• Kitabın arka kapağında yer alan ‘ İnsan ilişkileri içinde sürekli olarak ‘’ yeniden tanımlanan’’ bir varlıktır. Doyumlu ve mutlu bir yaşam için kendinizi yeniden tanımada kullanacağınız bilgi ve becerileri İNSAN İNSANA’DA bulacaksınız ’ yazısı kitap hakkında ki düşüncelerimi genel olarak tanımlar nitelikte. Kişisel gelişim kitaplarının arttığı, rağbet gördüğü ve hatta bazı kesimlerce eleştirildiği bir dönemdeyiz. Öğüt vermekten ileri gidemeyen, kendini tekrar eden ve insanlara bir katkısı bulunmayan birçok kişisel gelişim kitabının olduğunu düşünüyorum. Ama bu önyargımızı yıkan bir eseri size takdim etmek istiyorum. Öncelikle yazarımız hakkında biraz bilgi verecek olursak; Doğan Cüceloğlu, İstanbul Üniversitesi psikoloji bölümünden mezun olduktan sonra ABD’de Illınois Üniversitesi’nde Bilişsel Psikoloji alanında doktorasını yapmıştır. 1996 yılından bu yana Türkiye’de üniversite öğrencilerine, öğretmenlere, ana-babalara ve iş adamlarına yönelik seminerlere, konferanslara ve atölye çalışmalarına ağırlık vermiştir. Cüceloğlu, Türk insanın düşünce, duygu ve davranışlarını bilimsel psikoloji kavramları içinde inceleyen kitaplar yazmaktadır.




    Esere gelecek olursak kitap iki kısımdan oluşuyor. Birinci kısmında insan ilişkilerinin temelini oluşturan iletişim süreçleri, bizim topluma özgü gözlemlerle ayrıntılı olarak sunuluyor. İkinci kısımda, iletişim ilişkilerinin temelinde yatan kültürel varsayımlar çerçevesinde, toplumuzda yer alan bazı iletişim olayları inceleniyor. Birinci kısmın ilk bölümünde Üstün Dökmen’ in bir şiiri yer alıyor. Hatta yazarımız kitaba neden ilk bu şiirle başladığını, bu şiirin onda ne anlam ifade ettiğini ve bu şiirle ilk karşılaşma macerasını dile getiriyor. Kitabın ilk bölümünde insan ilişkilerinde iletişimin tanımına, gereğine, düzeylerine, beden duruşuna ve iletişimin toplum üzerindeki konumuna uzun uzun yer veriyor. Cüceloğlu, toplum ve iletişim konusu üzerine şu cümleleri kuruyor’ Toplumsal sorunların demokratik çözümü için karşılıklı, iki yönlü iletişim gereklidir. Böyle bir iletişim gerçekleştirilmediği sürece, sorunların çözümüne ulaşılamaz.’ (s.12)
    Eserin ikinci kısmında yazar iletişimi ‘Değişen Türk Toplumu İçinde İletişim’ konu başlığı ile ele almış. Modernleşme süreci içinde bulunan Türk toplumunda eski be yeni, geleneksel ve çağdaş yan yana bulunur. Yemek kültüründen tutun, giyinme barınma okuma ve hatta okutma kültürü olarak bile modernleşmeye doğru yol alıyoruz. Modern yozlaşma adı altında eski adet ve geleneklerimiz bir bir unutuluyor ve arkaya atılıyor. Bu durumdan her ne kadar yakınsakta modernleşme sürecinin içinden kendimizi sıyırıp atamıyoruz. Aynı ailede bulunan insanların bile birbiri ile gün içinde çok az sayıda iletişime geçtiğini öğrenmek, ya da bu gerçekle yüz yüze kalmak içler acısı. İletişimimizin temellerini başta ailede atmazsak ilerleyen zamanlarda yaşanan kültür yozlaşmasına dur diyemeyiz. Yazarımız ise bu konuyu gezi hatıraları şeklinde yazdığı kısımlarda açık bir şekilde anlatmış. Havalimanında, uçakta ve hatta takside dahi karşılaştığı insanlarla olan iletişimini gözler önüne sermiş. Yazarımız eserin her bölümünde küçük küçük örnekler, anekdotlar ve anılarla kitabı tamamen ders veya okul kitabı niteliğinde olmaktan kurtarmış. Kitabın ilk basımının 1991 tarihli olduğunu gördüğümde çok şaşırmıştım. Dünyada oluşumdan daha da önce var olan bir eseri neden elli yedinci baskısında okudum diye kendimi sorgulamadım değil. Kitabı iletişimsizlik vebasından kurtulmak isteyen ve doğru iletişim nedir sorusu ile yola başlamak isteyen herkese öneririm.
  • 136 syf.
    ·6 günde·9/10
    Rousseau'yu oldum olası sevmişimdir. Kendisi bir filozof olmaktan çok adeta hikaye anlatıcısı gibidir. Herhangi bir filozofun eseri düşünüldüğünde ilk akla gelenlerden biri metnin aşırı yoğunluğu ve ağırlığıdır. Rousseau'da bu durum farklı. Kendisi çok samimi bir dille ifade ettiği düşüncelerini adeta bir keşif süreciymiş gibi anlatır. Okurunu kendisinin çıkacağı düşünce keşfine davet eder. Bu keşiflerin ucu kimi zaman ilk insanlara dek giderken (İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı), kimi zaman da modern toplumun düzenine gider.

    Toplum Sözleşmesi denildiğinde isim olarak bildiğim ama içerik olarak bihaber olsam da ağır, kalın ve nitelikli bir eser beklentisi içine giriyordum. Halbuki bu istemsizce içine girmiş olduğum beklentilerin ikisi hakkında yanıldığımı eseri okuduğumda çok iyi anladım. Toplum Sözleşmesi genel olarak, haklı ve doğru bir toplumun temellerinin atılmasını amaçlar. Aynı zamanda bu eser maalesef tamamlanamamış daha kapsamlı başka bir eserin yalnızca bir kısmını oluşturur. Rousseau bu yapıtları tamamlayabilseydi şayet modern düzen hakkında bu denli nitelikli olan yalnızca tek bir eserle yetinmeyecektik adeta. Rousseau ilk olarak modern toplumlardaki insanların köleleşmesini inceler. Ama bunun nasıl olduğunu değil bunu yasallaştıran ilkeler ile ilgilenir bu eserde Rousseau. Konunun kökenlerine bu eserinde değil de İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı'nda bolca değinecektir. Zaten bu açıdan bakıldığında da Toplum Sözleşmesi'ni İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı'ndan sonra okumak gerektiğini düşünüyorum.

    Rousseau, aileleri ve devletleri olgusal olarak karşılaştırır. Ebeveynlerin çocuklarına gösterdiği sevgisi, onlar için ortaya koyduğu özeni adeta karşılamaktadır. Yani elde edilen ve devam ettirilen sevgi, özen için gösterilen çabayı bilfiil karşılıksızlaştırır. Buradaki ifadeden kastım kasıtlı bir çıkar görülmemesidir. Bir dersimizde bunun çok benzeri bir konuda, sevgi duymanın da bir çıkar olup olmayacağı konusunda uzun bir tartışmaya girmiştik. Bu durumda sevgi kasıtlı olmaktan çıkmakta, kasıtsız, amacı kurulmadan, adeta olgunun sonunda açığa çıkan bir duygu haline gelmektedir. Yani bizim sevgiyi de salt bir çıkar olarak göremememizin ana sebeplerinden birisi zannımca sevginin bu kasıtsız açığa çıkışında yatmaktadır. Fakat bu durum devlette ise farklılaşarak devlet başkanın bizatihi kendisinde yine kendi halkına beslemediği bu sevginin yerini bir hükmetme zevki alır. Buna sevgi bile demez Rousseau, sadece zevk der. Bir ebeveyn en baştan sevgi duyma amacıyla çocuğunun başını okşamaz, sevgi adeta en başta açığa çıkan bir durum değildir. Bir amaç içerisinde olma sevgi duyma yetisi ile alakalı değildir. Fakat devlet başkanının bu hükmetme zevki devleti bir noktadan sonra salt bu zevki hissetmek için her şeyi meşrulaştıran bir sistemler bütünü haline getirir.

    Rousseau daha sonrasında güç-hak ilişkisini inceler. Güçlü olana boyun eğmek bir ödev ahlakı olamaz ona göre. İnsan boyun eğmeye zorlanıyorsa şayet boyun eğmek zorunda değildir. Ama daha sonrasında güçlü haklı ise o zaman güçlü olmaya bakılması gerektiğinden söz eder. Buraya birazdan tekrar döneceğiz çünkü bu noktada Rousseau çelişkili gibi gözükse de kendini bütüncül olarak destekleyen bir olgular sisteminden bahseder. Fakat güçlünün yok olmasıyla ortadan kalkacak olana halen daha hak diyip diyemeyeceğimizi de sorar. Demek ki hak, ona hükmeden gibi kabul edilenler yok olsa dahi ortadan kalkmayan, yok olmayan bir olgudur. Ortadan kaldırılamaz olandır. Son zamanlarda sıkça duyduğum bir sözü anımsattı bu da bana. Hak alınmaz, diye bir söz. Evet hak alınmaz, verilemez de. Hak zaten en başından beri vardır, yasa koyucunun yaptığı iş bu hakkı bulmaktır, yoktan var etmek değil. Haklar insan çeşitliliği arttıkça kendi kendilerini siyaset ve ahlak felsefesi açısından adeta türetmekte, hak koruyucularının ve yasa koyucuların yaptığı iş de bunları keşfetmeyi kendilerine ilke edinmektir.

    Rousseau mükemmel bir benzetme yapar. Başkasının kölesi olmak, topluma dinginlik, huzur veriyormuş gibi gözükse bile bu köleliğe değer mi? İnsanın zindanda da sessizlik, dinginlik içinde yaşadığından bahseder ama bu orayı özlenir, aranır bir yer yapmaya yeter mi diye sorar. Hayır. Köle mutluluğu dediğimiz bir kavram var. Eğer bir insan köleliğini yaptığı kişiyi tatmin ederse mutlu olur bu olguya göre. Dolayısıyla burada da başkalarına bağlanan bir mutluluk duygulanımı görüyoruz. Duygulanımlar insanın içinden geldiği için, bu tüm duygulanımların tek tek bütünü toplum sözleşmesini oluşturmaktadır, bir tek uğruna hissedilen duygulanımlar değil. Başka bir deyişle, eğer siz toplumdaki belirli bir kesimden iseniz, salt bu kesimin mutluluğu ile toplumun bütünü huzura kavuşamaz. Toplum sözleşmesi olarak anılan düzen öyle üst düzey bir düzendir ki toplumun her kesimi başka herhangi bir kesimden kendini gerek maddi gerekse de manevi olarak soyutlamaz. Bunun aksinin yaşandığı yüzyılların sonucunu Rousseau belki de göremedi ama o ana kadar yaşanmış olan yaşanmaması gereken şeyleri çok nitelikli olarak izah edebildi.

    Savaşa yol açan insanlar arasındaki ilişkiler değil, olaylar arasındaki ilişkidir. Burada o, "olaylar" kelimesi ile mülkiyeti kastetmiştir. Gerçekten de öyle, dünya savaşlarında gereksiz yere ölen milyonlarca insanı düşününce, mikro açıdan, yani bizzat bir askerin açısından başka hiç kimse ile hiçbir sorunlu ilişkisi yoktu. Sorunlu ilişkiler devletlerin birbirleri ile olanlardı ve bu makro sorunlu ilişkiler bütünü, adeta mikro ilişkiciklere mal ediliyordu. Ki zaten insanlık da bu anlayıştan yıllardır çıkamadı, çıkamıyor da. Doğal yaşam halinde nasıl savaş çıkmıyorsa, her şeyin yasa gücüne bağlı olduğu toplumda da savaş olamaz ona göre. Zaten üstte bahsettiğim gibi savaşlar da insanla insan arasında değil, devletle devlet arasında olmaktadır. Bu durumda insanlar da birbirlerine insan olarak değil, asker olarak; yurdun üyesi olarak değil, koruyucuları olarak saldırır. Özleri birbirinden ayrı olan şeyler arasında hiçbir gerçek ilişki kurulamaz Rousseau'ya göre. Buradan hareketle de insan-asker kavramının ilişkisizliğinden bahsedebiliriz. Önceki çağlarda iki devlet aralarında savaş kararı almışsa bu kadar önceden her iki devlete de bildirilirdi. Bu ön uyarı devletlerden çok insanları uyarmak için idi. O yüzden tarihte insanları, uyrukları da öldürüp hapsedenler Rousseau'ya göre haydutturlar, hükümdar değil.

    Kölelik ve hak kelimelerinin zaten en başta çelişmeli kelimeler olduğunu, birinin bulunduğu yerde ötekinin bulunmayacağından söz eder. Toplumun üyelerinden her biri bütün haklarıyla kendini "bir" olan topluma adarsa şayet durum herkes için "bir" haline gelir. Böyle bir "bir"lik olunca da bunu başkalarının zararına çevirmekte de kimsenin bir çıkarı olamaz zaten en baştan. Çünkü "bir" olmaklığın bozulması bu "bir"i oluşturanların tamamını etkilemektedir. Bu açıdan aristokrasi ve burjuvazinin yanlışlığını görüyoruz aslında. Toplumda belirli seçkin bir kesimin çıkarı için toplumun geri kalanının tamamı adeta feda edilmektedir her defasında. Bu da zaten bu anlayışa hakim toplumların baştan "bir" olamadıklarının bir göstergesidir. Rousseau'nun toplumunda her kesimden insan diğerinin kötü yola düşmesinden çıkar sağlamaz, çünkü bu bütünlüğü yok eder. Bu açıdan bakıldığında da kendini topluma bağlayan kişi aslında kendini bilfiil hiç kimseye bağlamamış olur. İşte tam da burada ilk başta bahsettiğimiz güçlü olmaya bakılmalı sözünün asıl anlamı da ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda güçlü olmak da zaten "bir" olmaklıkla açığa çıkmaktadır. Burada bir de Rousseau'nun Toplum Sözleşmesi olgusunun bir tür özet cümlesini de paylaşmak istiyorum:

    "Her birimiz bütün varlığımızı ve bütün gücümüzü bir arada genel istemin buyruğuna verir ve her üyeyi bütünün bölünmez bir parçası kabul ederiz."

    İşte Rousseau tam da bu tüzel bütünlüğü kasteder. Bu tüzel bütünlük de zorunlu bir yasa değildir. En baştan bir gönül işidir. Bütünün birliğinin devamı bireylerin de devamı anlamına gelmektedir. Doğal yaşamdan toplumsal yaşama geçiş insanda çok önemli bir değişiklik yapar. Davranışındaki içgüdünün yerine adaleti koyar, böylece daha önce yoksun olduğu değer ölçüsünü verir ona. Rousseau toplumunda bir "ilk oturma hakkı"ndan söz eder. Bir kişi ilk nereye yerleştiyse orada kalmalı, daha fazlasını talep etmemelidir. Toplum ve genel irade de aynı zamanda kişilerin mallarını kabul etmekle onların, bu malları yasal bir biçimde ellerinde tutmalarını sağlıyor. Zorbalıkla ele geçirme diye bir mevzu da kalmıyor.

    Yeri gelmişken belirtelim. Rousseau bu eserinde sonradan doğası bozulmuş olan insanın, girebileceği muhtemel en iyi halinin bir tablosunu çizmektedir bize. Çünkü ona göre insanlar ilk başta barış halinde yaşarlarken yanlış bir gelişim sergileyip bugünkü hallerine gelmişlerdir. İşte onun Toplum Sözleşmesi de tam da burada başlar. Bu geri döndürülemez yanlış gelişimi ne denli daha az zararlı hale gelebileceğini tasarlar Rousseau. Bu yanlış yola neden ve nasıl girildiğinden de incelememin başında bahsettiğim gibi İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kökeni adlı eserinde izah eder. O esere ayrı bir inceleme yapmak istediğim için pek ayrıntıya girmeyeceğim. Rousseau'ya göre bu sözleşme doğal eşitliği ortadan kaldırmaz, aksine maddesel eşitsizlik yerine manevi ve haklı bir eşitlik getirir. İnsanlar da güç ve zeka bakımından olmasalar da sözleşme ve hak-hukuk yoluyla eşit olurlar.

    Bu toplumda çıkarlar arasında da bir ortaklık vardır. Bunlar birbirinden ayrı çıkarlar dahi olsa eninde sonunda birleştikleri ortak bir noktada mevcuttur. Bu da genel istem kavramını meydana getirmektedir. En temel çıkar bütünlüğün devamının sağlanması olarak kalmaktadır. Dolayısıyla her türlü bireysel gibi gözüken çıkar da bir noktada mutlaka ortak çıkara ulaşacaktır. Basit bir örnek verecek olursak, bir kişi fizikten hoşlanıyorsa bu ona bir haz verecek ama eninde sonunda topluma, devlete faydalı olacaktır. Ya da bir çiftçi ektiği ile kendi karnını doyuracak ama gelişerek toplumun bütününe de yarar sağlayacaktır. Genel istemin kendini dile getirebilmesi için de ayrı ayrı birleşmeler olmamalıdır. Her yurttaş kendi görüşüne göre fikrini söyleyebilmelidir. Şayet ille de parça parça birleşmeler olursa da bu defa da birleşmelerin sayısı artırılmalıdır. Toplumdaki birleşmeler sadece çok az sayıda sınırlı kalırsa eğer tıpkı aristokrat sınıfı gibi bir birleşmenin oluşup toplumun geri kalan kısmını birleşmeye fırsat bile vermeden kullanması içten bile değildir. Yetki verme genel istemin yönetimi altında olunca da bu elbette ki egemenlik halini alacaktır. Bu sistemde herkes başkalarına sunduğu koşullara ister istemez kendisi de uyar. Bu açıdan herkes kendi için istemeyeceği şeyi başkası için en baştan isteyemez. Bu adeta çıkar ile adaletin uyuşmasıdır Rousseau'ya göre.

    Egemenlik işlemi de dolayısıyla ast-üst ilişkisini değil, bütünün tüm üyelerinin birbirleriyle yaptığı bir sözleşmedir. Temeli toplum anlaşmasıdır. Ayrıca bu sözleşmede, kabul edilmesi bakımından bireylerin haklarından vazgeçme söz konusu değildir. Onlar vazgeçme yerine değiş tokuş yapmışlardır, çünkü durumları öncekinden de iyi olmuştur adeta. Toplum sözleşmesinin bir amacı da sözleşmeyi yapanların korunmasıdır bu yüzden de. Adaletin uygulanabilirliği için de ilk başta karşılıklı olarak kabul edilmesi gerektiğinden söz eder Rousseau. Yasama ile yönetme farkı önemlidir. Yasacıyı makineyi bulan, icat eden bir mühendis, yöneticiyi ise yalnızca onu kurup işleten olarak görür Rousseau. Dolayısıyla hükümet, makinenin mucidi olan egemen varlık ile karıştırılmamalıdır. Aynı zamanda Rousseau aristokrasiyi toplum kurumlarının yarattığı eşitsizliğin, doğal eşitsizliğe üstün gelmesiyle açığa çıkan bir durum olarak ifade eder. Bu fark oldukça önemli. Burada kurumların yaşattığı eşitsizliğin ne olduğunu az çok tahmin edebiliriz; zenginlik. Doğal eşitsizlik ise yaş ve tecrübe olarak örneklendirilebilir. Böylece kendisinin ifadesiyle babanın varı yoğu oğula geçti, böylece bu aileleri soylulaştırıp yönetimi de babadan oğula geçer bir hale getirdi. Bu noktada Rousseau üç çeşit aristokrasiden de söz eder: Doğal aristokrasi; ki bu basit halklar içindir, seçime bağlı aristokrasi ve soydan gelme aristokrasi.

    Sonsuza kadar sürecek bir devlet yoktur. Şayet böyle olmasaydı ütopyaların imkansızlığı da söz konusu olmazdı. En iyi ihtimalle bir devlet diğerlerinden daha geç ölür, ama her devlet eninde sonunda ölecektir Rousseau'ya göre. Politik bütün, adeta doğduğu anda bir anlamda ölmeye başlayan bir insan bedeni gibidir. İyi bir devlette işler parayla dönmez. Mesela parayla asker tutulmaz, paralı bir temsilci olunamaz. O devlette yurttaşlar ödevlerinden kurtulmak için değil, onu bizatihi kendileri yapmak için para verirler. Rousseau temsili demokrasinin de bir yönünden söz eder. İnsanlar temsili demokraside ancak bu temsilcileri seçerken özgürlerdir. Bu kısa süren özgürlük anlarını insanlar o kadar kötüye kullanırlar ki onu böyle yitirmeyi de adeta hak ederler zaten Rousseau'ya göre. Çünkü bir temsilci ne kadar nitelikli olursa olsun bütünün tüm ayrıntılarını temsil edemeyecektir. Mutlaka bir eksiklik olacak, unutulan ya da göz ardı edilen bir kesim mutlaka olacaktır. Ayrıca yürütme gücünü elinde tutanlar halkın efendileri değil, görevlileridir. Bu ayrım çok önemli, bu görevi kendilerine hükümdarlık anlamı gibi mal eden kimi liderler oldukça dünyada en iyi yönetim, toplum düzeni bile hiçbir işe yaramaz hale gelecektir.

    Toplumda yeni bir yasa konulma zorunluluğu doğarsa da bu zorunluluğu herkes hissetmelidir. Başkalarının koyduğu yasaları bizlerin ihtiyacına göre denk gelip gelmemesi adeta şans işi haline gelmiştir modern çağda. İşte Rousseau'nun toplumu bu işi asla şansa bırakmaz. Modern çağda iş öyle bir noktaya gelir ki, bir raddeden sonra verilen oylar devlet bekası ya da genel istenç için değil, şu adam ya da şu parti için söz konusu olmaya başlar.

    Son olarak Rousseau'nun derin tarih bilgisinden de bahsetmeden geçemeyeceğim. Rousseau eserinde Roma İmparatorluğu'ndan birçok ayrıntılı örnekler verir. Ona göre Roma İmparatorluğu toplum sözleşmesine bazı açılardan en çok yaklaşabilmiş devlettir. Rousseau eserinde son olarak din konusuna da değinir. Dinlere saygının çok önemli olduğunu belirtmenin yanında egemen varlığın yurttaşların yalnızca yaşamdaki halleriyle ilgilendiğini söyler. Egemen varlık bile olsa insanların dinsel inancına karışamaz der. Bu ayrım zannımca günümüzde de çok önemli. Din, anlamı itibariyle hayatı anlamlandıran, hakikatleri açıklama iddiasıyla ortaya çıkan inanç sistemidir. Fakat felsefeyi bir dini ya da aşkın varlığı, yaratıcıyı (nasıl isimlendirirseniz) kanıtlama ya da çürütme adına araç olarak kullanma baştan mantıksal olarak pek akılcı gelmiyor bana. Kanıtlama dediğimiz olgu bu dünya olgularında gerçekleşen, bizatihi bu dünyaya bağlı olan bir durumdur. Fakat Tanrı kavramı aşkındır, bu kanıtlama olması ya da çürütme olması yönünde gerçekleşmez. Din zaten yapısı itibariyle kayıtsız şartsız bir teslim olma durumudur. Mantıklı olması da gerekmez, ama mantıklı ise bu inanmayı güçlü hale de getirebilir. Bu yüzden kişilerin neye inanılması ya da inanılmaması gerektiğini tartışmak zaten baştan anlamsız hale gelir. İnanç kişide başlar, bitecekse de kişide biter. Bu açıdan bir dinin ilkelerinin kanıtlanması da o inanan kişiden zaten istenemeyecektir, felsefe onun kendisi dışındaki tezleri tartışır. Dinin kendisini değil, onun evrene ya da topluma ilişkin söylemlerini, gerçekten de bu böyle midir diyerek tartışır felsefe. Çünkü toplum ve evren felsefenin konusu olduğu için bu açıdan ona söz hakkı doğmaktadır. Bu açıdan dindeki tutum ile felsefedeki tutum birbirinden farklılaşır. Dine inanan teslim olur, felsefeci ise bu teslim olma dışında sorular sorar. Din yaratıcının varlığını zorunlu kılar, felsefe böyle bir zorunluluğu onaylamaz, tartışır. Kişi inanmak istiyorsa inanır, felsefe buna karışmaz da, fakat inanan kişi ya da din öğretileri kişilere bir zorunluluk tanırsa bu mutlaklaştırmaya karşı çıkar ve bunu sorgular felsefe. Bir örnek verelim, kimi dini perspektiften bakanlar mesela şeriati tartışılamaz bir şey olarak görürler ama felsefe, şeriat toplumu ilgilendirdiği için sorgulamaya başlar. Kişinin kendisinden çıkıp başka olgulara dayandırılan şeyleri tartışır felsefe. Dikkat ediniz, reddetmez ama sorgular ve tartışır. İlkeler bireysel inanç olarak kaldığında sorun yoktur ama kişi veya din o ilkeleri başkalarına adeta olması gerekenmiş gibi lanse etmeye başladığında o zaman felsefeye söz hakkı doğar.

    Rousseau hakkında son bir yorumda bulunup incelememi sonlandırmak istiyorum. Rousseau bizzat insanlara yasalar vermek için Tanrıların gerekli olduğundan söz eder, çünkü yasacı insandan üstün olmalıdır ona göre. İnsan doğasını bilmesine rağmen onunla ilişiği olmayan üstün bir akıl olması gerekmektedir. Bu açıdan bakıldığında, Rousseau'nun sürekli olarak bahsettiği "egemen varlık" ya da "yasacı" kavramlarının Tanrısal bir bağlantısı da kuruluyor. Bunun iki sebebi var, ya kendisinin de bahsettiği gibi bu düzeni ancak bir Tanrı sağlayabilir ya da bu toplumsal sözleşme insanların uygulayabileceğinden çok daha üstün bir şeydir, bu yüzden de bir ütopya haline gelmektedir.

    Kendisinin demokrasinin belirli uygulanışlarını eleştirdiğinden de söz etmiştik. Ancak ona göre toplum sözleşmesini destekleyen ideal bir demokrasi anlayışı da vardır. O yüzden şunları dile getirir Rousseau:

    "Bir Tanrılar ulusu olsaydı demokrasi ile yönetilirdi. Böylesi olgun bir yönetim insanların harcı değil."

    Ne dersiniz, belki de en baştan beri imkansız olanı belirtmeye çalışıyordu Rousseau. Ya da düşünce keşfinde o denli uzaklara gitti ki insanlıkla bağlantısını kaybetti artık.

    Emin değilim, ama şundan şüphem yok: Her ne şekilde olursa olsun Rousseau'nun sizi çıkaracağı düşünsel keşiften asla pişman olmayacaksınız, bu keşfi kaçırmamanız dileğiyle...
  • - "... Müslüman olmak beni, kendimi bildim bileli içine düştüğüm yalnızlıktan çekip çıkardı!
    Nasıl oldu?
    Yeni dostlar, aralarında kendimi emniyet içinde hissedeceğim kardeşler, ihvan, bir cemaat mi buldum?
    Hayır!
    Yalnızlıktan kurtuluşum bir bakıma modern bir insan olmaktan kurtuluşum sayılır..."
  • 309 syf.
    “Dinle neyden” diyen Mevlana hazretleri öze dönüşün çığlığını neyin kamışa duyduğu hasretten anlatır bizlere. Neyin yakıcı sesi onun duasıdır, âh’ıdır. Eşref-i mahluk olan insan da elbet bir arayış içerisindedir. Şah damarından yakın olan ve her daim özlem duyduğu o yüce hissin peşinde koşar durur. Kal-u Bela. Her yerde (deniz, sema, toprak…) , her kişide (anne-baba, yazar, filozof, şeyh…) , her demde (uyku, sohbet, seyahat…) , her nabızda (hüzün, şefkat, hiddet…) o yüce hissin peşi sıra takılır gider. Bilir yahut bilmez ama farkında olmasa dahi elbet bir yol üstünde ilerler. Ne mutlu ki bu yolu bilen ve bu ulviliği arayanlara! İşte Enver Gülşen bu arayışı genelde sanat hususi olarak sinema üzerinden yapan bir büyüğümüz. Sırat-ı müstakim üzerinde daimi kalma çabası içerisindeki bir hakikatsever.

    Sanat, insana istediğini değil, ihtiyaç duyduğu verir, diye başlıyor kitabın ilk bölümüne Enver Gülşen. Daha ilk cümleden mezkur arayışı ve onun mutlak yaveri mevkiinde olan şevki okuyucuya hissettiren bir giriş. Duraksadığın bir an için kitaptan kafanı kaldırıp etrafa baktığında mevcut olanın olduğundan farklı görünmesine sebep olacak bir giriş. O an için aklıma düşenlerse kendime bakmamı sağladı. İstek sınırsızdır, ihtiyaç idareli. İstek karamsardır, ihtiyaç hedef odaklı. İstek hadsiz hevestir, ihtiyaç huduttur. İstek nefsîdir, ihtiyaç ruhî. İşte insan!

    Sinemanın Hakikati, çemberin dışından merkezine doğru bir yolculuk benim için. Kabuğunu sanatın oluşturduğu meyvenin çekirdeğine sinema, roman ve felsefeyle ilerleyen bir seyahat. Evet, roman ve felsefe de bu seyahatte yoldaşımız. Başta “romanın everesti” sıfatıyla nitelediği Dostoyevski olmak üzere, Kafka ve Gide gibi yazarlar ve onların görece en önemli eserleri masaya yatırılıyor. Her bölümü kendine ait bir üslupla ele alıyor Gülşen. Karakter analizleri yapıp onların romandaki öneminden bahsediyor; ve en mühim nokta olaraksa bunların sinemaya nasıl aktarıldığı yahut aktarılması gerektiğini belirtiyor. Özellikle Suç ve Ceza bölümü vurucu pasajlarla dolu. Raskolnikov’u düştüğü kuyudan çıkma çabası içerisinde görmek çok farklı bir tatta. Elbette sadece romanlar ve bunlar üzerinden mütalaaya sunulan sayfalardan oluşmuyor eser. Sinemadan çıkıp sinemaya dönen arayışlardan mütevellit kısımlar da en az diğerleri kadar muazzam. Bu arayışlar tahmin edileceği üzre teknik bilgilerle örülü olmaktan ziyade, hakikat arayışının getirdiği hoş bir havayla ifa ediliyor. Metropolis ve Qatsi Üçlemesi bunlar arasında sayılabilir.

    Sinemayı kâl değil, hal sanatı olarak görüyor Gülşen; ve sinemanın diğer sanatlardan en büyük farkının bu olduğunu söylüyor. Bunun en temel sebebiniyse arayışın çekirdeğinde bulunan irfânî nefes oluşturuyor. Kitap boyunca esen tasavvuf rüzgarlarıysa bu irfanın dışavurumu. 2004 yapımı Strings filminden yola çıkarak modern insanın çaresizliğini anlattığı “İpleri Kesmek” adlı bölümse bu irfanı okuyucuya en çok hissettiren bölüm olsa gerek. Kısaca burada anlatmağa çalışayım.

    “Başlangıçta insan, iplerle yukarıya bağlıydı. Bilgi, varlık ve saadet bu iplerin varlığı ile vücut buluyordu. Bir zaman sonra bu ipler insanlara ağır gelmeye başladı. Çünkü insanın yürüyüşüne engel oluyordu. İnsanlar, onlardan kurtulmak istedi. Lakin onları kesmeye korktular ve ortaya cellatlar çıktı. Beden uzuvlarındaki, baş üzerindeki ipleri kesen cellatlar kalp üzerindeki incecik ipi kesemediler; onu yok sayıp fark edilmez bir renge boyadılar. Özgürce hareket etmeye başlayan insanoğlu belli bir vakit sonra bir şey fark etti; yeryüzü bir bataklıktı aslında. Engel olduğu vehmedilen ipler aslında birer koruyucuydu. Özgürlük sanılan durumsa bir vahamet.”

    Enver Gülşen’in sinemayı bir hal sanatı olarak gördüğünü belirtmiştim. Bundan ötürü kendisi arayışın bir yaşam haline geldiği bizim geleneğimizin (özellikle tasavvuf) sinemaya açılan en güzel yol olduğunu belirterek, aşkınlık ve arınma hissiyatını layıkıyla aktarılabileceğine inanıyor. Bunda Türk ve dünya sineması için bir ruh olarak gördüğü Semih Kaplanoğlu’nun Süt-Bal-Yumurta üçlemesinin katkısı çok büyük. Burası az da olsa Andrei Tarkovsky’den bahsetmenin tam yeri. Az diyorum zira kitapta onun kendisinden, sanat görüşünden ve eserlerinden epeyce bahsediliyor. Yazar için sinema ondan öncesi ve sonrası diye ikiye ayrılıyor. Her filminin ayrı birer başyapıt olduğunu söylüyor ve onu bir hakikat arayıcısı, bir İz Sürücü, hatta bir derviş olarak niteliyor. Tüm bunlara rağmen bizde mevcut bulunan irfânî nefes sayesinde Tarkovsky’nin filmlerinde haykırdığı arayışı yakalayabileceğimize ve hatta aşabileceğimize inanıyor. Kitabı okuyunca kendisine hak vermemek elde değil. Sonuçta kitabın bir yanında “Sanat, eğer Allah’ın bilinmesi için bir gayrete hitap etmiyorsa, boş bir uğraştır” diyen Gülşen; diğer yanında “Tanrısız bir sanata inanmıyorum diyen” Tarkovsky bulunuyor.

    Velhasıl, İbn Arabî ve Tarkovsky’yi, Mevlâna ve Deleuze’ü, Dostoyevski ve Kaplanoğlu’nu, Gide ve Bauman’ı, İzutsu ve İbn Sinâ’yı ve çok daha fazlasını aynı yol üzerinde bir hedef uğruna ilerlerken görmek hemen herkesi heyecanlandırır kanısındayım. Bu isimlerden de anlaşılacaktır ki kitabı okuyan her kim olursa olsun kendine katkı sağlayacak bir şeyler bulabilir. Sinema izleyicisi yahut edebiyat sevdalısı değilseniz bile sadece fikir harmanında yuvarlanmak ve en önemlisi bir şeyler hissetmek için bile okunmalı. Tabii bunlarla iç içeyseniz çok daha fazlasını yaşayacaksınızdır.

    Burada bir parantez de Yusuf Kaplan’a açmak gerekir. “Yazmak, kor gibi bir ateşi içimizden çabucak atmak iştiyakı” diyen Enver Gülşen’i bu kitapları (Birinci kitap Sinemanın Hakikati, ikinci kitap Hakikatin Sineması. Kitapların isim babası da Yusuf Kaplan’ın ta kendisidir.) çıkarmasına yol açan Kaplan’a teşekkür etmek bir borçtur. Ek olarak, prologda Enver Gülşen'in Mantıku’t-Tayr ve Stalker paralel okumasını içeren kesitler takdire şayan bir iş. Her İz Sürücü’nün derinden etkileyeceğine inanıyorum. Ayakta alkışlanası, tekrar tekrar okunası.

    Sözün özü, sinemaya, edebiyata, şiire ve tümüyle sanata farklı bakmamı sağlayan, daha doğrusu sahih bir bakış açısı edinmemi sağlayan bu eser benim fikriyatımda temel taşı mahiyetinde bir yer edindi. Ne vakit kitaptan bir konu açılacak olursa ve ben bundan bahsetmezsem eksik bir konuşma olur benim için. Herkese tekrar ve tekrar tavsiye ederim.
  • 160 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Polifonik bir insan olma mücadelem hava muhalefeti yüzünden askıya alındı ki bunu yapana deli diyorlar. Neymiş efendim yolun karşısından geçen bir arkadaşına oradan bağırılmazmış. Sebep ne diye sorduğunda ise adap kuralları, ahlak kuralları, lisans, eğitim, doktora, yaş gibi birçok zırva sunuyorlar. Belki de ben eğitimli bir deliyim, bunu bilebilir misin? İşte suskunluğum tamda burada başladı. Ve ben sustuğum içinde onlar için hastayım. Eee bağıranda deli diyorsun ama susunca ise adam olmuyor musun? dediğinde “melankolik” deyip deliliğin tam karşıt halini teşhis ediyorlar bedeninde… Hüzünlü bir adam olup çıkıyorsun.

    Aslında bu delilik ve gülme hali için size çok iyi bir Hippokrates ve Demokritos ile alakalı hikâye anlatabilirim ancak uğraşmak istemiyorum. Belki bir gün hikâye ederim ve hatta yeniden okuma şansım olursa Hippokrates’in kitabını, size inceleme dahi yazabilirim.

    “Nefret ediyorum, ama ne kadar istesem de, nefret ettiğim şey olmaktan kurtulamıyorum.” (Alıntı #47485023 )

    Yukarıdaki her iki paragrafı da ben yazdım. Eğer ki halen okuyorsan bu yazıyı ki muhtemelen okuduğunu düşünmek istiyorum. Melankoli halleri az çok buna benzer. Hüzün zaten işin vazgeçilmezidir. Bunun yanında ise kısa sürede aşırı uç noktalara iniş ile çıkışlarda bu rahatsızlık ile alakalandırılabilir. Hatta çevrene dikkat kesilmen ve en ufak ayrıntıları büyütmende bir işaret olabilir. Uykudan uyanınca dinlenmemiş bir bedeni ile karşılaşmanı da sayabiliriz, keyifli anlarda hüzünlenmekte buna tabidir. Bir genelleme yapılacak ise bu bir depresyondur ve ilgi alanı psikoloji bilimidir.

    Robert Burton İngiliz yazar ve akademisyendir. 17. Yüzyılda yaşamamış ve Oxford Üniversitesi’nde “melankoli” başta olmak üzere birçok bilim dalında araştırmalar yapılmıştır. Aynı zamanda çok imanlı bir din adamıdır. Ancak imanlı kısmını az açmak istiyorum ve ölüm nedenini intihar olması imanını sorgulamama neden oluyor. Buradan ise araştırdığı konunun kurbanı olduğu izlenimini çıkarıyorum. Sonuç olarak yine aklıma gelen ise günümüzde ve geçmişimizde terzi hiçbir zaman kendi söküğünü dikememişti demekten alıkoyamıyorum kendimi.

    “İrade ya da akıl nebati ve hissi olanı kontrol eder ve gem vurur; ya da vurmalıdır zira çoğunlukla insanoğlu arzularına sahip çıkamaz ve onlar tarafından tutsak alınır. Böylece insan tıpkı hayvanlar gibi içgüdüleri tarafından yönetilir ve dizginleri şehvetine ve çeşitli arzularına teslim eder.” (Alıntı #47481259 )

    Kitap Burton’un kendi öz yaşamı, okudukları, gördükleri ve duyduklarının kâğıda dökülmüş halidir. İyi bir gözlemci olduğu inkâr edilemez ve o tarihte günümüze ışık tutacak birçok harika tespitlerini biz okurlarına sunmuştur. Bedeni ruhbilimi ile harmanlamak ve bunu yaparken de modern çağ bilgini havası vermesi ve insan anatomisinin o çağda bu kadar harika bir şekilde betimlenmesini muazzam buldum. Özellikle felsefi yaklaşımları muhakkak okumalı ve üzerine düşünmelisiniz.

    Asıl sorunun kalabalıklar içerisinde yalnız kalmak olduğunu görmekle kalmayıp Hz. Davud ile örneklendirmesi gayet şaşırtıcıydı. Örneğinin doğruluğuna hemfikirim, lakin bu alanın kısalığı beni üzen taraf oldu. Çünkü bundan ötesi insan anatomisi ve harikulade diyebileceğimiz anatominin çalışma hali. Dipnotların aşırı fazlalığı ise okurda konudan kopma gibi durumlar yaratsa da az bir geçmiş bilgisi bunun üzerini kapatıyor. Her şeye rağmen kitap benim için önem arz edecek türde ve saygınlıkta olan bir kitaptı.

    “Biri için sinek ısırığı olarak nitelendirilen şey, diğeri için dayanılmaz bir acı kaynağı olabilir.” (Alıntı #47457018 )

    Kitabım Aylak Adam Yayınları’ndan iki cildin birincisi ve çevirisi gayet yerinde. Zor bir kitap olması ve bazı terimlerin okurlar tarafından bilinmemesi ek birkaç bilgiye uzanmayı gerektirmektedir. Sayfa kalitesi gayet yerinde, kısa bir çevirmen önsözü ile başlayıp, 50 sayfa yazarın şiirsel bir dille yazdığı kitap hakkındaki girizgâhını okuyoruz. Kitabı ve yazım amacını iyice kavradıktan sonra iki bölüm halinde kitap bizlere sunulmaktadır. Birinci başlığa ben hastalıklar ve dışsal faktörler, ikincisine ise anatomi ve diğer şeyler demek istiyorum.

    Sözün özü; melankolinin ve üzerine söylenmiş düşüncelerin tamda düşündüğüm gibi olması ve beni desteklemesi bende ciddi bir heyecan yarattı ve kitabın daha kolay okunmasına sebebiyet verdi. Kitap kesinlikle meraklısına okunulası ve tavsiye edilesidir. Sizde “ben niye böyleyim?” diyorsanız ve duyduğunuz bir oyun havasında dahi hüzünleniyorsanız lütfen okuyunuz.

    Sevgi ile kalın…..

    Size bir hediye ek sunmam sizi, bunu okumanız ise beni mutlu eder.

    “Bu tamburların sesi değil mi? Gece karışmış gündüze, bulutlar neden gri. Keşmekeş olan kaldırımlarda biriken sular bir yandan yıkar pabuçlarımı, kim bu diyarın bekçisi? Sigaranı yakarken rüzgârda durup beklediğin kadar, dikkat eder misin çevrene? Etmem tabi. Bununda tadı değişti, sigara değil zehir sanki. Sen ne bekliyordun ki? Kaldır kafanı göğe, biraz daha bak. Gör sonra seni bu denli deli edeni. Bulutlar neden gri.

    Hey sen şaman tipli, dur bekle! Sana diyorum bekle. Neden ardına bakmadan kaçıyorsun? Bir ayinin son demine mi yetişeceksin? İtme be! Söyle bulutlar neden gri? Takım elbiseli beyler geçiyor üzerimden, sizleri kim bey etti? Bu parayı neden verdin bana? Kurtulmak istersin değil mi benden? Neydi bu kurtulmanın sadakası mı? Saatin kaç para? Kolundaki değil! Seni bir saatliğine kiralama bedeli? Al o zaman şunu şimdi söyle bulutlar neden gri?

    Buz gibi binalarda çalışıyor, taş duvarlar arasında kalmaktan zevk alıyorsunuz belli. Daha çok çalışıp çok para kazanmak istiyorsunuz, neden? Sizi kim bu şekilde makineleştirdi? Ooww bak yeni araba alışmışsın, eskisi eskimiş miydi? Bu kadınlarda çok güzel, söylesene birisi beni de sevebilir mi? Hesabımda bin üç yüz lira var. Kaç sevimlik eder? Birazını ayır ama birde şu bulutlar neden gri?

    Kopuz çalan deli zenci, solaryumdan hiç çıkmadığın belli? Bacağım kadar kolun var, sizin vücutlarınız neden bu kadar iyi? İçimdeki tenya uluyor, sabah ki yemeğini beğenmedi mi? Yine sinirlerim bozuldu, acaba bedeni servise çeksem mi?

    Sıvazladım, bir kere daha sıvazladım. Öteden bağırıyor biri hey dayı hacı, söyle dedim canım taksi. Bineceksen bin kaynıyor her yan müşteri. Hadi be kerkenez, uçarsın yükseklerde bilmezsin bulutlar neden gri?” (İleti #34191347 )