Kajin, Ağır Roman'ı inceledi.
24 May 04:06 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

YAPISAL İNCELEME

    Ağır Roman

             Ağır Roman Adlı Kitabın Özeti


     Metin Kaçan’ın ilk romanı olan “Ağır Roman”, İstanbul’un varoş mahallelerinden biri olan Kolera’da Gıli Gıli Salih isimli karakterin çevresinde geçenler üzerine kurulmuş bir hikâyedir. Romanın başkarakteri olan Gıli’nin çocukluk, gençlik ve olgunluk döneminin anlatıldığı “Ağır Roman” özellikle Metin Kaçan, karakterlerinin kullandığı yerel dili anlatıcı olarak da tercih etmiştir.

     Kolera mahallesi şehrin merkezine çok yakın olmasına rağmen, kültür yapısı bakımından şehirden oldukça farklıdır. Kolera’nın kendine özgü bir yapısı bulunmaktadır. Kolera’da birçok farklı etnik gruba ait insanlar bir arada yaşamaktadırlar: Rumlar, Süryaniler ve Müslümanlar. Hikâyeye konu olan kişiler genelde esnaflık yapmaktadırlar. Demirciler, hurdacılar, tamirciler, marangozlar vb. Gıli’nin babası olan Yıkık Köprülü Ali de esnaftır. Yıllar evvel askerliğini yaptığı Kolera’ya memleketini geride bırakıp eşi ve çocuklarıyla taşınmıştır. On üç yıldır aynı dükkânda berberlik yapmaktadır. Geçen bu süre zarfında Berber Ali, Kolera’ya her açıdan uyum sağlamıştır. Sadece Kolera’nın tehlikeli yaşamıyla mücadele etmemiş, aynı zamanda renkli gece hayatına da kendini kaptırmıştır. Eşi İmine’nin, kendisinin çapkınlığına engel olmaması için şehrin çok kötü olduğunu ve dışarı çıkarsa başına birçok olayın geleceğini söyleyerek pencere kenarına bağımlı yaşamasına neden olmuştur. Gıli ve abisi Reco babalarının otoriter tavrı yüzünden çocukluklarını yaşayamamaktadırlar. Arkadaşları oyun oynarken onlar hayat mücadelesine girişmişlerdir. Gıli, babasının yanında çalışmaktadır. Abisi Reco ise sanata ilgi duymaktadır. Bu yüzden Berber Ali’den çok azar işitip dayak yemektedir.  

     Kolera’nın gecesi ve gündüzü çok farklıdır. Geceleri pek çok yasadışı olay yaşanmaktadır. Bu olaylara sebep olarak kullanılan uyuşturucuyu gösterebiliriz. Uyuşturucu kullanımı mahalleli için son derece normal bir davranış olarak göze çarpmaktadır. Hatta bu durum mahallede ölen kişiler için yapılan helvalara uyuşturucu madde karıştırmaya kadar gitmektedir

     Gıli Gıli Salih’in kendisine örnek aldığı kişi Kolera’nın kabadayılarından Arap Sado’dur. Arap Sado, zenginden alıp fakire dağıtan, hapiste, hastanede veya zor koşullarda yaşamaya çalışan düşkün, yetim ve öksüzlere yardım eden ve bu sayede mahallede itibar gören birisidir. Bir gün mahalleye dadanan yazarın yengeç herifler diye tabir ettiği birkaç kötü niyetli kişi Arap Sado’ya tuzak kurup onu öldürürler. Sado ölmeden önce namını ve her şeyini Gıli’ye bıraktığını söyler. Gıli berberlikte pek de başarılı değildir. Babası ona eğer berberlik yapmayacaksa başka bir zanaat öğrenmesi gerektiğini söyler. Geçen sürede Berber Ali, oğlunun berberlik yapamayacağına kanaat getirip, onu marangoz Mimi Usta’ya teslim eder. Orada da tutunamayan Gıli, soluğu yakın arkadaşı Tilki Orhan’ın da çalıştığı Fil Hamit’in tamirhanesinde alır. Gıli’nin arabalara karşı ayrı bir tutkusu vardır. Kısa zamanda Fil Hamit’in sayesinde zanaatında ustalaşır. Hatta Hamit Usta, bir gün onaramadığı bir araba için Gıli’den yardım dahi ister. Arabayı onarmak için tutya madeni gereklidir. Gıli bu madeni nereden bulacağını çok iyi bilmektedir. Şair Adam Mickiewicz’in heykelinin bir bacağı artık yoktur. Gıli acemi hırsız süsü vermek için heykelin bacağını eğri büğrü kesmiştir. Heykelin parçalarını eriterek arabanın çamurluğuna eklerler. Çamurluk kısa zamanda onarılmıştır. Berber Ali, her akşam Gıli’nin ellerini kir pas içinde gördüğü için onu azarlamaya devam eder. Bu azarlamalardan Gıli’nin abisi Reco da nasibini alır. Bu duruma artık dayanamayacağını hisseden Reco evi terk edip şehre gider. Berber Ali, bir gün kendisinden hoşlanan Madam Eleni’yle dükkânda perde arkasında ilişki yaşarken, eşi İmine’nin ona yemek getirmek için iş yerine girmesiyle yakayı ele verir. Karı-koca soluğu karakolda alırlar. Komiser, evrak işleriyle uğraşmanın çok zor olduğunu İmine’ye belirtip, ondan kocası Berber Ali’yi affetmesini ister. İmine kabul eder. Fakat hiçbir şey artık eskisi gibi değildir. Bu arada Gıli’de tamirhaneden ayrılıp bitirim olmayı seçer. Katiller, esrarkeşler, satırcılar ve psikopatlarla arkadaşlık kurar. Kısa zamanda manyelcilik ve aynacılık gibi kötü işlerde ustalaşır. Bitirimlik konusunda Şair Baba’dan ders alır. İki oğlu da evi terk eden İmine, saldırganlaşır. Berber Ali, eşi İmine’yi eski haline dönüştürmek için birçok yol dener fakat başarılı olamaz. Son çare olarak İmine’yi hapa alıştırır. Hap etkisini gösterir. İmine artık haplar sayesinde sürekli bir köşede uyuklamaktadır.

     Bir gün Fil Hamit’in tamirhanesinde çıraklar oksijen kaynağını kullanarak kaynak yapmaya çalışırlar. Bu çok tehlikelidir fakat bir şekilde bu işi öğrenmeleri gerekmektedir. Karpit kazanının basıncı yükselince Fil Hamit’in dükkânında patlama meydana gelir. Çıraklardan biri kaçmayı başarırken diğeri saklandığı tuvalette yanarak can verir. Gıli büyük bir kahramanlık örneği sergileyerek üst katta bulunan Tilki Orhan ve Gaftici Fethi’yi yaralı olarak, çırağı da ölü bir şekilde kucaklayarak dışarı çıkarır. Gıli artık mahallede kahramanlık mertebesine ulaşmıştır. Berber Ali’de oğlunun kahraman olmasından dolayı oldukça gururludur. Gıli, bu kurtarma operasyonu sonrasında oldukça bitkin düşüp bayılır. Uyandığında mahalleye yeni taşınan Tina’nın yatağındadır. Aralarındaki ilişki de böylece başlamış olur. Reco şehirde bir arkadaşının evinde yeni bir hayat kurmuştur. Fakat Kolera’yı en çok da Gıli’yi özlemektedir. Kolera’da her gece faili meçhul cinayetler işlenmektedir. Gıli mahalleliye katili polisten önce bulacağına dair söz verir. Eğer bulamazsa Arap Sado’dan yadigâr kalan namı ve şöhreti yerle bir olacaktır. Gıli, sevgilisi Tina’yı Fil Hamit ile yakalar. Bu arada Imine’nin durumu günden güne kötüleşmektedir. Berber Ali, İmine’nin mahallede adlarını kötüye çıkaracak bir şey yapmasından korktuğu için mahalleyi terk ederek şehrin güzide bir yerine taşınırlar. Artık namusuyla çalışmamaya karar verir ve berber dükkânında gizli gizli uyuşturucu ticareti yapmaya başlar. Eski dostu Eleni, Berber Ali’den yüz bulamayınca olayları abartarak polise anlatır. Polis, Ali’ye işkence yapar. Bu işkenceler sırasında Ali delirir ve ölür. Ancak yazar onun ölümünden doğrudan bahsetmez.

     Gıli için her şey kötü gitmektedir. Annesi çıldırmış, babası ölmüş, abisi ise uzun zamandır ortalıkta gözükmemektedir. Artık son bir işi daha kalmıştır bu hayatta. O da Kolera Canavarı da denilen mahalle halkını teker teker öldüren seri katili bulmak ve öldürmektir. Şanslı bir günündedir. Katili bulur fakat katil hiç ummadığı biri çıkar. Mahallenin tatlıcısı Taner’dir katil. Kolera Canavarının iki kulağını da keser. “Gıli Gıli” lakabı da buradan gelmektedir. Arap Sado’dan miras kalan sustalıyla bileklerini keserek intihar eder.




Bakış Açısı

Anlatıcı

Yazar gözlemci bakış açısını kullanıp olaylara bir kameraman gibi yaklaşsa da yer yer kahramanın iç sesi olarak konuşur.


Örnek: Gıli Gıli Salih

   ‘’Gıli’nin terbiyeli bakışlarını yere dikip sert bir hayale daldığı sıra, kırık şırıngaların gölgesinde büyüyen Kolera’nın çocukları, marangoz Mimi Usta’nın dükkânına doluşup tahta oyuncak yapması için yalvarmaya başladılar.’’(Sayfa 6)

Yazar her şeyi bilen, gören, sezen her yerde bulunan ilahi bir niteliktedir. Anlatıcı olarak bazen iç monolog bazen bilinç akımı yöntemlerini kullanmıştır.  

Bakış Açısı

Romanın bakış açısı gözlemci bakış açısıdır. Başkarakter Gıli Gıli Salih’i ve diğer kişileri ve olayları, nesneleri gözlemci bakış açısı ile anlatır.

  Olay örgüsü

    Roman; Gıli Gıli Salih düzleminde kurulmuş bir anlatıdır. Gıli Gıli Salih, yaşadığı yerde yani Kolera’da kendine yer edinme çabası içerisindedir. Kolera’da yaşam tehlikeli, insan hayatı ucuzdur. Her gün birilerinin öldürüldüğü, birilerinin tacize, tecavüze uğradığı, uyuşturucu madde kullanımının hat safhada olduğu bir yerdir.

   Romanda, öykü edilerek anlatım yoluna gidilmiştir. Ağırlıklı olarak Gıli Gıli Salih, Mina, Berber Ali ve Reis karakterleri üzerinde durulmuştur. Karakterlerin özellikleri gerçek hayattan izler taşımaktadır. Psikolojik sorunları olan, aileleri ve çevreleri ile ilişkileri kötü olan tipler seçilmiştir.

   Roman genel olarak, Gıli Gıli Salih karakteri çerçevesinde şekillenmektedir. Gıli Gıli Salih’in, Arap Sado’ya özenip, onun yolundan giderek kendisine saygı duyulmasını, Kolera’nın kabadayısı olmak istediğini anlatmaktadır.

  Roman Karakterleri

Gıli Gıli Salih

  Romanın başkarakteridir. Kendisine yeni bir hayat kurmaya çalışmaktadır. Arap Sado öldürüldükten sonra Kolera’nın kabadayısı olur.

Tina

 Gıli Gıli Salih’in âşık olduğu kadındır. Aynı zamanda seks işçisidir.

Berber Ali

 Gıli Gıli Salih’in babasıdır. Kolera’nın berberidir.

İmine

 Gıli Gıli Salih’i annesidir. Akıl sağlığını kaybetmiştir.

Reco

 Gıli Gıli Salih’in abisi.

Gaftici Fethi

 Kolera’daki hırsızların başıdır. Entel giyinmeyi sever.

Tilki Orhan

 Gıli Gıli Salih’in çocukluk arkadaşıdır. Eşcinseldir.

Şenol

Gıli Gıli Salih’in çocukluk arkadaşıdır.

Puma Zehra

Ayaklı gazetedir. Kolera’da olup-biten her şeyi haber veren kişidir.

Madam Eleni

Berber Ali’nin dost hayatı yaşadığı kadındır.

Fil Hamit

Gıli Gıli Salih’in ustasıdır. Araba tamircisidir.

Reis

Kolera’yı haraca bağlayan serseridir.

Mimi Usta

Marangozdur.

Tıbı

Mahallenin fakiridir. Atıyla birlikte yaşar (Şermin).

Karakterlerin çoğu kitap içinde geçer fakat bir vasfa sahip değillerdir. Erser daha çok ana karakter üzerinde durur. Romanda birçok karakterin fiziki görünüşünden ve karakterinden söz dilemez. Belirgin herhangi bir özellikleri mevcut değildir.

Zaman

    Metin Kaçan, Ağır Roman’da kesin zaman kavramlarını kullanmamıştır. Olayların geçtiği zamanı romanın içinde yer alan gerçek dünyadaki olaylardan çıkartmak mümkündür. Olay örgüsü ve anlatılan zaman örtüşmektedir.

     ‘’Ustura zamanının kapanıp jilet devrinin başlamasıyla sinirleri hayli gergin olan Berber Ali, Salih’in tamirhanedeki puştun, pezevengin yanında çalışmasına bozulup her akşam oğluna öğütler vermeye başladı.’’ (Sayfa 43)

    ‘’Gaftici Fethi, zengin semtlerin birinden arakladığı aletle mahallede gözükünce, Kolera’da günün adamı ilan edildi.’’(Sayfa 46)

    ‘’Aya gidildiğine bile inanmayan softaların televizyonu kabullenmeleri yine Fethi’nin sayesinde oldu.’’(Sayfa 47)

Yine yeniden bir monolog. Öznesi ben gibi sen olan, yüklemi çoktan bayılmış, derin uykular içinde, bir yerlerde. Uzak ülkeler gibi kelimeler arası boşluklar, derin alınan soluklar üç nokta görevini üstleniyor. Soru işareti de ünlem işareti de hatta diğer bir çok işaret bir noktanın üstüne yüklenmişler. Anıları taşımak için ağır; açıklamak için hafif, bunun gibi tıpkı. Yıldızlar kadar parlak, insanlıktan yıldız yılı uzaklıkta, belki ürkek, belki de mutlu. Ayrı çokça. Yanıp sönen, parlayıp kaybolan ben gibi. Ben gibi her şey.. biraz kırık, biraz dağılmış yine de sihir gibi.

Burak harman, İntihar'ı inceledi.
21 May 03:01 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Adından da anlaşılacağı gibi melankolik ve bir o kadar da realist düşüncelere sahip bir kitap intihar. Genç yaşta intihar eden bir dostuna arkasından seslenir bir biçimde yazılan kitap; aslında hem intihar ettikten sonra geride kalanlarla empati yapıp intihar ettiğini hem de intihar gibi bencilce,korkakca, yılmışca bir davranışın tüm özelliklerinin farkında olmasına rağmen bu sebeplerden dolayı intihar etmediğinin bir belgesini hazırlamış adeta.yazarin kitap bittikten 10 gün sonra intihar etmesinin sebeplerini, satır aralarına ve kitabın bütününe aktaran yazar belki de dostuyla değil,geleceğe giderek intihar eden kendisiyle bir monolog içindedir. Özetle bana göre hacminden çok daha büyük düşüncelere sahip, Fransız edebiyatının tozlu raflarında çok parlayamamis nadide bir eser. Okumanızı ve ölüm hakkında ( her gün TV lerde gördüğümüz intiharlar, ölen yakınlarınız, geride kalanlariniz) daha romantik bir bakış açısıyla bakmanizi öneririm.

DESTİNA ÖYKÜ, Hadrianus'un Anıları'ı inceledi.
12 May 17:34 · Kitabı okudu · 23 günde · Beğendi · 9/10 puan

Hadrianus; Roma İmparatorluğunun Hatay ve Suriye valisi iken tartışmalı bir şekilde (Askerlerin maaşını artırma sözü vererek) Roma İmparatoru olarak tahta çıkmış en sevilen 5 imparatorundan üçüncüsüdür.

Roma imparatoru olarak görev yaptığı 21 yıl 11 aylık görev süresi boyunca kendisinden önceki ülkenin topraklarının genişletilmesinden ziyade stoacı yönetime karşılık getirdiği ciddi reformlar ve eserler sayesinde sevilen bir imparator olmuştur. Bu özelliğinden dolayı Marguerite Yourceanar'ın ilk kez 26 yaşında eseri yazmaya başlayıp daha sonra aradan yaklaşık 15 yıl sonra kitabı tekrar yazmaya başlaması İkinci dünya Savaşı'ndan çıkan bir dünya için haklı olarak çok önemli bir yere sahip olduğunu düşünüyorum. Ülkesini savaşlardan ziyade reformlarla, yasalarla, şehirlerde yaşayan insanların hayatını kolaylaştırmak açısından yapmış olduğu eserlerle gelişimine önemli katkılarda bulunan bir imparatordur.

Hayatının tüm ihtişamına, gösterisine rağmen kendisinden sonra gelecek imparator için yazmış olduğu mektubun kendisi ile hesaplaşmasını, hatalarını ve kendi doğrularına yer vererek önemli tavsiyelerde bulunduğu monolog şeklinde ilerleyen bir devlet adamının yaşayacağı önemli anlara dair buna kendi ölümü de dahil olmak üzere çok kapsamlı bir anlatım üzerinden Yourcenar farkı ile kitabı sadece okumak değil kitapta bahse konu olan o döneme ait yerlerin bir kısmını da görerek okuduğum için kendimi şanslı hissettiğim bir okuma oldu benim için. Burdur Ağlasun da bulunan Hadrianus sayesinde bambaşka bir şehir olan, o dönemin gözde şehri Sagalassos Antik Kenti'ni görünce ne demek istediğimi anlayacaksınız. Kitabı okumayı düşünen herkese keyifli okumalar, keyifli gezmeler dilerim şimdiden .

tükenirdi monolog
kaçarken içine düştüğüm kara toplum
big bang sonrası büyük yalnızlık bilinmeyeni
saçlarında titreyen iblisler karartırken güneşi
üstüste gömülürken
saydam yaşamlar
bir yankı duyulurdu hiç'likten
bütün yalnızlıklarınızın ilenci
korusun çoğulluklarınızı
cinnet koyun erdemin adını
maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın
hepiniz mezarısınız kendinizin..

Nilgün Marmara

Ferdi Bişkin, Düşüş'ü inceledi.
11 May 23:24 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 7/10 puan

Parisli bir avukatın kendini değerlendirişi, şehirli modern insanın ikiyüzlülüğü ve bu ikiyüzlülüğünü kendini haklı görerek ve birazda itiraf ederek ortaya koyuşunun romanı. Kitapta çok fazla aforizma cümlesi var. Kitabın baş karakteri Avukat Jean-Baptiste Clamence'nin cümlelerini okurken 2017 yapımı The Square (Kare) filmindeki Christian karakterini anımsadım. Bu filmde de bir sınıf çatışmasından bahsediliyordu. Romanın monolog tarzındaki anlatımını beğendim. Olayların içindeki baş karakter dışındaki kişilerin hiçbir konuşmasına şahit olunmuyor ama baş karakterin cevaplarından soruları anlayabiliyoruz. Bir yüzleşme kitabı olmuş.

Elif Altun, Milena'ya Mektuplar'ı inceledi.
11 May 23:03 · Kitabı okudu · 11 günde · Puan vermedi

Kitap tamamen monolog oldugu icin okurken biraz zorlandim, karis tarafin ne yazdigini dusunerek okumak epey darlayan bir durum. Muhakkak okunmasi gerek diyemem.

Göksel Göktürk, İçimizdeki Şeytan'ı inceledi.
 08 May 20:01 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

İncelemenin başındayken yazayım uzun bir inceleme olacak, modern toplumun bu evresinde değerli vakitlerinizi böyle incelemelerle harcamak yerine doğrudan kitabı alıp okumanızı tavsiye ederim ve muhtemelen, hatta kesin olarak bu incelemeden daha faydalı olacaktır. Yine de kimin neyi okuyacağı hürriyetine karışmak üzerimize vazife değildir.. İyi okumalar.

Nerden başlayayım, ne yazayım bu kadar güzel bir romanı yazan bir kişiden sonra ne diyeyim o romanla ilgili bilmiyorum..

Emin olduğum tek şey şu sanırım Sabahattin Ali’nin en iyi romanını, Türk Edebiyatı’nın da olmazsa olmaz romanlarından birini okudum. Şimdi bu satırları acaba okusam mı, nasıl kitaptır merak ediyorum diye okuyan varsa şu an aniden bu boş cümleleri bırakıp bir an önce okumaya başlasın. Ve ancak okuduktan sonra ne demek istediğimi anlayabilirsiniz. Buradan sonrasını okumayanlar devam etmesin ki kitapla ilgili her şeyi okurken öğrenip okurken hissetsinler.

Normalde kitapları okuduktan bir süre sonra onlarla ilgili incelemeler yazarım ki, duygularımın esiri olup iyi veya kötü eleştirilerimi yansıtmayayım ki nispeten her zaman genel geçer bir yoruma ulaşayım. Ama bu sefer öyle yapmak istemiyorum, kitaptan o kadar etkilendim ki yaşadığım dünyadan uzaklaşıp o dünyaya geçmek istedim. Bundan ne kadar korksam da oradaki karakterlere bürünmek istedim. Tabi eğer bu kadar etkilenmemin sebebi baş karakterin yani Ömer’in kişisel özellikleriyle, karakteriyle, düşündükleri ve yaptıklarıyla aramdaki ilginin had safhalarda olması değilse..

Birkaç cümle önce söylediğim gibi nerden başlayayım bilmiyorum, kitabı birçok açıdan değerlendirebilirsiniz; Karakterleri tek tek ele alıp inceleyebilirsiniz, karakterlerin yaşantılarını inceleyebilirsiniz, anlatılan içtimai ortamı inceleyebilirsiniz, Türkiye’nin 1940’lardaki ekonomik kültürel iklimine bakabilirsiniz, psikolojik ve nihayet edebi okumalar yapabilirsiniz. Ama benim bunları belirlemek kadar bunlardan herhangi birisini layıkıyla yapabilecek bir kapasitem olmadığı gerçeği de yine bu satırları yazarken aklımdan çıkmıyor. Bu düşüncelerle sadece küçük bir bakış açısıyla kendi anladıklarımı hayata dair çıkarımlarımı buraya yazacağım.

Roman, Ömer’in arkadaşı Nihat’la kafa açıcı konuşmasıyla başlıyor gibi görünse de aslında Ömer’in vapurda Macide’ye ilk görüşte aşk dediğimiz mefhumla vurulmasıyla başlıyor. Nitekim bir çoğumuzun başına gelen ve halen gelmekte olan bunun gibi dünyayı daha yaşanabilir yer haline getiren böyle bir olayı kendimde yaşamaktan mutluluk duyuyorum. Ama romandaki ilginçlikler bu noktadan sonra başlıyor. Ömer hepimizin değil de büyük çoğunluğumuzun yaptığı gibi çok güzel insanmış, aşık oldum galiba ama yapacak bir şey de yok deyip arkasını dönüp giden birini anlatmıyor. Konuşma niyetiyle adımını attığı an hayatın ona “Sen elinden geleni yaptın, sıra bende” deyip güzel bir tesadüfler silsilesi sunmasını anlatıyor.

…Bir sürü olaydan sonra Macide ve Ömer 2 günlük tanışıklıktan sonra bir şekilde birbirlerine muhtaç bir halde beraber yaşamaya başlıyorlar. Bu arada Macide 19, Ömer 25 li yaşlardalar. Bu iki insanın hikayesini anlatıyor işte kitap. Kitabı tekrar burada özetleyip bu yazıyı daha fazla sıkıcı hale getirmeden karakterler hakkındaki eleştirilerime geçmek istiyorum.

Sevgili başkahramanımız Ömer ile başlamak istiyorum. Başlangıçta tanıdıkça daha çok sevdiğim, sevdikçe kendimden daha çok merhaleler bulduğum bu genç delikanlı insana ara ara tebrikler ara ara lanetler yağdırdım. Kitabın sonunda yaptıklarıyla bir nebze de olsa içime su serpti ama yine de bu ona olan kızgınlığımın çok küçük bir parçasını bile geçirmiş değil. İçerisinde bulunduğu mutluluğu kendi elleriyle alıp yok eden bir insana sinir olunmadan nasıl anlatılır bilmiyorum onun hakkındaki düşünceleriniz. Hayatın sana verdiği lütfu, senin de değerini bildiğin bir çiçeği nasıl böyle soldurabilirdin bilmiyorum. Ama Macide ne yaptıysa sonuna kadar haklıydı. Ve kusura bakma ama o hapishaneden çıkmadan ilmeği boğazıma geçirir çeker giderdim bu dünyadan. Yazacağım söyleyeceğim çok şeyler var ama bunların bir monolog olmasından ziyade diyalogla ortaya çıkmasını daha hoş buluyorum diyelim.

Macide.. Uğruna yaşamlar alınacak, yaşamlar verilecek Macide.. Dünyada tek bir iyiliğin kaldığının en somut göstergesi Macide.. Senin gibi biriyle tanışmak isterdim.. Çok üzüldüm yaşadıklarına, hala da üzülüyorum ve üzerimdeki şu an ki tesirini göz önüne alırsam hayatımın sonuna kadar geçmeyecek ama bana çok güzel şeyler öğrettin, bunlar için teşekkür ediyorum.

Düşündüm ki yazmakla bitiremeyeceğim söyleyeceklerimi o yüzden biraz daha kısa kesip romandan Hayat adına çıkardığım en önemli birkaç dersi yazıp bitiriyorum.
BU KİTAPLA BİRKEZ DAHA AKLIMA KAZINAN VE HİÇBİR ZAMAN UNUTMAMAM GEREKEN ŞEYLER:

1) Sevgisiz ve mümkünse aşksız bir ilişkiye başlama ama sevginin de tek başına bir ilişkiyi devam ettirmek için yeterli olduğunu sanma. Ve bir ilişkiyi sadece aşk ve sevgi üzerine kurma.
2) İlişkilerinde parayı ve ekonomik sıkıntıları önemseme. Ta ki gerçekten de para sıkıntısı çekiyorsan büyük bir ilişkiye başlama. En kötü durumda bile hayatını devam ettiremeyeceğin bir yola girip kendi üzüntünün yanına bir başkasının hüznünü ekleme.
3) Kadınların her zaman çalışmasından yana ol ve mümkün olduğunca çalışan bir kadınla evlenmeye bak, bak ki evlendiğin kadın başta olmak üzere hiçbir kadın, dünyada kendisini en yakın göreceği eşine yani kocasına bile muhtaç olmadan yaşayabileceğini bilsin, kimseye muhtaç olmadan kendi kararlarını kendi versin. Değil namerde, merde bile muhtaç olmasın.
4) Eşine yaralarını göstermekten korkma, ona güçlü görünmeye çalışma ne olursa olsun ona anlat ve ondan hiçbir şeyi saklama.*
5) Arkadaşlarını iyi seç ve kaç yıllık arkadaşın olursa olsun, eğer evlendiysen veya evlenmeden önce eşinin arkadaşların hakkındaki düşüncelerini önemse.
6) Eşini sadece sevme, onu sadece öpmeyi koklamayı düşünme. Onu herkesten ve her şeyden çok merak etmeyi aklına kazı. Her zaman aklına ilk gelmesi gerekenin onun olduğunu unutma.
7) Tanıştıktan veya evlendikten bir süre sonra yaşadıklarınızı, sevginizin nasıl başladığını nelerle mutlu olduğunuzu unutma. Geçen zamanın önce seni sonra sizi sıradanlaştırmasına, herkesleştirmesine izin verme ve özellikle bu kuralı her koşulda hatırla.
8) Eşinle gideceğin ortamları iyi seç.
9) Başarılı olamadığında, yenildiğinde, kaybettiğinde, yıkıldığında suçu başkalarına veya başka bir takım şeylere atmadan sorumluluğun sadece sana ait olduğunu bil.
10) Ve son olarak, hiçbir zaman eşini kendinden iğrendirme ve ondan iğrenecek duruma gelme eğer kendini böyle bir durumda bulduysan da, 2 satırlık gururunla çekip gitmesini bil.

Liliyar, Dost Yaşamasız'ı inceledi.
 06 May 11:36 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

"Çocuksun!"
Büyüksü, bilgicimsi soğukluğunla olur şey değilsin sevgilim..
.......
Daha ilk cümlede okuru öykünün ortasına mıhlayan, fazlasıyla orijinal, şaşaadan sıyrılmış yalın dili, kendine çeken havasıyla bir Vüs'at Bener klasiği..

Bir kitabı okurken öncelikle aradığım şey beni düşünmeye zorlamasıdır. Yazar bunu öyle üstü kapalı yapıyor ki çok sade kelimelerin arasında görkemli bir anlam gizlenmiş, okuyucuyu bekliyor.
..........
O'nun satırlarındaki tadı bir kere alınca, bu yolculuk daha da zevkli bir hale geliyor. Öylesine güzel anlatıyor ki bizi bize, bu tavır bir tür bağımlılık yapıyor.
..........
Birçok öyküden oluşmuş bu kitapta en çok Dost adındaki öyküyü sevdim. Buzul Çağının Virüsü 'nde zirveye çıkan anlatımının doğuşunu bu öyküde bulmak mümkün.
Yazara monolog tarzı çok yakışıyor. Bir başka güzel anlatıyor kendi kendine konuşurken :))
..........
Uzun olmayan, bağlaçsız, eksik ve devrik cümleler..
Konuşmalarla aynı anda hisleri de verebilmesi okuru sıkı sıkı öyküye bağlıyor.
Okur okumaz hissediyorsunuz ama anlamak için çaba lazım..

Semih, Bitik Adam'ı inceledi.
 04 May 17:47 · Kitabı okudu · 4 günde · 8/10 puan

Thomas Bernhard’ın okuduğum üçüncü kitabı oldu. Gerçekten de çok ilginç bir adam bu Thomas Bernhard. Okunacak binlerce kitap olmasa düşeceğim peşine ve bütün kitaplarını tek tek okuyup o karmakarışık beyninin içerisine gireceğim; ama ne yazık ki buna şimdilik vaktim yok. Bir gün kafayı kırarsam, ilk peşine düşeceğim yazarlardan birisisin Bernhard!

Öncelikle yazar ile ilgili yaptığım araştırmalarda ve şimdiye kadar okuduğum üç kitabında da kahramanlar sakatlar, yaşlılar, yalnızlar, kaybedenler ve zihinsel rahatsızlıkları olan kişiler arasından seçilmiş. Bernhard ile yapılan bir röportajda ise bütün kahramanlarının kendisinden birer parça olduğu bizzat Bernhard tarafından ifade edilmiş. Kitabın konusunu açıklarken bu konuya örnekler vererek gerekçelendirme yapmak istiyorum.

Kitap upuzun bir monologdan oluşuyor. Bu monolog içerisinde anlatıcımız, Mozarteum isimli üniversitede(Mozarteum Üniversitesi Thomas Bernhard’ın gittiği üniversitenin adıdır.) ve ardından Horowitz kursunda öğrenim gören üç piyano virtüözü(Thomas Bernhard birkaç yıl müzik eğitimi almıştır.) ekseninde, hırs, kıskançlık, ölüm gibi konuları ele alıyor. Bu üç arkadaştan en zeki ve başarılı olanı Glenn Gould’dur. (Gerçek bir kişidir ve piyano virtüözüdür aslında; ama Bernhard ile hiç tanışmamış.) Gloud’u ilk kez piyano çalarken gördüklerinde yine piyano virtüözü olma heveslisi olan Wertheimer o anda umutsuzluğa kapılır ve hevesi kırılır. Çünkü Mozarteum’un Gloud’dan sonra en yeteneklisidir ve dünya çapında bir piyano virtüözü olabilir aslında; ama asla onun dehasına erişemeyecektir. Wertheimer yıkılır ve anlatıcımız olan yazar da soğukkanlı bir şekilde yenilgiyi kabul eder. İlerleyen zamanlarda anlatıcımızın arkadaşları olan Glenn eceliyle ölür, Wertheimer ise intihar ederek yaşamına son verir. İşte anlatıcımız bir lokantada otururken bunları düşünüyor ve bizlere anlatıyor. Bizler de düşünmekten zevk aldığını ifade eden Thomas Bernhard’ın beyin dalgalarından bu arkadaşların başlarından geçenleri okuyoruz.

Öncelikle yazar ile ilgili yaptığım araştırmalarda ve şimdiye kadar okuduğum üç kitabında da kahramanlar sakatlar, yaşlılar, yalnızlar, kaybedenler ve zihinsel rahatsızlıkları olan kişiler arasından seçilmiş. Bernhard ile yapılan bir röportajda ise bütün kahramanlarının kendisinden birer parça olduğu bizzat Bernhard tarafından ifade edilmiş. Kitabın konusunu açıklarken bu konuya örnekler vererek gerekçelendirme yapmak istiyorum.

Kitap upuzun bir monologdan oluşuyor. Bu monolog içerisinde anlatıcımız, Mozarteum isimli üniversitede(Mozarteum Üniversitesi Thomas Bernhard’ın gittiği üniversitenin adıdır.) ve ardından Horowitz kursunda öğrenim gören üç piyano virtüözü(Thomas Bernhard birkaç yıl müzik eğitimi almıştır.) ekseninde, hırs, kıskançlık, ölüm gibi konuları ele alıyor. Bu üç arkadaştan en zeki ve başarılı olanı Glenn Gould’dur. (Gerçek bir kişidir ve piyano virtüözüdür aslında; ama Bernhard ile hiç tanışmamış.) Gloud’u ilk kez piyano çalarken gördüklerinde yine piyano virtüözü olma heveslisi olan Wertheimer o anda umutsuzluğa kapılır ve hevesi kırılır. Çünkü Mozarteum’un Gloud’dan sonra en yeteneklisidir ve dünya çapında bir piyano virtüözü olabilir aslında; ama asla onun dehasına erişemeyecektir. Wertheimer yıkılır ve anlatıcımız olan yazar da soğukkanlı bir şekilde yenilgiyi kabul eder. İlerleyen zamanlarda anlatıcımızın arkadaşları olan Glenn eceliyle ölür, Wertheimer ise intihar ederek yaşamına son verir. İşte anlatıcımız bir lokantada otururken bunları düşünüyor ve bizlere anlatıyor. Bizler de düşünmekten zevk aldığını ifade eden Thomas Bernhard’ın beyin dalgalarından bu arkadaşların başlarından geçenleri okuyoruz.

Thomas Bernhard'ın yazdıkları, hipnotize edici ve bir insanın beyninden geçen düşüncelerin kendisi kadar hızlı. Bernhard, tam olarak "dilinin kemiği olmayan bir deli." Çekinmiyorum kendisine deli demekten. Çünkü kesinlikle deli olduğuna kalpten inanıyorum. Bence o cümleler ve o gözler asla normal bir insanın cümleleri ve gözleri olamaz. Mutlaka Bernhard'ın beyninde bizimkinden farklı bir şeyler var. İnanılmaz gürültülü bir zihne ve tehlikeli birçok düşünceye sahip olduğu belli. Açıkçası çok etkilendim kendisinden ve röportajlarında kullandığı her bir kelimeden...

İnsan beyninin yapamayacağı tek bir şey vardır, o da düşünmeden durabilmek. Bir insan düşünmeden duramaz. Bu mümkün değildir. Peki saniyede kaç tane düşünce birden kafamızdan geçebilmektedir? Eminim bu sorunun cevabına birçoğumuz benzer bir şekilde, saniyede birden çok düşüncenin beynimizden geçebileceği şeklinde cevaplayacaktır... Peki o zaman soruyu değiştirelim. Düşünce hızını ölçmek mümkün müdür? Bir kimsenin bir şeyin hızını belirleyebilmesi için, öncelikle başlangıç ve bitiş noktalarını tanımlaması gerekmektedir. Düşünce ise, bilimsel olarak duyumsal bilginin alındığı andan bir eylemin başlatıldığı ana kadarki zihinsel etkinlikler olarak tanımlanmaktadır. Yani bir düşünce hızını ölçebilmek için duyumsal bilginin alındığı an ile eylemin başlatıldığı an arasındaki zihinsel etkinlikleri ölçmek gerekir. Maalesef bu durum şimdilik bilimsel olarak mümkün değil. İşte Thomas Bernhard'ın yazdıkları da tıpkı burada anlattığım gibi, adeta birer düşünce dalgalarıdır. Bu sebeple;

1- Bernhard'ın cümleleri nerede başlar ve nerede bitecek asla anlaşılamamaktadır.

2- Tıpkı düşünce dalgalarında olduğu gibi farklı ihtimaller sürekli Bernhard tarafından düşünülerek aynen olduğu gibi değiştirilmeden uzun uzun, fazla fazla, tekrar tekrar yazıya geçirilir. Bu da doğal olarak sık tekrarlı ve uzun cümleleri ortaya çıkarır.

3- Düşüncenin başlangıç ve bitiş noktaları belirlenemediğinden Bernhard'ın paragrafları da tıpkı düşünce gibi bir şekilde başlar ve asla bitmek bilmez.

İnanın daha çok fazla şey söylemek istiyorum Bernhard araştırmam ile ilgili; ama uzun uzadıya yazıp sizleri sıkmak istemiyorum. Sadece bu kitabın kapağına lütfen dikkatli bir şekilde yakından bakın. Bu adam normal bir adam değil. Ve eminim siz de fark edeceksiniz. O andan sonra neden Bernhard'ı, cümlelerini, gözlerini ve beynini bu kadar derinden incelediğimi anlayacaksınız...

Thomas Bernhard’ın daha önce değinmediğim bir diğer ilginç yönü ise, şiirleri tiksindirici bulması. Adam açık açık şiirlerden tiksiniyorum diyor. Ayrıca uzun uzun betimleme yapan yazarlardan ve kitaplardan da nefret ediyor. Çünkü bunu gereksiz buluyor. Hepimizin doğayı ve etrafımızı gördüğünü, bir başkasının gelip bize çevremizdeki şeyleri anlatmasına gerek olmadığını ifade ediyor. Önemli olanın düşünceler ve düşüncelerin aktarılması olduğunu söylüyor.

Bu arada bu kitap Bernhard’ın site içerisinde en çok okunan kitabı. Fakat ben bu kitabın daha çok okunmasına sebep olarak, diğer kitaplarına nazaran daha az virgüllü cümlelerin, dolayısıyla daha kısa cümlelerin bulunmasını görüyorum. Çünkü diğer okuduğum iki kitabında da nokta işaretine rastlamak pek mümkün değildi. Bu eserinde ise cümleler o kadar uzun değil ve nokta işareti kullanmaktan kaçınmamış. Aslında bunun ana nedeni, diğer iki kitabın çevirmeninin Esen Tezel; bu kitabın çevirmeninin ise Sezer Duru olması olabilir. Çünkü iki farklı çevirmen tarafından yapılan çeviri, Thomas Bernhard’ın karmakarışık dilini de hesaba katarsak, müthiş farklı sonuçlar ortaya çıkarabilir. Açıkçası bu konuda çok yetkin olmadığımdan kesin kanıya varamıyorum; ama çevirmenlerin farklı olduğu bu kitabı okurken hemen fark ediliyor. Benim tercihimi soracak olursanız, ben önceki kitaplarındaki uzun cümleli Bernhard’ı, dolayısıyla Esen Tezel’i tercih ederim. Çünkü Bernhard’ı Bernhard yapan upuzun ve beyin yakan cümleleri…

Her okuduğumda farklı ufuklara yelken açıyorum Bernhard’la. Böyle, nerede ne diyeceği asla belli olmayan “deli” bir yazarı tanıyor olmak da beni mutlu ediyor. Bir sonraki okuyacağım Bernhard kitabı olan Eski Ustalar’ın siyasi konulara da değinen bir kitap olduğunu bildiğimden bu yazımın içerisinde siyasi görüşlerine ve yasaklanan tiyatro piyeslerine değinmeyeceğim. Onu da bir sonraki yazımda anlatırım. Ne de olsa anlatacak çok şey var Bernhard ile ilgili…