• İnsanlar bugün kendisine hiç dokunamadıkları Pop Yıldızlarının Hayat Hikayelerini Detayları ile öğrenirken, Komşularının Adını bilmiyor.
  • İnsanlar bugün kendisine hiç dokunamadıkları pop yıldızlarının hayat hikayelerini detaylarıyla öğrenirken, komşularının adını bilmiyor.
  • "Türkiye NATO'nun İmanlı bir uzvudur.
    Sağcılık, Arapça ezan okunan minarelerin arasına "Welcome" yazmaktır. Şükretmektir. Tek Parti dönemine sövüp, Kore'ye savaşmaya gitmektir.

    Sağcılığın üç rüknü vardır bizim ülkemizde: Türk olmak, Müslüman olmak ve Amerika'nın yanında olmak. İlk ikisi müstehab, sonuncusu farzdır."

    / Mücahit Gültekin
  • Öğrencilerime, bir kitap tavsiye ettiğimde, 'filmi var mı?” diye soruyorlar. Okumak zahmetli, seyretmek eğlenceli bir şey olarak görülüyor.

    Öyle ki, bazen gençler, uzun filmleri bile sıkıcı buluyor. Bir kaç dakika içine sıkıştırılmış “reklam kısalığında” kurgular daha fazla ilgi görmeye başladı. Vine videoları“, üç cümlelik eğlendirici/ilgi çekici mesajlar taşıyan yeni bir görsellik kültürüne işaret ediyor. 810 saniye içine sıkıştırılmış mottolar, aforizmalar üzerinden çabuk üretilip, çabuk tüketilen ürünler ilgi çekiyor. Bağlam, arkaplan, derinlik, karakter, genişlik, giderek önemini kaybediyor. Kısa, hızlı, kolay ve zevkli olanı tercih eden, “seyretmeyi” bile zahmetli gören refleksif bir kuşak var ediliyor.

    Kitaplar bile fılm senaryosu gibi yazılıyor. “51 dakikada felsefe’; “99 sayfada Psikoloji? “59 saniyede İkna”(1 dakika değil.’) gibi başlıklı kitaplar, bilgiyi “bir tıkla” zihne indirilebilecek bir meta gibi sunuyor. İnternet nesli, herşeyin bir tıkla halledilebileceği bir dünya tasavvur ediyor. Bu tasavvur, algı yönetmenlerinin beslediği bir halüsinasyona dönüşüyor.

    Gençler sosyal medyada 5 satırlık pâylâşımları uzun buluyor. Daha kısa yazılmasını istiyorlar. Hatta kelimeleri bile tam yazmak zor geliyor. “Ok. tm. by" gibi ifadeler bile giderek yerini facebook figürlerine bırakıyor. Yazının geleceği, bugün bilim adamları tarafından tartışılmaya başlandı bile... Bazen sinıflarda ya da seminerlerde “Arkadaşlar bir gün her şey serçe parmağınızdaki tırnağın dörtte biri büyüklüğündeki bir çipe yüklenebilecek. Bu çipler beyninize entegre edilebilecek ve artık düşünmek zorunda kalmayacaksınız. Sizce bu olamaz mı?” dediğimde, pek çok kişinin bunun bir gün olabileceğine inandığıni görüyorum. Artık düşünmeye ihtiyacımızın kalmadığına/kalmayacağına inanan bir kuşak geliyor.
  • İnsanların bir kısmı klişelerle, atalarından öğrendikleri ezbere bilgilerle hareket ederler. Klişelerin ve edindiğimiz ezberlerin bir kısmı faydalıdır ama her sosyal/siyasi/kültürel olay kendi koşulları ve bağlamı içinde yeniden değerlendirmeyi gerektirir.

    Örneğin 'Değişmeyen tek şey değişimdir'” klişesini düşünelim. Hayatın bir hareket ve değişim içerdiği doğrudur. Ama bu ifade, eğer üzerinde biraz düşünürsek, içinde temel bir düşünce hatası barındırır.

    Bir defa insanlık tarihi boyunca, hem toplumlarda, hem de doğada değişmeyen pek çok şey bulabiliriz; değişen pek çok şey bulabildiğimiz gibi. İnsanlar 2500 yıl önce bir birlerine taş atarak savaşıyorlardı; bugün ise füze atarak savaşıyorlar. Bu örnek hayatın hem değişen, hem de değişmeyen yönlerini güzel örneklemektedir.

    İnsanlar tarih boyunca birbirlerine düşmanlık etmişler ve zarar vermek istedikleri tarafa bir şey atmışlardır, tokat, taş, iftira, ok, kurşun, bomba ya da füze... Fakat her şeyin değişebilir olduğu düşüncesi; hemen herkesi değişimin meşruluğunu kabule yöneltmektedir. Bu ise insanların farkında olmadan pragmatizmin temel bir ilkesini benimsemesine yol açmaktadır.

    Örneğin, eğitim psikolojisi dersinin, ahlaki gelişim konusunda sınıflara: “Ahlak evrensel midir? Evrensel ahlaki ilkeler var mıdır?” diye bir soru yöneltiyorum.

    Öğrencilerimin pek çoğu, ahlakın "göreceli” olduğunu, toplumdan topluma değişen bir şey olduğunu söylüyor. Bu yargı, muhtemelen postmodern felsefenin çok doğrulu düşünce sisteminin zihinlere yaptığı etkiyle ilişkili olsa gerek. Ama öğrencilerimin, en azından önemli bir bölümü, niçin böyle bir düşünceye sahip olduklarının farkında değil. Düşüncelerini biraz daha açmalarını istediğimde, genelde şu örneği verdiklerini görüyorum: “Örneğin, Türkiye’de bir çocuk babasının yanında bacak bacak üstüne atarsa, bu saygısızlık olarak görülür; ama aynı şey Amerika’da normal karşılanır.”

    Bu örneğin, ahlaki davranışla ilgili bir örnek olup olmadığım bir kenara bırakarak şu soruyu yöneltiyorum: “O zaman bir şeyin ahlaki bir davranış ya da ahlaksız bir davranış olduğuna toplum karar veriyor; öyle değil mi?” Sonra şunu ekliyorum: “Eğer böyleyse, bugün her kötülük savunulabilir hale gelir: Örneğin, siz hiç bir pedofilıği, suçlayamazsınız. Eğer ahlak göreceli bir şey ise, adam sana çocuklara sarkıntılık yapmak, size göre kötü bir şey; bize göre değil’ diyecektir: Örneğin, Hollanda’da bugün pedofîlı'yi savunan bir parti var: Yasal anlamda çocuklara sarkıntılık etmenin serbest bırakılması için propaganda yapıyorlar?

    Bu tartışma ortamından sonra genelde düşünceler değişiyor. Evrensel anlamda değişmeyen ahlaki ilkeler olduğu görüşü ağırlık kazanıyor.
  • Bir kişi herhangi bir olaya/duruma/soruna karşı bir görüş bildirdiğinde ve bu görüşünü çevresiyle paylaştığında bu görüşünün aksine kanıtlar gelse dahi ilk ortaya koyduğu görüşten dönme olasılığı zayıftır.

    Buradaki kritik nokta, kişinin görüşünü “başkalarıyla" paylaşmasıdır. Bu aşamadan sonra kişi görüşünü değil bir bakıma kendini savunmaya başlar:

    Sosyal psikolojide yapılan araştırmalar bu durumu ortaya koymaktadır. Örneğin, bir kişi bir araba almaya karar verdiğinde bütün marka seçeneklerini değerlendirir. Ancak bir markaya karar verdikten sonra, kararınin lehine olan verilere daha duyarlı hale gelirken, tersi kanıtlara duyarsızlaşir. Örneğin,karar verdiği markanın “daha az yaktığı” ile ilgili bir haber daha çok dikkatini çekerken, 'parçalarinın pahalı olduğu”na dair bir bilgi değersizleştirilir.

    Yapılan pek çok araştırma toplum karşısında savunulan bir fikirden geri dönmenin oldukça zor olduğunu gösteriyor. Öyle ki bir araştırmada farazi olarak sunulan bir durumda kişi bir görüşü savunmuştur. Sonrasında savunduğu görüşün yanlış olduğu söylenmesine rağmen kişi görüşünü savunmaya devam etmiştir.

    Yıllarca aile sorunları dinlemiş bir danışman olarak, yapılan evlilik tercihlerinde benzer pek çok evlilik biyografisi dinledim. Bazen, sevdiği kişiyle evlenebilmek için, anne-babası da dahil herkesi karşısına alarak sevdiğine kaçan bir kadın, evlendikten 1 yıl gibi kısa bir süre sonra boşanma kararı verebiliyor. Evlendiği adamın pek çok negatif özelliğinden bahsediyor. Kadınların bir kısmı. ”Evlenmeden önce böyle değildi"" gibi bir argüman geliştiriyor: Muhtemelen, kocası, bu negatif özellikleri bir yıl içinde kazanmamistı.Sorun, kadının müstakbel kocasına karşi hissettiği duyguların, adamı doğru degerlendirmesini engellemesidir.
  • Psikolojik araştırmalar bazı kişilerin unutmayı tercih ettiğini gösteriyor. Gerçekle yüzleşmeye ve mücadele etmeye cesareti olmayan bu kişilik tipi, unutarak rahatlamaya çalışıyor. Psikanalizin “seçici unutma" dediği bu durum, kişinin kendini rahatsız eden gerçeklerden kaçınmak için, bu gerçekleri başka şeylerle bastırması anlamına geh'yor.

    Tolstoy İvan İllyıçin Ölümü adli eserinde, gerçekten kaçınmak için insanın kendisine ne denli gerçekçi açıklamalar getirdiğini etkili bir şekilde anlatıyor:

    Kalbinin derinliklerinde ölmekte olduğunu biliyordu, fakat bu düşünceye alışık olmamanın yanı sıra onu anlamıyor, anlayamıyordu. Kiezewettwer 'in mantığından öğrendiği uslamlama: "Caius bir insandır, insanlar ölümlüdür, o halde Caius da ölümlüdür." Caius 'a uygulandığında hep doğru gibi görünüyordu, ama kendisine uygulandığında kesinlikle öyle görünmüyordu. Caius'un -genel bir adam- ölümlü olması tamamen doğruydu, ama o Caius değildi, genel bir insan değildi o, diğerlerinden oldukça, oldukça ayrı bir yaratık.

    O bir zamanlar küçük Vanya olmuştu, annesi, babası Mitya ve Volodya ile, oyuncakları, arabacısı ve dadısı ve daha sonra da katenka 'yla, çocukluğu, delikanlılığın ve gençliğin bütün o neşeleri, üzüntüleri ve keyiflerini yaşamıştı. Caius, Vanya'nın çok sevdiği çizgili deri topun kokusu hakkında ne bilirdi ki? Caius annesinin elini öyle öpmüş müydü hiç, elbisesinin ipeği onun için de böyle hışırdamış mıydı? Okuldaki pasta kötü olunca o da kendisi gibi isyan çıkarmış mıydı? Caius öyle aşık olmuş muydu? Caius kendisi gibi oturumlara başkanlık etmiş miydi? Caius gerçekten ölümlüydü ve ölmesi doğruydu; ama benim, bütün o düşüncelerim ve duygularımla küçük Vanya'nın, İvan İlyic''in ölümü tamemen farklı bir konu. Bu çok korkunç olurdu.