• Hayali bir yerleşim yeri olan Quiquendone kentinde insanlar sakin, ağırbaşlı, monoton bir hayat sürmektedirler. Doktor Ox da bir deney ile insanların bu halinden arınmasını ve coşkulu, hırçın, agresif bir hayat yaşayıp yaşayamayacağını ummaktadır.

    Kitabın konusunu çok beğendim. Böyle sıradışı bakış açılarına sahip kitapları okumaktan keyif alıyorum. Ancak yazarın hayali dünyasını yeterince iyi aktaramadığını düşünüyorum. Bu dünyada yaşayan insanların rutin işlerini, kültürlerini güzel bir şekilde anlatsa da kurgu çok zayıf.

    Ayrıca bölüm başlıkları inanılmaz derecede kötü. Bölüm ile ilgili spoiler vermekle birlikte itici bir cümle yapısına sahip. "Bu Bölümde Şöyle Şeyler Oluyor." , "Burada da Bu Adam Bununla Konuşuyor." şeklinde ilginç olsa da hayatım boyunca okuduğum kitaplar arasında en gereksiz ve anlamsız bölüm başlıklarına sahip bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Böyle bir eleştiri yapabileceğim aklıma bile gelmezdi.

    Yazar, zaman zaman okuyucu ile sohbet halinde olmak istemiş ama ne yazık ki bunda da dengeyi sağlayamamış, yapmak istediği şeyi tam anlamıyla yapamamış. Kitabı okurken bir anda karşınıza "Okuyucu burada ne dediğimi anladı." gibi cümleler çıkıyor ve böylece yazar, konuyu gereksizce bölüp insanları okumaktan soğutuyor.

    Yine de ufak da olsa güldüren, birazcık düşündüren bir kitap. Tavsiye etmiyorum, ama okumak isteyenler için farklı bir tecrübe olacaktır.
  • Hikayenin merkezinde bir beyefendi. Konuşmaları etkileyici, hitabı çekici. Öyle ki neredeyse herkesi rahatlıkla ikna edebiliyor. Amacı zengin olmak. Kullandığı yöntem bir hayli garip, hatta bir nebze yasa dışı. Şöyle ki tarlalarda çalışan köylülere (canlar) sahip olmak istiyor, teşvik alabilmek için. Fakat, işine sadık ve çalışkan bir köylü onun cebine uygun değil. Ne yapmalı? Ölü can almalı. Ölü can, gerçekte mezarda ama kağıt üstünde tarladadır. Kanundaki bu açık onun için sağlam bir ekmek teknesi olacak mıdır? İnsanlar, onun bu isteğini duyduğunda onu hoş karşılayacak mıdır? Yazarın karakter tasvirleri (fiziksel ve ruhsal) bize bu konuda müthiş yardımı dokunacak. Ayrıca, bu bireysel olay dışında, o bölgenin insanının içini senelerce komşuluk etmiş gibi tanıyabileceğiz. Bu yolculukta, kirli işler çeviren yozlaşmış insanlara olduğu kadar, onların enfes sofralarına konuk olup, eğlenceli konuşmalarına da şahitlik edeceğiz.

    Gülümseten bazı alıntılar:
    KÖPEKLER
    +… Bu arada köpekler değişik seslerle bir şamata başlatmışlardı. Hele bir tanesi bu iş karşılığında aylık alıyormuşçasına, başını yukarı kaldırıp pek bir gayretle uzata uzata havlıyordu; onun ardından tekdüze, monoton bir ses geliyor, bu ikisinin arasındaysa herhalde küçük bir köpeğe ait, posta arabasının çıngırağını andıran şamatacı diskant partisi yükseliyordu; hepsinin üstünde de, herhalde yaşlı, irikıyım bir köpeğin bas sesi duyuluyordu. Kontrbasların konserin doruk anındaki partilerini andırıyordu bu köpeğin havlayışı: En yüksek notaya ulaşabilmek için koroda herkes başını dikmiş, tenorlar en üst perdelere çıkabilmek için parmak uçlarında yükselmişken, bir tek o tıraşsız çenesini kravatına gömüp, neredeyse çömelecek kadar yere eğilir ve camları titreten notasını oradan çıkartır. Sahip olduğu köpek korosundaki müzisyenlerin kalitesine bakılarak bir değerlendirmede bulunulacak olursa, yaban atılacak bir köy değildi burası.

    HİNDİ
    +… Giyinince aynaya gitti, burada bir kez daha hapşırdı, hem öyle şiddetle hapşırdı ki dışarıda, odanın yere çok yakın penceresi önünde gezinmekte olan hindi kendi tuhaf dilinde çabuk çabuk ve çok kısa bir şeyler söyledi ona, herhalde ‘’Çok yaşa!’’ demişti, Çiçikov’unsa buna yanıtı ‘’Aptal!’’ oldu.

    BELEDİYE BAŞKANI
    +Mezeleri asıl yemekler izledi. Ev sahibi de işte bu fasılda tam zorbalaştı. Kimin tabağında tek bir parça kaldığını görse, hemen yanına bir parça daha koyuyordu: ‘’Yanında bir eşi olmadan ne insan, ne kuş, dünyada hiçbir varlık yaşayamaz!’’ diyordu. Tabakta eğer iki parça görürse, ‘’Hoppala!’’ diyordu. ‘’İki de nereden çıktı? Tanrının hakkı üçtür!’’ Konuğun tabağında üç parça bir şey varsa: ‘’Etmeyin, eylemeyin… üç tekerlekli araba mı olur? Üç köşeli ev yapan gördünüz mü hiç?’’ diyor ve hemen dördüncü parçayı ekliyordu. Beş parça için de, altı parça için de deyişleri vardı. Tabağı on iki kez dolup boşalan Çiçikov, ‘’Herhalde artık bir şey vermez,’’ diye düşünüyordu. Ne gezer! Ev sahibi herhangi bir şey söyleme gereği bile duymadan, uzanıp Çiçikov’un tabağına nar gibi kızarmış kocaman bir dana biftekle birkaç da böbreği boca ediverdi. Ama dana da danaydı hani!
    - İki yıl sütle besledim ben bu danayı. Oğlum gibi baktım ona.
    - Kusura bakmayın ama yiyemeyeceğim! -dedi Çiçikov.
    - Önce bir lokma alın, bakın, sonra ‘’yiyemeyeceğim’’ dersiniz!
    - Mümkün değil! Hiç boş yer kalmadı!
    - Canım olur mu?
    Kilisede de artık doldu, iğne atsan yere düşmez derler, belediye başkanı gelir, hemen yer bulunur. Siz şu tabağınıza koyduğum parçanın tadına bir bakın: Kilisedeki herhangi biri değil, belediye başkanıdır kendisi!
    Çiçikov bir lokma aldı etten: Gerçekten de belediye başkanı olduğu anlaşılıyordu, hiç yer yok dediği midede hemen yerini buldu.

    Ö. Aydın Süer’in 19. Yüzyıl Rus Edebiyatı Üzerine Yazıları’ndan Notlar:
    +Puşkin, Gogol’un yeteneklerini fark ederek, onu hiciv yazarlığına yöneltmiş, Müfettiş ve Ölü Canlar’ın konusunu vermiştir.
    +Ölü Canlar 1842’ye kadar sansür nedeniyle yayınlatılmaz, sonrasında büyük başarı kazanır. Bozulan sağlığı nedeniyle karamsarlığa kapılır ve kendini mistisizme kaptırır. Kendini Tanrı’nın bir havarisi olarak görmeye başlar. Sanatsal alanda da durum farklı değildir. Ölü Canlar’ın ikinci cildini yazmaya başlar fakat yarattığı tiplerin betimlemesinde başarılı olamaz. 1847’de dinci ve tutucu yönünü ortaya çıkaran Dostlarla Yazışmalardan Seçmeler adlı yapıtını yayınlatır. Dinci kesimden son derecede olumsuz eleştiriler almasından dolayı günahkar olduğunu düşünüp 1848’de Kudüs’e hacca gider. Dönüşte Moskova’ya yerleşir ve Ölü Canlar’ın ikinci cildi üzerinde çalışmaya başlar. Geçirdiği bir kriz sırasında basıma hazır olan Ölü Canlar’ın ikinci cildinin notlarını yakar. Birkaç gün sonra, 21 Şubat 1852’de Moskova’da ölür.
    +Turgenyev ve Dostoyevski’yi derinden etkilemiştir.
    +Klasik Rus yazınında memur tipi, gerçekçi bir biçimde ilk kez Puşkin’le, Menzil Şefi öyküsünün başkahramanı ihtiyar memur Vırin’i anlatırken kullandığı tanımlamayla başlar. ‘’Küçük adam’’ tanımının da ilk kullanılışıdır. Anlamı: Yazgısını hiçbir biçimde değiştirebilme gücüne ve inancına sahip olmayan, kendisini toplumsal dalgalanmaların kucağına bırakmış sıradan insanlardır. Sonrasında, Gogol, Tolstoy, Çehov, Dostoyevski gibi yazarlar tarafından da başarıyla işlenmiştir. Memur tiplemesi Gogol’un Palto’sunda Akakiy Akakiyeviç, Memurun Ölümü’nde Çervyakov ve Bir Delinin Hatıra Defteri’nde Poprişçin ve ayrıca Müfettiş’inde Hlestakov olarak, Çehov’un Bektaşi Üzümü’nde Nikolay İvanoviç olarak karşımıza çıkar.
    +Gogol’un bu kadar başarılı bir şekilde memur tasviri yapabilmesinin nedeni ise uzun yıllar küçük bir memur olarak görev yapmış olmasıdır.
    +Nikolay Gogol ilk döneminde demokratik ve insancıl olduğu kadar ikinci döneminde bundan tamamen farklı bir yol izlemiştir. Avrupa’da kaldığı süre zarfında tanık olduğu ayaklanma ve grevler, onun çarlık düzenini savunmaya itmiştir. Bu dönem eserlerine örnek olarak Dostlarla Yazışmalardan Seçmeler ve Taras Bulba verilebilir. Hatta ilkinde köleliği ve monarşiyi savunmaya çalışır. Mutlakiyeti ve Ortodoks Kilisesi’ni toplumsal düzenin temelleri olarak görüyor ve ayrıca soylu sınıfı olumluyor, ilk döneminin aksine. Bunlara ek olarak, yergi sanatında doruğa erişmesine rağmen ikinci döneminde yerginin işe yaramaz olduğunu söylüyor ve o eserlerini yadsıyor. Fakat, bu sivri düşünceler, o dönemin büyük eleştirmeni Belinski’den nasibini almaktan kaçamıyor.
    +Taras Bulba eserinde ise ırkçılığı ve şovenizmi rahatlıkla görebiliyoruz: ‘’Ona (Taras’a) göre üç durumda kılıca sarılmak gerekirdi; birincisi, Leh vergi memurları Kazak atamanlarını saymazlar, karşılarında kalpaklarını çıkartmazlarsa; ikincisi, Ortodoksluğa dil uzatır, töreleri çiğnerlerse; üçüncüsü de dinsizler (Müslümanlar) ve Türkler düşman olarak karşılarına çıkarlarsa.’’ Bununla kalmıyor, Musevileri de aşağılıyor:’’Kutsal çöreğe Yahudinin pis eli mi değermiş? Olacak şey mi bu?’’ Ayrıca, Rusları ve Slav ırkını göklere çıkaran düşünceleri de eserlerine yansımıştır.
    +Aydın Süer’in bu kitapla Nihal Atsız’ın Bozkurtların Ölümü eseri arasında şu benzerliği kuruyor: Kazak savaşçıların Lehler karşısında ölümü, Kürşad ve silah arkadaşlarına benzer şekilde şiirselleştirilmiştir.
    +Taras Bulba’daki bu gerçek olmayan tarihi bakış açısı Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı ile karşılaştırıldığında rahatlıkla fark edilecektir.
    +Ölü can ticareti, aslında o dönem için pek de ender bir olay değildi.
    +Hikayemizdeki ilk toprak sahibi Manilov tembelliği ve ilgisizliğiyle Gonçarov’un Oblomov’unun bir önörneği sayılabilir.
    +Yapıtta Gogol’un hicvi toprak sahiplerine ve memurlaradır; bu nedenle köy ve köylü yaşamı ayrıntılı bir biçimde yer almaz.
    +Eserin içindeki Kopeykin’in öyküsü (yardım alamayan savaş gazisi ve sakat bir adam) kitabın yayımlanmasını geciktirmiş, Petersburg sansürü bu öyküyü tümüyle çıkartmak istemiş, sonunda ise birtakım değişiklikler yapılarak basılmıştır.
    +Hatta sansür komitesinden Golohobastov şöyle bir açıklama yapmıştır: ‘’Buna asla izin vermem: can ölümsüzdür, ölü bir can olamaz, yazar ölümsüzlüğe karşı çıkıyor.’’
    +Herzen ise yapıtı şu şekilde övmüştür: ‘’Böylesine bir suçlama, çağdaş Rusya için gerekliydi. Bu, usta bir el tarafından yazılan bir hastalık öyküsüdür. Gogol’un hayatı, bayağı bir yaşamın aşağıladığı bir kişinin, birden aynada hayvanlaşmış yüzünü fark ederek attığı dehşet ve utanç çığlığıdır.’’

    gradesaver.com sitesinden alıntılar: (Çevirim oldukça baştan savma idi.)
    SEMBOL, ALEGORİ VE MOTİFLER
    +Yol: Çiçikov’un yolu sadece sürücü tarafından değil, o anda bulunun durumun da etkisiyle belirlenir.(Örneğin, Koroboçka’ya gezi) Rusya’nın yollarında yolcular kolayca kaybolacağından, ‘’kaderdeki rastgele dönüşlerle’’ hedefe ulaşılamaz. Buradan da, Tanrı’nın bizi hedefimize ulaştırarak mükemmelliğini ve iyiliğini görebiliriz.
    +Ölü canlar: Bilindiği üzere canlar(soul) ölümsüzdür. Fakat bu metinde bunun ticareti gerçekleşmektedir. İnsan yaşamının kolayca alınıp satılmasına bir eleştiridir bu.
    +Mahkeme: Mahkemenin verdiği haksız kararlardan ve daha günahkar olmasından hayatta bir önemi yoktur bu kavramın. Daha önemli olan Tanrı’nın kararıdır.
    +Balo, panayır: Merkezdeki Çiçikov’un hikayesi gibi dansı da yanlış anlaşılmaların bir çığ gibi büyüyerek komik bir dansa dönüşmesine benzetilebilir.
    +Kuşlar: Yuvasını terk etmiş kuş, İncil’de, yuvasını terk etmiş birisi gibidir. Çiçikov da hikayede gördüğümüz gibi, çoğu zaman tek başına ülkesini dolaşmaktadır, bir kuş misali.
  • "Mutluluk vermenin bu kadar kolay ve güzel bir şey olduğunu daha önce neden fark etmemistim sanki?" Bu dünyaya at gözlükleriyle çok ama çok dar bir pencereyle bakan bir insanın o gözlükleri atmasına neden olan olağanüstü geceden ve yaşadıklarından sonra söylediği aslında sorduğu anlamlı bir soru. Çok anlamlı bir soru. Mutlu etmek kolayken (bir gulumsemeyle bile olabilecekken) nelerle uğraşıyoruz. Kitabı okumaya başladığımda yanımda bir de kitap ayracı vardı ama hiç gerek olmadı kısa bir sürede bitti. Okunması gerek. Farklı bakış açılarıyla bakılması gerek. Hayatımızı oldukça monoton ve sınırlar içerisinde yaşıyoruz. Hepimize bir olağanüstü gece gerek. Gözümüzü açacak bizi o şartlardan, eskilerden, boşluklardan kurtaracak. Kitapta bu kurtuluş bence yanlış bir yolla olabilir ancak sonuca baktığımızda yeni bir hayat yeni bir göz yeni bir bakış yeni tatlar yeni heyecanlar ve mutluluk geldi. Bir çok alıntı yaptım okurken ama özellikle son iki cümle ve başta ki soru güzeldi. Okuyun derim..
  • İbni Rüşd der ki: "Kimseden daha iyi olmadığınızı anlayacak kadar mütevazi, herkesten farklı olduğunuzu kavrayacak kadar bilge olun." Burada Oğuz Atay için cümlenin ikinci kısmını ele alıyorum. Monoton gidişatı olan Türk edebiyatına belki de ilk defa farklı bir bakış açısı getirerek kendimize geldik. Psikolojik anlamda iç monologlarıyla insanın özüne varmasını ve özünü fark etmesini sağlıyor. Biz Oğuz Atay ile ben olma bilincinin yanında bir de insanın özündeki canavarla tanıştık. İnsan ruhunun derinliklerinde saklanan anarşist güdü karşı taraftaki savunmasız kalınca bütün ahlak anlayışını bir kenara bırakıyor. Evcil bir canlı diye bildiğimiz insan yaptıklarıyla birçok hayvandan daha aşağı olabiliyor. Aslında Oğuz Atay bize ruhumuzun gizini çözdürerek içimizdeki inceliğe dokunup aynı anda içimizdeki canavarı fark etmemizi sağlıyor. Oğuz Atay herkesten farklı olduğunu anlamış ki insanlardan kaçıp ruhunun inzivasına çekiliyor. Başkasının onu doyurmayacağını ve birşeyler paylaşamayacağını bilen Oğuz Atay iç dünyasında kendini daha iyi bulup, hissedeceğini farketmiş. İyi ki fark etmiş de biz şuan onu okuma şansı bulduk. Bizi bizle bırakarak bizi bize göstermeye çalışıyor. İnce ruhlu gizemli adam.
  • Klasik "hadi katilimizi bulalım" romanları çok iş yaptı, hala da yapmakta. Çok fazla işlenen konular çekiciliğini kaybeder gibi bir tezi savunmuyorum, fakat son zamanlarda, üzülerek söylüyorum, bu konu biraz bayatlamaya başladı. Grange kurgusu bu konuda benimsediği farklı anlatımı sayesinde ilgimi çekmişti. "Katili bulalım" klişesi yerine, "işte size katil, kişiliğini birlikte çözelim" şeklinde işleyen bakış açısı anlatım açısından başarı getiren bir unsur. Elbette daha önce yapılmadı değil, fakat çok tercih edilen bir çeşit olmadığı için arada sırada bu farklılıklara denk gelmek hoş oluyor.

    Bu bahsettiğim unsuru Kaiken'de de bir nebze görmüştüm. Elbette Kaiken kurgusu bir nebze daha "şaşırtma" yoluyla ilerlese de katil anlatımında kitapların birbirlerine benzeyen üsluplarını gözden kaçırmak pek de mümkün değil. Kitapların sürprizlerini kaçırmayı sevmem, bu konu üzerinde durup da ağzımdan bir şey kaçırmak istemiyorum. Şu şekilde özet geçebilirim; Grange karakterlerini detaylı ve gerçekçi hazırlıyor, bunu yaparken de araştırmalarında ne kadar derinlere indiği fazlasıyla belli oluyor. "Suçlu/katil" klişesine getirdiği farklı bakış açısı da dikkate almaya değer bir nokta.

    Fransız sineması, Grange kitaplarının ekmeğini çok yedi, bunu biliyoruz (Jean Reno'ya selam). Hatta iki tarafından birbirlerinin temellerinden beslendiğini söylemek yanlış olmaz. Son zamanlardaki Grange uyarlamaları ve bunlardan sonra gelen Grange'dan tamamen bağımsız filmleri de düşünecek olursak, Fransız suç sineması Grange'ın anlatım tarzı üzerine giden karanlık filmleri sevmeye başladı. Dikkat ettiyseniz, Hollywood polisiye/suç filmlerine göre Fransa örnekleri biraz daha karanlık ve boğucu.

    Grange'ın yalnızca iki kitabını okumuş olmam yazdıklarım hakkında ikinci kez düşünmem gerektiğini hatırlatıyor bana. Peşin veya değil; yargılamak hoşuma gitmez. Fakat, iki kitapta da gözüme çarpan bir noktayı söylemeden geçemeyeceğim. Uzatılmaması gereken monoton kısımların gereğinden fazla uzaması ve kitabın son sayfalarının sanki yayın evi kırbacı Grange'ın sırtında gibi aceleci yazılmış izlenimi vermesi beni en çok rahatsız eden kısım oldu. Kurgu ilgi çekiciliğini ve yaklaşan son uyandırdığı merak hissini kaybettirmese de anlatım ve ilerleyiş kitabın ortalarında beni kendisinden fazlasıyla uzaklaştırdı. Bu bölümlerde kitabın sonuna ışık tutacak bazı kan dondurucu gerçeklerin ortaya çıkmasına rağmen, uzun sürmesi sonucu Grange kendi kurgusuna biraz da olsa balta vurmuş. Ayrıca, art arda gelen kırılma noktaları bir süre sonra hikayenin sonunu tahmin etmeyi kolaylaştırıyor. Elbette her zaman hikayenin sonunu tahmin etmek isteriz, tahmin edince de yazarı değil kendimizi yüceltiriz. "Siyah Kan"ın sonu hakkında fikirlerimin doğru çıkması sonucu kendimi yüceltmiyorum, yalnızca düşünüyorum; Grange tahmin ettiğimin aksine komplike değil, bir nebze daha basit kuruyor öykülerini. Nerede kırılma noktası yaşanacağını bazen tahmin edebiliyorsunuz. Bu gibi noktalarda klasik polisiyelerin esintisini sezmek okuru biraz üzebiliyor.

    Elbette tahmin edilebilir son ve gidişat yönetimi hakkında eleştirilerimi fazla önde tutup, Grange'ın bizleri ilgi çekici konularla karşı karşıya getirdiği gerçeğini gölgelemek istemiyorum. Kaiken ve Siyah Kan'da göründüğü gibi geniş coğrafyada, belki adını bile duymadığınız yerlerde, tamamen yabancı olduğunuz kültürlerin ışığında bir okuma sunuyor bize Grange. Kültür ve toplum hakkında verdiği bilgileri de anlatımına gayet güzel yediriyor. Kan donduran detayları kullanma konusunda da gayet başarılı.

    Hala Grange kitaplarına olan merakım aynı seviyede. Siyah Kan'ı başarısız bulmadım, hayır. Aksine, belli pürüzlere takılmazsak okuması gayet keyifli bir romandı. Yalnızca bundan sonra okuyacağım Grange romanlarında da bahsettiğim pürüzleri görecek miyim, asıl kafamı kurcalayan o.
  • "Dışarıda bir şey var...
    Görülmemesi gereken korkunç bir şey...
    Ona atılan bir bakış ölümcül bir deliliğe sürüklüyor. Ne olduğunu ve nereden geldiğini ise kimse bilmiyor."
    Kitap hakkında ki düşüncelerime gelirsek kitabın ilk başları biraz monoton ilerliyordu ama son 100 sayfa nasıl bitti bende bilmiyorum. Kitabın yazılma şekline bayıldım betimlemeler cidden güzel. Kitap dışarıda bir yaratığı ve bu yaratıkla göz göze gelen insanın kendini öldürmesini anlatıyor. Kitabın ana karakteri Malorie ve bir evde arkadaşlarıyla geçiyor. Kitabın gerilimi yüksekti bi ara korktum ama genel olarak çok beğendiğim bir kitap. Ama yaratık kim yada gerçekten öyle bir yaratik var mı diye de düşündürmedi değil. Josh Malerman bize çok iyi bir gerilim kitabı vermiş. Kitabı okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.