül huzuru ve iç ferahlığı mevcuttur. His, akıl ve ruh, muhtaç oldukları gıdalarla doymuşlardır. 


    Felsefe Yolu Tenkitler Ve Tekzipler Yoludur


    Felsefede her filozof kendisinden önceki filozofların görüşlerini tenkit etmekle işe başlar ve onların yanlış yönlerini tespit etmeye çalışır. Şu ana kadar filozoflar arasında ortak bir fikir ve kanaat görülmemiştir. Bu durum, hiçbir filozofun diğer bir filozofu tatmin ve ikna edecek sağlam bir bilgiye sahip olmadığını göstermektedir. 


    Felsefi bir sistem, ne kadar doğru gözükürse gözüksün daha sonra başka bir felsefi sistem tarafından yıkılmaktadır. Aristo hocası Eflatunun metafiziğini, Dekart Aristo’nunkini, Kant da Dekart’ınkini yıkmıştır. Felsefi görüşlerin ve fikirlerin batıl olduğunu anlamak için aslında harici bir delile de gerek yoktur. Felsefi görüşlerin batıl olduğunu anlamak için yine felsefi görüşlere bakmak yeterlidir. Kant’ın metafiziği Dekart’ınkini, Dekart’ınki Aristo’nunkini, Aristo’nunki Eflatun’unkini yalanlamakta, yanlış ve batıl olduğunu ortaya koymaktadır. Kindi, Farabi, İbni Sina ve İbni Rüşt’ün metafizikleri için de durum aynıdır. 


    Felsefi sistemlerde bir çatışma olmasına karşılık peygamberler yolunda bir dayanışma ve ahengin varlığı söz konusudur. Dinin ve peygamberlerin yolu daima birbirini doğrulamakta ve birbirine hürmet göstermektedir. Bu ise tek kaynaktan gelen vahiy sonucu olan bir durumdur.  


    Felsefe Yavandır


    İnsan, sadece düşünen değil aynı zamanda estetik duygulara sahip olan bir varlıktır. Felsefede akla büyük önem verilir iken insanın kalbi, ruhu ve hisleri ihmal edilmektedir. Filozofların kullandıkları ifadeler kuru ve yavandırlar. Üslupları ise usandırıcı ve bıktırıcıdır. İnsan zekasını tatmine çalışan felsefe, ne aklı ne de ruhu tatmin edememektedir. Peygamberlerin yolu ise, akıl ve zeka ile birlikte gönül ve ruhu da aynı oranda tatmin etmeye önem vermektedir. 


    Felsefe Sığdır


    Çevremize baktığımızda canlıların akıl seviyelerinin farklı derecelerde olduğunu görürüz. Örneğin hayvanlar 1’den 10’a kadar sayamazlar ve 2*2=4 ettiğini bilemezler. Hayvanların aklının eremediği bu gerçeklere insanın aklı erebilmektedir. İnsanların akıl ve zeka seviyelerinin de farklı derecelerde olduğunu görürüz. Nitekim aklı az olan bir kişinin aklının eremeyeceği bir gerçeğe ondan daha akıllı olan bir kişinin aklı erebilmektedir. Bu derecelenmeyi gördüğümüze göre “En akıllı kişinin bile aklının eremeyeceği gerçekler var olamaz mı?” diye sorulacak olsa, onun da aklının eremeyeceği gerçeklerin elbette olabileceği şeklinde cevap veririz. Kimse tüm gerçeklerin kendi aklının erebildikleri ile sınırlı olduğunu iddia edemez.


    Felsefi sistemler de, ne kadar genel sentezler yaparlarsa yapsınlar sınırlı ve belirli bir alanda kalmaya mahkûmdurlar. Zira felsefe aklın ürünüdür. Gerçekler ise aklın erebildiği ile sınırlı değillerdir. Tek başına akıl ile tüm gerçeklerin kavranması ve bu sayede mutluluğun elde edilmesi mümkün değildir. 


    Din ise, aklın erebildiklerine şartlanmayı tasvip etmez, aklın eremeyeceği bazı gerçeklere inanmayı da ister. Vahyin ve peygamberlerin yolunda aklın sahası sevgi ve ilahi bilgiler ile aşılmakta, akla ve hayale sığmayan bir aleme (sonsuzluk alemine) ulaşılmaktadır. Kişi, bu sayede evrensel gerçekler ile irtibat kurup ruhunu bu gerçeklere yükseltebilmekte ve neticede sonsuz mutluluğu yakalayabilmektedir. 


    Filozoflar Duygu Yüklüdürler


    Temel konularda herkes aynı akla ve aynı vicdana sahiptir. Aynı akla ve aynı vicdana sahip kişiler normalde temel akli konularda aynı düşünürler. Ancak akıl ve vicdanını ikinci plana itip duygu ve önyargılarını birinci plana çıkartan kişilerin duygu ve önyargıya dayalı düşünceleri farklı olabilmektedir.


    Akılla gerçeği bulmaya çalıştıklarını iddia eden felsefeciler de, temel konularda bile birbirleri ile çatışmakta ve birinin ak dediğine diğeri kara demektedir. Felsefecilerin farklı düşünmesinin sebebi, farklı çalışan akla sahip olmalarından değil, bilakis bazılarının kusur sayılacak bir davranış içerisinde olmasından kaynaklanmaktadır. Bu tür felsefeciler, duygu ve önyargıya dayalı düşüncelerini de felsefi düşünce olarak takdim etmektedirler. Herkesin duygu ve önyargısı aynı olamayacağına göre, temel akli konularda bile farklı görüşler ortaya çıkabilmektedir. 


    Felsefeciler mantık ilmi ile de ilgilenmişlerdir. Filozofun mantık ilmi ile uğraştığını ve bazı konularda mantıklı düşündüğünü gören bazıları, filozofun her konuda mantıklı düşündüğünü zannediyor. Gerçekte ise filozof, bazı konularda duygu ve önyargılı düşünmekte ve duyguya dayalı düşüncelerinin de mantıklı zannedilmesini istemektedir. 


    Felsefecilerin kendi aralarında yapmış oldukları tartışmalara baktığınızda da, mantığı gerçeği bulmak için değil karşıtını alt etmek için kullandıklarını, anlamsız ve gereksiz konulara ve tariflere girdiklerini, tanımlamalara dayalı dil ve mantık oyunları yaptıklarını, adeta mantığı mantık adına katlettiklerini görürsünüz. 


    Bazı filozoflar, derin bilgin olarak tanınmayı istediklerinden dolayı düşüncelerinin herkes tarafından kolay bir şekilde anlaşılmasını istemezler ve müphem konuşurlar. Ayrıca bazı filozoflar, kibirli olup halka tepeden bakarlar, halkı cahil, beyinsiz ve aptal olarak görürler. Bu denli duygu yüklü olan bu tür filozofların gerçeği ve mutluluğu bulmada doğru yolda oldukları söylenemez.  


    BİLİMSEL YANILGILAR


    Tabiatı incelemekle meşgul olan pozitif bilimler, insana ne geçmişi, ne geleceği, hatta ne de dünyadaki görevi hakkında bir şey söyleme yetkisine sahip değillerdir. Bu bilimler, ona sadece içinde yaşamakta olduğu tabiatı tanıtmakta ve ondan faydalanma yollarını göstermektedir. Tabiat kuvvetlerinden somut netice çıkarma işi olan teknoloji de bir düşünceyle ilişkilendirilemez. 


    Bilim adamları da duygulu ve önyargılı hareket edebilmektedirler. Bilimin halk nezdindeki saygınlığından yararlanmak isteyen bazı bilim adamları, bazı konularda duygu ve önyargıya dayalı düşüncelerini bilim diye sunabilmektedirler. Bu tür bilim adamlarının çoğu konuda mantıklı ve bilimsel konuştuğunu gören bazıları da, bunların her konuda mantıklı ve bilimsel düşündüğünü zannederler.


    Bazı kişiler, bilim adamının ağzından çıkan her sözün 2*2=4 gibi kesin bir gerçek olduğunu zannederler. Gerçekte ise her bilimsel düşünce mutlak bir şekilde kesinlik ifade etmez. Bilimde kesin neticeye ulaşmak için akla dayalı bazı metotlar geliştirilmiştir. Bilim ilk önce bir hipotezle başlar. Bilim adamı, ilgili konuda gerçek olabileceğini düşündüğü bilimsel bir düşünce ve varsayım üretir, sonra bunu deney ve gözleme tabi tutar. Deney veya gözlemden olumlu netice almış olursa üretmiş olduğu varsayım bilim adamlarınca kabul görmeye başlar ve teori halini alır. Ancak teori de bütün bilim adamlarınca kabul edilmeyebilir. Zira deney veya gözlemin hazırlık çalışmalarından tutun laboratuar şartlarının oluşturulması ve neticenin alınmasına kadar her aşamada bilim adamının öznel ve kişisel yaklaşımı alınan neticeyi etkileyebilmektedir. Bütün bilim adamlarınca kabul edilen ve üzerinde yanılma payı bulunmayan bilimsel verilere ise “Kanun” denir. Örneğin yer çekimi kanunu gibi. 


    Binlerce sene önce yaşamış olan Babil, Hind, Mısır, Yunan vs. gibi uygarlıkların da bilimi var idi. Ancak o zamana göre bilimsel sayılan düşüncelerin çağımızda yanlış olduğu anlaşılmıştır. Örneğin antik çağ Yunanistan’da ördek ve koyun gibi bazı hayvanların ilk zamanlar meyve gibi ağaçlardan bittiğine bilimsel bir gerçek gibi inanılmış, hatta bazı filozofların “Biz gözlerimizle gördük” demeleri halkta bu yönde kesin bir kanaatin oluşmasına sebep olmuştur. 


    Günümüzde bile bilimsel bir hipotezin yeni keşif ve hipotezlerle çürütüldüğünü görmek her zaman mümkündür. Bazı bilim adamları, binlerce sene önceki bilimler için “efsane” dendiği gibi, binlerce sene sonraki insanların da yirmi birinci yüzyılda kabul edilen bilimsel düşünceler için “yirmi birinci yüzyıl efsanesi” diyebilecekleri ihtimalini dile getirmişlerdir.


    Bilim ve teknoloji hayatı kolaylaştırabilir ancak tek başına huzuru sağlayamaz. Yüce Yaratıcıya yine O’nun razı olduğu şekilde kulluk etmeye yanaşmayan bir toplumda her türlü anarşi mümkündür. Zira gerçek iman nuruna sahip olmayan kişiler, hesap verecek kimse olmadığında her türlü kötülüğü yapabilmeye meyilli durumdadırlar. Yüce Yaratıcıya karşı sorumluluğunu bilen kişiler ise, bir karıncayı dahi incitmekten sakınacak ve bütün herkese sevgi ile yaklaşacaktır. Bilim ve teknoloji Yüce Allah’ın razı olduğu şekilde kullanılmadığı takdirde insanlığa büyük felaketler getirebilir. Toplumsal huzur açısından bakıldığında bile bilimin tek başına yeterli olamayacağı ve dinin gerekliliği açıktır.


    MATERYALİZM 

          

    Materyalizm, sadece maddeye inanıp maddenin ötesinde tabiatüstü hiçbir güce inanmayan felsefi bir düşüncedir. Eski çağlara kadar uzanan materyalizm, ortaçağ kilise hâkimiyeti dönemi batıda etkisini kaybetmiş, yeniçağa girerken kilisenin baskısından kurtulma uğruna yaygın bir düşünce halini almıştır.


    Materyalistlere göre madde ve fizik yasaları hiçbir düzenleyici aklın müdahalesine muhtaç olmaksızın evreni kendi kendine ve tesadüfen meydana getirmiştir.Akıl ve kudret sahibi bir yaratıcının varlığından rahatsız olan materyalistler maddeyi ve tesadüfü tanrı haline getirmişlerdir.


    Dincileri hayalcilikle ayıplayan materyalistler çok daha hayalci yaklaşımlar sergilerler. Matematikteki ihtimaller hesabı ve çevresel koşullar dikkate alındığında bir protein molekülü dahi tesadüfle açıklanamaz iken, matematiksel ahenk içerisinde işleyen ve mükemmel bir düzen içeren tüm evreni tesadüfle açıklama gibi çok daha büyük bir yanılgıyı tercih ederler. 


    Yüce Yaratıcının duyu organı ile doğrudan doğruya idrak edilmesi mümkün değildir. Yüce Yaratıcı, kâinatın her hangi bir yerinde duyu organı ile idrak edilebilen bir varlık olarak düşünülemez. Ancak bu durum, O’nun varlığını kabul etmenin akla aykırı olmasını gerektirmez. Zira O’nun varlığı ve kudreti yarattıklarına bakarak anlaşılabilmektedir. Yüce Yaratıcının duyular ile doğrudan doğruya idrak edilemeyişi, O’nun varlığı için bir eksiklikdeğil, bilakis sonsuz ve sınırsız bir üstünlük ifade eder. Duyu organlarımızla algılayabileceğimiz her şey yine bizim gibi bir yaratık olacaktır.


    Serbest ortamda görmezden gelinmeye müsait gerçekler karşısında takınılan tavırlar kişinin dürüstlüğünü belirler. Yüce Yaratıcının varlığı gerçeği de, kulluk konusunda imtihan halinde olan kullar için, akıldan ihtiyariliği almayacak şekilde görmezden gelinmeye müsait hale getirilmiştir. Bu gerçek, dünyada vicdanen dürüst olan kişilerce kabul edilen, vicdanen dürüst olmayan kişiler için ise inkâr edilmeye müsait olan bir gerçek kılınmıştır.


    Materyalistler, Yüce Yaratıcının varlığı gerçeğinin görmezden gelinmeye müsait bir gerçek olmasını bahane ederek art niyet göstermişler, vicdanlarının sesine kulak tıkayarak inkâr etme yolunu tercih etmişlerdir.


    Yaratıcının varlığına inanan bir kişi, fıtratı gereği O’na karşı kulluk borcu hisseder. Kulluğu itici bulan materyalistler ise, keyfi bozacak gerçeklere kapı açmaktansa işi temelden halledip yaratıcının varlığını inkâr etmeyi tek çözüm olarak görmüşlerdir. Materyalizm temelde bu nefsanî duyguya dayanır. Materyalistler, yaratılış ve din konusunda nefsanî duygulara dayanmalarına rağmen yanlış yolda olduklarını görmezden gelmişlerdir.  


    Materyalistler, Yaratıcıyı inkâr etmek ve yaratıcıyı inkâr eden toplum ve nesil yetiştirmekle gerçekten yaratıcının yok olmasını sağladıklarını ve bundan dolayı kendilerini de O’na karşı sorumlu olmaktan kurtardıklarını zannederler, birbirlerini bu zan ile avutmaya çalışırlar.  




    Materyalistler, bilimi kendilerine destekçi yapmak için de yoğun çaba göstermişlerdir. Materyalistlere göre bilim adamı maddeyi incelediğinden dolayı materyalist olmak zorundadır. Dinsiz olmadan bilim yapılamayacağı şeklinde şartlandırılan ve körü körüne kendini materyalist felsefeye kaptıran bu tür bilim adamları, vicdanen bilebilecek durumda olmalarına rağmen Yaratıcıya karşı inkâr gibi büyük bir kusurun içine girmişlerdir. Vicdanen dürüst olan bilim adamaları ise Yüce Yaratıcının varlığını kabul etmekte zorlanmazlar.  


    Materyalist bilim adamları, yaratıcıya inanmakla dinlerin saçma doktrinlerine saplanacaklarını ve fikir hürriyetlerinin kısıtlanacağını zannetmişlerdir. Bilimsel mantığa sahip bir kişinin bozuk dinlerin saçma doktrinleriyle bilim yapamayacağı bir gerçektir, ancak bu durum kişinin dinsiz olmasını haklı kılmaz. Kişiye lazım olan, Yüce Yaratıcıya inandıktan sonra O’nun razı olduğu şekilde O’na kulluk etmesidir. Bozulmuş veya uydurulmuş dinlere saplanacağım korkusuyla yaratıcıyı inkar etmek daha büyük yanılgıdır.


    Din-bilim çatışması, ilahi kaynakların içine hurafeler katılmış olan bazı dinler için söz konusu olabilir, ancak Yüce Yaratıcıdan hiçbir değişime uğramadan bize kadar ulaşmış olan dinde (yani İslam dininde) din-bilim çatışması bulunmamaktadır. Zira ikisinin de sahibi Yüce Yaratıcıdır. Eğer bir aykırılık örneği ortaya konmuş ise, ya din olduğu gibi anlaşılamamıştır veya dini veriler âhâd rivayetlere (zanna) dayanmaktadır, ya da bilimsel veriler kesin ispatlanmış olmayıp varsayımdan veya aldatmacadan ibarettir.


    İslam dini, bilimi özellikle teşvik etmekte ve kâinatın araştırılmasını Yüce Yaratıcının yaratma sanatının bir incelemesi olarak tanımlamaktadır. Materyalistler, İslam’dan başka diğer dinlerin bozuk ve yanlış olduğunu görebilmişler, ancak İslam’ı da bu dinler gibi zannederek İslam’ın gerçek din olduğunu görmezden gelmişlerdir. 


    Dünya üzerinde gerçekleşen ve bir hiç uğruna milyonlarca kişinin ölmesine sebep olan anarşinin temelinde de materyalizm bulunmaktadır. Yakın tarihte materyalizme dayalı ideolojiler yüzünden 300 milyon civarı insan ölmüştür, zulümlerin ise haddi hesabı yoktur. Darwinist materyalistler, insanı gelişmiş bir hayvan türü olarak görmeleri ve ayakta kalabilmek için güçlülerin zayıfları yok etmesi gerektiğine inanmaları dolayısıyla, savaşları ve katliamları mubah görmüşlerdir. 


    Materyalistler, ortaçağda din yüzünden yaşanan savaşları ileri sürerek dini kötülemeye çalışmışlar, ancak komünizm veya faşizm yüzünden ölenlerin sayısının ortaçağda din yüzünden ölenlerin sayısından kat be kat daha fazla olduğunu görmezden gelmişlerdir. Örnekteki gibi pek çok konuda önyargılı ve tutarsız olmalarına rağmen doğru yolda olduklarını zannetmişlerdir. 


    Ezeli evren düşüncesi ateizmle daima iç içe olmuştur. Zira bir şeyin sonradan var olması demek, bu şeyin akıllı ve şuurlu bir varlık tarafından icat edilmesi demektir. Evrenin bir başlangıcının var olması da, evrenin bir yaratıcı tarafından yaratıldığı anlamına gelmektedir. Materyalistler, yaratılış düşüncesine mahal vermemek için madde ve evrenin ezelden beri var olduğunu iddia etmişlerdir. 


    Bilim daima materyalizmin aleyhine gelişmiştir. Antik dönemde yaşayan materyalistler, insanlığın bir başlangıcının olmadığını ve ezelden beri nesilden nesle gelmiş olduğunu ve bu şekil ebedi devam edeceğini iddia etmişlerdir.  


    Gelişen bilimin insanlığın bir başlangıcının var olduğunu apaçık ortaya koyması üzerine daha sonraki materyalistler, insanlığın bir başlangıcının var olduğunu zoraki kabullenmişler, ancak dünyanın ezeli ve ebedi olduğunu iddia etmeye devam etmişlerdir. 


    Daha sonra gelişen bilim, dünyanın da bir başlangıcının var olduğunu ve belirli bir süre sonra yok olacağını apaçık ortaya koydu. Materyalistler, bu gelişmeler karşısında dünyanın ve diğer gök cisimlerinin başının ve sonunun var olduğunu zoraki kabullenmişler, ancak gök cisimlerinin oluşturduğu evrenin ezeli ve ebedi olduğunu iddia etmeye devam etmişlerdir.


    20. yüzyılda gerçekleşen bilimsel keşifler,inkâr etmeye bahane bırakmayacak oranda evrenin de bir başlangıcının var olduğunu apaçık ortaya koymuştur. 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın ilk yarısına damgasını vurmuş olan materyalizm, 1920’li yıllardan sonra gerçekleşen bilimsel keşiflerle çöküntü sürecine girmiştir. Hatta ünlü Newsweek dergisi, 27 Temmuz 1998 sayısında bu konuyu “Bilim Tanrıyı buluyor” başlığıyla kapak yapmıştır.


    Materyalizmin bilimsel gelişmeler karşısındaki bu zaafına rağmen bazı kişilerin daha hala bilimin materyalizmi destekleyeceğini zannetmesi, tamamen dinsizlik büyüsünün etkisine kendilerini kaptırmış olmasından kaynaklıdır. Kafalarının yıkandığı ve heveslerinin okşandığı şeklinde hareket etmeyi tercih eden bu tip kişiler, bu etki içerisinde davranmakta hiçbir sakınca görmezler. Zira bunlar için gerçekler değil duygu ve önyargılar daha önemlidirler.


    Tarihte ve günümüzde bilime büyük katkıları olan ve sahasında bilimin öncüsü sayılan bilim adamlarının büyük çoğunluğu da Yaratıcıya inanan kişilerdir. Tarihte en büyük fizikçiler arasında yer alan İsac Newton, Faraday, Kelvin, Einstein ve Maxwell söz konusu bilim adamlarına bir örnektir. 


    (Fiziksel astronominin kurucusu ve inançlı bilim adamlarının parolası olan “Tanrı yarattığı her şeyde kendini gösterir” fikrini ortaya atan ilk bilim adamı olan Johannes Keppler inançlı bir bilim adamı idi. Termodinamiği kuran büyük fizikçi William Thompson (Lord Kelvin), Yüce Yaratıcıya inanan bir hıristiyan idi, Darwin’in evrim teorisine şiddetle karşı çıkmış idi. Isı akışı üzerinde sayısız çalışmalar yaparak ödüller alan ve mekanik ısı denklemini ve termodinamiğin birinci kanununu bulan James Joule de inançlı bir bilim adamı idi. Bilime öncülük etmiş diğer inançlı bilim adamları ise şunlardır; Bilimsel metodun kurulmasında önemli rolü olan Francis Bacon, modern kimyanın babası Robert Boyle, istatistik ve modern ekonomi çalışmalarıyla tanınan Iona William Petty, bütün zamanların en büyük fizikçilerinden biri sayılan Michael Faraday, genetiğin babası sayılan ve genetik bilimindeki buluşlarıyla Darwinizmin geçersizliğini ortaya koyan Gregory Mendel, bakteriyolojinin akla gelen en büyük ismi olup evrimi reddederek adeta Darwinizme karşı savaş açmış olan Louis Pasteur, atom kuramının babası John Dalton, en önemli matematikçilerden Blaise Pascal, İngiliz doğa tarihinin en önemli ismi John Ray, yer katmanlarını inceleyen ünlü stratigraf Nicolaus Steno, biyolojik sınıflandırmanın babası olan ve evrimi şiddetle reddeden Carolus Linnaeus, karşılaştırmalı anatomi biliminin kurucusu Georges Cuvier, oşinografinin bulucusu Matthew Maury, organik kimya alanında çalışmalar yapan ilk kişilerden Thomas Anderson, beynin ve sinir sisteminin haritasını ilk defa çizen Charles Bell, modern entomolojinin kurucusu Jean Henry Fabre, modern elektriğin kurucusu John Ambrose Fleming, ışığın elektromanyetik teorisini formülize eden James Clerk Maxwell.)


    POZİTİVİZM


    Pozitivizm, bilimi din edinen ve bu noktada hem dini ve hem materyalizmi reddeden felsefi bir akımdır. 


    Pozitivizme göre pozitif bilim çağına giren bir insan tüm tabiat olaylarını deney ve gözlem yoluyla anlayabilmekte ve açıklayabilmektedir. Pozitivistlere göre beş duyu ile idrak edilen tabiatın dışında insanın kavrayabileceği herhangi bir gerçeğin varlığı söz konusu olamaz. “Ben nereden geldim ve nereye gideceğim?” tarzında düzenlenen ilk sebebi (yaratıcı) ve son gayeyi vurgulayan soru, pozitif bilim devresindeki insanın sorusu değildir. Bu problem tabiat olayları hakkında doğru ve yeterli bilgisi olmayan bundan önceki insanların problemiydi. Problemin çözümünde materyalistlerin de teologların da ortaya koydukları fikirler doğru değildir. 


    Pozitivizmin ortaya çıkması ile, materyalizmin düşünce tembelliğine dayalı olan fikirlerinin yerini pozitivizmin kibir ve kendini beğenmişliğe dayalı olan fikirleri almıştır.


    Hem dini ve hem felsefeyi (materyalist felsefeyi) reddeden pozitivizmin aslında kendi açıklamaları da felsefeden başka bir şey değildir. Pozitivistlerin düşünce tarzı “Görmediğim şeye inanmam” cümlesinde ifadesini bulan kaba anlayışın ötesine geçmemektedir. Bunlara göre deney ve gözlem ile ispatlanmış olan gerçeklerden başka gerçeklerin varlığı söz konusu olamaz. 


    Aklın eremeyeceği gerçeklerin var olduğu iddiası ve ayrıca beş duyu organımızla hissedemeyeceğimiz âlem ve varlıkların var olduğu iddiası, hiç olmayacak iddialar olmayıp olması mümkün iddialardır. Zira kimse bu iddianın mümkün olamayacağını kesin olarak ispat edemez. Mümkün olgular eğer ispatlanmış iseler benimsenmelidirler.


    Bilindiği gibi beş duyu organımızın algılayabileceği saha sınırlıdır. Günümüze değin bilimsel keşifler sayesinde kâinatla ilgili bilgilerimiz arttığına göre gelecekte de teknik gelişmeler sayesinde tabiatla ilgili bilgiler daha da artacaktır. Bu süreç öngörüldüğüne duyu organlarının tespiti dışında başka gerçeklerin var olmadığı iddia edilemez. 


    Aklın erebilme gücü de sınırsız değildir. Çevremize baktığımızda canlıların farklı akıl seviyesiyle yaratıldığını görmekteyiz. İnsanlar da akıl ve zeka açısından tek tip olmayıp derece derecedirler. Kimse tüm gerçeklerin kendi aklının erebildiği ile sınırlı olduğunu iddia edemez. 


    Beş duyumuzla idrak ettiğimiz madde dünyasının dışında bir gerçek, bir realite ve bir varlığın bulunmadığını söylemek, pozitif bilimler açısından da mümkün değildir. Çünkü konu pozitif bilimlerin inceleme alanı dışındadır. Bilim, sahası dışında kalan bir konuda olumlu veya olumsuz bir şey söyleme yetkisine sahip değildir. Tabiat ve varlığa ilişkin kesin ispatlanmış gerçekler ise, gerçek dinin (yani İslam’ın) verilerine zaten aykırı değillerdir. Zira ikisinin de sahibi Yüce Yaratıcı’dır.


    Beş duyu organıyla hissedilebilen algı dünyasına ve aklın erebildikleri gerçeklere şartlanmak ve bunların ötesinde hiçbir şeyin var olamayacağını zannetmek dar görüşlülüktür. Duyu ve akıl sahamızın ötesinde gerçeklerin olamayacağı akılcı ve bilimsel düşünceye sahip bir kişi tarafından ileriye sürülemez. Akıl ve duyu sahasının dışındaki gerçekleri (yani gaybı) kabul etmemek cehaleti bilim yerine koymak sayılır. 


    Pozitivizmin kurucusu olarak bilinen Auguste Comte da, hayatının sonlarına doğru insanlığın dinsiz olamayacağı kanaatine varmış, bir “insanlık dini” icat etmeyi düşünmüş, kendisine göre bazı prensipler koymuş, ancak bu teşebbüsünü ciddiye alan olmamıştır.


    Doğruluğunu en iyi şekilde ispatlamış olan kişilerin vermiş olduğu mümkün haberlere inanmayı akıl ve vicdan zorunlu görür. Örneğin uzman olduğunu ve yeterli araçlara da sahip olduğunu ispatlamış olan bir astronom, 5 milyar ışık yılı uzakta bir galaksinin var olduğunu haber vermiş ise, galaksiyi bizzat gözetlemeyen kişinin buna inanması akla ve vicdana aykırı görülmez. Galaksiyi gözetleyen kişi ile bizzat muhatap olunmasa da, (basın, yayın, piyasaya çıkmış kitaplar, eğitimciler vs.) yalan üzerinde anlaşması mümkün görülmeyen kalabalık kitlenin astronomlardan yapmış olduğu mütevatir rivayet gereği inanmak da böyledir.  


    Doğruluğunu (mucizeleriyle, ahlakıyla, yaşayışıyla, getirmiş oldukları ilahi kitapla vs.) en iyi şekilde ispatlamış olan peygamberlerin duyu ve akıl sahamızın ötesinde olan gerçeklerden verdikleri haberler de, olması mümkün haberlerdir. Örneğin öldükten sonra ebedi hayatın olduğu, Yüce Yaratıcı huzurunda hesap verileceği, Cennet ve Cehennem’in olduğu iddiaları, 2*2=5 gibi hiç olmayacak absürt iddialar olmayıp olması mümkün iddialardır. Zira kimse bu iddiaların aksini kesin olarak ispat edemez. Doğruluğunu en iyi şekilde ispatlamış olan peygamberler, olması mümkün bu bilgileri haber verdiğine göre, akıl ve vicdan gereği bunlara inanmak zorunludur.


    Pozitivizmin ortaya çıkışından bu güne kadar geçen zaman içersinde bilim çok ilerlemiş ve bilim ilerledikçe bilinmeyen gerçeklerin çok daha fazla olduğu anlaşılmıştır. Artık bilim adamlarında 19. yüzyıldaki gibi her şeyi bildiğini zannetme yanılgısı bulunmamaktadır. Bu noktada pek çok bilim adamı gelişen bilimin inancı kuvvetlendireceğini ve dinin değerinin anlaşılmasına sebep olacağını belirtmiştir.


    21. yüzyılın bilim adamları büyük bir çoğunlukla pozitivizmin aksine Yaratıcının varlığına inanmaktadırlar. Gerçi bunlar kâinatın yaratıcısı, geliştiricisi ve yöneticisi olarak deney ve gözlemlerle ispat edilmiş bir varlık bulmuş değillerdir. Yüce Yaratıcı, madde, enerji veya sınırlı herhangi bir varlık değildir ki deney ve gözlem ile ispat edilebilsin. Ancak bilim adamı da düşünen ve vicdan sahibi bir insan olması hasebiyle büyük bir hayranlıkla incelemekte olduğu tabiat olaylarının ardında kudretli ve düzenleyici bir varlığın bulunup bulunmadığını düşünmektedir. Ona göre böyle bir varlığın varlığını kabul etmek, onu inkâr etmekten çok daha akılcı, bilimsel zihniyete ve vicdanın sesine çok daha yakındır. Yaratıcıyı inkar eden bilim adamı ise, bu düşüncesine deney veya gözlem yaparak ulaşmış değildir, bilakis akıl ve vicdanı ile hareket etmemesinden dolayı inkara sapmıştır.


    Günümüzde inanç konusunda dünyaca meşhur bilim adamları arasında yapılan çeşitli anketler de, bilim adamlarının çoğunun Yaratıcıya inandığını göstermektedir.Bu anketlerin neticesinde, yaklaşık bir hesapla, bilginlerin % 83’ünün tam inançlı, % 10’unun din konusu ile ilgilenmediği, % 7’sinin de bir inanca ulaşamadığı anlaşılmıştır.


    FREUDİZM


    Freudizm, Viyanalı doktor Sigmund Freud (1856-1939) tarafından ileri sürülen bir görüştür. Freudizme göre insanın gerçek yapısında Tanrı inancı ve din duygusu diye bir şey yoktur. İnsana hakim olup onu idare eden ve ona yön veren iki önemli güç vardır: Korku ve cinsiyet duygusu. İnsanın davranışlarına, ondaki anne-baba sevgisi, vatan sevgisi, Tanrı sevgisi gibi yüksek duygulara kaynaklık eden bu iki duygudur, özellikle cinsiyet içgüdüsü. İnsan bir taraftan korkunun diğer yönden çeşitli engeller karşısında tatmin edilemeyen cinsi duyguların baskısı altındadır. Şuur altında var olan bu rahatsızlık şekil değiştirerek vatan sevgisi, insanlık sevgisi ve Tanrı sevgisi şeklinde kendini göstermektedir.


    Ruh hastalıkları alanında çalışmalar yapan Freud, bilimin sınırlarını aşarak felsefe yapmış ve cinsiyetle ilgili ahlak kurallarından tamamen uzaklaşmıştır. Bu düşünüş, gözlem ve deneye dayalı bilimsel bir kanaatten değil, sadece vehim, kuruntu ve art niyetten kaynaklanmaktadır. Tarih boyunca insanoğlunun kaydetmiş olduğu fikir ve duygu yükselişini, dini inanç ve ahlaki davranış örneklerini, yüksek insani duygularını, aile bağlarını, sanat hareketlerini ve sanat ürünlerini seks duygularına bağlamak, bütün bunların sebep ve neticelerini seksin sebep ve neticeleri içinde değerlendirmek, büyük bir yanılgıdır. Hastalar üzerinde hastalık halleri ve psikolojik nevrozları inceleyen Freud, bu özel durumları bütün insanlığa yaymakla en büyük hatayı işlemiş ve temelsiz bir felsefeye saplanmıştır.


    DARWİNİZM


    Evrim (tekamül) teorisi olarak da bilinen darwinizm materyalizmin bilimdeki en büyük dayanağı olarak kabul edilmektedir. Darwinizme göre canlı türleri basit canlılardan karmaşık canlılara doğru tekâmül (olgunluk) göstermiştir. Her canlı türü diğer türlerden ayrı ve bağımsız olarak tabiatüstü bir müdahale ile aniden yaratılmamış, aksine her canlı türü kendisinden önceki bir canlı türünden milyonlarca sene ile ifade edilecek bir süreç içerisinde tabiat şartları içerisinde tedrici olarak oluşmuştur. 


    Evrimcilere göre kuşlar sürüngenlerden, sürüngenler ise balıklardan, balıklar ise bir ana balıktan, bu balık da bir ilk canlı organizmadan oluşmuştur. Bu ilk canlı organizma ise, hücrelerin suda tesadüfen birleşmesi ile oluşmuştur. Hücreler ise, tesadüfen oluşan bir ilk hücrenin bölünerek çoğalması ile meydana gelmiştir veya her bir hücre diğerinden ayrı olarak tesadüfen oluşmuştur. İlk canlı hücre ise, farklı özelliklere sahip milyonlarca protein molekülünün tesadüfen bir araya gelmiş olması ile oluşmuştur. Hücreyi oluşturan her bir protein molekülü ise, amino asit adı verilen daha küçük moleküllerin tesadüfen bir araya gelmesi ve bir zincir oluşturması ile meydana gelmiştir. Amino asitler ise yıldırımlar sayesinde çok farklı atomların kimyasal reaksiyonla bir araya gelmesiyle oluşmuştur. 


    Evrim teorisi, bir yaratıcının varlığından rahatsızlık duyan ateistlerin din gibi inandıkları bir düşünce halini almıştır. Bununla birlikte teistlerden de darwinizmi savunanlar bulunmaktadır. Kimileri ise, bazı üniversiteler evrim savunması içermeyen akademik tezleri kabul etmediğinden evrimi zoraki savunmak zorunda kalmaktadır. 


    Tahmin ve varsayım olmaktan öte ispatlanmış hiçbir veri içermeyen evrim teorisi, bilimsel bir gerçek olduğundan değil bilimsel gerçek olması istendiğinden dolayı savunulmaktadır. Evrim teorisi, sanki 2*2=4 gibi ispatlanmış bir gerçekmiş gibi dünya üzerinde basınıyla, yayınıyla, okul kitapları ile yoğun propaganda edilmektedir. Propagandalarda hayali çizilen yarı insan yarı maymun resimleri uydurulmuş latince isimlerle evrimin gelişme aşamaları olarak gösterilmektedir. Propagandalarda beyaz önlüklü ve kalın gözlüklü bilim adamı imajı da kullanılmaktadır. Bunu gören kimileri bilimsel bir gerçekle karşılaştığını zannetmektedir. Aşırı yoğun telkin de inandırmada etkili olmaktadır. Aşırı yoğun telkin kişinin bilinçaltını etkilemekte ve biriken bu telkinler zamanla bilince taşmakta ve kişi artık bilinci dâhilinde yani bilerek evrime inanmaya başlamaktadır. 


    Darwin’e kadar biyoloji bilimine Yüce Yaratıcının yaratma sanatını gösteren bilim olarak bakılmakta idi. Gelişen bilimin yaratılışı çağrıştırmasından rahatsızlık duyan derin devletlerin yoğun gayretiyle biyoloji bilimi materyalizme uyarlanmaya çalışılmıştır. Evrim teorisi ile biyoloji bilimini aynı şey gibi göstermeye çalışmak ve evrimin biyolojinin temeli olduğunu iddia etmek büyük bir aldatmacadır. Bugün çağdaş bilimi evrime bağlı kılmaya zorlayan hiçbir neden yoktur. Bilim gözlem ve deneye dayanmaktadır, evrim ise gözlenemeyen geçmiş hakkında ortaya atılmış bir varsayımdan ibarettir. Darwinizme yapılan tüm göndermeler ortadan kaldırılsa biyoloji biliminde hiçbir değişiklik olmayacaktır. 


    Yaratılış Teorisi


    Evrim teorisine karşılık dünya üzerinde “Yaratılış Teorisi” veya diğer adları ile “Bilinçli Dizayn” ve “Bilinçli Tasarım” teorileri yaygınlık kazanmıştır. Yaratılış teorisine göre canlılığın yapısı tesadüfle açıklanamayacak oranda çok karmaşık olup bütün bilimsel veriler tesadüfü yalanlamaktadır. Canlılık ancak akıllı ve kudretli bir varlık tarafından yaratılmış olmalıdır. Bir türün diğer bir türden evrimi söz konusu olmayıp tüm canlı türleri birbirlerinden ayrı olarak yaratılmışlardır. 


    Yaratılışı savunan bilim adamları, bilimsel olarak tek açıklamanın yaratılış olduğunu gördüklerinden ve bu konuda vicdanen dürüst davrandıklarından dolayı yaratılışı savunmaktadırlar. Bu bilim adamları, canlılığın tesadüflerle değil bilinçli bir müdahale ile açıklanabileceğini ortaya koymaktadırlar.


    Tedrici Tekâmül Yanılgısı
    Evrimciler, bir canlı türün diğer bir canlı türden oluştuğunu iddia ederken bu işin bir saniye gibi aniden olduğunu iddia etmemektedirler. Zira dönüşümün aniden olduğunu iddia etmek de bilinçli bir müdahaleyi çağrıştırmaktadır. Evrimciler, yaratılış fikrine meydan vermemek için bir türün bir önceki türden milyonlarca sene ile ifade edilecek bir süreç içerisinde tabiat şartları içerisinde tedrici olarak oluştuğunu iddia ederler. 
  • Florence Nightingale

    Florence Nightingale (/ˈflɒrəns ˈnaɪtᵻŋɡeɪl/; 12 Mayıs 1820 – 13 Ağustos 1910), İngiliz sosyal reformcu, istatistikçi ve hemşire. Modern hemşireliğin kurucusudur. Kırım Savaşı sırasında eğitim alan hemşirelerin yöneticisi olarak öne çıkmış, savaşta yaralanan askerlerin tedavi ve bakımlarını yapmıştır. Hemşireliğe son derece olumlu bir itibar kazandırmış ve Viktorya kültüründe bir ikon olmuştur. Özellikle gece gündüz demeden yaralı askerlere baktığı için kendisine "Lambalı Kadın" denmiştir.

    Son günlerde bazı yorumcular Nightingale'in Kırım Savaşı'ndaki başarılarının medya tarafından abartıldığını, halkın bir kahramana olan ihtiyacının karşılandığını iddia etmiştir. Bununla birlikte, eleştirmenler Nightingale'in başarılarının profesyonelleştirici hemşirelik rollerini belirleyici nitelikte olduğunu kabul etmiştir. 1860 yılında Nightingale, Londra'da St Thomas' Hospital'da kendi hemşirelik okulunun kurulmasıyla profesyonel hemşirelik vakfının temellerini atmıştır. Dünyada ilk modern sivil hemşire okulu olmuştur ve şu anda King's College London'ın parçasıdır. Yeni hemşireler tarafından alınan Nightingale Andı ile adı onurlandırılmıştır. Doğum günü her yıl "Uluslararası Hemşireleri Günü" olarak kutlanmaktadır. Sosyal reformları İngiliz toplumunun tüm kesimlerine yönelik sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesi, Hindistan'daki açlık yardımını savunmak, kadınlara aşırı sert olarak gördüğü fuhuş yasalarını ortadan kaldırma ve kadınların iş gücüne katılımını kabul ettirme şekillerini genişletme çalışmaları olmuştur.

    Nightingale çok yönlü bir yazardır. Yaşamı boyunca yayınlanan eserlerinin çoğu yayılan tıbbi bilgilerle ilgili olmuştur. Yazınsal becerileri kötü olanlar tarafından kolayca anlaşılabilecek basit İngilizce ile yazılmıştır. Ayrıca istatistiksel verilerin grafiksel sunumunu halka sevdirmeye yardımcı olmuştur. Din ve mistisizm üzerine yoğunlaşmış çalışmaları sadece ölümünden sonra yayımlanmıştır.

    1907'de Londra'daki Kızılhaç Toplulukları Sekizinci Uluslararası Konferansı'nda, toplanan delegeler, hemşirelik alanındaki seçkinlere verilecek bir Uluslararası Uluslararası "Florence Nightingale Madalyası" hazırlamaya karar verdiler. Daha sonra, Florence Nightingale Madalyası 1912'de Uluslararası Kızılhaç Komitesi tarafından kuruldu. Bir hemşirelere verilen en yüksek uluslararası ödüldür, hemşirelere veya hemşire yardımcılara "yaralılara, hasta veya özürlülere olağanüstü cesaret veya bir çatışma ve felaketin sivil kurbanlarına olan yardımlar"a göre verilir.
  • Emanetten Mülke Kadın, Beden Siyaset adlı kitabın müellifi Nazife Şişman'a feminizmi, kadın haklarını sorduk.

    21. Yüzyıl modern kargaşa içerisinde kadın, "kendini tanımlama" çabaları içerisinde bir çok ideoloji ve felsefe tarafından tartışıldı. Batı'nın kendi içerisinde geçirmiş olduğu sürecin bir sonucu olan feminizmin bugün Müslüman toplumlarda yansıması nedir, nasıldır ve aslen feminizmin çabası haklı mıdır? 

    Biz de bu kargaşanın bir yerlerine savrulmamak adına Türkiye'de "vahy" noktasından hareketle analizlerde bulunan "Kadın, Beden Siyaset" adlı kitabın müellifi Nazife Şişman'a sorduk..

    İslam geleneği literatüründe kadın ve erkek üzerinden tevhit kavramı nasıl yorumlanabilir?

    İslam geleneğinin özünde tevhid vardır. Ama tevhidin tezahürlerinden biri de insanların çiftler halinde yaratılmasıdır. Ayetlerde sık sık buna atfen tefekküre çağrılır müminler. Mutasavvıflar çiftler halinde yaratılmayı Esma’ül-hüsna’nın tecellisi olarak yorumlamışlardır. Celal sıfatının daha ziyade erkeklerde; cemal sıfatınınsa kadınlarda tezahür etmesi üzerinde durmuşlardır. Hem bu ikilik hem de kesret; esasında vahdetin yaratılış alemindeki tezahürüdür. Bu sebeple erkek ya da dişi olarak yaratılmış olmayı biz müminler bir tecelli ve bir imtihan zemini olarak telakki ederiz.

    Özünde doğaya hakimiyeti savunan bir ideolojinin ürünü olduğunu savunduğunuz feminizm tam anlamıyla nedir?

    Genel olarak feminizm denince, kadınların da erkeklerle eşit siyasal, ekonomik ve toplumsal haklara sahip olmasını savunan bir akım anlaşılır. Sanayi devriminin ortaya çıkardığı iktisadi eşitsizlik ortamında kadınların ezilmesine karşı çıkan; ekonomik sosyal ve siyasal eşitliği savunan bir toplumsal hareket olarak ortaya çıkmıştır. Fakat yirminci yüzyılda feminizm bundan öte bir anlam kazanmıştır. Kadın hakları mücadelesi artık sadece toplumsal hayatın her alanında erkeklerle eşit olmaktan ibaret değildir. Bir tek feminist akımdan söz etmek mümkün olmadığı için bir kaç cümle ile feminizmin tarifini yapmak zor. Çünkü radikal ve varoluşçu feminizmden liberal ve ekofeminizme kadar geniş bir yelpazeye sahip.

    Ama hepsi için ortak söyleyebileceğimiz bir şey var. Feminizm bir cinsellik siyasetidir ve insanın varoluşunu kadın veya erkek olma noktasında temellendirir. Yani feministlere göre tarihin motoru cinsiyetler arası çatışmadır. Bu yaklaşım sadece politik bir hareketten ibaret değil. Bu nedenle daha geniş bir felsefi, sosyal, kültürel ve ekonomik dönüşümün parçası olarak değerlendirilmeli.

    Feminizm geniş bir yelpazeye sahip dediniz. Mesela radikal feministlerden Kate Millet ve Shulamith Firestone aile müessesi ortadan kalkarsa kadınların ezilmesi de sona erer diyorlar özet olarak. Bu görüşlerini neye dayandırıyorlar?

    Radikal feminizm aileyi kadın erkek arasındaki hiyerarşik ilişkinin zemini olarak görüyor. Yani ailede erkek üstün kadın da aşağı konumda olmaya mahkum. Çünkü kadın çocuk dünyaya getirmek zorunda olduğundan kamusal alanda kendisini geliştirmeye fırsat bulamaz. Bu nedenle ancak aile ortadan kalkarsa kadının nihai özgürleşmesi sağlanmış olacaktır radikal feministlere göre. Ama bu sadece bir örnek. Anneliği aşırı derecede önemseyen, fakat aile kurumuna yine de karşı çıkan feminist akımlar da var.

    Aslında aile feminizmin karşı çıktığı kurumlardan sadece biri. Temelde din de feminizmin hedefinde değil mi?

    Tabii dinler, özellikle İbrahimî dinler, yaratıcı - yaratılan arasında bir hiyerarşiye dayanır. Kullar arasında da dereceler, mertebeler vardır. Mesela Kur’an asıl kıymetlendirmenin takva ile olacağını söyler. Ama yine de toplumsal hayatta bir mertebelendirme söz konusudur. Yaşlı – genç, kadın – erkek, çocuk – ebeveyn nihai manada kul olma bakımından eşit olsalar da toplumsal hayatta bir takım mertebe ve kademelere tabidirler. Mürşid ile mürid, baba ile evlat “eşit” değildir. Biri yol gösterir; diğeri tabi olur. İşte bu tür bir mertebelendirmenin (hiyerarşinin) kadınların aleyhine işlediğini iddia eder feministler. Onlara göre İbrahimî dinlerin “Tanrı”sı hep kadınların aleyhine hükümler vermiştir. O yüzden kadınların eşitliği ve özgürleşmisi için din gibi kurumlardan özgürleşmek gerekir. Görülüyor ki feminizm tamamen seküler bir çerçeveden hareket ediyor. Yani “hayat, bu dünya hayatımızdır” diyen bir çerçeveden yaklaşıyor meselelere.

    Modern toplumların benimsediği bu kuram, sadece doğduğu Batı Avrupa’yla mı sınırlı kaldı?

    Öncelikle vurgulayalım; feminizm sadece bir kuram değil. Aynı zamanda bir toplumsal hareket, bir cinsellik siyaseti. Her toplumsal hareketin arka planında onu hazırlayan iktisadi ve siyasi/toplumsal/kültürel şartlar dikkate alınmalı demiştim bir önceki sorunuza cevap verirken. Sanayi devrimi sonrası iktisadi yapıdan teknolojinin ve kentleşmenin ortaya çıkardığı değişimlerin hepsinden tüm dünyadaki kadınlar etkilendi. Bu sebeple kadınlar arasında bir tecrübe ortaklığı oluştu. Böyle olunca da kadınlar için bütün dünyada ortak sorunlara ortak çözümler olabileceğine dair bir kanaat oluştu. Yani bütün kadınlar kadın haklarından bahsetmeye başladı.

    Müslüman kadınların da kadın hakları ile ilgili düşünürken feminist dili kullanması; aynı hak mücadelesini sürdürmesi normal mi o zaman?

    Bu sorunuza bir kaç aşamada cevap vermek isterim. Birincisi biraz önce de vurguladığım gibi feminizm ve kadın hakları hareketi belli bir tarihsel zemine sahip. Bu konuda düşünce ve pratik üreten zemin, kavramları da belirliyor elbette. Nasıl ki kapitalist ekonomiyi kavramlaştırırken Marksist terminolojiye veya liberal iktisatçıların nosyonlarına müracaat ediliyorsa, kadınla ilgili toplumsal, siyasal ve iktisadi bir takım değerlendirmeler yaparken de Batıda gelişmiş bu düşünce geleneğine atıf, adeta kaçınılmaz oluyor. Çünkü feminizm sadece bir hareket değil, bir düşünce akımı aynı zamanda. “Kadın”ı bir kategori olarak ortaya çıkaran sanayi sonrası dönemin içinden çıkmış, aydınlanma sonrası genel düşünce geleneği içine yerleştirilebilecek bir fikir akımı. Buradan ikinci noktaya geçebiliriz.

    Şuraya geleceksiniz her halde. Batıda ortaya çıkmış bir fikir akımı ise neden yerel değil de evrensel bir şeyden bahseder gibi bahsediyoruz feminizmden?

    Evet. Batının özel şartları içinde ortaya çıkmış olmasına rağmen feminizmden evrensel bir hakikatmiş gibi bahsediliyor. Neden? Çünkü kapitalizm küreselleşti ve kadın erkek kutuplaşmasını ortaya çıkaran vasat her yere hakim oldu. Geçim ekonomisinden üretim, ardından da tüketim ekonomisine geçiş, kadınların hayatında ciddi zorluklara yol açtı. Bunların izalesi için de Batıda geliştirilmiş tecrübe ve kavramlar tek çözümmüş gibi tedavüle girdi. Aynen liberalizmin “tarihin sonu” iddiası gibi feminizm de Batılı kadının tecrübesini ve geldiği noktayı, kadınlar için bir izlek olarak sundu. Çünkü feminizm, ortak bir kadınlık durumu üzerinden konuşan, evrensellik iddiasında bir ideoloji. Bu ideoloji, bir cinsellik siyaseti ve kadınlarla erkekler arası bir mücadelenin tarihe asıl rengini verdiği ön kabulünden yola çıkıyor. O zaman Müslüman bir kadın feminist olamaz mı diyorsunuz?

    Evet; açıkça böyle diyorum. Çünkü cins temelli feminist bakış, nihai olarak sekülerdir ve “hayat nedir” sorusuna verilen başka bir cevabın günümüzdeki son aşamasıdır. Bu manada feminizmin kavramlarını kullanan bir dindar kadın hemen feminist olmaz belki. Ama feminist bakış açısını külli bir dünya görüşü olarak benimsemek, varoluştaki tevhide vurgu yapan bir dinin mensupları için çelişkili bir durum arz eder. Ama yine de şunu unutmamalıyız, çağdaş dünyada kadınlar pek çok adaletsizlikle karşılaşıyor ve bu durumda kadın haklarından bahsetmek kaçınılmaz oluyor. Bu durumda hemen “feminist” yaftasını yapıştırmak da doğru ve adil değil. Çünkü dindar kadınların feminizmin kavramlarını kullanmalarıyla feminist bakış açısına sahip olmaları ayrı şeylerdir. Birbirine karıştırılmamalı.

    Batının geçirmiş olduğu süreçler sonrası bugün geldiği konumu kadın üzerinden değerlendirdiğimizde Doğuda nasıl bir tabloyla karşılaşırız?

    Bu sorunun cevabı için bir kaç ciltlik kitap yazmak gerekir. Doğudan kastettiğiniz İslam dünyası ise; biz modernleşirken kendimizi İslam ve kadın’ı tartışırken bulduk. Çağdaş dönemde dinimizle tarihimizle kültürümüzle ilgili ciddi bir hesaplaşma ve sorgulama yaşadık. Bugün de bu sorgulamalar devam ediyor. “İslam kadınları eziyor” şeklinde bir klişeye cevap vermekten yorgun düşüyoruz. Bu da bazen bizi savunmacı yapıyor. Zaten günümüzde “Müslüman kadın”, pek çok siyasal anlaşmazlığın üzerine bina edildiği sembolik ve kültürel bir zemin gibi işlev görüyor. İslamcılar da Modernistler de neo-oryantalistler de politikalarında Müslüman kadın imgesini kullanıyorlar. Ve hangi çerçevede ele alınırsa alınsın, “Islam ve kadın” problemli bir alan olarak sunuluyor. Böyle problemli bir alanda düşünce ve pratik üretmek, Müslümanları oldukça zorluyor.

    İkincisi ise küreselleşen dünyada Müslümanların cinsiyet ilişkileri, sadece Müslümanları değil “herkes”i ilgilendiriyor. Mesela Batıdaki üniversitelerde İslam ve kadın konusu çok büyük yer buluyor. Tabii ki bu ilgi sadece akademik sahada kalmıyor. Siyasi bir işlev de görüyor. Töre cinayetleri, İslam’ın namus anlayışı ile bağlantılandırılıyor. Kadınları ikincilleştirdiği iddiasıyla Fransa’da orta öğretim kurumlarında başörtüsü yasaklanıyor. Her gün her yerde pek çok haksız ve zalimce uygulama varken ve hiç kimsenin kılı kıpırdamazken, Nijerya’da bir kadına recm cezası uygulandığı için bütün dünya ayağa kalkıyor. Avrupa’da vatandaşlık anketi dolduran Müslümanlara “eşcinseller” konusunda ne düşündüğü soruluyor. Bu listeyi daha da uzatmak mümkün.

    Peki Müslüman kadınların haklarıyla “herkes”in ilgilenmesi ne manaya geliyor? Bu ilgi bize neye mal oluyor?

    Aslında bu ilgiden çıkan sonuç şu: Müslümanların kadın erkek ilişkileri ve cinsel ahlak anlayışları, oluşturulmaya çalışılan ve adına “yeni küresel ahlak” denilen normlar açısından bakıldığında, sorun teşkil ediyor. Ve Müslümanlardan bu sorunu çözmesi bekleniyor. Şu eşcinsellerle ilgili biraz daha hoş görülü olun; daha evrensel değerlere uymak için biraz “yeniden yorum” yapın; mesela erkeğin kavvamlığının eşitliğe engel olduğu için bertaraf edin vs. Böyle teklifler/zorlamalar altında günümüzdeki Müslümanlar. Biz Müslümanlar olarak cinsiyet; kadın erkek eşitliği; Müslümanların cinsiyetlerarası münasebetleri gibi konuları ele alırken işte böyle bir atmosferin içinden konuşuyoruz.

    “İslam’da kadın ve erkek hakları” şeklinde iki ayrı fenomen var mıdır, yoksa iki cinsin karşılıklı tamamlayıcı hakları mı söz konusudur.

    İslamda kadın hakları tartışmasının konjonktürel arka planından bahsettim biraz önce. Bu konu bizim mevsim normalleri içinde konuşabildiğimiz bir konu değil. Savrulmalar yaşıyoruz. Mesela bazıları “İslamda kadın hakları vardır” şeklinde bir klişeyi söylemenin yeterli olduğu kanaatinde. Halbuki bunu söylemek yetmez. Pek çok konuda olduğu gibi kadın konusunda da adaleti tesis için yeni şartların gerektirdiği yeni içtihatlar yapılmalıdır. Ama bu tavır bizi zaten İslam tarihi boyunca kadınları ezen içtihatlar yapılmıştır gibi bir noktaya da savurmamalıdır. Çünkü bu savrulma bizi İslam tarihini bir yanlışlar tarihi; kadınların eziliş tarihi olarak gören isabetsiz bir tavra hapseder.

    Çağdaş Müslümanlar bu konuda iki uç yaklaşımı sergiliyor. Ya İslamın kadın haklarıyla ilgili bir sorunu yoktur deyip çağın beraberinde getirdiği sosyal değişmelere gözlerini kapatıyor. Gözünü kapattığı için de bir takım problemlere dikkat çeken ve adil taleplerde bulunan kadınları feministlikle suçlama kolaycalığına kaçıyor. Ya da modern söylemi olduğu gibi kabul edip; kadınların bugün geldiği noktayı ideal kabul edip Müslüman kadınları da bu noktaya çekmeye çalışıyor. Her iki sığlıktan da azade şümullü ve içeriden bir bakış geliştirebilmek için öncelikle “kadın meselesi”nin ciddiyeti kabul edilmeli. Ve şuna da ayrıca dikkat çekmek isterim. Artık bizim kadın meselesini değil; değişen; rol kaybına uğrayan; sorumluluktan kaçan; kaybettiği iktidarı şiddet ile telafi etmeye çalışan “erkek meselesi”ni konuşmaya başlamamız gerekiyor.

     

    Hülya Kurgan konuştu
  • Doç. Dr. Recep ARDOĞAN

    Din, bütün insan toplumlarında görülen bir vakıadır ve Bergson’un ifadesiyle, geçmişte olduğu gibi günümüzde de ilimsiz, sanatsız, felsefesiz toplum vardır fakat dinsiz toplum asla yoktur.[1] Buna bağlı olarak belli bir dine inanmayan bireylerin de din ve tanrı ile ilgili bir kanaati vardır. Bu kanaat, inkâr, bilinemezcilik, şüphecilik ve nadiren ilgisizlik biçiminde olabilir. Bunların hepsi taşıyıcısı olan bireyin nazarında öneme sahiptir. Başka bir anlatımla, dinin dışında olan insanlar da dinle ilgili bir kanaate sahiptir. Bu kanaat onu, dine karşı belli bir tavır almaya yöneltir. Bunun sonucunda onlarla bir dine inananlar arasında fikrî ve itikadî bakımdan ihtilaflar söz konusu olacaktır. Eğer din hürriyeti olmazsa, bu ihtilaflar çatışmaya, baskıya ve şiddete dönüşür.Dinî inanç, insanın gerek iç dünyası gerekse gözlemlenebilir yaşantısı üzerinde önemli role sahip bir olgudur. Bu bakımdan, haricî bir baskı altında kalmadan insanın potansiyellerini farklı yönleriyle ortaya koyması, kişilik ve karakterini geliştirmesinde din özgürlüğünün tanınması tabiî bir gerekliliktir. Bu nedenle din özgürlüğünün ihlali, insanların hissiyatını yaralar. Bireyin varoluşun gayesi, hayatın anlamına ilişkin kabullerine dokunur. Onun benlik algısı üzerinde yıkıcı tesirlerde bulunur. Bu nedenle din hürriyetinin tanınması, güvence altına alınması ve ihlal durumuna karşı bir hak olarak ileri sürülebilmesi, insan için son derece önemlidir.Din özgürlüğünün olduğu bir toplumda her birey, istediği inanç ve dini benimseyebilir ya da hiçbir dine inanmayabilir. Ona ne belli bir inancı benimsemesi için ne benimsediği inancı belli bir biçimde ifade etmesi herhangi bir baskı ve zorlamada bulunulamaz. Ayrıca benimsediği inançtan dolayı kınanması ya da suçlanması da doğru değildir. Bu nedenle kişinin bir inanç ve dini benimseyip benimsememesi, benimsediği inancı nasıl ifade edeceği tamamen akıl ve iradesiyle karar vereceği bir durumdur.Din hürriyetini bilinçli bir biçimde kullanılması ve başka bireylerin dinî özgürlüklerine saygı gösterilmesi gerekmektedir. Özellikle, farklı dinleri ya da teolojik kanaatleri benimseyen insanların aynı toplumda iç içe yaşadığı günümüzde bu bir zorunluluktur. Ancak insanların bu konuda gereken duyarlılığı gösterebilmeleri için din hürriyetini insanın doğuştan gelen bir haklarını başlıcalarından olduğuna inanmaları şarttır. Bu da din özgürlüğünün temellendirilmesini, onu gerekli hâle getiren ve içeriğini belirleyen temellerin incelenmesini gerektirmektedir.

    1. Din Özgürlüğü Kavramı

    ‘Din özgürlüğü (religious liberty)’, kişinin aşkın ve mutlak varlığa ilişkin inanç, inançsızlık ya da bir dini benimseme arasında seçim yapma ve bu inanca bağlı davranışları bir baskı ve engelleme olmadan kendi iradesiyle özgürce bireysel veya topluluk içinde gerçekleştirebilmesidir. Din ve vicdan özgürlüğü hakkı, bireylerin hem kozmik-metafizik inanç veya kanaatlerini, hem de bu dinî-felsefî öncüllerden kaynaklanan bireysel ve toplumsal alana ilişkin ödev tasavvurlarını gerçekleştirme iradelerini korur. Birinci boyut, vicdani özgürlükle, ikincisi ise inancı dışa vurmakla ilgilidir.[2] Bazılarına göre din özgürlüğü, hürriyetlerin asıl kalkış noktasını oluştururken, bazılarına göre de düşünce, kanaat ve vicdan özgürlüklerinin tabiî bir sonucu ve tezahürüdür.[3] Oysa din özgürlüğü, sübjektif yönüyle, vicdan hürriyetinin içindedir. Ancak objektif yönüyle onu aşar.

    İnanç özgürlüğü daha kapsayıcı olarak görünmekle birlikte,[4] aslında din hürriyeti kavramı içinde, inanç özgürlüğü ve onun tezahürleri doğrudan mevcuttur. Çoğu dinin içerdiği ilke ve kuralların şu dört alanı kapsadığını söyleyebiliriz:

    - İnanç

    - İbadet

    - Ahlak

    - Toplumsal düzenlemeler

    Din, dinî inancın ibadet, ahlak ve toplumsal ilişkiler alanındaki tezahürlerini doğrudan içeren bir kavram olduğundan, din özgürlüğü ifade hürriyetinden ayrı bir bütünü ifade eden farklı bir kavramdır.Daha çok ahlâk ve hissiyatla ilgili görünen vicdan ve kanaat kavramları, dine göre daha bireysel bir anlam taşır. Bu nedenle de kanaatlerin çok farklı tezahürleri vardır ve bunu belli içeriklerle sınırlamak mümkün değildir. Tabiî olarak bir kanaate dayanan din ise, belli biçimlerde tezahürlere sahiptir. O toplumun zihniyetinde ve ya­şam tarzının biçimlenmesinde önemli bir rol oynar. Bireysel kanaatlerden farklı olarak toplumsal ilişkiler içinde de somutlaşabilir. Dolayısıyla, kanaat hürriyeti ve din özgürlüğü benzer noktalara sahip olsalar da bunlardan ikincisi, ayrı bir kategori oluşturur. “‘Vicdan hürriyeti (liberty of conscience)’ tabiri ise, daha çok fikir hürriyetini, yani felsefî ve dünyevî görüşleri tercih etme ve benimseme hürriyeti de dâhil düşünce ve ifade hürriyetini çağrıştıran bir kusuru vardır.”[5]

    Din özgürlüğü, sahip olunan ve açıklanan kanaatin “dine ait”, “dinî bir anlam ve değere sahip” ve­ya “din hakkında”, kısaca “dinle ilgili (dinî)” olma özelliğiyle ve açık­­lama yollarının dinî bir değer ifade etmesiyle, ‘dü­şünce ve ifade öz­gürlüğü’nden ayrılır.[6] Bunun yanında bir dinî değere inanmamak, bir bakıma dinin değer kaynağı olmadığına, yanlış veya sap­tırıcı ol­du­ğuna inanmaktır ve din özgürlüğünün muhtevası da bu çer­çevede (yapabilme şeklinde değilse de kaçınabilme şeklinde) olur. Yani din hür­riyeti, inanmak kadar inanmama özgürlüğünü de kapsar. Bunun ya­­nında, din özgürlüğü, dinin mahiyetini belirleyen belli normatif çer­çe­veyi dışarıda bırakan düşünce özgürlüğü içinde de düşünülemez. Ay­rı­ca belli bir fikrî arka plana sahip eğitim, uygulama, toplanma ve der­nek oluşturma gibi sosyal faaliyetler, düşünce özgürlüğünden ayrı olarak ifade edilirken bunlar, dinî saikli olduğunda din özgürlüğü içinde yer alır.

    2. İnsan Hakları İçinde Din Özgürlüğünün Yeri

    Alman hukukçu G. Jellinek (1982) tarafından birey, toplum ve devlet ilişkisi göz önüne alınarak yapılan üçlü tasnifte, din özgürlüğü, “negatif statü hakları” içinde yer alır. Bu tasnifteki hak grupları şöyledir:

    1. Negatif statü hakları

    2. Aktif statü hakları

    3. Pozitif statü hakları

    Bunlara sırasıyla koruyucu haklar, katılma hakları ve talep hakları da denmektedir.[7] Dolayısıyla din hürriyeti, devlete karışmama yükümlülüğünü getirir. Bireye devlet, toplum ve üçüncü kişilerin dahline, siyasi baskılara karşı korunan bir alan belirler. Siyasi iktidarı, hiçbir zaman aşamayacağı ve kişinin özel alanını belirten çizgilerle sınırlandırır.Ancak zorunlu eğitim uygulamasının olduğu yerde din öğretimi ve eğitimi de, kanaatimizce, pozitif bir hakka dönüşür. Aksi hâlde zorunlu eğitim belli bir fikrin aşılanması gibi olacaktır. Dolayısıyla din hürriyetinin pozitif (devlete yerine getirme/temin etme yükümlülüğü getiren) uzanımları da vardır.Fransız hukukçu Karel Vasak tarafından yapılan tasnif ise insan haklarını tarihsel gelişimine göre üç kuşağa ayırır.

    I. Kuşak haklar (negatif statü ve aktif statü hakları)

    II. Kuşak haklar (ekonomik, sosyal ve kültürel haklar)

    III. Kuşak haklar (çevre hakkı, barış hakkı, gelişme/kalkınma hakkı)

    Bu tasnifte de din hürriyeti, anlaşılacağı üzere I. Kuşak haklar içinde yer alır.

    Diğer yandan özgürlükler bireysel ve kolektif tezahürleriyle de

    1. Kamu hayatının özgürlükleri,

    2. Bireysel özgürlükler olarak iki grupta incelenir. Bireysel özgürlükler de iki gruba ayrılır:

    1. Maddi hürriyetler: Hapis, kölelik ve esaretin olmayışını ifade eden fiziksel hürriyeti; barınma, seyahat ve yerleşim özgürlü­ğü­nü; çalışma, girişim, mülkiyet gibi ekonomik özgürlükleri kap­sar.

    2. Manevi hürriyetler: Din hürriyeti, düşünce ve ifade özgürlüğü, eğitim, öğretim, yayın, toplanma, dernek kurma gibi hürriyetleri içerir. Dolayısıyla bu sınıflandırmada da din hürriyeti, bireysel ve manevi nitelikteki özgürlükler içinde yer alır. AİHS’nde din hürriyeti, düşünce özgürlüğünden ayrı olarak ancak aynı madde içinde yer alır. AİHS’nin 9. maddesinde şöyle denir:

    “1- Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya toplu­­ca, aleni veya özel olarak ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yap­­mak sureti ile dinine veya inancını açıklama özgürlüğünü de içerir.”

    Sözleşmede olduğu gibi konuyla ilgili bazı kitaplarda da düşünce özgürlüğünün, vicdan ve din özgürlüğüyle birlikte tek bir başlık altında toplanır. Ayrıca sivil itaatsizlik, gösteri ve yürüyüş hür­riyeti vb.nin de bir düşünce açıklaması gibi değerlendirildiği ve ifade özgürlüğü olarak düşünüldüğü görülür. Bu durumda insan hakları öğretisinde din hürriyetinin başka bazı hürriyetler gibi dü­şünce özgürlüğünün bir formu olarak görüldüğünü söyleyebiliriz.Oysa insan hakları kavramının geliştiği Batı’da din hürriyeti aslında düşünce ve ifade özgürlüğü denen şeyin evrimiyle ortaya çıkmıştır. Batıda gerek kilise ve din adamları gerekse kraliyet, din özgürlüğünü son zamanlara kadar tanımamışlar, bu konudaki talep öncelikle kilise dogmalarının dışına çıkan ilim adamları ve filozoflardan gelmiştir. Onlar da aslında, tam anlamıyla din özgürlüğünü değil, bilim ve düşünce özgürlüğünü talep etmişler, din özgürlüğünü kanaat hürriyetinin bir açılımı olarak düşünmüşlerdir.Batı’da din hürriyetinin insanın doğuştan gelen bir hakkı olarak geliştiği süreç içinde tarihsel olayların da önemli etkileri vardır. Örneğin, otuz yıl savaşları gibi mezhep farklılığından kaynaklanan şiddetli mücadeleler sonucunda kabul edilen din hürriyeti, iç politikada kilisenin etkilerini kaldırmak, dış politikada ise güçsüz devletlerin iç siyasetine müdahale edebilmek için kullanılmıştır. Onların diğer milletlere bu hürriyetleri tanımaları da sömürgecilik döneminde Müslüman, Hindu ve Budist çoğunluğu yönetmek durumunda olmalarının sonucu politik bir zorunluluktur.Din hürriyetinden din ve vicdan hürriyeti olarak söz edilmesi,[8] onun düşünce ve ifade özgürlüğünün farklı bir formu olarak düşünülmesi, Batıda din hürriyetinin aslında düşünce ve ifade özgürlüğünün evrimi sonucunda ortaya çıkmasıyla yakından ilgilidir.Bu evrim sürecinin ilk aşaması, kilisenin/dinsel otoritenin sınırlan­dırılmasıdır. Örneğin, siyasal hükümetin kiliseden bağımsız ve ta­ma­­men ayrı olmasını savunan Occam’lı William kilise ve hü­kü­metin inanç sorunlarına karışmamasını istemiştir.[9] Din ve vic­dan özgür­lü­ğü­nün habercisi olarak anılan Padualı Marsilius da din­sel otoritenin za­rar­lılığı fikrini işler.[10] Zorla iman aşılamanın müm­kün olmadığını söy­le­yen Marsilius’a göre kilisenin iktidarına son verilmeli ve tek otorite tesis edilmelidir. …kilisenin görevi öğüt vermekle sınırlanmalı, vicdan üzerindeki baskısı kalkmalıdır.[11]

    Kilisenin otoritesinin sınırlandırılmasının bilimsel araştırma ve fikir alanında özgür olmak isteyen bilim adamları ve düşünürler tarafından talep edildiği görülür. Örneğin, dini, metafizik inanç ve düşünceden ayıran Spinoza da metafizik inanç ve düşünce için özgürlük talep eder. Ona göre, neyin doğru kabul edilip neyin yanlış sayılacağını ya da insanların Tanrı’ya hangi nedenlerle tapmaları gerektiğini öne sürmek, egemenliğin kötüye kullanılması ve uyrukların haklarının gasp edilmesidir. Bu sorunların hepsi, kişinin istese bile feragat edemeyeceği, doğal haklarının sınırları içinde kalır.[12] Spinoza’nın şu ifadesi ise hayli dikkat çekicidir: “En iyi yönetimin din konularında olduğu kadar felsefe konularında da düşünce özgürlüğüne izin vereceğinden kuşkulanamayız.”[13] Bu satırlar, Katolik kilisesinin dogmalarının zorla kabul ettirilmesinden rahatsız olan düşünürün, farklı felsefî düşünce ve dinle ilgili inançlar için özgürlük talebini dile getirmektedir. Onun için din hürriyeti ikinci plandadır.

    3. İslam’da Din Özgürlüğünün Yeri: Dindarlığın Değeri

    Tarihte mutlakıyetin yanında yer aldığı görülen Kilise ve dogmalarının sosyal ve siyasal alandaki tahakkümüne karşı mücadeleyi de gerektirmesi, Batı’da insan hakları konusunda verilen mücadelenin seküler bir kutba çekilmesine neden olmuştur. Örneğin, 19. yy.’da din hürriyeti, sekülarizm, gerçek inkârcılığı (agnostisizm) ve ateizmle eş anlamlı olarak kullanılmıştır.[14] Günümüzde de dini insan hakları tartışmalarının yalnızca üçüncü kişisi olarak düşünen bir eğilim zaman zaman görülmektedir.Batıda din özgürlüğünün gelişimine katkıda bulunan bir süreç olan sekülerleşmenin bir noktadan sonra sekülerciliğe (sekülarizm) dönüştüğü ve bunun da din özgürlüklerinin gerilemesine zemin hazırladığı görülür.Belirtelim ki Batı’da sekülerleşme ve dinin bireyselleşmesi din hür­riyetinin gelişimine önemli katkılarda bulunmuştur. Sekülerleşme, uhrevi olanda odaklanan ilgiyi dünyevi olana da yöneltilmesi, dünyevî olanın dinî olandan bağımsızlaştırılması, dinin ruhbanlık, mitoloji ve hurafelerden ayrıştırılması yönündeki bir süreçtir. Oysa seku­larizm, bu sürecin dünyevi olanın mutlaklaştığı ve dinselleştirildiği noktada durdurulmasıdır. Daha açık bir ifadeyle, dinî gaye ve değerlerden soyutlanmış yeni yapı ve değer sistemin kutsatması ve dinî olanın yerine geçirilmesidir. İslam’a göre, dindarlık bir değerdir. Bu nedenle gerçek dindarlığın bir önşartı olarak din hürriyeti de temel insan haklarındandır. Onun korunması da dinî bir vecibedir. Bireyin onu bilinçli bir biçimde kullanması ve başkaları tarafından da kullanımına saygı göstermesi gerekir. Din hürriyeti, İslam’da başlangıcından itibaren başlı başına bir insan hakkıdır; İslam toplumunun dayandığı temellerdendir. Burada İslam’da din özgürlüğünün, onun için mücadele etmeyi ve hicret etmeyi gerektirecek kadar önlemli olduğunun da altı çizilmelidir:

    “Melekler, kendilerine zulmeden kişilerin canlarını aldıklarında, onlara, ‘Ne işte idiniz?’ derler. Onlar da: ‘Biz yeryüzünde zayıf kim­selerdik.’ derler. Melekler ‘Allah’ın yeryüzü geniş değil miydi, siz de orada hicret etseydiniz ya?’ derler. İşte bunların varacakları yer ce­hennemdir. O ne kötü gidiş yeridir. Ancak gerçekten aciz ve zayıf olan, çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar hariç...”[15]

    Bu ayetler, dinî sorumluluk temelinde din hürriyetinin önemini anlatmakta; onun feragat edilemez bir hak olduğuna işaret etmektedir.

    O halde tereddüt olmaksızın söylenebilir ki, İslâm’da din ve vicdan özgürlüğü, Batılılardaki gibi halkları sömürmenin gerektirdiği “siyasi bir maslahata bağlı bir uygulama” değil, aslî bir ilkedir. İslâm’da ‘din konusunda saltanat’ yani, başkalarının vicdanı, itikadı, ibadeti üzerinde tahakküm veya müdahale yetkisi yoktur. Çünkü İslam’da dindarlık bir değerdir. Dinin göstermelik bir eylemden ibaret olmaması, dinin taşıyıcısı olduğu epistemik, etik ve estetik doğrular, iyilikler ve güzelliklerin bir nüvesi olabilmesi için akıl, vicdan ve duygular üzerinde yükselmesi gerekir. Din ve dinî inancın temeli akıl ve iradedir ve samimî bir imanın bunlara, akıl yürütme ve delillere dayanması şarttır.Dinin ve dolayısıyla din hürriyetinin insan için önemi, Fıkıh âlimlerinin din özgürlüğüne ilişkin güvenceyi (din emniyeti, emnü’d-dîn) makasıdü’ş-şeria”[16] arasında saymasında ifadesini bulmuştur. An­cak ‘din emniyeti’ kavramı, çoğunlukla İslâm dini ve cemaatinin ko­runması şeklinde anlaşılmış; din ve vicdan alanında, insanları Hak Din’den alıkoyan bir saptırmanın ve zorlamanın bulunmadığı bir or­tam sağlamak, fitneyi kaldırmak şeklinde açıklanmıştır. Buna bağlı ola­rak dine ve cemaate zarar veren eğilimler ve davranışlar; bid’at çı­kar­mak, dinden sapmak; namaz, zekât ve ramazan orucunu terk etmek ve zarûrât-ı dîniyyeyi (bilinmesi zarurî olan dini konuları) bilme­mek suç sayılmış ve bunlara cezalar belirlenmiştir.[17] Oysa dinin an­laşılmasında yeni yorumları da içerebilecek bid’at esnek bir kavramdır. Namaz ve orucun cezası olmayıp, Hz. Ebu Bekir döneminde ze­kât aynı zamanda bir vergi sayıldığı, zekât vermemenin de devlete baş­kaldırı anlamı taşıdığı için, karşı çıkanlar cezalandırılmıştır. Dini bil­memek ise eğitim-öğretim alanında toplum ve devletin ihmalinin so­nucu olabilir.Dinin maksatları açısından din özgürlüğünün ve bireysel otonominin yeri, klasik yaklaşımda din emniyetinin öncelenmesine yansımış­tır. Ancak, bir görüşe göre canlı ve sağlıklı insan ve toplumun ol­madığı yerde din de işlevini göremeyeceğinden, ikrah karşısında küfr sözü söylenebilmesinde olduğu gibi nefs emniyeti din emniyetinden ön­ce gelir. Diğer mefsedetler ve zaruret hallerinde ihlal edilebildiği hal­de, hiçbir koşulda başka bir insanı öldürmeyi mubah kılacak bir gerekçenin olmayışı da canın korunmasının önceliğini gösterir. Cihat, dinin korumanın canı korumaktan önce geldiğini göstermez. Çünkü cihat, sadece dini korumaya yönelik değil, aynı zamanda beş zaruri maslahatın korunmasına yöneliktir.Bu görüşün diğer bir delili de şudur:

    İslâm’da beden sıhhati, dinî yükümlülüğün koşulu olduğundan, din sıhhatinden önce gelir. Mahallin yokluğu, hâllin yokluğunu getireceğinden, canın korunması dinin korunmasından önce gelir. Bunun bir örneği olarak, boğulmakta veya yanmakta olanı kurtarmak ile namaza devam etme seçenekleri karşısın­da olağan dışı durumlar sebebiyle Allah’ın/din hakkı olan unsurlar­da bireyi koruyucu ruhsatlar devreye girebilmektedir.[18] Ancak bu­rada dinin korunması, çok geniş bir açılıma sahip bir öze işaret et­mek­tedir. Namaza devam tek başına dini koruyucu değildir. Boğulanı kur­tarmak ise tek başına canı koruyucudur. Burada tek başına ilkeyi ger­çekleştiren fiil, ilkenin gerçekleşmesi için acil ve varedici unsur ol­mayan fiile karşı tercih edilmektedir. Ayrıca savaş, bir yerde in­san­ların İslam’ı seçme özgürlüğünün engellenmesinin önüne geçmek için yapıldığında, dinin korunmasının canın korunmasından önde geldiği söylenemez mi?Burada şu iki noktanın altı çizilmelidir:

    1. Temel haklar arasında bir öncelik sıralaması yapmak, son derece güçtür. Bu sıralamada inanç ve bireyin kendisi için neyi öncelikli gördüğü daha belirleyicidir.

    2. İslam, insan haklarının modern bir kavram ve öğreti olarak çıktığı batı düşüncesine nazaran dine büyük öncelik verir. Bu yaklaşım da din hürriyetine öncelik verilmesine yansır.

    Kur’an, ileride ayrıntılı olarak açıklanacağı üzere, Rasulüllah’ın sadece bir tebliğci olup, insanları uyarmaktan başka, din konusunda zor­la­mada bulunamayacağını[19] ifade eder. “Dinde zorlama yoktur, artık hak ile batıl iyice ayrışmıştır”[20] ayetiyle de insanların din ve vicdan hürriyetinin tanınması direktifini vermekte, bunu garanti etmektedir. İnsan-üstü bir kaynaktan gelen bu hükümler, açıkça aklın ve iradenin yolunu açtığına göre, beşerî otoritelerin de düşünce, ibadet, yaşam tarzı, kültür ve eğitim alanlarında bireylerin özgürlük hak­kını tanıması bir gerekliliktir. Bu konuda inananlara düşen, hakkın açıklık kazanması ve duru bir biçimde kavranmasını sağlamaya çalışmaktan ibarettir.

    [1] Bergson, Ahlak ile Dinin İki Kaynağı, s. 127.

    [2] Erdoğan, Mustafa, Dersimiz Özgürlük, İst. 2001, s. 79.

    [3] Sezer, Abdullah, Türk ve Amerikan Yüksek Mahkeme Kararlarında Din-Vicdan Özgürlüğü ve Din-Devlet İlişkisi (Lâisizm-Sekülerizm), yüksek lisans tezi, dnş. S. İnceoğlu, MÜ SBE., İst. 2000, s. 53.

    [4] Öktem, Akif Emre, Uluslararası Hukukta İnanç Özgürlüğü, Ank. 2002, s. 3.

    [5] Armağan, Servet, Din-Vicdan Hürriyeti ve Lâiklik (Teori ve Pratik), İst. 2003, s. 39.

    [6] bk. Armağan, a.g.e., 139, 146.

    [7] Geleneksel sivil haklar (civil rights), negatif niteliktedir. Türkçe’de “sivil haklar” terimi yerine genellikle “kişi hakları” veya “medeni haklar” terimleri kullanılmaktadır. Erdoğan, Mustafa, Anayasal Demokrasi, 185.

    [8] Vicdan hürriyeti, din hürriyeti ayrımı da aslında din hürriyetinin bir evrimle ortaya çıktığına işaret eder. Vicdan hürriyeti, bireyin bir kanaat veya inancı kabul edip etmemesi ve bunu ifade edebilmesiyle ilgilidir, kavram daha çok din ve Tanrı ile ilgili ateizm, agnostisizm, deizm, tabii teoloji gibi (dinî topluluk, mabet ve ritüelleri ile) kurumlaşmamış inançlara dikkat çeker. Din hürriyeti ise, sırf bir inançtan ibaret olmamasından dolayı, vicdan hürriyetini aşan bir kavramdır.

    [9] Ben-Amittay, Siyasal Düşünceler Tarihi, 114.

    [10] Özdağ, Ümit, “Batı’da İnsan Haklarının Doğuşu”, 28.

    [11] Kapani, Kamu Hürriyetleri, 26. Marsilius her ne kadar prensip olarak inançsızların ve başka dinlere inananların koğuşturulması ve devletin meşru ölçüde bunlara karşı zor kullanımını kabul eder. Özdağ, Ümit, “Batı’da İnsan Haklarının Doğuşu”, 30.

    [12] Spinoza, “Din ve Siyaset Üstüne Bir İnceleme (Seçme Parçalar)”, 274.

    [13] Spinoza, a.g.m., 278.

    [14] Düzgün, Şaban Ali, Din, Birey ve Toplum, Ank. 1997, s. 134. iheb ve ilgili uluslar arası senetler, pratikteki ötekileştirici ve dışlayıcı rolüne yönelik bir tenkite göre, sadece Batılı ülkelere hizmet eden seküler belgelerdir. Vatikan’a misyonerlik alanlarını genişletme ve meşrulaştırma hak ve olanaklarını sağlarken, aynı zamanda da dünyada 'din ve vicdan özgürlüklerini kendi tekeline alabilme şansı vermektedir. Aytunç, Altındal, “Yeni Bir Religio: İnsan Hakları Evrensel Bildirisi”, Yeni Türkiye, XXI (Ank. 1998), s. 358. Bu durum, politik ve enformatik gücün öğretiyi bir truva atına dönüştürebildiğini göstermektedir.

    [15] Nisa 4/97-99.

    [16] Makâsıdu’ş-şerî’a, İslâm’ın ilke ve kurallarının temel gayeleridir. O, usulcüler tarafından maslahatlar şeklinde açıklanır. ‘Maslahat’, bir şeyin geliş sebebine tam uygunluk içinde oluşu anlamında ‘salah’tan gelir. Örfe göre bir yarara, dine göre de, kulluk ve yaşam tarzı bakımından, Kanun Koyucu’nun maksadına götüren sebeptir. İslâm, insanların maslahatlarını gerçekleştirmek için hükümler koyduğundan, maslahatlar şeriatın maksatları olmuştur. Şeriatın ruhu, onun lafzından daha önemli ve onun maksatları metinden daha değerlidir. Fıkıh usulü âlimleri, bunları, şer’î hükümler, illetleri ve bunların teşrî’ ile ilgili normlarından tümevarım yoluyla çıkartmışlardır. Hallâf, İlmu’l-Usûli’l-Fıkh, 117. Bu, yasama ve içtihadın, hukukun insanların kabullerine değil illet ve hüküm ilişkisine, dinin maksatlarıyla belirlenen maslahatlara dayandığı anlayışını ortaya koymaktadır. ‘Makâsıdü’ş-şerî’a (şeriatın gayeleri)’ denen bu umu­mî maslahatlar, Fıkh Usûlü kaynaklarında ayrı bir bölüm teşkil etmektedir. Şer’î nasların doğru biçimde anlaşılması, delillerden geçerli biçimde hüküm istinbatı için bunların bilinmesi zorunludur.

    [17] Bk. Zuhaylî, Hukûku’l-İnsân..., 84.

    [18] Yaman, “İslam Hukuk İlmi Açısından Makâsıd...”, 42-43. Ammara, Muhammed, el-İslâm ve Hukûku’l-İnsân -Darûrât... Lâ Hukûk-, Kuveyt 1405/1985, s. 15-16.

    [19] Maide 5/99; Ğaşiye 88/21-2; Yunus 10/99.[20] Bakara 2/256.
  • İnceleme Videosu: https://www.youtube.com/watch?v=e1HHTSNQI2A

    "Demokrasi Abraham Lincoln'ın, "Tüm insanları bir süre kandırabilirsiniz,birtakım insanları sürekli kandırabilirsiniz ama tüm insanları sürekli kandıramazsınız." prensibi üzerine kuruludur. Bir hükümet yozlaşmış ve insanların hayatını iyileştirmekten acizse, eninde sonunda yeterli sayıda vatandaş durumu idrak eder ve bu hükümetin yerine başkasını getirir. Ancak hükümetin medya üzerindeki kontrolü Lincoln'ın mantığını boşa çıkarır çünkü bu durum vatandaşların hakikatin farkına varmasını engeller. Medyayı tekeline alan oligarşi tüm başarısızlıklarını tekrar tekrar başkalarının üzerine atıp dikkati hayali ya da gerçekdışı mihraklar üzerine çeker."

    Dünya çapında tanınmış tarihçi ve yazar olan Harari, yeni kitabının ilk sayfalarını bu şekilde yazmış. Peki Harari'nin sözleri size bir yerlerden tanıdık geldi mi?


    1976 yılında doğan tarihçi ve yazar Yuval Noah Harari 21. yüzyılın en çok ses getiren düşünürlerinden...
    İlk kitabı "Hayvanlardan Tanrılara Sapiens" ile tanınmaya başlanan ve ardından çıkardığı "Homo Deus - Yarının Kısa Bir tarihi" kitabıyla da dünyada çok satanlar listesinin başına geçen Harari yeni bir kitap ile karşımızda.

    Sapiens kitabı ile insanın nasıl önemsiz bir hayvandan dünyanın efendisine dönüştüğünü anlatırken, Homo Deus'ta da insanlığın geleceğini ve ölümsüzlük,mutluluk,tanrısallık gibi konularda nasıl çaba gösterdiğini anlatmıştı.

    Yeni çıkan kitabı 21. Yüzyıl için 21 Ders adlı kitabı ise bu iki kitabının arasında kalarak bugünü,yani 21. yüzyılı anlatıyor.
    Harari kitabının giriş kısmında,bu kitabının diğer iki kitabından farkını şu şekilde söylüyor: "Sapiens ve Homo Deus'un aksine bu kitap tarihsel bir anlatı olarak değil bir ders seçkisi şeklinde tasarlandı."

    Ders seçkisi mi? Yazarımız 2002 yılında Oxford Üniversitesi'nde tarih doktorasını tamamlamış.Şimdilerde de Kudüs İbrani Üniversitesi Tarih Bölümü'nde dünya tarihi dersleri veriyormuş. Ee tabi ders seçkisi demesi normal çünkü hayatı ders olmuş bir nevi...

    Kitabın da giriş bölümünde bahsedildiği gibi bu kitap halkla diyalog içinde yazılmış. Diyaloglar nasıl oluyor derseniz Harari birçok konuşma,sohbet ve konferansa katılmıştır. Bunlardan birisi de Davos...

    Okurların,gazetecilerin ve iş arkadaşlarının kendisine sorduğu soruları bu kitapta cevaplamaya çalışmış.
    Önceki kitaplarında da olduğu gibi bu kitabında da "yerellik" var. Kitapta Melis'i görebilirsiniz Ahmet'i de... Ya da müziklerden örnek verdiği kısımda Nilüfer ve Sezen Aksu'yu... Bu yazarın özel isteği olduğu için kitap basılacağı ülke için yerelleştiriliyor :)

    Dediğim gibi 21. yüzyılı eleştiren,insanı düşünmeye teşvik eden ve farklı konulara değinen bu kitapta demokrasiyi eleştirdiği kısmı ben çok sevdim.
    Başka sevdiğim kısmı ise modern çağda insanlığın bilgiye çok mu çok gömülmesini anlattığı ve "Bilgi Yanılsaması" diye adlandırdığı kısım.

    Yazarın Yahudi olması nedeniyle bazı yerlerde İsrail'i övdüğünü okudum. Bunun dışında tuhaf bir şekilde de ilk kitabı olan Sapiens çıktığı zaman da yahudiler, bize yeteri kadar yer vermemişsin diye Harari'ye kızmış :D

    Kitapta hoşuma gitmeyen diğer kısım ise "Ermeni Soykırımı" kelimesini yazdığı kısım ki bunu anlatmama gerek yok...

    Kitap genel olarak güzel olmakla beraber Teknoloji,Siyaset,Din gibi konularda gerçek anlamda sorgulamalar yaptıracak sorulara cevap arıyor.
    Bu noktada kitabı okumanız için söylemek istediğim son cümle ile incelememi bitirmek isterim.

    Pavese der ki: "Okurken aradığımız yeni düşünceler değil, kendi düşüncelerimizin basılı sayfada doğrulandığını görmektir."

    Hadi o zaman, bu kitabı alın ve okuyun. Kendi düşüncelerinizi doğrulamak için değil, farklı bakış açılarını ve farklı düşünceleri de öğrenmek için...

    Okumak isteyen herkese iyi okumalar dilerim :)