• Şu bizim ''Hilal-i Ahmer Cemiyeti'' ne ilmi, ne faydalı, ne aslan gibi maşallah.! Ayağının bastığı yerden çayır çimen, elinin dokunduğu yerden güller biter.! Yaşasın.! Bin yaşasın.! Hilal-i Ahmer.!
    Hani bu Cemiyet olmasa, işimiz iştir alimallah.! Her derde deva, her illete şifadır mübarek.' Dört tarafa hızır gibi yetişir aslanım.!
    Zengine balo yapar, tenezzüh (gezinti) yapar.. Fukaraya çorba dağıtır.. Yaşasın.! Bin yaşasın.! Hilal-i Ahmer.!
    Şimdi'de İzmir'in imdadına koşmuş. Son felaketlerin, felaketzedelerine, evler, kâşaneler yaptırıyor. Kâşaneler de laf mı.? Koskoca bir mahalle yaptırıyor İzmir'de: ''Hilal-i Ahmer Mahallesi.!''
    Ama ne mahalle.? Fenni olsun diye, ilk önce mahallenin tavuk kümeslerinden işe başlamış, Alimallah.! Filhakika bu kümesler, cancağızım, o kadar fenni ve sıhhi değil ama; filhakika bu kümesleri ve ahırları, ''Himaye-i Hayvanat Cemiyeti'' görürse itiraz eder ama, ne de olsa.! Hilal-i Ahmer'in yalnız felaketzede insanları değil, felaketzede tavukları da bu kadarcık olsun düşünmesi büyük bir eser-i hamiyettir.
    Yaşasın.! Bin yaşasın.! Hilal-i Ahmer.!
    ***
    Bir arkadaş başucumda dikilmiş, bu yazdığım satırları okuyordu.. Birden hayretle sordu:
    - Hangi kümesler yahu.?
    - Canım şu geçen gün gazetede de resmini basmışlardı.. İzmir Hilal-i Ahmer Mahallesi'nin kümesleri, görmedin mi.?
    Arkadaşım kahkahalarla güldü:
    - İlahi.! Sen çok yaşa, dedi.. Ayol, onlar kümes filan değil..
    - Yan ne.?
    - Ne olacak.. Felaketzedelerin oturduğu evler.!
    - Deme.! Eh, öyleyse.. Gene hep bir ağızdan:
    Yaşasın.! Yaşasın.! Hilal-i Ahmer.! Eti ne budu ne, ne veriyorsak onu alıyoruz; elinden gelen o; zavallı Hilal-i Ahmer, gene yaşa be.!
    *
    [Ben / Yeni Gün, 13.4.1931]
  • Vakit Kemal’e Erdi


    Bugün hava çok güzel güneş kızgın bir kor Alevi gibi yakıp kavuruyor ortalığı demek istememde diyemiyorum,malesef soğuk bir Aralık sonundayız,hava her zamanki gibi kasvetli,gökyüzü bütün mahlukata emir verip,esin gürleyin taş üstünde taş baş üstünde baş koman yiğitlerim edasında Malkoç oğlu gibi bir o yana bir bu yana savuruyor önüne geleni.Metin babaya gidiyorum baş sağlığına,aslında çok da evden çıkma taraftarı değilim.İnsan böyle zamanlarda belli eder kendini herkes iyi gün dostudur aslında kimse kötü gün dostu olmak istemez ağır gelir,zordur başkasının derdine derman olmak.Kendimi tanıtmadım değil mi!;

    Banada Emre Usta,Emre baba,Emre dede derler,İki kız babası ve bir sürü torunum var.Sağolsun hanımım anlayışlı olmasa belki bu zamana bile zor gelirdik.İkimizde emekliliği zorla hakettik hatta kendimizi savaşçı gibi görüyoruz ,kolay mı bu devirde emeklilik.Hanım sürekli gidip yerleşelim memlekete deyip duruyor,kırk sene olmuş burdayız,ne biçim memleket anlamadımki iki sevgili gibiyiz bir küsüp bir barışan,memlekette bir hafta durup canımız sıkılarak geri dönüyoruz ,ne var bu kadar bizi bağlayan anlamadımki!,artık iyiden iyiye yaşlandım baksana merdivenleri bile zorla iniyorum elimde babamdan kalma bastonla,bir kaç yadigarı kaldı rahmetlinin.Dağ gibi adamdı babam,herkesin babası gibi,evlatları için kendi yaşamını feda eden,gözünü budaktan sakınmayan nice Anadolu insanı gibi,dışarı çıkıp temiz havayı ciğerlerime çekiyorum,oda ne bol bol egzoz dumanı ,Allahtan durak yakın da fazla beklememe gerek kalmıyor.İhtiyarlığın güzel tarafı bedava Akbil ve sana yer veren güzel insanlar.Kadıköy’e doğru yola çıkıyorum aklımda binlerce düşünceyle.......


    Metin baba iyi adamdır ama çok duygusal be kardeşim.Bu dünyada acımasız olacaksın desemde olmuyor kim kazanmış kötülükten,camdan dışarı bakarken bir sürü anı sanki yanımda film şeridi gibi gösteri sunuyorlar,bunların hepsini ben mi yaşadım,geçmişteki bir sürü hatalı davranışı ne akla hizmet yaptım.İnsanın evladı olunca anlıyor bir çok şeyi,düşünsenize bir babasın evini geçindirmek için her şeyi yaptığın halde yetmiyor,derdini anlatacağın omzuna yaslanıp ağlayacağın kimse yok,hep dik hep mağrur görünmek zorundasın,sensin evin direği sen sağlam,güçlü olmak zorundasın,Malkoç oğlumusun be mübarek...Bu havalarda aklıma hep Mirkelam’ın şarkısı takılır,o an kulakların çınlasın başka birini andığında,unutulmaz,unutulmaz...Sonra ne hikmetse bu fasulye yedi buçuk lira ,git aklımdan kör şeytan,düşünüyorum da çok yanlış şeyler öğrenip adet edinmişiz.Bir insan otuz beş yaşında öğrenir mi Azrail isimli bir meleğin kuranda yer almadığını yada ne bileyim,saygının,adaletin,merhametin,hoşgörünün Allah tarafından delilleriyle açıklandığını,bilemedik,bilemezdik,araştırmadan,incelemeden,sorgulamadan,kesin deliller elde etmeden,dedektiflik yapsam bu yaşdan sonra becerebilir miyim acaba,havalardan mıdır nedir yine kasvetli bir günümdeyim vakitte yaklaştı artık göreceğimi gördüm,galiba otobüs bunalttı beni baksana istavrit gibi dizilmiş millet,ter,parfüm,sarımsak,balık,bütün kokular birbirlerine karışmış,yapay bir mutsuzluk var insanların üzerinde,sanki Mayıs sıkıntısı filmini andırıyor ortam,az sonra biri bağıracak;durun siz kardeşsiniz, yok o filim başkaydı galiba amman yaşlılık böyle bişey,aklımız yerinde çok şükür,ya anne annem gibi kimseyi hatırlamasam ,son nefeste konuşamayıp sadece ağlasam,dokunabilir misiniz gözyaşlarıma ellerinizle,bilmezdim şarkıların bu kadar güzel ve kelimelerin kifayetsiz olduğunu demiyor mu şair,diğeri durur mu,başlıyorum yüksek sesle;kaç kadeh kırıldı sarhoş gönlümde bir türlü kendimi avutmadım deyip şarkı söylemeye,millet garip garip bana doğru bakmaya başladı.Aldırış etmeden;şöför bey evladım,gaymağam,ağzının balını yediğim müsait bir yerde indir de neşemizi bulalım diyorum,amca zaten bulmuşsun bulacağını deyip atıyorlar aşağıya alelacele.

    O kadar dedim,bu fasülye yedi buçuk lira türküsü daha uygun diye,yok illa Müslüm Gürsese bağladın olayı,az bir rahat dur geldin kaç yaşına,yalnız soğuk falan ama deniz havası da muhteşem sadece bir fark var,Deniz’in kendine has kokusu yok,halbuki memleket havası böylemi,iki kilometreden alıyorum kokuyu ,o kendine has tuzlu hırçın,ehlileştirilmemiş dalgaların asi çığlığını,yıllardan beri dokusundan bir şey kaybetmemiş öyle saf öyle temiz kelepçelenmiş ayrılamaz kalbime ellerimiz,işte bu bizim hikayemiz diye bağırmaya başladım yine,şu bankta soluklanıp doğru limana oyalanmak yok....

    Bir süre sonra etrafta kalabalık toplanmış,insanlarda bir homurtu,Metin’in sesini duyuyorum kalabalık arasında,kendimi seyrederken buluyorum, herkes konuşuyor kaygılı ürkek çekingen,Metin bağırıyor Allahım bu nasıl bir sınav beni arkadaşlarımla mı sınıyorsun diye.Ben kenardan sesleniyorum da kimseye duyuramıyorum,boğazıma düğümlenmiş sanki kelimeler,çok uzun zamandır yaşamış gitmeyi haketmişim herkes gibi.Çocuklarım çok ağlarlar mı acaba,hele eşim,bu kadar yılı birlikte geçirdik,ağladık güldük,sevindik ve üzüldük.Yalnızlık zor zanaat ,artık film bitiyor vakit Kemal’e erdi,son bir kez sevdiklerine sarılmamak ne kadar kötüymüş,kuzularıma sizi çok seviyorum diyememek,Hadi uzatmayalım bu kadar acı çiğ köftede bile yok.....

    Metin başımda sarsıyor beni Emre Emre diye bir an kendime gelip oturuyorum olduğum yere ,Arkadaş bana baş sağlığına gelip kendin nereye gidiyorsun ulan demez mi?,ya bir ağız tadıyla ölemedik arkadaş deyip sarılıyorum Metin’e ,kardeş başın sağolsun, çok severdik Metinle Ragıbı,Ölenle ölünmüyor kalk da gidelim üşüteceksin deyip giriyor koluma,aklımda yine o malum türkü bu fasülye yedi buçuk lira,Efendim duyamadım bir şey mi söyledin Emre diyor, Metin ile tutuyoruz limanın yolunu ,Ragıpın anısına......
  • Abdullah Bin Mübârek'e sordular; Şayet sana ömründen sadece bir gün kaldığı söylenseydi ne yapardın? Dedi ki: İnsanlara ilim öğretirdim.
  • 134. O takvâ sahipleri, bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcar, öfkelerini yutar ve insanların kusurlarını affederler. Allah da
    böyle iyilik ve ihsân sahiplerini sever.
    ...
    Burada ilk olarak cennet ehli olan müttakîlerin üç önemli özelliğine dikkat çekilir:

    Birincisi; genişlik ve darlıkta, varlıkta ve yoklukta, sürûr ve gam halinde devamlı verirler. Bolluk ve surûr hali onları şımartıp bencilleştirmediği
    gibi, darlık ve zorluklar da onlara vermeyi unutturamaz. Devamlı ganî gönüllü ve iyilik eder halde bulunurlar. Şu misal darlık zamanlarında bile Rasul-i Ekrem (s.a.v.)'in nasıl bir cömertlik ve infak seferberliği halinde olduğunu göstermeye yeter:

    Bir gün, muhtaç bir kimse Peygamber Efendimiz'e gelerek bir şeyler istedi. Allah Rasûlü:
    "-Yanımda sana verebileceğim bir şey yok, git benim nâmıma satın al, mal geldiğinde öderim" dedi. Efendimiz'in sıkıntıya girmesine
    gönlü râzı olmayan Hz. Ömer:

    "-Ya Rasûlallah! Yanında varsa verirsin, yoksa Allah seni gücünün yetmeyeceği şeyle mükellef kılmamıştır" dedi. Allah Rasûlü (s.a.v.)'in, Hz.
    Ömer'in bu sözünden hoşnud olmadığı, mübârek yüzünden belli oldu. Bunun üzerine Ensâr'dan bir zât:

    "Anam, babam sana fedâ olsun ya Rasûlallah! Ver! Arşın sahibi azaltır diye korkma!" dedi. Bu sahâbînin sözleri Efendimiz'in çok hoşuna
    gitti, tebessüm etti ve:

    "-Ben de bununla emrolundum" buyurdu. (Heysemi, Mecma'u'z zeudid, X, 242)

    İkinci olarak bu seçkin kullar öfkelerini yutarlar. Onlar, takvâdan doğan mânevî bir kuvvet ile, nefsin zarûrî arzuları seviyesinden daha yüce
    bir ufka yükselir, böylece büyük bir ruhî güç kazanarak öfkeyi yenmeyi başarırlar. Peygamber Efendimiz, öfkeyi yenebilmenin faziletiyle ilgili şöyle buyurmuştur:

    "Gerçek pehlivan güreşte rakibini yenen değil, kızdığı zaman öfkesine hâkim olandır." (Buhârî, Edeb 76; Müslim, Birr 107)

    "Kızgınlığını tatbik etme kudreti varken öfkesini kontrol edeni Allah, kıyâmet günü bütün insanların ön tarafına çağırır ve onu hu-
    rilerden dilediğini seçmekte serbest bırakır." (Ebû Dâvûd, Edeb 3; Tirmizi
    Birr 74)

    Üçüncü olarak onlar, kendilerine kötülük edenlere karşı da af ile muamele ederler. Öfke kontrol edildiği zaman, ruh üzerinde bir ağırlık, kalbi yakıp kavuran bir alev ve vicdanı kaplayan bir duman haline gelir. Fakat insan, bu noktadan bir adım daha ileri atarak affedebildiği takdirde gönlü açılır ve ruhu ağırlıklardan kurtulup nurlu ufuklara açılma imkânı bulur. Kalp, kavurucu alevlerin etkisinden kurtularak huzur, sukûnet ve itminana kavuşur. Bununla birlikte affedip şefkat ve merhametle davrandığı karşısındaki insanın da doğru yolu bulmasına yardımcı olur.

    Rivayete göre Câfer-i Sâdık Hazretleri'nin bir kölesi vardı. Kendisinin yakın hizmetlerini görürdü. Birgün köle, getirdiği içi çorba dolu kâseyi, kazârâ Câfer Hazretlerinin üzerine döktü. Üstü başı çorbaya bulanan Câfer Hazretleri de, öfkeyle kölenin yüzüne baktı. Bunun üzerine köle:

    "-Efendim! Kur'an'da öfkelerini yenenler takdir ediliyor!" dedi. O zaman Câfer-i Sâdık Hazretleri:

    " Öfkemi yendim!" dedi. Bu sefer köle:

    "-Kur'an'da aynı yerde insanların kusurlarını bağışlayanlar da takdir ediliyor!" dedi. Câfer Hazretleri:

    "-Haydi bağışladım seni!.." dedi. Bu defa da köle:

    "-Âyetin sonunda; «Allah ihsânda bulunan, iyilik eden kimseleri sever!» (Âl-i İmrân 3/134) buyruluyor!" dedi. Bunun üzerine Câfer-i Sâdık Hazretleri:

    "-Haydi git, hürsün artık; seni Allah için âzâd ettim!.." dedi.
    Ömer Çelik
    Sayfa 470 - Erkam Yayınları, 1. Cilt, Âl-i İmrân Sûresi
  • Sabah kaltığımda aynı hayat aynı insan aynı yer ruhum inciniyordu
    Ama bu sabah kalktığımda evet belki aynı hayat aynı insan aynı yer ama bişey faklıydı buğün
    Bugün cuma mübarek gün ve Ezan sesiyle uyanmak ayrı bir güzre ve Ezan öyle güzel Okundu ki ruhum aydınlandı Elhamdulillah
    Hayırlı cumalar..
    ...🌺...