Fransız yazar, filozof ve gazeteci Albert Camus, Varoluşçuluk ve absürdizm felsefesinin önemli temsilcilerinden biri. 1957 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Camus, insanın anlam arayan bir varlık olduğunu, ancak evrenin anlamdan yoksun olduğunu ve bunun da İnsan ve dünya arasındaki bir çelişki ve absürd bir durum yarattığını söylüyor. Daha önce okuduğum Veba ve Yabancı eserlerinde de insanın anlamsızlık karşısındaki duruşunu etkileyici bir şekilde ele alan Camus, “Düşüş”te bu sorgulamayı çok daha içsel ve hesaplaşmacı bir boyuta taşıyor.
Düşüş, Paris’te saygın bir avukat olan Jean-Baptiste Clamence’in, Amsterdam’da bir barda tanıştığı isimsiz birine hayatını anlatması üzerine kurulu tek taraflı bir itiraf metni. Clamence, geçmişte kendisini erdemli, yardımsever ve adaletli biri olarak gördüğünü ancak yaşadığı bazı olayların ardından aslında ne kadar ikiyüzlü ve bencil olduğunu fark ettiğini anlatır. Özellikle bir gece Seine Nehri’nde intihar eden bir kadına yardım etmemesi, onun iç dünyasında derin bir kırılma yaratır. Bu olaydan sonra kendi vicdanıyla yüzleşmeye başlayan Clamence, hem yargılayan hem suçlu kimliğini benimser ve insan doğasının kaçınılmaz çelişkilerini sorgular.
Düşüş, insanın kendi içindeki karanlığa bakma cesaretini zorlayan, yer yer rahatsız eden ama tam da bu yüzden etkisini derinleştiren bir eser. Camus burada yalnızca bir hikâye anlatmıyor, aynı zamanda okuru kendi vicdanıyla hesaplaşmaya davet ediyor. Kısa ama zihinde uzun süre yankılanan bu eser, varoluşsal sorgulamaları seven herkes için sarsıcı bir deneyim sunuyor. Tüm kitap severlere tavsiye ederim.
Kitapla Kalın!