"Bütün gün taş topladıktan sonra akşamları gene zincirlerle birbirimize bağlı zindanımıza dönerken İstanbul'un güzel şehir olduğunu, ama insanın burada köle değil, efendi olması gerektiğini düşünürdüm."
Önceden belirlenmiş bir hayat olmadığını, bütün hikâyelerin aslında birer rastlantılar zinciri olduğunu birçokları bilir. Ama gene de, bu gerçeği bilenler bile, hayatlarının bir döneminde, geri dönüp ona baktıklarında, rastlantı olarak yaşadıkları şeylerin birer zorunluluk olduğuna karar verirler.
İnsanlar üçüncü sayfaların hep başkalarını yazdığını zannederler. Oysa orada basılan fotoğraflar birilerinin kızına, birilerinin yeğenine, birilerinin babasına aittir. Bunu düşündüğümde oradaki hiçbir hikaye uzak görünmez gözüme. Bilirim ki en olmayacak şeyler, hiç başına gelmeyeceğini sananlara olur.
Acaba bilir mi birini toprağa vermenin zor, ama kaybetmenin, nerede olduğunu bilememenin daha bile feci olduğunu... Yaşayan bilir, öyledir. Ölüler artlarında teselli veren tatlı hatıralar bırakır. Oysa kaybolandan geriye kalan, dünü, bugünü ve yarını yutup yok etmeye yeminli, devasa bir şüpheler girdabıdır. Bu girdabın laneti bir kez dile geldi mi sadece giden değil, kalanlar da kayıplara karışır. Ne bugün vardır artık ne de bir yarın umudu kalır. Dün bile ihanete teşnedir, kalleştir, yalancının dik âlâsıdır. Durmadan şekil değiştirir ve her tahayyülde yeni baştan yazılır. Akı karadan, hakikatı yalandan ayıramaz hale gelirsin, etrafın tekinsiz gölgeler tarafından kuşatılır. Kalbin ağırlaşır, nefesin daralır. Sen kaybın karanlığını aydınlatacağına, kayıp seni kendi karanlığına çeker alır.