Ne çare ki hayatın zaruretleri insanı, berrak sularda kanatlarının rengini seyreden bir kelebek gibi, azade ve âşık yaşamaya bırakmıyor. Ömrün birbirini kovalayan kaygıları var. Onun için ki insan daima değişim geçiren ipekböcekleri gibi, kelebek halinde kalamıyor. Tırtıllaşıyor, ısırmak ve ısırılmak istiyor.
Kalbinde taze maceralar yaşayan yirmi yaşında bir genç eğer maddi bir gailesi yoksa dünyanın en mesut insanıdır. Etrafındaki hayat bile ona gönlündeki hülyalar gibi rengarenk bir tabaka halinde görünür. Bu yaşlar en sert hakikatleri bile çelik taşlı bir değirmen gibi ezer, öğütür ve bir tutam toz halinde savurup dağıtır. Bu yaştaki insanların kalbi maddi şeylere ilgisizdir. Renk, tebessüm, koku ve hülyadan oluşan bir çerçeve içinde tesadüfün karşılarına çıkardığı yüzlerde aşkın aslını arar dururlar. Ve zaten dünyanın gelip geçen bütün insanları da bu muammanın peşinde bir müddet koştuktan, bir kısmı can verdikten, birçoğu ümi dini kestikten sonra, okyanusu aşma sevdasındaki heveskârlar gibi, vazgeçmeye razı olmadılar mı? Şu farkla ki okyanus aşmak günün birinde Köprü'den Üsküdar'a geçmek kadar basit bir seyahat haline gelecek. Fakat gönülleri tutuşturan o aşk meselesi öyle zannederim ki kıyamete kadar muamma olarak kalacak.