• insanın kendine sorduğu özel sorulara verdiği farklı cevapların oynandığı monolog tiyatro oyununa 'gece' denir..

    ve aydınlık yarın kadar şeffaf karanlık barındırır..
  • Bu kitap hakkında yazılacak çok şey var. Nereden başlayacağımı bilemedim.

    İzninizle önce kitabı genel değerlendirip ardından kendi bakış açımla (-ki, bu kısmın epey farklı olacağını düşünüyorum) değerlendirmeyi planlıyorum.

    Kitap, Albert Camus’nün 1956 yılında yayımlanmış romanıdır. Gerçi monolog (dinleyicilere bir kişinin anlattığı) demek daha doğru sanırım.

    Konusu kısaca, Jean Baptiste Clemence adındaki bir avukatın bir barda (Amsterdam’da) karşısına çıkan bir ya da birkaç kişiye anlattığı (aslında kendisiyle hesaplaşıyor) birbirinden kopuk olaylardan oluşuyor. Clemence’i modern insan olarak gösterip Avrupa’nın modern insanını onun ağzından ‘Onlar gazete okurlar ve zina yaparlar.’ şeklinde (birkaç yerde geçiyor) eleştirmektedir.

    Kitabın başında Clemence’i iyi bir insan şeklinde gösteriyor. Yakışıklı, çekici, doğa tarafından torpil yapılmış bir adam olarak anlatıyor. Ve bu özelliklerini kadınları elde etmek için çokça kullanıyor. Kitap ilerledikçe karakter oldukça değişik görünmeye başlıyor. Burada kesmeliyim. Kitabı açık etmemek gerek.

    Şimdi kitaba kendi açımdan bakmak istiyorum. Acaba Camus, kitabı böyle değerlendireceğimi bilse yazar mıydı? Bence kesinlikle yazmazdı. Hatta (tabirimi mazur görün) kafa göz dalabilirdi bana.

    Kitabı okumadan hemen önceki bir tarihte agnostik (Tanrının varlığına veya yokluğuna inanmak için yeterli veriye sahip olmadığımızı kabul eden inanç. Ateizmden farklı olarak Yaratıcı’nın varlığını tamamen reddetmeyen fakat bu konuyu düşünmeye gerek olmadığını savunan düşünce tarzı) bir arkadaşıma 'Eğer cennet ve cehennem yoksa, yani ödül veya cezanın olmadığı farz edilirse, insan denen yüksek ego sahibi ve kendinden başka kimseyi kolay kolay düşünmeyen canlı için her şey mubah değil midir?' diye sordum.

    Şöyle bir açıklama getireyim öncelikle. Ben, Yaratıcı’nın varlığına ve birliğine inanmış bir insanım. Keza yaptığım doğruların ödülü olduğu gibi cezalarınında olacağına yürekten inanıyorum. Fakat bu, bile beni zaman zaman durdurmuyor. Bazen unutuyorum, bazen unutmuş gibi yapıyorum, bazen de günahını bile bile cezasına razı olma pahasına yapıyorum. Ben şu halde kendi nefsimi (ya da ego, benlik vs, siz nasıl derseniz) buyur etmeyi başaramazken ‘inanmayan’ bir insanın kendini tutması nasıl mümkün olur? Ben yaptığım her şeyin görüldüğüne eminken, tamamen kendi başına olan bir insan nasıl kendini tutabilir?

    İşte bu soruları arkadaşıma yönelttim ve sağ olsun içtenlikle yanıtladı. Onu da tutan bir şey varmış. Vicdan! Yani (kendi inancıma göre konuşuyorum) Allah onları da kendi başına bırakıp istedikleri gibi davranmalarına fırsat vermeyecek bir ölçü ile yaratmış. Ve bu, onları gerçekten bağlıyor (hepsini değil tabii).

    Şimdi tersini de düşünelim. Ben nasıl oluyor da inanmama rağmen günah işleyebiliyorum. Belki Allah affeder diye. Belki de nefsimin azgınlığı aklıma üstün gelip zaman zaman yenildiğim için. Onlar (dışladığımı düşünmeyin, insan insandır) nasıl oluyor da hiçbir ceza yokken keyiflerine göre yaşayamıyorlar? Cevap: VİCDAN!

    İnancı olmayan ne insanlar görüyorum. Terbiyeli, merhametli ve iyi kalpli. Tam tersi inancını gözümüze sokan fakat yüzünden şirretlik akanlar da var. O zaman insanı içine göre değil, görünene göre değerlendirmek lazım belki de. Zira düşüncesi onu, davranışı bizi ilgilendirir. Biraz kitabın dışına çıkmış oldum, bağışlayın lütfen. Hemen topluyorum.

    Ve kitap bu konudaki düşünceme tuz biber oldu. İnanmayan bir adamın vicdanının baskısının altındaki çöküşü ya da yazarın deyimiyle ‘düşüş’ü. Şükür ki (yine kendi inancıma göre konuşuyorum) Yaratıcı bu et parçalarına (ben de dahil) vicdan eklemiş.

    Bakış açımı zenginleştirmesinden dolayı Albert Camus’nün bu kitabını okuduğum için müteşekkirim.
  • - Hangi kuyruğa girerseniz girin, diğeri daha hızlı ilerler...
    - Takım çalışması, sorumluluğu başkasına atmak için en ideal modeldir...
    - Fırsat, genellikle en uygunsuz zamanda kapıyı çalar...
    - Eğer herşey gibi herkes karşı taraftan size doğru geliyorsa yanlış yoldasınız demektir...
    - Bir şeyi herkesin anlayacağı kadar açık anlattıysanız, mutlaka anlamayanlar vardır...
    -Dükkandaki ayakkabı ayağınıza uyuyorsa, mutlaka en çirkin ayakkabıdır...
    Doğru kararlar tecrübenin ürünüdür... Tecrübe , yanlış kararların ürünüdür...
    - Hayat ancak geriye doğru giderek anlasilir. Ancak hayat ileri doğru yaşanır...
    - Bir şey parçalamak, onu birleştirmek ten kolaydır...
    -İki monolog bir, diyalog etmez
    - Bir komite , birden fazla midesi olan ve bir tanem Beyni olmayan bir yaratıktır...
    - Aradığınız bir şeyi hemen bulmanın kestirme yolu, başka bir şeyi aramaktır...
    - herkesi memnun etmek isterseniz, kimse memnun olmaz...
    - Bir işte vazgeçilmez adam olmayın... Vazgeçilmezseniz , terfi de edemezsiniz...
    - Eğer son dakika Olmasaydı, hiçbir önemli iş yetiştirilemezdi...
  • İnceleme yazmak zor iş, her kitap bitirince yazmak istediğim ama beceremediğim bir olay.Ve tabi bir de Necip G. 'nin harika incelemesini #33610374 okuduktan sonra daha da zor oldu, yazacak başka bir şey kalmamış. :)
    "Açılır kapanır kapıdan girerken kovboy filmlerini anımsadım. Amerikan barın taburelerine tünemiş, viskilerini yudumlayan, kıçlarındaki kolt tabancaları sarkık kovboylarla karşılaşacağım sanki." bu incelemeyi paylaşırken hissettiğim tam da buna benzer iştee :) içeriye giriyorum ama sizinle karşılaşmak ayrı bir duygu...

    Etkinlik için sevgili Liliyar 'a ve ısrarla okutturduğu için Hatciş 'ime çoook teşekkür ederim.

    Evet bu kitaba başlayınca ilk öyküden kocamaaan bir yazarla tanıştığımı farkettim. Anlattıkları bize çok uzak konular değil, yaşamın içinden, yaşamın ta kendisi... Ama tarzı işte, bu oldukça farklı daha önce hiç okumadığım bir tarz. Ön yargıyla yaklaşsam da çok beğendim.
    Kapan, bilinç akışı tekniğiyle yazılmış 21 öyküden oluşuyor. Karşımdaki tabureye oturmuş, elinde sigara, gözleri uzağa dalmış da bana öyle anlatıyormuş gibi yaşamdan öykülerini... Ölüm oldukça ön planda, depresif, karamsar hikayeler var, ki tam da okul öncesi bana uygun oldu.
    "“Nen var Halil?” “Siz yazarmışsınız öyle mi?” Bulut Hanım yaydı anlaşılan. “Verseniz de okusak kitaplarınızı.” “İçin kararır Halil! Aşk meşk arama bende.”"

    Araştırıp tanınması, okunması gereken bir yazar Vüs'at Orhan Bener. Size araştırdığım siteden birkaç alıntı ve link bırakıyorum.
    ...Hikâyelerinde günlük yaşamın ayrıntılarına dikkatli bir gözlemcilikle eğilir ve ruh çözümlemelerine geniş yer verir. Gündelik olaylarla bilinçaltında birikmiş yaşam parçalarını birleştirir...
    ...Orhan Koçak, yazarın tekniğinin bilinç akışı değil de “iç monolog” olarak adlandırılmasının daha doğru olacağını, hatta bunun da o kökensel bölünmenin önemini ve şiddetini açıklamaya yetmeyeceğini söyler...
    ...Ayşegül Yüksel, oyun yazarı Vüs’at O. Bener’in, tıpkı Shakespeare ve Beckett gibi, yapıtlarını insanın “ölüm”e yazgılı oluşunun getirdiği “anlamsız varoluş” açmazına odakladığı görüşündedir. Hem toplum yaşamının getirdiği erdemli davranışlara tutsak hem de ölümlü olduğu gerçeğiyle yaşamak zorunda oluşun insanın dramı, açmazlarla dolu zor bir bireysel ve toplumsal yaşamı sürdürürken de “ölüm”ün sürekli olarak insanla alay ettiğinin bilincinde olmaya yoğunlaştırır. Bilinci bu duruma isyan ederken duygularının, vicdanının ve nesnel koşulların sarmalı içinde yuvarlanıp giden insan, Hamlet gibi, hep kendi kendisiyle hesaplaşır...
    ( http://www.biyografya.com/biyografi/3676 )

    Son olarak nedir şu bilinç akışı tekniği?

    Kişinin aklından geçenlerin birinci kişi ağzından yansıtılmasıdır. Bu teknikle yazar; kahramanın, hayatı, nesneleri, etrafında gördüğü şeyleri nasıl algıladığını, bir bilinç yansıması eşliğinde aktarır. Derin, soyut ifadelerden meydana gelir.
    Bilinç akışı tekniği, genellikle iç çözümleme ve iç konuşma tekniği ile karıştırılmaktadır. İç çözümleme anlatıcı-yazarın araya girerek kahramanın duygularını, düşüncelerini okura aktarmasıdır. İç konuşmada ise yazar aradan çekilir, aktarma görevini bırakır; okura roman kişisinin zihnini bir sinema gibi seyrettirir.

    Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Vüs'at O. Bener'i tanımayan kalmasınn!
  • Bir avukat üzerinden monolog tarzı ilerleyen roman insanın olduğu konumdan aşağı inişini yani düşüşünü kendisini yargılaması ile insanlarında kendisini yargılar hale gelmesini anlatıyor bir nevi... Kendi gözünde mükemmel olan bir insan bile geçmişini anımsadığında; başarısızlıkları, yozlaşmışlıkları ve çarpıklıkları kolayca görür aslında bu durum bir nevi insanın kendi ile yüzleşmesidir... Clamence'nin pişmanlıklarında ve eleştirilerinde her insanın kendini bulacağı ya da ona hak vereceği bir nokta mutlaka olacaktır... sonuçta hepimiz düşüşünü hazırlayan ve ona hazırlanan insanlar değil miyiz...
  • "Yahu ne diyor bu kitap?!" demek için efsane bir öneri: Biri, hiçbiri, binlercesi. Küçük harflerle yazılıp özel isim olmaktan kurtarıldıklarında, olan ile görünen arasındaki incecik çizgide dolaşacak kadar cesur, gerçeği göreceli hale getirecek kadar cüretkâr ve sosyal bilimcilerin hâlâ üzerinde gezinip durdukları kimlik ve varoluş problemini kurcalayacak kadar ikilem meraklısı bir romana dönüşür. Birimiz, hiçbirimiz, ve nihayetinde binlercemiz. Aslında tamamıyla biz. Pirandello’nun az kalsın Nihilizmi idealize edecekken, insanın budalalığı ile merhametini tuhaf bir şekilde yoğurup turnusol kağıdına dönüştürdüğü romanı. Bitirdikten hemen sonra kitabın kapağına yazdığım gibi, “Tanımadan Tanımlamanın Kitabı.”

    Olay, yirmi sekiz yaşında, ayna karşısında bütün olağan haliyle kendisine, aslında o yaşına değin gördüğü fakat dikkat etmediği kendisine bakarken karısının gayet sıradan, fakat yine yalnızca o ana değin sıradan olan uyarısıyla burnunun hafifçe sağa doğru eğik olduğunu söylemesiyle başlar. Bir şekilde bedenleri üzerinde oynamalar yapanlara alışkınızdır, ancak ansızın hatırlatılacak bu detay o andan itibaren hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını göstermişti. Burnundaki olağan eğikliği kaşlarının harflerin üzerine bıraktığımız ^ gibi çatıya benzer olması, yetmezmiş gibi bacaklarından birisinin de hafifçe paralel olmasını öğrenmesi için evlenip bir karısının olmasına elbette gerek yoktu ve zaten bu tarz bir söyleyiş yazarın kaderci mantığa olan mesafesini iyiden iyiye kapatmak demek olacaktı. Ancak işin garip, dahası, olağandışı olan tarafı kendisinde olduğunu zannettiği şeylerin aslında bir başkasının gözünde hiç de zannettiği gibi olmadığını, herkesin gözündeki kendisinin hem yorumlayan nezdinde hem de başkaları nezdindeki kendisinden de ayrıca farklı olduğunu keşfetmesi için yıllarca beklemesi, bir ayna ve bir de karısının olması gerektiriyormuş.

    Aslında kitabın vurgusunun bütünüyle Goffman’ın yaptığı “benlik” ve benliğin gündelik hayattaki sunumu olduğunu söylemek zor değil, fakat bu sadece kolaycılık olur. Kaldı ki Goffman, kişinin -aktörün ya da Pirandello’nun gözüyle “birimizin”- idealize edilmiş rollerimiz amaçlarımız ile örtüşmediği zamanlarda gerçeği ve amaçları saklayabilme lüksümüzün olduğunu, olayları olduğundan daha da önemsiz gösterme girişimine haiz olduğumuzu iade eder. Roman boyunca ise bu mümkün değildir. Goffman’ın bireyin çevreyi, zamanı ve ilişkileri değerlendirip idealize ettiği noktaları Pirandello daha çok çevrenin, zamanın ve ilişkilerin insanı idealize edip tekrar iade ettiği şeklinde tasarlar: öyle ki karısı Dida için Gengé olan Vitangelo, hakikatte sadece baba yadigarı olan Quantorzo için Vitangelo’ydu. Okurken pek tabi roman başında alelade bir insan olan Vitangelo, roman ortalarına doğru açıkça bir “deli”, roman bittiğinde ise kendisine hiçbir isimle hitap edemediğim herhangi birisi oluverdi. Yani kaşla göz arasında biri iken hiçbiri, hiçbiri iken binlercesi olup çıkıvermişti.

    Tam da bu andan itibaren Nihilist izler taşıyan roman, akışını kelimeleri birer şey’e dönüştürerek sürdürmekten geri durmaz. Kelimelerin birinci ağızdan çıktıktan sonra ulaştığı her bir kimse için yeniden tercüme edilip algılandığı gerçeği, onlara anlatıcının içindeki gerçekliğin görülemeyeceği müddetçe bilinmezliklerini koruyacağı, dolayısıyla birbirini anladığını zanneden kimselerin ancak hayal gördüklerine varan acımasız fakat keskin bir yargıyla sonlanır. Fakat Pirandello’nun idealize ettiği kelimelerin biri için, binlercesi için taşıyacağı anlamlar farklı farklı ve her birisinin yine anlatıcının kendisinden menkul olacakları, böylece mutlak doğrunun olmayacağı iddiası doğruysa, o halde savaş suçu işleyen iki yıkıcı güçten hangisinin “yanlış yaptığını” söyleyebiliriz? Kitap boyunca bu soru kendi kulağımızı durmadan tırmalar ancak bu duruma sevinmek gerekir çünkü daha feci bir soru henüz akla gelmemiştir: “o halde terör suçu işlediğini ilan ettiğimiz anda, iddia ettiğimiz gerçekliğe ne kadar güvenip sığınabiliriz?” Tabi bu soru da artık çırılçıplak ortadadır.

    Yalnız sözlerimizin değil, doğrudan bizlerin de her an değişen, doğru veya geçerliliği tartışmaya açık olan ve muhtemelen durmadan değişken kalacağımıza olan inancı da kitabı esrarengiz kılan yönlerindendir. Karşılaştığımız, konuştuğumuz, tanıştığımız, bir şekilde muhatap olduğumuz, hatta aynada, suda, bir dükkan camında gördüğümüz kendi suretimiz bile bizim bizden ve zamandan farklı olarak beliren diğer benliklerimizdir. Biz, aslında çok kişiyiz. Cebirsel bir ifadeyle izah edecek olursak, kitap, belli bir zamandaki öznenin o zamandan bir an sonraki yeni zamanda yepyeni bir özne olduğunu vazeder. Muhtemelen bu metni yazmadan önceki ben, şu cümleyi yazan ben ve metnin sonundaki ben arasında da mutlaka farklılıklar olduğu kabul edilir. Dolayısıyla şu ana kadarki toplam ben olan biz, bir süre sonraki ben olmayacağım. Bu girift saptamanın daha ferah bir ifade biçimi elbette olmalı. Aynı derede ikinci kere yıkanmayacağı temel argümanına sığınan kitap için birisini -o birisi bizim kendimiz dahi olsak- bilmemiz, bilme edimini sağlamanın o özneyi anlamak gerektiğine işaret eder ki farklı zamanlarda farklı özneler olan bir bedenin kendisini anlaması da imkân dışındadır. Kitabın felsefi tartışmalarını yeniden meydana çıkarmam lüzumsuz olacak, ancak her şeyin zamanın bir yerinde mutlak olacağına dayanan iradeden henüz kuşku duyulmayan bir anda, bugünkü bizim de ileride bir yerde yine aynı biz kalacağına inanmak gülüp geçilecek bir şey değildir. Gülünç olan şey, kendi gerçekliğimizin farkına varmadığımız zamanlarda, bize ait olmayan gerçekleri başkalarının kurgulayacak, bizi yeniden tasarlayıp tekrar geri iade edeceğidir. Pirandello, tüm olay akışı içerisinde bu durumu kovalar. Aynaları sevmek gerekir.

    Biri, Hiçbiri, Binlercesi’nin nereden itibaren roman nereden itibaren bir monolog denemesi olduğunu anlamak zor fakat yine de kendimizi hiçbir zaman göremeyeceğimiz anda bile gerçeğe en yakın göreceğimiz yerlerin doğal anlarımız olduğunu anlamak uzun sürmez. Kitabın hükmü, Adem-Havva mitindeki çıplaklık-gerçeklik ilişkisi gibi teolojik bir imza olmasa bile, kendimizdeki yüzlerce ben’i tüm çıplaklığıyla keşfetmenin yolunun deli olmaktan geçtiği ve sırf deli olarak anılmamak için kendimizle olan ünsiyetimizi kaybettiğimiz yerde kendimizi keşfetme şansını yitirdiğimize dayanır. Ve nihayetinde biri, hiçbiri, binlercesi olma hakkımızı da...
  • Hadrianus Roma imparatorları arasında en sevilenlerden biriymiş (ben de kitabı okuduktan sonra öğrendim). Kendini diğerlerinden ayıran birçok özelliği var, bunlardan en önemlisi savaş yerine barışı tercih etmesi. 22 yıldan fazla süren yönetimi sırasında bastırılan isyanlar haricinde savaş olmamış. Ayrıca çok fazla gezmiş ve çok fazla sanat ve mimari eser yaptırmış ki ülkemizde de bu eserlerden fazlaca varmış.
    Roman, bu imparatorun, veliahtına yazdığı kendi hayat hikâyesi şeklinde kurgulanmış. Amaç yeni müstakbel imparatora yönetim tavsiyeleri vermek ama bu arada kendi kendisiyle de hesaplaşma olarak kabul edilebilir. Aslında anlatılanlar bugün için de yöneticilerin okuyup ders alacağı türden konular. Bunların içerisinde barışı zorlamak, adaleti sağlamak, tarımsal gelişmeyi desteklemek, sanatı geliştirmek ve şehirlerin inşası başta sayılabilir.
    Yazar, romanında kahramanını doğal olarak idealleştirmiş. Hakkında tahta geçmesinden başlamak üzere birçok soru işareti bulunan bir imparatoru (neredeyse) kusursuz resmetmiş. Bu tercihin normal olduğunu düşünüyorum. Aksi takdirde romanın bütünlüğünün bozulacağını ve eserin bir tarih kitabına dönüşeceğini düşünüyorum. Yazarın bu okuduğum ikinci kitabı ve tarzını çok beğeniyorum. Kitabın tarihsel ve felsefi yanları kadar edebi yönden de güçlü olduğunu belirtmem gerekiyor. Monolog şeklinde yazılmış olması okuyucuyu bazen yoruyor ama alınan zevki azaltmıyor. Bitirdiğimde bir oh çektiğimi de söyleyeyim.
    Kitabın sonuna eklenen romana ait not defteri, yazarın ne kadar emek harcadığını ispat ediyor. Yıllarca süren hazırlık aşamalarından sonra yazılabilen bu romanın, olayın kahramanının ülkemiz açısından çok da önemli olmamasına rağmen edebi anlamda önemli bir eser olduğunu düşünüyorum. Keşke bizde de bu kadar emek verilerek yazılan eserler olsa diye düşünmeden edemiyorum.