• İşte fenomenoloji. Bilincin, yalnız başına, kendi kendisiyle sürdürdüğü sonsuz monolog(...)
  • HUGO 26 yaşında,1828 yılında yazmış bu kitabı. Paris’te giyotine mahkum edilen bir mahkumun içe dönüşünü kaleme almış ve ‘ monolog ‘ bir eser koymuş ortaya. Yazar bakımında, genç yaşta yazılmış olan dev bir eser olurken, okurları için de hala çok ilgi çekici bir romandır. Hikayesinde çok ölçülü nükteleri ve karışmayacak sayıda ki karakterleriyle, meramını en güzel dille ifade etmiştir. İnsanların birçoğu, Paris denince hayal alemine dalıyorsa da, ölüm cezasının fransız halini, avrupa karanlığını bu romanda görebilirsiniz.
  • Bilinç akımı (courant de conscience) ve iç monolog (monologue intérieur). Roman üstüne yazılmış yazılarda bu iki kavrama sık sık rastlanıyor. Kimi zaman öyle rastlanıyor ki okur bunların bambaşka, birbiriyle ilgisiz şeyler olduğu sanısına kapılabiliyor. Çünkü bakıyorsunuz, Tolstoy üstüne yazılmış bir yazıda bu yazarın yapıtının iç monologlarla geliştiği belirtilirken, Virginia Woolf’un yapıtlarını ele alan başka bir yazıda bilinç akımından söz edilmekte. Daha genel olarak, Doğu Avrupa eleştirmenlerinin “iç monolog”, Batı Avrupa ve Amerika eleştirmenlerinin “bilinç akımı” sözcüğünü kullandıkları söylenebilir. Bir ara bende de bu iki kavramın apayrı şeyler olduğu sanısı uyanmıştı. Yine de tam bir yargıya ulaşamıyordum. Sonra bir gün, Tamara Motilova’nın Recherches Internationales dergisinde yayımlanmış bir incelemesini okuyunca aydınlandım.
    İç konuşma yöntemine XIX. yüzyılın ilk yarısındaki büyük gerçekçilerin (Stendhal, Puşkin) yapıtlarında rastlamaya başlıyoruz. Kişioğlunun düşüncelerinde sözlerine göre daha içtenlikli olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Bu gerçek, romancıyı, kişilerin düşünce ve duygularını daha iyi ortaya koyabilmek için iç monolog yöntemini kullanmaya götürmüştür. Yüzyılımızda iç monologun biraz da Tolstoy’un etkisiyle büyük gelişme gösterdiğine tanık oluyoruz.
    Tamara Motilova, Fransa’da, Batı Almanya’da, Birleşik Devletler’de iç monologun bilinç akımı deyimiyle adlandırıldığını söylüyor. Bilinç akımının XX. yüzyıl düzyazısının bir özelliği olduğunu ve gerçek anlamda Virginia Woolf’la başladığını ileri sürenler de var. Bu bir bakıma bilinç akımı yönteminin burjuva edebiyatının bir özelliği olduğu anlamına geliyor.
    Oysa, sanırım, bütün gerçekçi edebiyatın bir özelliği olarak görmek daha doğru olacak. İki yöntem arasında bir nitelik ayrımı değil, olsa olsa bir basamak ayrımı var bence: İç monolog yönteminde yazarın kendisi olarak kaldığı durumlar da söz konusu; bilinç akımındaysa yazar yerini bütün bütüne roman kişisine bırakıyor. Ama bu da yapay bir ayrım. Bilinç akımı yönteminde de, roman kişisinin gerisinde duran yazarın kendisi değil midir? Bilinç akımında, romanın, Freud’un “derinlikler psikolojisi”ne olacağını söylemek yetmiyor.[14] Sözgelimi Tolstoy’da, Çernişevski’nin dediği gibi, iç monolog, psikolojik hayatın en gizli devinimlerine ışık tutmuyor mu?
    Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway’ini ele alalım; romanda Londra yüksek sosyetesinden yaşlıca bir bayanın bir günlük hayatı anlatılır, bu arada sürekli olarak bilinç akımına başvurulur: Geçmişe dönmek, parça parça anılar, yüzler, belirsiz kalan sözler, imalar konfet gibi savrularak romanı geliştirir. Joyce, Ulysses adlı yapıtında daha da ileri gider, yöntem daha çok çağrışıma bağlanır ve noktalama işaretlerini bile silip süpürür. Bu deneylerle Tolstoy’da, Hemingway’de, Thomas Mann’da beliren iç monologlar arasında bir işlev ayrımı var mı? Şöyle denebilir belki: Bilinç akımı yöntemi bir noktada daha derinleşmeyi sağlıyor, iç monolog ise romanı yayma olanağını sunuyor. Denebilir mi? Çünkü bu kanıya yöntemlerin değil, yöntemleri kullanmış yazarların niteliklerini gözlemleyerek varıyoruz.
    Şöyle de diyebilir miyiz: Bilinç akımı yöntemini uygulamış yazarlar yalnızca bireyin derinliklerine iniyorlar, çevre öğeleriyle fazla uğraşmıyorlar, bireyi biraz da soyut olarak ele alıyorlar, iç monologcular ise toplum gerçeklerinin içine bireyin psikolojisini de sızdırıyorlar. Bu da olmadı bence. Tolstoy, bilinç akımı yöntemini kullansaydı başka türlü mü yazacaktı Anna Karenina’yı? Woolf “ben iç monolog yapıyorum” deseydi Mrs. Dalloway başka türlü mü olacaktı?
    Ayrım yazarların ayrımı galiba. Bunun için en doğrusu şöyle bir tanım yapmak: Bilinç akımı, iç monologun “klinik vakalar”da kullanılmasıdır.
  • Yekta Kopan'ı da tanımış oldum. Kitabın ismi ilgimi çekmeseydi yine erteleyebilirdim.Yedi farklı öyküden oluşuyor. ( Şey, Afrika'dan Çok Güzel Hayvanlar Geldi, Üç Korner Bir Penaltı, Newton' un Üçüncü Yasası,Joker , Er Ryan'ı Kurtarmak, Yedi Derste Vicdan Muhasebesi)
    Kitabın adını son öyküden almış.İç monolog, diyalogları, gündelik yasamdan sözcükleri çok sevdim. Hatta sesli güldüğüm yerlerde oldu. Üslubunu birazda Alper Canıgüz'ün üslubuna benzettim. Ya da üst üste okuyunca öyle oldu bilemiyorum. Beklediğim gibi değildi ama yine de bırakmadım , sanırsam keyif aldığım bölümler sayesinde bitirdim. ;)

    Herkese keyifli okumalar dilerim.
  • "HER DURUMDA ÖZGÜR KİMLİĞİMİZİ KORUYABİLMEK ANCAK EDİMLE SÖYLENEBİLECEK ŞU İKİ SÖZCÜĞE BAĞLI: YİNELEMEYE HAYIR. "

    Adalet Ağaoğlu'nun Zaman-Mekan-Kurgu uyumunda zirveye çıktığı "Dar Zamanlar" üçlemesinin son kitabı
    "Hayır..."

    Üçlemenin ilk kitabı Ölmeye Yatmak'da bir otel odasında ölümü bekleyen, Bir Düğün Gecesi'nde çok fazla görünmeyen Tezer ve Ömer'in anlatımıyla okuduğumuz Aysel, Hayır...'da tekrardan ana karakter olarak karşımıza çıkıyor.

    Kitap, Aysel'in "Hayatı Savunma Biçimleri ve Hayatı" adlı yurt dışında yapmış olduğu çalışmasından dolayı Özerk Millî Kültür Kurumu tarafından verilecek ödülü alacağı günün sabahına uyanmasıyla başlıyor.
    Sabah-Akşamüstü-Gece-Gündoğumu-An. olmak üzere 5 ana bölümden oluşuyor.

    Hayır...'ın anlatı zamanı, bir günü kapsıyor, günün her ânı geçmişle bağlantılı olduğundan bir dairesel döngü içerisindeyiz.
    Zamanın kurgulanışından ise şimdi-geçmiş-gelecek’i senkronize bir biçimde okuyoruz.
    ""Ama cancağızım, an'lar yazılamaz ki. O da değişir, yakaladığın an' da başka bir şeye dönüşür.. "(syf:268)

    Kurgusal olarak karmaşık olmasından dolayı okunması epey zor olan kitap bir anılar ve düşler silsilesi. Kitabın ilk sayfalarını okurken hangisi gerçek hangisi düş diye kendinize sormadan edemiyorsunuz ancak sayfaları çevirmeye başladıkça bunun pek bir önemi kalmadığını zaman-mekan-kurgu zincirlemesinin içinde kaybolmaktan hoşnut duyuyorsunuz.

    Zaman dilimi olarak bir belirsizlik söz konusu ancak 1980'ler döneminin sonu olduğu aşikar, ana karakterimiz Aysel bu dönemi Nükleer Çağın Değerleri adlı bir dönem olarak nitelendiriyor. "Nükleer bir hayatın henüz başlarındayız ... Şu kamyonun arkasından püsküren kara duman da ... Mazot ucuzmuş ... Hayatlar da gitgide ucuzluyor."(syf:96)

    Bilinç akışı, İç monolog ve Geri-Dönüş teknikleri diğer iki kitapta olduğu gibi Hayır...'da oldukça fazla, ayrıca Yannis ve Layana adında iki tane kurgusal karakter mevcut kitapta.
    Kitap, Ölmeye Yatmak ve Bir Düğün Gecesi gibi edebi tat anlamında doruk noktasında.

    Kitabın genel teması bir "BAŞKALDIRI" niteliğinde olup yaşam biçimlerine ve dayatmalara nasıl ve ne biçimde "hayır" denilebileceğidir. Toplumsal düzeni ve yabancılaşmayı sorgulayan, Aydın kesimin gelmiş olduğu son durumdan yakınan, nükleer ve teknolojik devrimi eleştiren Aysel'in sürekli söylediği sözcük "HAYIR..."

    "AYNILAŞMAYA HAYIR. AYNILIĞA HAYIR. YİNELEMEYE HAYIR..."(syf:273)


    Üçlemenin son kitabı Hayır... ile Dar zamanlar serisini bitirmiş bulunmaktayım.
    1137 sayfa süren bu serüven boyunca her sayfayı keyifle okudum,edebi tat bakımından doruk noktasına ulaştım. 1938'den başlayarak 1980'ler dönemin sonuna kadar olan Türkiye dönemini toplumun farklı kesimlerinin gözünden okuma fırsatı buldum.Cumhuriyet dönemi aydını Aysel'le, intihar ve içki arasında kalmış sanatçı Tezel'le, toplum tarafından yalnızlaştırılmış Ayşen'le ve daha nice farklı ve güzel karakterlerle tanıştım.
    Her sayfada kalemine hayran kaldığım Adalet Ağaoğlu'nun
    Dar zamanlar üçlemesini tüm kitapseverlere tavsiye ederim,keyifli okumalar...
  • Fındık kabuğu’nu #polisiyeseverlergrubu arkadaşlarım ile Birlikte Ian McEwan Fidanı bünyesinde okuduk. Çok sürükleyici çabucak okunan bir kitap olduğunu söylemem ama kesinlikle etkileyici ve farklı bir okuma deneyimi.

    Hikayenin esas konusu ihanet, komplo , cinayet planları ve bunu adım adım takip eden anne karnındaki Fetüs, ama neredeyse filozof bir fetüs. Annesinin ve çevredeki herkesin konuşmasını algılıyor, radyodaki haberleri dinliyor ve üzerine yorumlar yapabiliyor. Neredeyse alkolik olan annesi sayesinde içkiler konusunda bile gayet bilgili :(

    Kitabı okurken zaman zaman acaba anne karnındaki tüm ceninler gerçekten böyle mi bu kadarını anlayabiliyor ve hissedebiliyor mu diye düşünüyor insan. Belki de doğmadan önce hepimiz çok zeki, duygusal ve düşünsel yetenekleri muazzam olan varlıklardık, doğduğumuz andan itibaren bunları yavaş yavaş yitirdik..

    Başkahramanımız olan Cenin, annesi Trudy ve işe yaramaz, çıkarcı amcası Claude’ın yasak ilişkisine ve bir şair olan babası John’u öldürme planlarına şahitlik ediyor, elbette buna engel olmak istiyor ama neler yapıp yapamayacağını okuyarak görün derim..

    Bize tüm hikaye bu ceninin gözünden anlatıldığı için monolog ilerliyor , bazı arkadaşlarımın monolog yazılmış hikayeleri tercih etmediğini biliyorum ama bu onlardan biri olmayacaktır eminim
  • Türk Edebiyatı'nın en güzel giriş cümlelerinden biriyle açılıyor Bir Düğün Gecesi;
    "İNTİHAR ETMEYECEKSEK İÇELİM BARİ!"


    "Dar Zamanlar" üçlemesinin ikinci kitabı olan Bir Düğün Gecesi, 68 kuşağının bir üyesi olan Ayşen ile 12 Mart İhtilali'ni düzenleyen generallerden birinin oğlu olan Ercan'ın düğünüyle başlıyor.

    Kitap, 12 Ana bölüm ve 12 alt bölümden oluşmakta, Üçlemenin ilk kitabı Ölmeye Yatmak'da ana karakter olan Aysel bu kitapta anlatıcı konumunda değil, Aysel'in kocası Ömer bölümlerin çoğunda anlatıcı durumunda, Aysel'in kardeşi Tezel, yeğeni Ayşen ve Ömer'in eski öğrencisi Tuncer'de bazı bölümler de anlatıcı olarak görünüyor.
    Bir Düğün Gecesi 3-4 saatlik bir zaman diliminde geçmesine rağmen şimdi ve geçmiş tekniğini kullanarak yer yer bize karakterlerin gözünden geçmişe de götürüyor.
    Bilinç akışı tekniğinin muazzam kullanıldığı kitapta, genel anlam da çok fazla iç monolog ile de karşı karşıyayız.

    Edebi değer anlamında Ölmeye Yatmak'a göre daha yatkın, aynı zamanda karakter çeşitliliğinin fazla olması ve sahneleme tekniğinin ilmik ilmik kullanılması ilk kitaba göre daha güzel bir edebi keyif bırakıyor.

    12 Mart döneminden sonra yazılan kitap, düğüne gelen konukların farklı toplumsal sınıflara mensup olması,toplumsal yapıyı incelemesi ve 70'ler döneminin toplum düzenine ışık tutması anlamında bir dönem kitabı niteliğinde.
    Ordu-Siyaset ilişkisini, 12 Mart döneminden önceki Öğrenci hareketlerini,Sol-Sağ ayrımını,burjuva toplumunun değişimini yarı-gerçek bir belgesel niteliğinde okuyoruz hem de düğüne gelen karakterler üzerinden analiz ediyoruz.

    Dar Zamanlar üçlemesinin ilk kitabı Ölmeye Yatmak'ı okurken çok keyif almıştım,Bir Düğün Gecesi'nde ise aynı duyguları yaşadım ve çok keyif aldım, beni edebi anlamda çok tatmin etti kitap.
    Üçlemenin son kitabı Hayır...'ı da okumak için sabırsızlanıyorum,ismi dâhi çok merak uyandırıcı.

    Son olarak en sevdiğim alıntı ile kapatıyorum tüm kitapseverlere tavsiye ederim, Keyifli okumalar...

    Ama şuramda bir bulantı. Gitmiyor, geçmiyor. İnsanlar arasında durmadan mikrop gibi yayılan bir hastalığın bulantısı bu. Kuşku ve güvensizlik. Bunları böyle böyle düşünmek zorunda kalışım... Yoklaya yoklaya yaklaşmak herkese. Şu anlamda ya da bu anlamda.(syf:86)