• “yüksek eşitsizlik seviyesi, toplumlar üzerinde istikrarı bozucu etki yapan olumsuz sosyal, ekonomik ve politik sonuçlara yol açabilir; toplumsal huzursuzluk ve güvensizlik doğurabilecek siyasi ve toplumsal kırılmalar yaratabilir."
  • 540 syf.
    ·9 günde·Puan vermedi
    Kazuo Ishiguro, 2017 yılında Nobel Edebiyat Ödülüne layık görülmüş Japon kökenli ancak küçük yaştan itibaren İngiltere’de bulunmuş, orada büyüyüp, eğitimini orada tamamlamış halen de İngiltere’de yaşayan bir yazar.

    Anlatımı, hayatta küçük ve önemsiz görülen anlar ve hikayeler üzerine gördüğüm kadarıyla. Üslubuysa; zarif, mütevazi ve gösterişsiz. Gürültüde kaybolan ince seslerin peşinde. Hayatın sıradan görünen akışındaki küçük ve sessiz anlara odaklanarak, o anlardaki büyüklüğü göstermek istiyor adeta. Bir hayatın roman ya da hikâye edilebilmesi için ciddi kırılmalar veya savrulmalar içermesi gerektiğini düşünmüyor. Üslubu da görüntüsü gibi: sakin ve kırılgan, ancak bir vakar ve gururun da işaretleri var. Dolayısıyla sansasyon ve sarsılmaya alışık, artık zor şaşıran günümüz insanına ‘etkisiz’ gelebilir anlatımı ve anlattıkları. Kitlesi özel sanatçılar vardır, Ishiguro da onlardan. Herkesin sevip de çok etkileneceğini düşünmüyorum.

    Avunamayanlar, absürtlükler içeren tuhaf bir yaşam kurgusunu anlatıyor. Temelinde derin trajediler var ancak yine bunlar Ishiguro’nun üslubuyla, yani kısık sesle ve sakin, gösterişsiz bir biçimde söyleniyor. İletişim ve sevgi sorunu derin trajedilerin odağında yer alıyor anlatılan kurguda. Anne-çocuk, baba- çocuk, kadın-erkek arasındaki iletişim sorunu, sevme beceriksizliği ya da sevdiğini gösterememe… Kendi hayal kırıklıklarını çocuklarında büyüten, çocuklarına inanmayı, güvenmeyi başaramayan anne-babalar… “Yılların telaşlarda bu kadar çabuk geçeceğini” hesap edemeyen, gittikçe sevgisi katılaşan çiftler… Bir de yanındayken özlemek trajedisi. Yani yakınında yaşayıp uzağında olmak… Bunu yaklaşık iki dakikalık şu video çok güzel bir biçimde anlatıyor: https://youtu.be/5MtWOpQPbIQ?t=656

    Kırılanı olduğu yerde bırakmak, onu o zaman iyileştirmemek, derdi daha da devasız hale getiriyor, sonrasında o yara kapanır mı? Çok zor. Şair “söylenmemiş sevda sözleri eksiltir ömrü” demiş, sadece eksiltmez, buruk da kılar.

    Merceği büyütüp bireysel bazda romana bakarsak; kendine yabancılaşma, topluma yabancılaşma, bencillik ve hızla-telaşla geçen modern hayatı görebiliriz.

    Sonuca dair, çıkarımsal bir yaklaşımla bakarsak; herkesi memnun etmeye çalışanın kimseye yaranamayacağı, yaptıklarının hep eksik ve yetersiz kalacağını, sonrasında da yine en çok kendinin mutsuz ve tamamlanmamış olacağını da görebiliriz. Bu da bir sürü yapacağımız çıkarımdan sadece birisi. Bencilliğe, sevgisizliğe dair çok başka sonuçlar da çıkarılıyor. Kurgu çok boyutlu olduğu için bir sürü çıkarıma ve gözleme müsait.

    Anlatıma bakarsak; Ishiguro, mekanla çok ilgilenmiyor. Karakteri soktuğu sıkışık durumla okuru yorarken belki de daha fazla boğmamak adına yolu kısaltıp mekanları saçma ya da fazla rastlantısal olarak birbirine bağlıyor. Böylelikle bir yerin arka kapısı alakasız bir şekilde “aa işe bak” dercesine başka, o an gidilmesi gereken yere çıkabiliyor. Böyle olmasa, uzun bir yol olsa, o an sıkıntılı bir hale gelen karakterle birlikte biz de fenalık geçirebilirdik. Normal bir kurgu olsa, burada daha makul, rahatlatıcı bağlantılar görebilirdik. Karakterin yazar tarafından elinin mantıklı gerekçelerle rahatlatılması, bir nevi yazarın, karakterine, işini biraz daha kolaylaştırarak yardım etmesi gibi. Ancak biz sürekli karakteri tuhaf durumların, enteresan rastlantıların ve yazar tarafından karaktere yapılmış garip kasti yardımların içinde buluyoruz.

    Ishiguro çok boyutlu kurgusunu, post-modern çizgiye daha fazla yaklaştırıp, yeni bir kurmacayı zorlayarak, alışılmış ve makul olanın ötesine geçip absürde bolca temas ediyor. Arka kapakta bundan dolayı baş karakter için: “Kendini olaylara ve çevresindeki insanlara teslim eden belleksiz piyanist, geçmişin ve geleceğin kırılgan bir şimdiki anda çakıştığı sürreal bir dünyaya savrulur” diyor. Kitap kapağına da bu açıdan bakarsak, kapak oldukça anlam kazanıyor. Romanın arka fonundaki piyano ve belleksiz gibi hareket eden, absürtlüğe maruz kalan piyanistin, zaman zaman geçmişi de çağıran hülyalı bakışı…

    DOSTÇA:
    Ne durumdasın? dersen; 100-120 dakika olması gerektiğini düşündüğün 180 dakikalık bir filmi izledikten sonra “Ya aslında… acaba…?” diyor durumdayım.
  • 296 syf.
    ·8 günde·Beğendi·8/10
    Bir Yalnızlık Çoklaması; İsa Hanginiz?

    Yalnızlık en temel acılarımızdan birisidir. İnsanoğlunun dünya serüvenini başlatan ve bitiren yalnızlık hali, aslında insanı insan yapan duygusal gerilimi de içinde barındırmaktadır. İnsanın içine dönüşünü başlatan, bakışlarını dıştan içe çeviren ve sessizliklerine dokunan bir aşamaya ancak yalnızlık ile erişebiliyorsunuz.
    İnsanın kendisini tanıma sürecinin bir parçası olan yalnızlık süreci, kimi zaman insanın kendisini kaybetmesiyle de sonuçlanabiliyor. İnsanın “kendim” dediği parçaların yine kendisi üzerindeki emeği, anıları, acıları ve arzularını bütünlükten uzak bir yalnızlık içinde değerlendirmesi bu yüzden oldukça zor görünmektedir.

    İsa Hanginiz ve Yalnızlık
    “İsa Hanginiz?” romanı bir yalnızlık sürecini süresizce ele almaya çalışıyor. Kurgunun bir zaman etrafında dönmesinden daha çok, bir olaylar dizisi içinde akması romanı daha gerçekçi bir çizgiye taşıyor. Selahattin Yusuf üslubu baştan sona eserin her yanına tütsüler tutuşturmuşçasına sinmiş bulunuyor. Bu elbette ayrı bir lezzetin kapısını da aralamış oluyor.
    Edebiyat, Felsefe, Sanat, Psikoloji… Eserin özellikle bu dört kolon üzerinde yükselmesi, kahramanlarının derinliğinde yalnızlaşan, yalnızlığın derinliğinde kahramanlaşan bir git-gel boyutunu da ortaya seriyor.
    Eser bir guguk sesiyle başlayıp yine o sesle bitiyor. Sanki bir anlık yaşıyorsunuz, sanki yerinizdesiniz de bir hayal görüyorsunuz, sanki biri sizin derinliklerinizdeki şiirimsi heyecanı, sanatımsı duruşu ve psikolojik travmayı bir kaosun içinde ayıklamaya çalışıyor.
    Bir pastanede çalışma isteğiyle çıkılan yolun nerelere ulaşacağını tahmin bile edemezsiniz. İsmi Çaykovski konulan iyi bir Tarkovski takipçisi Sven, Sven’e tutunmuş İsa. “Dünyaya ilişkin taze ve sert tepkileri bırakalı uzun zaman olmuş” İsa, İsa’nın deli-dolu yanı olan Sven ve uzun bir yolculuğun romanı…
    Kapitalizmin çığlık çığlığa kalplerimize bıraktığı bireyselcilik akımına bir set, İsa. Dünyayı çıkar eksenli okumayı bırakmış, çıkarlarına değil yüreğine göre davranmayı kendisine ilke edinmiş. İç çekişmeleri yok değil, fakat o tarafını hep iyiden yanaya kullanmaya devam ediyor.

    Eser içinde Eser
    Sven ile İsa’nın akıl hastanesine düşmesiyle giriftleşen roman, diğer kahramanların tanıtılması sürecinden sonra bir kaçış hikayesine dönüşüyor. Eser içinde eser olan bu yönüyle, farklı bir roman kurgusunun oluşturulduğunu belirtmeliyiz. Akıl hastanesindeki yalnızlıkta kurulan birliktelikle, güven ve samimiyet duygularının özellikle sorgulandığını hatırlatmalıyız.
    Akıl hastanesinden kaçan ekibin sonraki sıra dışı hayatı, çocukluğun özlenilesi Havva ninesi, bütün bir ekibin hayatı yeni gözlerle okuması ve toplum-birey ikilemindeki sıkıntılı yönlerimiz… Bireyden topluma adımlama süreçleri, bu süreçlerdeki kırılmalar ve öze dönüşün her zaman bitmeyen sancısı… Eser bunları ince bir şekilde bütün bu olaylar silsilesinin içinde ele almaya çalışıyor.
    Modern bir derviş İsa. Bir yanıyla Sven, bir yanıyla Burak, bir yanıyla Satılmış, bir yanıyla Umur, bir yanıyla Şakir, bir yanıyla Emre, bir yanıyla Buğra… Gug-gu… Burak elektroşok aldığında bu ses yine tanıdık gelecekti. Bir ses bütün sesleri birleştirebiliyordu…
    Özümüze, Çocukluğumuza, İnsanlığımıza Dönüş
    Havva nine ile geçmişe duyulan özlem ve Anadolu insanının temiz vicdanının huzurlu gölgesi… Modern dünya iliklerimizdeki kanın hemoglobin değerinde oynamalar yaparak bizi güçsüz bıraksa da, biz bir gölgenin altında kendimize gelmeyi bilecek bir sıcaklığı rakamlardan bağımsız olarak bulabiliyorduk.
    Bir psiko-felsefik roman İsa Hanginiz… İnsanı ve acziyetini boşluk bırakmaz biçimde inceliyor. Hangi şart altında bulunursa bulunsun, insanın önce kendisini bulmasının elzem olduğunu belirtiyor: “Özgürlüğümüzü kazanalım, insanlığımızı başaralım Allah’ım. Yardım et.”
    Müzik olmazsa olmaz. İnsanın ruhunu güzelleştiren müziksiz insan ele alınabilir mi? Chopin dinlerken ruhunuzun derinliklerini onardığınızı da hissetmeye başlayacaksınız. Sadece içinizdeki Şeyda’nın kızgın yüzünü değil, bütün acılarınızı çoğaltarak tekleştirmeye çalışacaksınız: “Gerçek müzik bunu- nedense hazin olmaktan başka bir çare bulamadan- ispatlar. İnsanlığı en dalgın anında yakalar ve teşhis eder. İnsan yaşamasını- insanın kulaklarından girerek-teşhis eder. Çünkü yeryüzünün geçiciliğini bilmiştir.”
    “İnsanın en çıplak yanını gözler”i olarak tanımlasa da, ancak kulaklarla gerçekliğin dayanılmaz büyüklüğüne yaklaştırıyor sizi Selahattin Yusuf. Guguk kuşu ötüyor derinden. İsa her an biraz daha gerçeğe yaklaşıyor. İnsan kendisini bekleyen sona hep tanıdık bir sesle yaklaşmaz mı?

    Dil ve Üslup; Sonsöz
    Eserde akıcı bir dil kullanılmakta olup, kavramların derinliğini doyasıya ruhunuzda hissediyorsunuz. Normal bir giriş-gelişme-sonuç romanı değil elinizdeki. O yüzden kafanız karışmadan yüreğinize adımlamanız mümkün olmuyor. Sonunu başına ilmikleyen guguk sesiyle, varlığınızın mağarasında can çekiştiğiniz yerlerinizi bulmanızı sağlıyor eser.
    Altını çizeceğiniz çokça cümle var. Düşünce dünyamızın kısırlığını belirten günübirlik konuşmalarımızın anlık sığ cümlelerini yüzümüze vuruyor yazarımız. Dünyayı şiirsel bir dille okumanın ne demek olduğunu da sizlere sunmuş oluyor.
    Selahattin Yusuf dilinin bütün maharetlerini sunuyor romanında. Çıtayı bu şekilde oldukça da yükseklere çıkarıyor.
  • Eşitsizlik bombası çok da uzak olmayan bir gelecekte patlayacak. Dünyadaki 120 büyük şehir esas alınarak mevcut kent gelişimleri hakkında hazırlanmış BM raporunun uyarısına göre, " yüksek eşitsizlik seviyesi, toplumlar üzerinde istikrarı bozucu etki yapan olumsuz sosyal, ekonomik ve politik sonuçlara yol açabilir; toplumsal huzursuzluk ve güvensizlik doğurabilecek siyasi ve toplumsal kırılmalar yaratabilir. ". ZENGİNLER VE YOKSULLAR ARASINDAKİ FARK ÇOK BÜYÜK VE DERİN.
    Zygmunt Bauman
    Sayfa 94 - Habitus Yayıncılık
  • İngilizler, İtalyanlar yahut Fransızlar sadece İslâm topraklarını işgal etmediler; aynı zamanda klasik İslâm geleneğiyle irtibatını koparmış siyasî ve fikrî elitler ürettiler.