Amerika'da ortalama bireyin bu korku ve önemsizlik duygusuyla ne ölçüde doldurulmuş olduğu, en çarpıcı anlatımını, Mickey Mouse filmlerinin herkes tarafından sevildiği olgusunda bulmaktadır. Bu filmlerde -pek çok çeşitlemeyle- şu tema işleniyor: küçük bir şey kendisini öldürme ya da yutmakla tehdit eden, yenilmez ölçüde güçlü bir şey tarafından kovalanıyor. Küçük şey kaçıyor ve sonunda düşmanına zarar vermeyi bile başararak kurtuluyor. Kendi coşkusal yaşamlarında buna çok yakın bir şeye dokunmasaydı, insanlar, bu tek temanın bin bir çeşitlemesini sürekli olarak
izlemeye hazır olamazlardı. Bu durumda güçlü düşman tarafından korkutulan küçük şey, izleyicinin ta kendisi olsa gerektir; o böyle hissediyor, kendi konumunu bu durumla özdeşleştiriyor demektir. Ama elbet, mutlu son olmazsa, film çekici olmayacaktır. İzleyici, film boyunca kendi korku ve küçüklük duygularını yaşamakta, sonunda her şeye karşın kurtulduğu hatta, güçlüyü alt ettiği duygusuyla rahatlamaktadır. Ne var ki birey kurtuluşu çoğu kez kaçmakta ve canavarın kendisini yakalamasını olanaksız kılan rastlantılarda bulacaktır - işte "mutlu son"un en önemli ve en acıklı bölümü de budur.