Neval El-Seddâvî’nin Sıfır Noktasındaki Kadın adlı eseri, idam cezasını bekleyen Firdevs’in hayatını anlatırken aslında sadece bir kadının hikâyesini değil, kadın olmanın ağır yükünü de gözler önüne seriyor. Yazarın Firdevs’le yaptığı görüşmeler üzerinden ilerleyen anlatı, daha ilk sayfalardan itibaren okuru sert ve sarsıcı bir gerçekle karşı karşıya bırakıyor. Çocukluktan başlayarak hayatının her döneminde baskıyla, korkuyla ve değersizlik duygusuyla kuşatılan Firdevs’in yaşadıkları, bireysel bir acının çok ötesine geçiyor.
Kitap boyunca Firdevs’in sessizce kırılan, bastırılan ama tamamen yok olmayan iç dünyasına tanık oluyoruz. Onun hikâyesi; sevgi arayan bir çocuğun, zamanla hayatın acımasız yüzüyle karşılaşan bir kadına dönüşmesinin hikâyesi. Ataerkil düzenin, namus anlayışının, yoksulluğun ve erkek egemen bakışın bir insanın hayatını nasıl daralttığını çok yalın ama çok güçlü bir şekilde anlatıyor. Bu yalınlık, kitabın etkisini daha da artırıyor; çünkü süslü sözlerden çok, gerçeğin çıplak ağırlığı konuşuyor.
Bence kitabın en çarpıcı yanı, Firdevs’in sadece acı çeken bir kadın olarak kalmaması. O, yaşadıklarıyla yüzleşen, suskunluğunu bozan ve kendi varlığını bütün yıkıma rağmen hissettiren bir karaktere dönüşüyor. Bu yüzden Sıfır Noktasındaki Kadın, yalnızca hüzünlü bir yaşam öyküsü değil; aynı zamanda direnişin, fark edişin ve insanın en dipte bile kendini bulabilmesinin hikâyesi. Kısa ama etkisi uzun süren, insanın içinde kolay kolay susmayan bir kitap diyebilirim.