Osman Y., Kraliçenin Pireleri'ni inceledi.
 21 Nis 23:42 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

BU İNCELEME PEK ÇOK KİŞİ İÇİN BİR ŞEYLER İFADE ETSE DE EN ÇOK MERAKLISI İÇİNDİR, OKUYAN İÇİN DE MERAKA SEBEP OLABİLİR !

TARIK TUFAN, TARIK AĞABEY

Kraliçenin Pireleri. Tarık abiyle tanışma kitabım, hem okur olarak hem de bizzat yazarla tanışma hikayemi paylaşmak istiyorum. Tarık Tufan’ı ilk olarak “Meksika Sınırı” isimli tv programında gördüm ve bir daha peşini bırakmadım. 2007 yılının eylül ayıydı sanırım, İsmail Kılıçarslan ve Selahattin Yusuf ile birlikte yaptıkları bu programa tesadüfen rastladığımda, henüz ilk bölümlerden biriydi. 2 sene sürdü bu program, en çok kitapların konuşulduğu, müziğe , sinemaya, sanata ve hayata dair pek çok meseleye yer verilen , adeta çölde bir vahaydı. 1 sene kadar her hafta Cuma akşamları keyifle , öğrenerek, doyamayarak izledim. 1 yılın sonunda 2008 yılının eylül ayında artık tanışayım şu adamla dedim:) Yazar tarafını biraz ihmalden biraz fark etmeden ıskalamıştım. Hem bir kitabını alayım okuyayım hem de bu vesileyle kendisiyle de tanışayım dedim. Böylece bir ramazan günüydü , yola düştüm. Kitapçılara baktım ve sadece bu kitabını bulabildim. Kraliçenin Pireleri.

Tanıştıktan kısa bir süre sonra not aldığım hikayeyi de aktarayım, yaklaşık 10 yıl önce yani. O ramazan 30 gün boyunca iftar programı yapıyordu son olarak, sonraki senelerde devamı gelmedi. Şöyle,

EYLÜL 2008, BİR RAMAZAN GÜNÜ

İftar çadırı, İstanbul-Mecidiyeköy, şehir ve iftar programı. 2 saat önceden kuyruğa girip beklemeye başladım. Biraz halkımızla muhabbet, biraz kraliçenin pirelerini okuyarak geçen zaman. Nihayet ezana 5 dakika kala içeri girebildim. Yemeğimi aldım, ezan okunmasıyla birlikte program bitip iftara geçiliyor. Hem yiyorum hem de Tarık abiyi göz hapsinde tutuyorum. Yirmi metre kadar ilerde konuklarıyla oturuyor. Birden masadan kalktığını görüyorum, benim yemeğim bitmedi henüz ama orucu açtım bu kadarla da idare edebilirim. Kalkıp gidiyorum yanına doğru , bu sırada arka tarafta kulis gibi bir yere giriyor. Peşinden dalıyorum içeri. 10 metrekare kadar bir yer, bir koltuk ve neon lambalı bir ayna olan küçük bir yer. Lafa giriyorum.

“merhaba”
“merhaba”
“ben size kitap imzalatmaya geldim”
“ne kitabı?”
“sizin kitabınız”
“ha evet tamam otur şöyle”
“kalemin var mı?”
“var abi”
“ver bakalım”
“abi diğer kitaplarınızı bulamadım”
“nereye baktın?”
“d&r falan”
“oralarda olmayabilir, istersen fuar var yakında ordan bakarsın”
“sağol abi biliyorum fuarı evet gitmek istiyorum”

Biraz sonra güvenlik görevilisi gibi bir adam içeri giriyor.

“Tarık abi bir de fotoğraf çektirsek”
“olur tabi”

İçeri giren adama telefonu veriyorum, abi çeker misin?” (daha selfie çılgınlığından eser yok o vakitler)

Biraz daha sohbet ettikten sonra çıkışa doğru ilerliyoruz.

“Osman nasıl gideceksin eve, nerde ev?”
“Bahçelievlerde abi, metrobüsle.”
“bizim ekipten bir araba o tarafa geçiyor bıraksınlar seni”
“abi hiç gerek yok sağol”
“olmaz bırakırlar seni”
“peki”

Arabayı kullanan adama sesleniyor,

“abi kardeşimizi de uygun bir yerde bırakın eve yakın.”
“olur Tarık”
“Osman görüşürüz kardeşim”
“abi çok sağol eyvallah”

Bazı adamları abi,arkadaş,dost olarak yakın bulur ve seversiniz. Yazar olması da şart değil tabi ki.Birkaç kere daha yüz yüze geldik sonra, mail ve telefonla da günümüze kadar devam eden bir muhabbet. Sonra o güne kadar yayınlanmış diğer 3 kitabını da alıp okudum kısa süre içinde. Daha sonra 3 kitap daha yazdı. Kekeme Çocuklar Korosu kitabıyla ilgili bir inceleme yazmıştım burada.

Gelelim bu kitaba, Kraliçenin Pireleri(2002)

Bir deneme kitabı. Bir hüzün kitabı bu. Kısa yazılardan oluşan.

İlk yazının başlığı, “Tüketilmiş yaşamlar ya da yeniden”,

“Bir sabah uyandığınızda Gregor Samsa’dan daha talihli olmayabilirsiniz.”
"Bir sabah uyandığınızda Tanrısını yitirmiş bir kentte yayılan şeytan uğultuları, kulaklarınızı patlatırcasına dolar şirket odalarınıza. Son ayet, hesap tablolarının ve istatistiklerin arasında kaybolmuştur. Söylenecek son duaların unutkanlığı yakar vücudunuzu.Terleten bir titreyişi engelleyemez fiyakalı takım elbiseleriniz. Emeğini çaldığınız bir genç kızın sefer tası ateşiniz olur.”
“Şimdi her şey yeniden başlayacak baylar!Yarın sabah olduğunda hayat adına dirençli bir sözcük söyleyeceğiz. Yeniden!Yeniden!Yeniden! Ve Allah yeniden başlayanların yardımcısıdır!”

Kitaba ismini veren deneme yazısı, kısaca filozof Descartes ile ilgili, kısaca filozofun kraliçe karşısındaki (ya da "kadın" diyelim) çaresizliğini anlatıyor.

Neler neler anlatıyor daha. Eski İstanbulu,çocukluk izlerini, kenarda köşede kalmış adamları,ötekileştirilenleri,aşkı, hayatı, ölümü, daha pek çok şeyi anlatıyor.

” Aşksız Kadınlar Coğrafyası”diye bir yazı mesela. Bunu çok iyi de seslendirmişler, dinleyebilirsiniz.

https://www.youtube.com/watch?v=tv6dTktpXYw

“Üç numaralı saçlar” diye bir yazı mesela. Üç numaralı saçlara mahkum çocukların öfkesi.

“Bir yalana sığınmak” yazısı sonra mesela, daha pek çok yazı var ama bu yazıdan alıntıyla noktalayalım.

“İyi giyimli,hırslı olduğu her halinden belli adamların, elini sıkarken yüzüne bile bakmadığı halde, seni önemsediğini söylediğinde inanmaktan başka çaren olmadığını hissedip, her sözünün ardından onayladığını belli eden kafa sallamalarına devam etmen gerekir.”
“Sonradan görme bir grup mübarek! Ağaların holdinglerinde, taşralı bir kompleksin kıllı avuçlarında acı çeken gençlerin yapabileceği tek şey gösterişli bir yalanın gözlerinin içine bakıp dalmak öylece”
“Kimileri asla yaşanılabilir olmayan bir hayatı, tanrı gibi konuşarak insanların kutsalı haline dönüştürürken, kimileri de kendi orospu uzlaşmalarını hayatın zorunlulukları arasında sayıyor.”
“Deli gibi sevdiğin bir kıza, hayat boyu onunla birlikte yaşama isteğini makul gösterebilecek bir sürü fıkhi,siyasi,sosyal gerekçeler arama toplantısı düzenlerken, vücudunun her bir parçasını paramparça edebilecek bir bağırışla ‘seni seviyorum,hepsi bu!’ diyememenin acısını yaşarsın. Bir yalanın ortasında topluca bekleşip duran bir sürü insan,aşkı bile sosyal gerçekliklerle tanımlamaya uğraşırken sen bir bakışta aşık olmanın toplumsal realitesini arama aptallığına düşersin”

Kim Hüzünlerimizi Mutlulukla Değiştirecek ?
Ben sevginin ne demek olduğunu babamdan öğrendim. Doğayı, insanı, doğadan en çok çiçekler ve kedileri, insanlardan en çok bizden olmayanı, hep bir tarafa atılanı. Bir kadını nasıl sevmek gerektiğini, nasıl güzel insan olunacağını, nasıl güzel insanlar inşa edileceğini.. Evet öyle yaptı. Zaten inşaat ustasıdır kendisi. Bir evi güzel inşa etmeyi bildiği gibi, güzel insan inşa etmeyide bilirdi. Güzel sevmeyi bilirdi. Bunun ne kadar önemli olduğunu güzel sevemeyenlerle karşılaşınca öğrendim. Hep babam gibi bir adam istedim. Mükemmel değildi. Olsun da istemezdim aslına bakarsanız. Zira ben kendim kusurlarla dolu bir insanım. İşte o, kusurlarla dolu insanlar nasıl sevilir bana onu öğretti. Bu inanın herkesin harcı değil. Söylendiği gibi kolay hiç değil.

Güzel sevmeyi bilmeyen birine denk geldiğiniz de küsersiniz. Neye ? Her şeye. Mimoza neden dargın çiçektir sanırsınız. Kimler güzel sevmedi bizi ? Kim ya da kimler küstürdü bizi bir mimoza çiçeği gibi ? Kimler dokundu da yaprağımıza ansızın, kapandık böyle kendi özümüze ?

Sonra kim bekler sabırla başımızda. Geçsin küskünlüğümüz de açalım yapraklarımızı, açalım içimizi, özümüzü diye. Kim hüzünlerimizi mutlulukla değiştirir ? Kim gösterir bize, mutluluk pek bilmediğimiz bu yüzden de üzerine pek konuşamayacağımız bir kelimeden ibaret değil. Baharın sihirli elinin dünyaya değişi gibi kimin eli değer ruhumuza ?

Her yerden insanlarız burda. Herkes bir şeyler arıyor, bir şeyler buluyor. Kimsenin keşfetmediği inci gibi dizilmiş şiir dizelerini arayan, kendi hikayesine eş hikayeler roman kahramanları arayan, mevlasını arayan, evlasını arayan, son zamanlarda ekseriyetle Leyla'sını arayanlar :) Leyla'nın da adı mübarek arkadaş :D yoksa her Leyla diyeni Mecnun sanmaya kalkmayın. (ben Burcu'yu arıyorum. Artık defterimi bulmam kadar hayati onu bulmam) Ve hiç bir şey aramayıp, her şeyden kaçanlar. Ben buraya bir zamanlar arkama baka baka kaçarken düştüm. Hemen hemen herkes bilir çok düştüğümü sakarlığımdan. (Daha geçenlerde hem sakarlığım hem inadım yüzünden attan düştüm Kars'ta. Ne kötü bir ağrıymış düşman başına.) Burası düştüğüm en güzel yerlerden biriydi. Düşmek kötü bir algı uyandırır çoğu insanda. Hayır yanılıyorsunuz. Güzel düştüğü de olur insanın.

Şimdi hepimiz bir olup bahsi geçen ya da hiç geçmemiş Leylaları arasakta nafile. Burda Leyla'dan kasıt bir misaldir. Ben Burcu'yu arardım. Arıyorum. Yani nasıl kayboldu birden bire, bana yazarlar, kitaplar, delilikler bırakarak. Onu hayatta tutanın bu delilikler olduğunu nasıl anlamadım. Ve bir gün aynı delilikle ortadan kaybolacağını.. Şimdi biz seferber olsakta bir Leyla ya da onun nezdinde bulmak istediğimiz her şey ve herkes için, ne fayda. Hayır faydası olacak diye inatlaşma.! O zaman sen Shakespeare'in "Arama boşuna bulunmak istemeyeni" dediğini duymadın daha.

Kelimelerden bir bohça sırtımda. Burası o bohçadan kelimelerin düştüğü bir yırtıktır. Artık ne düşüyorsa bahtınıza. Bu bohçada bir kelime var. Mutlu, umutlu, tüm güzel kelimeleri kapsayan bir kelime. Ben bir gün çok etkilendiğim bir sevdayı (#12648166) okurken karşılaştım o kelimeyle. Bana dedim böyle bir kelime verilseydi. Bir kelimeyle insan ne yapar demeyin. Bu kelime bütün güzel kelimeleri kapsayan bir kelimeyse o kelimeyle her şey yapılır. Güzel şeyler yapılır. Hikayenin sonunu okuyamadan daha, sevdasında inatçı bir adam aradı. Meşgulüm dedim bir hikaye okuyorum. Al sen de oku dedim. Sendeki de aşk mı yani dercesine. Sonra tuttu o inatçı adam bu kelimeyi bana hediye etti bir orkideye iliştirip.

Kelimelerin ruhu var demişti biri bana. Ne mutlu sana demiştim ben de ona. Kelimelerin ben ruhu olanlarına değilde can acıtanlarına denk gelmiştim yıllarca. Şimdi biriken umutlu kelimeleri ne yapacağımı bilemiyorum. Bunlarla ne yapılır bilmiyorum. Bu kelimeleri bana vereni ne yapayım onu da bilmiyorum. "Aldım onu bana ayırdım." Dedim ki kendime (ben değilde Seyyidhan Kömürcü söyledi) "madem dünyanın bu kadar sabahını sen uyandın
Sen uyudun bu kadar uykusunu.. " (gelde bu dizeleri kıskanma ) uyuyup uyanabildiğin, uyanıp uyuyabildiğin vakitler hatrına (ki uyuyamamak uyanamamaktan daha kötüdür), bulamadığımız Leylalar, bir anda kaybolan Burcular hatrına al onu kendine ayır. Sen dedim evet evet sen, sana böyle güzel kelimeler verebilecek birini bulamazsın daha..

"Kendimin devamı değilim ben " diyor ya Seyyidhan Kömürcü. (Bu kelimeleri nerden bulmuş olabilir ?) Ben mesela dün acıklıydım, bu gün resmiyim. Doğru söylüyor valla. Kendimin devamı olduğumu nasıl iddia edebilirim. Hele benim gibi kendi içinde tutarsızlıkta çığır açmış bir ben nasıl kendinin devamı olabilir. Ben olsam olsam Barış Bıçakçının sayıklarcasına yazdığı bir kitabında, insanları saklayabilen bir kitabın devamı olabilirim. Belki de insan bir başkası gelip onun devamı olabilsin diye kendinin devamı olamıyordur. Bırak dedim. Sen kendine devam olamıyorsun madem, Martın ilk fesleğeniyle kapına gelmiş bu adam senin devamın olsun..

LEYLA BÖYLE ARANIR :)
https://youtu.be/x2C3sk8kNe4

Resul, bir alıntı ekledi.
05 Mar 22:25 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Üstadın Barlaya gidişi..
Barla'daki hayatı gerçi nefiy ve inziva içinde ve tarassud altında geçmekle acı idi; fakat Risale-i Nur hakikatlarının te'lif yeri olduğundan Üstad'ın en tatlı ve şirin hayatı da yine Barla hayatıdır  denilebilir.

  Bu defa Barla'ya nefiy ile değil, hapis ile değil, kendi rızası ile ve serbest olarak gidiyordu.

Güzel bir bahar günü Barla'ya geldi.
Barla'daki talebelerinin mühim bir kısmı Üstad'ı karşıladılar.
Üstad, sekiz senelik ikâmetgâhı olan Medrese-i Nuriyesine yaklaşırken kendini tutamadı, mübarek gözlerinden yaşlar boşandı.
Haşmetli çınar ağacı da âdeta kendisini selâmlıyordu.

Bir vakitler, yani Barla'da sekiz sene ikametten sonra Isparta'ya celb edilmişti.
O zamanki gidişinde mübarek çınar ağacı Üstad'ı manen teşci etmiş, haşmetli kanatları olan dallarının Cenab-ı Hakk'a olan secdevari ubudiyetiyle Üstad'ı uğurlamıştı.

Bu defa da yine uzun bir müfarakattan sonra tekrar Üstad'a kavuşmanın süruru içinde Hâlık-ı Rahman'a secde-i şükrana kapanıyordu.

Üstad, o mübarek çınar ağacına sarılmış, yanındaki talebelerine ve ahaliye kendisini yalnız bırakmalarını söylemişti; zâten göz yaşlarını tutamıyordu.

Sonra, Nur Dershanesi olan odasına girdi ve iki saat kadar kaldı, hazîn ağlayışı dışarıdan işitiliyordu.

Tarihçe-i Hayat, Bediüzzaman Said Nursî (Sayfa 616 - Sözler Neşriyat. San. Tic. A.Ş)Tarihçe-i Hayat, Bediüzzaman Said Nursî (Sayfa 616 - Sözler Neşriyat. San. Tic. A.Ş)
Süha Murat Kahraman, bir alıntı ekledi.
21 Ara 2017

Aziz, mübarek kardeşlerim!
Pek çok selâm... Bizim memlekette eskide arefe gününde bin İhlas-ı Şerif okurduk. Ben şimdi bir gün evvel beşyüz ve arefede dahi beşyüz okuyabilirim. Kendine güvenen, birden okuyabilir. Ben gerçi sizleri göremiyorum ve hususî herbirinizle görüşmüyorum, fakat ben ekser vakitler, dua içinde herbirinizle bazan ismiyle sohbet ederim.

Şualar, Bediüzzaman Said Nursî (Onüçüncü Şua)Şualar, Bediüzzaman Said Nursî (Onüçüncü Şua)

Serdar Tuncer Bugünki Yeni Şafak Köşe Yazısı
Gelişiyle memnun, gidişiyle mahzun edene sevgili deniyorsa eğer; Ramazan mü’mine sevgilidir. Dikkat buyurunuz herkese değil; mü’mine.

Ramazan geliyor diye sevinmek, gidiyor diye mahzun olmak iman alâmetidir buyurmuşlar. 1438 yılının Ramazan-ı Şerif’i alıp başını gidiyor ve biz kalbimizdeki hüzne bakıp imanımız hakkında bir fikir sahibi olabiliriz sanırım. Hassas terazi, müthiş muhakeme, ulvî mihenk: Ramazan!

Diyeceksiniz ki bayram geliyor diye sevinmeyelim mi?

Sevinelim elbet fakat on bir ayın sultanının gidişinin mukaddes hüznünü, yaklaşmakta olan bayramın muazzam mutluluğuna sarıp sarmalayalım, öyle sevinelim. Nice tebessümler vardır hani, içinde hüznün en derini saklanan ve nice hüzünler vardır simaya değil kalbe kıpır kıpır tebessüm ettiren. Kalbimizde alev alev bir hüzün, yüzümüzde gayrı ihtiyari bir tebessüm; öyle uğurlayalım gitmekte olanı ve gelmekte olanı öylece karşılayalım. Şu inceliği de asla unutmadan: Mü’min Ramazan bitiyor diye sevinmez; Ramazan-ı Şerif ayrılık acısını azaltmak için bir Bayram bırakıp gider mümine.

Hatırlayalım, geçen sene bu vakitler olduğunda pek çoğumuzun dilinde bir dua vardı: “Rabbim nice Ramazanlara hayırla eriştirsin.” Ve unutmayalım bu duayı edenlerin bir kısmı ve “âmin” diyenlerin nicesi bu senenin Ramazan’ını göremeden göçüp gittiler dünyadan. Seneye bu zamanlar Ramazan yine gelir de biz de burada olur muyuz o belli değil. Şu son bir kaç orucumuzu işte bu hisle, sahur vakti kalbimize yüklendiğimiz mukaddes bir nur topu gibi taşıyalım kutlu iftar vakitlerine. Kırmadan, dökmeden, lekelemeden, incitmeden...

Arefe gecesi geçelim Ramazan-ı Şerif'in karşısına, bükelim boynumuzu ve samimiyetle soralım: “Bizden razı mısın?” “Razıyım” dediğini işitir gibi olana değin oturalım karşısında gözlerimiz nemli, kalbimiz ürkek... Kapıya kadar uğurlayalım kutlu misafiri, getirdiği her bir hediyenin aciz ve haddini bilen şükrânesi olsun gözümüzden dökülen yaşlar. O hediyeleri mübarek on bir aylar boyunca muhafaza edebilmenin şuuru, yanaklarımızdan kalbimize süzülsün sessizce. O alıp başını gitmesin, bizde kalsın biraz; biz kalakalmayalım öylece, alıp başımızı bir parça onunla gidelim. Ayrılık yok mesafe var madem sevenle sevilen arasında, on bir ayı mesafe eyleyelim misafirimizle aramızda, ayrılık değil.

Bayram sabahından başlayalım gönüllerimizi Ramazan eylemeye. Bırakalım herkes bayram etsin, bizse bir başkasının bayramı olmaya niyetlenelim. Bir küçük hediyeyle, bir umulmadık ziyaretle, bir cebe kendimizden bile gizli sıkıştırılıveren üç beş kuruş harçlıkla, muhabbeti artıracak içten bir tebessümle, küslükleri bitirecek harbî bir selamla, yetimin başında şefkatle dolaşan bir avuçla, hiç olmazsa bir telefondan merhaba deyivermek suretiyle nice insanın bayramı olabileceğimizi unutmayalım. Herkes bayram eder ama bazıları bayram olur. Ramazan olamayışımızın mahcubiyetini, gelin bir başkasına bayram olmakla telafi edelim.

Bu telafi ediş bir talim olsun kalplerimize. Bırakın herkes bir şey olmayı isteyedursun. Bir şeylerim olsun diye çırpınadursun bırakın herkes. Biz birisinin bir şeyi olalım, ta ki 1439 hilâli nazlı nazlı görünene kadar.

İnsan birisinin bir şeyi olmalı, mutluluğu mesela...

Herkes mutlu olmak ister ama bazıları birilerinin mutluluğu olur. Biz bir başkasının mutluluğu olmakta bulalım sevinçlerin en hakikisini. Kimisinin elinde bir demet çiçek olalım tebessümden yapılmış, kimisinin yüzünde çiçekler açtıran bir tebessüm...

İnsan birisinin bir şeyi olmalı, dermanı mesela...

Dağına göre kar verirmiş Mevlam, rüzgâr yükseklerde daha sert esermiş. Bizim yaprağımızı yerinden oynatmayacak kadar hafif bir esinti, bir başkasının ocağını başına yıkacak bir fırtına oluverir. Yüzümüz sefasını sürmese ne olur o esintinin, göğsümüz siper oluverse o fırtınaya ne olur? Bir başkasına derman olma derdine düşünce fark edeceğiz belki de dert zannettiklerimizin aslında dert olmadığını, dermanın en güzelini belki de bir başkasının derdine deva olduğumuz gün bulacağız.

İnsan birisinin bir şeyi olmalı, vefalı dostu mesela...

Herkes gerçek bir dost arar kendine, vefa gördüğünde herkes memnun olur. Bazıları ise birisi için dostun tarifidir, vefanın tablosu. Abde vefanın ahde vefaya denk düştüğünü idrak edelim. Rabbimiz'le kul olmak üzere ahitleştiğimiz o günün hatırına Rabbimiz'in kullarına vefalı birer dost olalım. Bunca zaman vefalı bir dost aradık da ne oldu? Belki de bir başkasının vefalı dostu olmakla bulunur vefanın Rabbine dost olmak saadeti, kim bilir?

İnsan birisinin bir şeyi olmalı, çalacak kapısı mesela...

Sıkıntılı zamanlarımızda, az mı teklifsizce çalabileceğimiz bir kapı aradık. Haydi hatırlayıverelim bir... Kiminin eşiğinden döndük o kapıların, kimi yüzümüze kapandı, kimisi de hiç açılmadı nice zaman çalıp durdukta. İnsan birisinin her daim yarı aralık kapısı olmalı, çalmaya hacet bırakmadan huzurla içeri buyur eden. Uzaktan bakınca kalbimizdeki davetin ışığı süzülmeli o kapının aralığından. Çalacak kapı ararken yolunu kaybedenler, o ışığın izlerini takip ederek gelebilmeli çalınmadan içeri girilebilecek o kapının eşiğine.

İnsan birisinin bir şeyi olmalı, nasihati mesela...

Diliyle değil haliyle sabrı ve hakkı tavsiye eden bir nasihati olmalı insan birisinin. Asra yemin edenin hatırına işleyeceği salih amellerle birisinin hüsranına perde olmalı. Şahsiyetiyle bir başkasının omurgası olmalı, duruşuyla bir başkasının şahsiyet remzi. Kendisi için yaşamanın ölmekten beter olduğunu anlamalı ki insan, bir başkası yaşasın diye ölebilmenin yaşamaktan güzel olduğunu fark edebilsin.

Diyeceğim o ki dostlar, Ramazan geldi ve geçmesin. Biz birisinin bir şeyi olalım bu bayramdan tezi yok ve Ramazan geçip gitmesin.

Kimsesizlerin bayramı olalım, mahzunların mutluluğu, dertlilerin dermanı, kalbi kırıkların dostu, dizlerinde takat kalmayanların çalacak kapısı, hüsrana uğrayanların sükût içre nasihati...

Biz birisinin güzel bir şeyi olursak belki de bir olanın bir şeyi olmakla güzelleşiriz. Belli mi olur?

Hiç olmazsa hiç kimsenin acısı, hüznü, derdi, düşmanı, umutsuzluğu, hüsranı olmayalım ki çirkinleşmesin güzel yanlarımız.

Hayırlı bayramlar