Neyzen Tevfik, Ölü Canlar'ı inceledi.
16 May 17:46 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Hikayenin merkezinde bir beyefendi. Konuşmaları etkileyici, hitabı çekici. Öyle ki neredeyse herkesi rahatlıkla ikna edebiliyor. Amacı zengin olmak. Kullandığı yöntem bir hayli garip, hatta bir nebze yasa dışı. Şöyle ki tarlalarda çalışan köylülere (canlar) sahip olmak istiyor, teşvik alabilmek için. Fakat, işine sadık ve çalışkan bir köylü onun cebine uygun değil. Ne yapmalı? Ölü can almalı. Ölü can, gerçekte mezarda ama kağıt üstünde tarladadır. Kanundaki bu açık onun için sağlam bir ekmek teknesi olacak mıdır? İnsanlar, onun bu isteğini duyduğunda onu hoş karşılayacak mıdır? Yazarın karakter tasvirleri (fiziksel ve ruhsal) bize bu konuda müthiş yardımı dokunacak. Ayrıca, bu bireysel olay dışında, o bölgenin insanının içini senelerce komşuluk etmiş gibi tanıyabileceğiz. Bu yolculukta, kirli işler çeviren yozlaşmış insanlara olduğu kadar, onların enfes sofralarına konuk olup, eğlenceli konuşmalarına da şahitlik edeceğiz.

Gülümseten bazı alıntılar:
KÖPEKLER
+… Bu arada köpekler değişik seslerle bir şamata başlatmışlardı. Hele bir tanesi bu iş karşılığında aylık alıyormuşçasına, başını yukarı kaldırıp pek bir gayretle uzata uzata havlıyordu; onun ardından tekdüze, monoton bir ses geliyor, bu ikisinin arasındaysa herhalde küçük bir köpeğe ait, posta arabasının çıngırağını andıran şamatacı diskant partisi yükseliyordu; hepsinin üstünde de, herhalde yaşlı, irikıyım bir köpeğin bas sesi duyuluyordu. Kontrbasların konserin doruk anındaki partilerini andırıyordu bu köpeğin havlayışı: En yüksek notaya ulaşabilmek için koroda herkes başını dikmiş, tenorlar en üst perdelere çıkabilmek için parmak uçlarında yükselmişken, bir tek o tıraşsız çenesini kravatına gömüp, neredeyse çömelecek kadar yere eğilir ve camları titreten notasını oradan çıkartır. Sahip olduğu köpek korosundaki müzisyenlerin kalitesine bakılarak bir değerlendirmede bulunulacak olursa, yaban atılacak bir köy değildi burası.

HİNDİ
+… Giyinince aynaya gitti, burada bir kez daha hapşırdı, hem öyle şiddetle hapşırdı ki dışarıda, odanın yere çok yakın penceresi önünde gezinmekte olan hindi kendi tuhaf dilinde çabuk çabuk ve çok kısa bir şeyler söyledi ona, herhalde ‘’Çok yaşa!’’ demişti, Çiçikov’unsa buna yanıtı ‘’Aptal!’’ oldu.

BELEDİYE BAŞKANI
+Mezeleri asıl yemekler izledi. Ev sahibi de işte bu fasılda tam zorbalaştı. Kimin tabağında tek bir parça kaldığını görse, hemen yanına bir parça daha koyuyordu: ‘’Yanında bir eşi olmadan ne insan, ne kuş, dünyada hiçbir varlık yaşayamaz!’’ diyordu. Tabakta eğer iki parça görürse, ‘’Hoppala!’’ diyordu. ‘’İki de nereden çıktı? Tanrının hakkı üçtür!’’ Konuğun tabağında üç parça bir şey varsa: ‘’Etmeyin, eylemeyin… üç tekerlekli araba mı olur? Üç köşeli ev yapan gördünüz mü hiç?’’ diyor ve hemen dördüncü parçayı ekliyordu. Beş parça için de, altı parça için de deyişleri vardı. Tabağı on iki kez dolup boşalan Çiçikov, ‘’Herhalde artık bir şey vermez,’’ diye düşünüyordu. Ne gezer! Ev sahibi herhangi bir şey söyleme gereği bile duymadan, uzanıp Çiçikov’un tabağına nar gibi kızarmış kocaman bir dana biftekle birkaç da böbreği boca ediverdi. Ama dana da danaydı hani!
- İki yıl sütle besledim ben bu danayı. Oğlum gibi baktım ona.
- Kusura bakmayın ama yiyemeyeceğim! -dedi Çiçikov.
- Önce bir lokma alın, bakın, sonra ‘’yiyemeyeceğim’’ dersiniz!
- Mümkün değil! Hiç boş yer kalmadı!
- Canım olur mu?
Kilisede de artık doldu, iğne atsan yere düşmez derler, belediye başkanı gelir, hemen yer bulunur. Siz şu tabağınıza koyduğum parçanın tadına bir bakın: Kilisedeki herhangi biri değil, belediye başkanıdır kendisi!
Çiçikov bir lokma aldı etten: Gerçekten de belediye başkanı olduğu anlaşılıyordu, hiç yer yok dediği midede hemen yerini buldu.

Ö. Aydın Süer’in 19. Yüzyıl Rus Edebiyatı Üzerine Yazıları’ndan Notlar:
+Puşkin, Gogol’un yeteneklerini fark ederek, onu hiciv yazarlığına yöneltmiş, Müfettiş ve Ölü Canlar’ın konusunu vermiştir.
+Ölü Canlar 1842’ye kadar sansür nedeniyle yayınlatılmaz, sonrasında büyük başarı kazanır. Bozulan sağlığı nedeniyle karamsarlığa kapılır ve kendini mistisizme kaptırır. Kendini Tanrı’nın bir havarisi olarak görmeye başlar. Sanatsal alanda da durum farklı değildir. Ölü Canlar’ın ikinci cildini yazmaya başlar fakat yarattığı tiplerin betimlemesinde başarılı olamaz. 1847’de dinci ve tutucu yönünü ortaya çıkaran Dostlarla Yazışmalardan Seçmeler adlı yapıtını yayınlatır. Dinci kesimden son derecede olumsuz eleştiriler almasından dolayı günahkar olduğunu düşünüp 1848’de Kudüs’e hacca gider. Dönüşte Moskova’ya yerleşir ve Ölü Canlar’ın ikinci cildi üzerinde çalışmaya başlar. Geçirdiği bir kriz sırasında basıma hazır olan Ölü Canlar’ın ikinci cildinin notlarını yakar. Birkaç gün sonra, 21 Şubat 1852’de Moskova’da ölür.
+Turgenyev ve Dostoyevski’yi derinden etkilemiştir.
+Klasik Rus yazınında memur tipi, gerçekçi bir biçimde ilk kez Puşkin’le, Menzil Şefi öyküsünün başkahramanı ihtiyar memur Vırin’i anlatırken kullandığı tanımlamayla başlar. ‘’Küçük adam’’ tanımının da ilk kullanılışıdır. Anlamı: Yazgısını hiçbir biçimde değiştirebilme gücüne ve inancına sahip olmayan, kendisini toplumsal dalgalanmaların kucağına bırakmış sıradan insanlardır. Sonrasında, Gogol, Tolstoy, Çehov, Dostoyevski gibi yazarlar tarafından da başarıyla işlenmiştir. Memur tiplemesi Gogol’un Palto’sunda Akakiy Akakiyeviç, Memurun Ölümü’nde Çervyakov ve Bir Delinin Hatıra Defteri’nde Poprişçin ve ayrıca Müfettiş’inde Hlestakov olarak, Çehov’un Bektaşi Üzümü’nde Nikolay İvanoviç olarak karşımıza çıkar.
+Gogol’un bu kadar başarılı bir şekilde memur tasviri yapabilmesinin nedeni ise uzun yıllar küçük bir memur olarak görev yapmış olmasıdır.
+Nikolay Gogol ilk döneminde demokratik ve insancıl olduğu kadar ikinci döneminde bundan tamamen farklı bir yol izlemiştir. Avrupa’da kaldığı süre zarfında tanık olduğu ayaklanma ve grevler, onun çarlık düzenini savunmaya itmiştir. Bu dönem eserlerine örnek olarak Dostlarla Yazışmalardan Seçmeler ve Taras Bulba verilebilir. Hatta ilkinde köleliği ve monarşiyi savunmaya çalışır. Mutlakiyeti ve Ortodoks Kilisesi’ni toplumsal düzenin temelleri olarak görüyor ve ayrıca soylu sınıfı olumluyor, ilk döneminin aksine. Bunlara ek olarak, yergi sanatında doruğa erişmesine rağmen ikinci döneminde yerginin işe yaramaz olduğunu söylüyor ve o eserlerini yadsıyor. Fakat, bu sivri düşünceler, o dönemin büyük eleştirmeni Belinski’den nasibini almaktan kaçamıyor.
+Taras Bulba eserinde ise ırkçılığı ve şovenizmi rahatlıkla görebiliyoruz: ‘’Ona (Taras’a) göre üç durumda kılıca sarılmak gerekirdi; birincisi, Leh vergi memurları Kazak atamanlarını saymazlar, karşılarında kalpaklarını çıkartmazlarsa; ikincisi, Ortodoksluğa dil uzatır, töreleri çiğnerlerse; üçüncüsü de dinsizler (Müslümanlar) ve Türkler düşman olarak karşılarına çıkarlarsa.’’ Bununla kalmıyor, Musevileri de aşağılıyor:’’Kutsal çöreğe Yahudinin pis eli mi değermiş? Olacak şey mi bu?’’ Ayrıca, Rusları ve Slav ırkını göklere çıkaran düşünceleri de eserlerine yansımıştır.
+Aydın Süer’in bu kitapla Nihal Atsız’ın Bozkurtların Ölümü eseri arasında şu benzerliği kuruyor: Kazak savaşçıların Lehler karşısında ölümü, Kürşad ve silah arkadaşlarına benzer şekilde şiirselleştirilmiştir.
+Taras Bulba’daki bu gerçek olmayan tarihi bakış açısı Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı ile karşılaştırıldığında rahatlıkla fark edilecektir.
+Ölü can ticareti, aslında o dönem için pek de ender bir olay değildi.
+Hikayemizdeki ilk toprak sahibi Manilov tembelliği ve ilgisizliğiyle Gonçarov’un Oblomov’unun bir önörneği sayılabilir.
+Yapıtta Gogol’un hicvi toprak sahiplerine ve memurlaradır; bu nedenle köy ve köylü yaşamı ayrıntılı bir biçimde yer almaz.
+Eserin içindeki Kopeykin’in öyküsü (yardım alamayan savaş gazisi ve sakat bir adam) kitabın yayımlanmasını geciktirmiş, Petersburg sansürü bu öyküyü tümüyle çıkartmak istemiş, sonunda ise birtakım değişiklikler yapılarak basılmıştır.
+Hatta sansür komitesinden Golohobastov şöyle bir açıklama yapmıştır: ‘’Buna asla izin vermem: can ölümsüzdür, ölü bir can olamaz, yazar ölümsüzlüğe karşı çıkıyor.’’
+Herzen ise yapıtı şu şekilde övmüştür: ‘’Böylesine bir suçlama, çağdaş Rusya için gerekliydi. Bu, usta bir el tarafından yazılan bir hastalık öyküsüdür. Gogol’un hayatı, bayağı bir yaşamın aşağıladığı bir kişinin, birden aynada hayvanlaşmış yüzünü fark ederek attığı dehşet ve utanç çığlığıdır.’’

gradesaver.com sitesinden alıntılar: (Çevirim oldukça baştan savma idi.)
SEMBOL, ALEGORİ VE MOTİFLER
+Yol: Çiçikov’un yolu sadece sürücü tarafından değil, o anda bulunun durumun da etkisiyle belirlenir.(Örneğin, Koroboçka’ya gezi) Rusya’nın yollarında yolcular kolayca kaybolacağından, ‘’kaderdeki rastgele dönüşlerle’’ hedefe ulaşılamaz. Buradan da, Tanrı’nın bizi hedefimize ulaştırarak mükemmelliğini ve iyiliğini görebiliriz.
+Ölü canlar: Bilindiği üzere canlar(soul) ölümsüzdür. Fakat bu metinde bunun ticareti gerçekleşmektedir. İnsan yaşamının kolayca alınıp satılmasına bir eleştiridir bu.
+Mahkeme: Mahkemenin verdiği haksız kararlardan ve daha günahkar olmasından hayatta bir önemi yoktur bu kavramın. Daha önemli olan Tanrı’nın kararıdır.
+Balo, panayır: Merkezdeki Çiçikov’un hikayesi gibi dansı da yanlış anlaşılmaların bir çığ gibi büyüyerek komik bir dansa dönüşmesine benzetilebilir.
+Kuşlar: Yuvasını terk etmiş kuş, İncil’de, yuvasını terk etmiş birisi gibidir. Çiçikov da hikayede gördüğümüz gibi, çoğu zaman tek başına ülkesini dolaşmaktadır, bir kuş misali.

Yunus Emre, Olağanüstü Bir Gece'yi inceledi.
02 Mar 00:57 · Kitabı okudu · 1 günde · Puan vermedi

"Mutluluk vermenin bu kadar kolay ve güzel bir şey olduğunu daha önce neden fark etmemistim sanki?" Bu dünyaya at gözlükleriyle çok ama çok dar bir pencereyle bakan bir insanın o gözlükleri atmasına neden olan olağanüstü geceden ve yaşadıklarından sonra söylediği aslında sorduğu anlamlı bir soru. Çok anlamlı bir soru. Mutlu etmek kolayken (bir gulumsemeyle bile olabilecekken) nelerle uğraşıyoruz. Kitabı okumaya başladığımda yanımda bir de kitap ayracı vardı ama hiç gerek olmadı kısa bir sürede bitti. Okunması gerek. Farklı bakış açılarıyla bakılması gerek. Hayatımızı oldukça monoton ve sınırlar içerisinde yaşıyoruz. Hepimize bir olağanüstü gece gerek. Gözümüzü açacak bizi o şartlardan, eskilerden, boşluklardan kurtaracak. Kitapta bu kurtuluş bence yanlış bir yolla olabilir ancak sonuca baktığımızda yeni bir hayat yeni bir göz yeni bir bakış yeni tatlar yeni heyecanlar ve mutluluk geldi. Bir çok alıntı yaptım okurken ama özellikle son iki cümle ve başta ki soru güzeldi. Okuyun derim..

Garip, Korkuyu Beklerken'i inceledi.
01 Mar 17:13 · Kitabı okudu · 16 günde · Beğendi · 8/10 puan

İbni Rüşd der ki: "Kimseden daha iyi olmadığınızı anlayacak kadar mütevazi, herkesten farklı olduğunuzu kavrayacak kadar bilge olun." Burada Oğuz Atay için cümlenin ikinci kısmını ele alıyorum. Monoton gidişatı olan Türk edebiyatına belki de ilk defa farklı bir bakış açısı getirerek kendimize geldik. Psikolojik anlamda iç monologlarıyla insanın özüne varmasını ve özünü fark etmesini sağlıyor. Biz Oğuz Atay ile ben olma bilincinin yanında bir de insanın özündeki canavarla tanıştık. İnsan ruhunun derinliklerinde saklanan anarşist güdü karşı taraftaki savunmasız kalınca bütün ahlak anlayışını bir kenara bırakıyor. Evcil bir canlı diye bildiğimiz insan yaptıklarıyla birçok hayvandan daha aşağı olabiliyor. Aslında Oğuz Atay bize ruhumuzun gizini çözdürerek içimizdeki inceliğe dokunup aynı anda içimizdeki canavarı fark etmemizi sağlıyor. Oğuz Atay herkesten farklı olduğunu anlamış ki insanlardan kaçıp ruhunun inzivasına çekiliyor. Başkasının onu doyurmayacağını ve birşeyler paylaşamayacağını bilen Oğuz Atay iç dünyasında kendini daha iyi bulup, hissedeceğini farketmiş. İyi ki fark etmiş de biz şuan onu okuma şansı bulduk. Bizi bizle bırakarak bizi bize göstermeye çalışıyor. İnce ruhlu gizemli adam.

Berke Can Turan, Siyah Kan'ı inceledi.
16 Şub 13:35 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 8/10 puan

Klasik "hadi katilimizi bulalım" romanları çok iş yaptı, hala da yapmakta. Çok fazla işlenen konular çekiciliğini kaybeder gibi bir tezi savunmuyorum, fakat son zamanlarda, üzülerek söylüyorum, bu konu biraz bayatlamaya başladı. Grange kurgusu bu konuda benimsediği farklı anlatımı sayesinde ilgimi çekmişti. "Katili bulalım" klişesi yerine, "işte size katil, kişiliğini birlikte çözelim" şeklinde işleyen bakış açısı anlatım açısından başarı getiren bir unsur. Elbette daha önce yapılmadı değil, fakat çok tercih edilen bir çeşit olmadığı için arada sırada bu farklılıklara denk gelmek hoş oluyor.

Bu bahsettiğim unsuru Kaiken'de de bir nebze görmüştüm. Elbette Kaiken kurgusu bir nebze daha "şaşırtma" yoluyla ilerlese de katil anlatımında kitapların birbirlerine benzeyen üsluplarını gözden kaçırmak pek de mümkün değil. Kitapların sürprizlerini kaçırmayı sevmem, bu konu üzerinde durup da ağzımdan bir şey kaçırmak istemiyorum. Şu şekilde özet geçebilirim; Grange karakterlerini detaylı ve gerçekçi hazırlıyor, bunu yaparken de araştırmalarında ne kadar derinlere indiği fazlasıyla belli oluyor. "Suçlu/katil" klişesine getirdiği farklı bakış açısı da dikkate almaya değer bir nokta.

Fransız sineması, Grange kitaplarının ekmeğini çok yedi, bunu biliyoruz (Jean Reno'ya selam). Hatta iki tarafından birbirlerinin temellerinden beslendiğini söylemek yanlış olmaz. Son zamanlardaki Grange uyarlamaları ve bunlardan sonra gelen Grange'dan tamamen bağımsız filmleri de düşünecek olursak, Fransız suç sineması Grange'ın anlatım tarzı üzerine giden karanlık filmleri sevmeye başladı. Dikkat ettiyseniz, Hollywood polisiye/suç filmlerine göre Fransa örnekleri biraz daha karanlık ve boğucu.

Grange'ın yalnızca iki kitabını okumuş olmam yazdıklarım hakkında ikinci kez düşünmem gerektiğini hatırlatıyor bana. Peşin veya değil; yargılamak hoşuma gitmez. Fakat, iki kitapta da gözüme çarpan bir noktayı söylemeden geçemeyeceğim. Uzatılmaması gereken monoton kısımların gereğinden fazla uzaması ve kitabın son sayfalarının sanki yayın evi kırbacı Grange'ın sırtında gibi aceleci yazılmış izlenimi vermesi beni en çok rahatsız eden kısım oldu. Kurgu ilgi çekiciliğini ve yaklaşan son uyandırdığı merak hissini kaybettirmese de anlatım ve ilerleyiş kitabın ortalarında beni kendisinden fazlasıyla uzaklaştırdı. Bu bölümlerde kitabın sonuna ışık tutacak bazı kan dondurucu gerçeklerin ortaya çıkmasına rağmen, uzun sürmesi sonucu Grange kendi kurgusuna biraz da olsa balta vurmuş. Ayrıca, art arda gelen kırılma noktaları bir süre sonra hikayenin sonunu tahmin etmeyi kolaylaştırıyor. Elbette her zaman hikayenin sonunu tahmin etmek isteriz, tahmin edince de yazarı değil kendimizi yüceltiriz. "Siyah Kan"ın sonu hakkında fikirlerimin doğru çıkması sonucu kendimi yüceltmiyorum, yalnızca düşünüyorum; Grange tahmin ettiğimin aksine komplike değil, bir nebze daha basit kuruyor öykülerini. Nerede kırılma noktası yaşanacağını bazen tahmin edebiliyorsunuz. Bu gibi noktalarda klasik polisiyelerin esintisini sezmek okuru biraz üzebiliyor.

Elbette tahmin edilebilir son ve gidişat yönetimi hakkında eleştirilerimi fazla önde tutup, Grange'ın bizleri ilgi çekici konularla karşı karşıya getirdiği gerçeğini gölgelemek istemiyorum. Kaiken ve Siyah Kan'da göründüğü gibi geniş coğrafyada, belki adını bile duymadığınız yerlerde, tamamen yabancı olduğunuz kültürlerin ışığında bir okuma sunuyor bize Grange. Kültür ve toplum hakkında verdiği bilgileri de anlatımına gayet güzel yediriyor. Kan donduran detayları kullanma konusunda da gayet başarılı.

Hala Grange kitaplarına olan merakım aynı seviyede. Siyah Kan'ı başarısız bulmadım, hayır. Aksine, belli pürüzlere takılmazsak okuması gayet keyifli bir romandı. Yalnızca bundan sonra okuyacağım Grange romanlarında da bahsettiğim pürüzleri görecek miyim, asıl kafamı kurcalayan o.

Merve Şen, Kafes'i inceledi.
 22 Oca 13:55 · Kitabı okudu · 9/10 puan

"Dışarıda bir şey var...
Görülmemesi gereken korkunç bir şey...
Ona atılan bir bakış ölümcül bir deliliğe sürüklüyor. Ne olduğunu ve nereden geldiğini ise kimse bilmiyor."
Kitap hakkında ki düşüncelerime gelirsek kitabın ilk başları biraz monoton ilerliyordu ama son 100 sayfa nasıl bitti bende bilmiyorum. Kitabın yazılma şekline bayıldım betimlemeler cidden güzel. Kitap dışarıda bir yaratığı ve bu yaratıkla göz göze gelen insanın kendini öldürmesini anlatıyor. Kitabın ana karakteri Malorie ve bir evde arkadaşlarıyla geçiyor. Kitabın gerilimi yüksekti bi ara korktum ama genel olarak çok beğendiğim bir kitap. Ama yaratık kim yada gerçekten öyle bir yaratik var mı diye de düşündürmedi değil. Josh Malerman bize çok iyi bir gerilim kitabı vermiş. Kitabı okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.

Yeşim Gökyıldız, Aşkın Gözyaşları 4 - Hallac-ı Mansur'u inceledi.
 20 Eki 2017 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 7/10 puan

Aşkın Gözyaşları serisinin dördüncü kitabıydı Hamuş.Daha önce birinci ve ikinci kitaplarını okuduğum serinin elimde kalan son kitabı da böylelikle bitti.Şunu söylemeliyim ki serinin kitapları hep bir öncekinden daha travmatik oluyor.Hamuş'da da bu yaşanıyordu.Öncelikle serinin ilk kitabı bana çok bayağı,monoton,sıkıcı ve heyecansız gelmişti.Şiirsel üslubu ve olay örgüsü beni içine çekememişti.Ama değerli matematik hocam bana bu seriyi hediye ettiği için devam etmeyi kendime görev bilmiştim.Mevlana'nın hayatına ağırlık veren ikinci kitap ilkinden daha güzeldi ama yine de beni sıkmıştı ve daraltmıştı.Bir aylık aradan sonra serinin dördüncü kitabı da bitti.Ama ne bitmek! Resmen ben de bittim.

Kitap ilk 200'lü sayfalarına kadar Şems ve Mevlana'nın öyküsüne yeniden konuk ediyor bizi.İkilinin Allah aşklarından,ibadetlerinden ve günlük yaşamlarından falan bahsediyor.Bu sefer ikisinin de bakış açısından bölümler sunuluyor.İki büyük alimin çalkantılı yaşam hikayesine yeniden adım atmak keyifliydi yani kitabın ilk bölümleri gayet güzeldi ve akıcıydı.

Şems'in hana gelmesi,han görevlilerinin onda tuhaflık sezip ondan şüphelenmesi,kuşları serbest bırakması ve Mevlana'yı aramasını sıkılmadan okudum.Sonra kitap yine ilk kitaplardaki gibi tekdüze ve bunaltıcı ilerlemeye başladı.Şems,Mevlana'sını içi acısa da ardında bırakıp başka şehre gitmesinde yaşananlardan sonra kitap hareketliliğini biraz daha artırdı.Şems'in Isfahan'daki dervişlere anlattığı kıssalar,verdiği dini bilgiler ve hayat derslerini öğretici ve açıklayıcı buldum,bende hoş duygular uyandırdı.Şems'in Konya'ya ve Mevlana'sına dönmesiyle asıl olaylar patlak veriyor ve kitabın seyri değişiyor.Nasıl mı diyorsunuz,o zaman buyrun okumaya.

Şems'in kendisine niye Hamuş'um diye hitap ettiğini merak eden Mevlana,Şems'e bu soruyu sorar.Şems de bu kelimenin anlamını açıklamak için yine derin ve duygulu bir hayat hikayesine davet ediyor bizi.İşte kitabın 200'lü sayfalardan sonra seyrini değiştiren ve hikayede daha fazla ağırlık verilen zat:Hallac-ı Mansur.Bu ismi okuyunca kafanızda bir şeyler şekillendi mi,kalbinize burukluk hissi verdi mi bu isim? Cevabınız hayır ise bu kitaptan sonra cevabınızın değişeceğine eminim.Hallac'ın hikayesi oldukça derin,duygusal,düşündürücü etkileyici ve... ürperticiydi.Size daha açık anlatayım mı? Kabus gibiydi! Benim için net tanımı budur.

《Herkes Spoiler Yerini İncelemelerinde Yazmış Ama Şikayet Edilmesin Diye Söylüyorum Burası Spoiler İçerir》

Aslında Hallac'ın bölümlerini de merakla okumuştum.Cüneyd-i Bağdadi ve Beyazıd-ı Bestami'nin öğrencisi olan Hallac,aşk ateşiyle yoğrulmuş,Hakk kavramından başka bir şey tanımayan,alçakgönüllü ve değerli bir derviş (ya da alim diyelim.) Hikayesi gayet sıcak ve samimi ilerliyordu açıkçası.Ne zaman zındıklık ve şirk ile suçlandı işte o zaman benim için "kabus" olan bölümler başladı.Kitabı dün bitirmeme rağmen ismini şu an hatırlamadığım bir hükümdar tarafından atılıyor,zincire vuruluyor, hakarete uğruyor.Yine de onun kalbi "Allah" demekten asla vazgeçmiyor.Aksine o idamla cezalandırılmasına rağmen Allah'ın kavuşacağı için seviniyor,huzur buluyor.Nasıl güzel bir teslimiyet ve sabır örneği! Bu bölümleri okurken içim acıdı,gözlerim doldu.Hallac kurtulacak diye filizlendirdiğim bütün umutlar soldu.Sonra bir takım insan onu öldürüyor.Sadece kendi inandıklarına inanmakta inatçılardı onlar,masum bir insanı haksız yere suçlayıp öldürmüşlerdi.

"Bu mu şimdi İslam? Benim güzel dinimi böyle kirletenlere yazıklar olsun!" dedim o sahnede.Tüylerim ürperdi, sinir sistemim alt üst oldu.Herkesin korkuyorum dediği Halka,Garez,Elm Sokağında Kabus vb. filmleri izleyip bir gram gerilmeyen ben,o sahneleri diken üstünde okudum,atlamak istedim ama kendimi zorladım.Sonunda duvardan duvara vurasım geldi kendimi,o bölüm bitesiye iki sayfa kala atladım,Mevlana ve Şems'in yaşamına geri döndüm.

Şu an hale kitabın etkisindeyim.Oldukça iz bırakan güzel bir kurgusu var.Beğendim ben.Ama Hallac'ın hazin sonu bazılarınızı çok etkileyebilir.O yüzden hazırlıklı olup okuyun derim ben.

《 Spoiler Sonu 》

Diğer bölümleri gayet güzeldi ve öğreticiydi.Mevlana için de Hallac için de çok üzüldüm.Karakterleri,kapak ve duyguları sevdim,şiirsel üslup beni yine sıktı.Sinan Yağmur'u yakın zamanda okumayı düşünmüyorum ama yine de diğer kitaplarına göz atacağım.Bu arada kitabın kapağının tasarımı çok güzel.Her bölüm başında yer alan alıntılar ve anlatılan kıssalar da öyle.Herkese bol okumalı,huzurlu ve keyifli günler.

Not: Kitap bittikten sonra anlam kazanacak iki kelime: Hamuş ve Ene'l Hak.Ayrıca oturduğum yerden Müslüman'ım diyen ben,Hallac'ın çektiği çileleri okuyunca utandım diyebilirim.

Ha: Hallac
Mim: Mevlana
Şin:Şems

"Aşk; bir Elif miktarı sevilmek için gelen her çileye kimi zaman darağacında,kimi vakit kör bıçaklar arasında vav gibi hamuş olabilmektir.Hamuş,yani susmak."

Yeşim Gökyıldız, Aşkın Gözyaşları 2 - Hz. Mevlana'yı inceledi.
 06 Eyl 2017 · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · 7/10 puan

Nihayet,Sinan Yağmur'un kaleminden üflenen Aşkın Gözyaşları serisinin ikinci kitabını bitirdim.Aşkın Gözyaşları 1 hakkında düşüncem pek olumlu değildi,sade,sıkan ve monoton anlatım ve tekrarlanan olay örgüsüyle beğenimi kazanamadı. Lakin ikinci kitap,birincisinden kat kat etkileyiciydi.Beni çok etkilemeyen Aşkın Gözyaşları'nı Tebrizli Şems'in bakış açısından tasavvufi anlatımla okumuştuk. Aşkın Gözyaşları 2'de ise bu kez Hz.Mevlana'nın bakışından yine tasavvufi bir şekilde anlatılıyor.İki ana karakterin anlatımından da kitap yazması,yazarın okuyuculara yaptığı hoş bir jest olmuş.Ama çok beklentiye girmeyin kitap hakkında.Birinci kitaptan beri çok değişen bir şey yok aslında.Aynı olay örgüsü,aynı karakterler,aynı üslup,aynı mekanlar.Bu "aynılıklar" dolayısıyla kitabı bitirmem pek kısa sürmedi.Aşkın Gözyaşları'nı zorlayıp üç günde bitirdim ama Aşkın Gözyaşları 2,altı gün yani tam iki katı zamanımı aldı.Hatta kitapla beraber iki kitap daha okudum.

İkinci kitabımız öncelikle Mevlana'nın gençlik ve çocukluğuna değiniyor.O zamanlar Mevlana değil,büyük bir ermiş olan Bahaeddin Veled'in küçük oğlu Celaleddin'dir.Celaleddin,Karaman'da doğup büyümüştür ve daha küçükken dini konulara ve tasavvufa merak salmıştır.Bu alanda kendini geliştirirken keder dolu iki olay yaşar: Annesi ve ağabeyi ölmüşlerdir.Kalbinde derin bir yara açılmasına rağmen yoluna devam eder.Evlilik ise henüz düşünmediği bir şeydir.Hayatına giren ilk kadın ise Gevher Hatun'dur.Babası,bir misafirlikte gördüğü Gevher Hatun ile oğlunu evlendirir.Çok geçmeden biricik babası Bahaeddin,hayata gözlerini yumar.O da babası gibi bir alim olmak için çaba gösteren,orta halli biridir.Evlilik hayatında Gevher Hatun'un adı Mevlana için Gül Hatun'dur.Gül Hatun'dan Sultan Veled ve Alaeddin adında iki çocuğu olur.Zaten hüzün yağmurlarıyla ıslanan kalbi,bir acıyı daha yaşar.İki çocuğunun annesi olan Gül Hatun yaşamını yitirir.İkinci evliliğini dul ve iki çocuklu olan Kerra Hatun ile yapar ve bu evlilikten de iki çocuğu olur.Dergahta vaazlara devam eder ama hala hamdı,pişmesi gerekiyordu.Ne zaman Tebrizli Şems ile tanıştı,o zaman hayatının dönüm noktası oldu.Konusu çok güzel ve her bölüm başında bulunan alıntılar okumayı biraz daha keyifli kıldı.

Üslup bakımından bir gelişme olmadı kitapta,hala sıkıcı bir olay örgüsü vardı ama bu kitapta beni can evimden vuran sahneler vardı.Şems ve Mevlana'nın mektuplaştığı ayrılık sahneleri,Sinan Yağmur'u bu konuda birinci kitapta da tebrik ettiğim etkileyici sonu ve kitabın en üzücü olayı olan Mevlana'nın can yoldaşı,güneşi,dostu Şems'in kanlar içindeki feracesi.Kederlerle dolu,zor bir hayat mücadelesi geçiren Mevlana'nın gözünden alim olmanın kolay olmadığını bir kez daha anlıyoruz.Roman sizi Allah aşkı için gayret etmeniz düşüncesine itiyor.Ama dediğim gibi aynılıklar,şiirsel dil ve işleyiş yüzünden okuması sizi zorluyor.Elimde olan son Sinan Yağmur kitabını okuduktan sonra yazara devam etmeyi pek düşünmüyorum açıkçası.

H. Havva Ergün, Karakter Aşınması'ı inceledi.
11 Ağu 2017 · Kitabı okudu · 2 günde · 10/10 puan

Okumayı bitirdiğimde ikinci kez okumaya karar verdiğim nadir kitaplardan Karakter Aşınması. Yaşam öyküleriyle, tarihle, fabrika imgeleriyle kapitalizm ve karakter üzerine yapılmış tartışmalarla; kapitalizmin evrimini ve bu değişikliğin insan yaşamına, değerlerine, karakterine yaptığı etkiyi tartışıyor Richard Sennett.

Genelde okuduğum kitapların altı çizili satırlarını paylaşmayı, kitap hakkında fikir vermesi açısından iyi bir yöntem sayarım ancak bu kitaptan alıntılar paylaşmayacağım. Altı çizilmiş her bir satır bir önceki satırla ya da bir önceki anlatılmış yaşam öyküsüyle bağlantılı, yahut bir sonraki yaşam öyküsüne bir bakış kazandıracak ek bilgi niteliğinde çünkü. Alıntılanacak satırların burada sergileyeceği yalın hal, kitap hakkında vermesi gereken fikri vermeyebilir. Bu açıdan bütüncül bir kitap, onu parçalara ayırarak okumak imkansız.

Richarde Sennett, karakteri oluşturan öğelerin; ekonomiden ve iş hayatının işleyişinden bağımsız olgular olmadığını söyleyerek, eski kapitalizm ile esnekliğe evrilen yeni kapitalizmin insan karakterine, komşuluk ilişkilerine, aile hayatına yansımasını işliyor kitabında. Kitap hakkında daha ayrıntılı bilgi almak isterseniz; Marmara Üniversitesi Din Psikolojisi anabilim dalında yüksek lisans yapan öğrencilerin Modern Psikiyati dersi hocası Prof. Kemal Sayar’ın gözetiminde hazırladıkları konu ve kitap sunumlarının yer aldığı bir blogu incelemenizi ve kitabı mutlaka okumanızı öneririm.

Kitabın arka kapağında yer alan tanıtım yazısı ise şöyle:

Yeni ekonomik düzenin büyülü sözcüğü “değişim”in doğası nedir, insanlara nasıl yansıyor? Her zaman kısa vadeye endeksli bir ekonomide kişi nasıl kalıcı değer ve hedeflere sahip olabilir? Her an parçalanan veya sürekli yeniden yapılanan kurumlarda, kişi kendi kimliğini ve yaşam öyküsünü nasıl oluşturabilir?

Küreselleşme olgusunu makro düzeyde inceleyen birçok kitap yayımlandığı halde, bu sürecin mikro düzeyi, insan karakteri üzerindeki etkileri pek az incelendi. Richard Sennett, Karakter Aşınması’nda bunu yapıyor. Ona göre sermayenin, günümüz ekonomisinin bütün dünyaya yayılmış dalgalı denizlerinde “hızlı kar”ın dışında bir başka amacı yok; şirketlerini piyasadaki anlık değişimlere müdahale edecek biçimde esnekleştirip, yeniden yapılandırıyor. Kişilerden sürekli kendisini yenilemesini, seyyar olmasını, risk almasını, rekabet becerisini geliştirerek yırtıcı bir karakter edinmesini, takım çalışmasında uyumlu olmasını bekliyor. Ancak eski kapitalizmin rutin ve monoton yapısına karşı savunulan bu politikaya yakından bakıldığı zaman sadece eski iktidar yapılarının rengini değiştirdiği görülüyor. Çalışanlar için esnekliğin anlamı ise yaşam boyu iş güvencesinin yok olması; sürekli iş ve şehir değiştererek yön duygusunu yitirmek; istikrarlı işlerin yerini geçici projelere bırakması ve bir işten diğerine, dünden yarına sürüklenen yaşam parçacıklarından beslenen, rekabetin körüklediği “güvensizlik” ve “kayıtsızlık” duygusu… Ve bir de karakter aşınması… Oysa insan karakteri, duygusal deneyimlerimizin uzun vadeli olması ve başkalarıyla girdiğimiz ilişkilere yüklediğimiz etik değerler üzerinden gelişir. Karakter, içsel bütünlük, ilişkilerde karşılıklı bağlılık ve uzun vadeli bir hedef için çaba harcamak biçiminde kendini gösterir. Yeni kapitalizm ise güvenmeyi, bağlanmayı ve uzun vadeli planlar yapmayı karlı bulmaz, reddeder.

Sennett Karakter Aşınması’nda gelişmiş bilgisayarlarla üretilen ekmeğin kalitesinden çok, ekmeği yiyenlerin hayatına bakıyor ve soruyor: “Bu sistem insanın yaşamına değer ve anlam katıyor mu?” Ve ekliyor “değişim, kitlesel ayaklanmalarda değil, ihtiyaçlarını birbirleriyle paylaşan insanların arasında, toprakta yeşerir. İnsanları birbirleri için kaygılanmaz hale getiren bir rejimin, meşruiyetini uzun süre koruyamayacağından eminim.”

Oğuz Aktürk, Küçük Prens'i inceledi.
 12 Nis 2017 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

Küçüklerin büyük dünyası, büyüklerin küçük dünyası. Aslında küçük ve büyük gibi sıfatlar kullanınca bile bir sayı kısıtlaması içine girmek durumunda kalıyoruz. Bu kitabı kendi hayatıma göre küçük hissettiğim bir zamanımda okuduğum için kendimi şanslı hissediyorum.

Kitapta küçüklerin hayal dünyasının genişliğiyle büyüklerin akıllarının salt sayısal ve statik çalışmasının savaşı var. İçinde büyüklere dair öyle güzel göndermeler ve sosyolojik eleştiriler var ki, bunların içinde büyüklerin, insanları giyim tarzlarına göre yargılamalarından her konuda olan kısıtlayıcılıklarına, her konuya dar açıdan bakıp monoton bir şekilde hayatı ele almalarına kadar bir çok eleştiri mevcut.

Aslında yaşımız ne kadar artıyorsa bize gülen yıldızları da o kadar az hatırlıyoruz, dünyevi sorunlarımızı daha da büyütüyoruz, salt sayısal akıla daha da çok yaklaşıyoruz. Ne kadar bazı şeylerde sayıca artıyorsak, ruhumuz o kadar küçülüyor. Bu dünyada gözümüzün alabildiğine ne kadar gitmeyi düşünüyorsak büyükler bizim gözümüzde o kadar büyük olmaya çabalıyor. Çünkü onların kararlarını büyütüyoruz. Onları ne kadar büyütürsek hayal gücümüzden harcıyoruz. Neyse ki, Küçük Prens'in dediği gibi bu yaşımda yüz bin liralık bir ev gördüm deyip "Aman ne güzel ev!" demiyorum büyükler gibi. Ben de pencerelerindeki saksıları, içinde yaşayacağı insanları ve psikolojileri, çatısındaki kumruları düşünerek o evleri tasarlayıp güzelliği bu değerleriyle düşünmeye çalışıyorum çünkü.

Sayılar üzerinden işleyen dünyamızda o kadar fazla ve o kadar gereksiz şeylerle uğraşıyoruz ki, en değerli olan şeyleri unutuyoruz bazen. Küçük Prens'in anlatmış olduğu her gezegene her gün uğruyoruz. Aynı gün içerisinde krallaşmaya çalışan insanı dinliyoruz, kendini beğenmişin biriyle konuşuyoruz ve o bizi hayranı sanıyor, alkolik ve bağımlı insanlarla konuşuyoruz, işinden ve sayılardan başka bir görmeyen insanlarla konuşuyoruz, bakış açısını geniş tutamayan, düşünemeyen ve sorgulamayan insanlarla konuşuyoruz. Fakat üzerinde yaşadığımız gezegen öyle bir gezegen ki, kendilerinin büyük yer kapladığını sanan insanlarla dolup taşan bir gezegen. Sayılara bayılanlar ve her gününü düşünmek uğruna değil de sayılara, işine ayıranlarla dolu. Bu dünya Küçük Prens'in de dediği gibi o kadar kuru, o kadar sivri, o kadar sert ve acımasız ki evrendeki küçüklüğüne rağmen kendisini en büyük gezegenmişçesine tanıtıyor! Ama bilmiyor ki o noktanın noktasının noktası bile değil. Hal böyle olunca, içinde yaşayan insanların büyüklenmeleri bile ne kadar önemsizmiş dedirtiyor insana.

Ben de bir gün Küçük Prens'in tanımlamasıyla büyük olacağım. Hatta büyük olduğumda da bu kitabı zevkle okuyacağım ve kendimin ne kadar monoton olduğunu göreceğim. Ama artık bir yıldızın bile yaratılışının muazzam bir olay olduğunu biliyorsam, bütün yıldızların da böyle olduğunu bilerek bakacağım yıldızlara. Aslında önemli olan gözümüzle baktığımız şeylere bir de yüreğimizle bakabilmeyi öğrenmek. Mantığımızla algıladığımız şeylere duygumuzu katabilmeyi başarmak. Aşçıysak yemeğimize sevgi katabilmek, ressamsak resmimize renk katabilmek... Unutmayalım ki, bir yerde bir kuyunun saklı oluşudur çöle güzellik veren. Onun için umudunu kaybetme, hala bir yerlerde çölde açan bir çiçeğimiz olabilir. Zira, köklerimizin olmadığı bu dünyada çölde bile açabilen bir çiçeğin olduğunu düşünürsek hiçbir şey imkansız değil.

Neslihan Yüksel, Audrey'yi Bulmak'ı inceledi.
 31 Mar 2017 · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · 8/10 puan

Merhaba arkadaşlar.... Ben bu uygulamayla yeni tanıştım ve sizlerin arasına yeni katıldım. Bugünlük sizlere Audrey'i Bulmak adlı kitabın yorumunu yapmaya çalışacağım.
İlk olarak kitap aslında çok monoton başladı ve aslında büyük bir olay da yoktu bakarsanız. Fakat Audrey ile Linus'un arasındaki konuşmalarını ve iletişimlerini çok beğendiğimi belirteyim.
Ve şunu da söylemeliyim ki gerçekten de bugün ki hayatlarla çok bağlantılı. Frank'in bilgisayar bağımlılığı bugünle ilişkilendirilmiş ve bilgisayar bağımlısı olan çocuğunun da neler yapabileceğini kendisine nasıl bilgisayar olmadan hâkim olabildiğini açık ve güzel bir şekilde okuyucularını gözleri önüne sermiş Sophie Kinsella.
Yazarın bakış acısını ve hayal gücünü beğendim. Bir kaç bölüm kendimin Sophie gibi olduğunu düşünmeden edemedim fakat kitap da bir olay olmuş ve yazar o olayı açıklamadan geçmiş ki kitap aslında o olaya göre kurulmuş. Hala Audrey'in hangi sebeple oğlu olduğunu bilmediğimi söylersem dövmezsiniz herhalde.
Ayrıca kitapta Audrey'in yazısı Linus'un yazısı vesaire farklı puntolarda ve farklı fontlarda yazılmış ve bu da hikayeye daha da gerçeklik katmış diyebilirim.
Eğer sonuca gelirsek gerçekten sonunda etkilendiğimi açıklamalıyım. "Vayy be" dedirtti.

O yüzdeeeeeen bence kitabi alıp okuyun. Zaten ben Okuoku'dan 9.90 indirimden indirimden almıştım.
Kendinize iyi bakın.Sizleri seviyorum.Diğer kitap yorumlarımı bekleyin.