• Eski Yunanlılar bu dünyadan göçüp gideli çok olmuş olabilir ve doğrusu, ezici oranda beyaz ve modern ölçütlere göre bağışlanmaz bir biçimde erildiler. Yine de, Yunanlılar, tarihçi (ve Kongre Kütüphanecisi) Daniel Boorstin'in deyişiyle "insanın içindeki mucizevi alet"i -cesur insan beynini ve onun gözlemleme ve uslamlama yetisini- keşfederek, benzer başka bir insan topluluğunun bıraktığından çok daha fazlasını bize bıraktılar. Onların mirası dünyanın şimdiye dek gördüğü en büyük mirastır.
    Peter Watson
    Sayfa 183 - Yapı Kredi Yayınları
  • "Neşter."
  • 352 syf.
    ·228 günde·Beğendi·10/10
    Tarihte Kadın-Kadının Üretim Tarihi

    Cinsiyet eşitliği ve üstünlük meselesine dair söylenmesi gereken çok şey var. Meseleyi birkaç yönüyle ele almak gerekiyor. Topluma ısrarlara aşılanan, erkeğin toplumdaki ve doğadaki üstünlüğü tarihsel olarak da biyolojik olarak da doğru değil.

    Tarihsel olarak baktığımızda anaerkil/ilkel komünal toplum yaklaşık 1 milyon yıl sürdü, ataerkil toplum düzeni ise sınır çok net olmamakla ve 10 bin belki biraz daha fazla uzatılabilir olmakla birlikte şimdilik 6 bin yıldır var. Tarım devriminden bugüne değin medeniyeti inşa eden ve devamını sağlayan en önemli gelişmelerin ataerkil döneme denk geldiğini görüyoruz. 3 bin yıldır varolan uygarlık çağında erkek cinsi neden ve nasıl başat noktaya gelmiştirle ilgili bir mesele bu. Çok üstün özellikleri ya da güçleri olduğundan süreç erkek cinsini bu noktaya taşımış değildir. Uygarlıkta önemli işlevlerde bulunanların çoğu erkek cinsidir, peki neden? Dişi cinsle başlayan üretim süreci sonradan nasıl erkek tekeline geçmiştir, bunun yanıtı ikinci kitapta.

    Öncelikle anaerkillik hiçbir şeyin üretilmediği, yabanılların sersefil ve bütün ilkelliğiyle dolandığı bir çağ olmamıştır. Dişi cins süreç içinde medeniyetin kuruluşuna kadar ilerlemiştir. Yabanıllık cağında dişi ve erkek cinsin henüz insana geçmediği dönemlerdeki ilksel yapısını biliyoruz. Erkek de dişi de dönemin ağır şartları (açlık, soğuk vs) gereği vahşi bir cinsti. Erkeğin biraz da başka şansı yoktu, çünkü yaşam mücadelesi veriyordu. Son derece saldırgan, onu dizginleyecek bir güdüsü olmayan, aynı zamanda yamyam bir cinsti. Dişi ise analık güdüsü ve anasal işlevleri sayesinde bunu kontrol edebiliyordu. Bu dönemde açlıktan ölen erkek sayısı oldukça fazla iken dişide düşük bir miktardır erkeğe göre. Dişi topladıklarıyla önce yavruyu, sonra kendini ve artarsa da erkeği besliyordu ama her zaman artmıyordu. Erkeğin et yemeye başlaması da böyle bir yokluk ve zorunluluğun ürünü denebilir.
    Dişinin yavruyu doğurma koruma beslemeyi içeren anasal işlevlerine gelirsek bu da dişi için en az erkeğin döl verme işlevi kadar ilkel bir şeydi. Yalnız bu güdü onu zorunlu olarak üretime doğru itmiş oldu. Geleceği planlama görevi ona düşüyordu. Erkek cinsi dişiye bugün olduğu gibi rahatça yaklaşabilen bir cins değildi. Erkek çiftleşmeye koşullu dişiyse üremeye koşulluydu. Erkeğin o dönemki saldırganlığı ve çiftleşme güdüsünü denetlemeden yoksun oluşu onu savaşkan bir tür yapıyordu. Erkek hayvanlar sadece dişilere yaklaşmak için değil, dişilere dişilerin bulunduğu bölgede de egemen olmak için birbirleriyle savaşıyorlardı. Rekabetin bir etkisi bu da. Erkek hayvan seçici konumda olmadığından olabildiğince çok dişiyle çiftleşmeye kalkıyordu ama dişiye yaklaşmak zor olduğundan saldırganca davranışlarda bulunabiliyordu. (tecavüz değil) Dişi hem kendini hem de yavruyu bu anlamda erkekten korumak zorundaydı. Ona ciddi anlamda bir tahakküm uyguluyordu ki döneme ana"erkil" denmesi doğru bu anlamda. Dişi tahakkümü vardı bu anlamda çünkü dişi erkeğin vahşiliğinden korunmak için buna mecburdu. Erkek klanın bir üyesi de değildi, hayvan ailesi için önem de taşımıyordu. Çünkü hayvan ailesi ananın kendisi ve yavrusu için tek başına yiyecek sağladığı bir soydu. (Maymunlar ve insan öncesi maymunlarda da yetişkin erkekler dişi ve çocuklar için yiyecek sağlamazlar, bu memelilerde de genel olarak böyle) Hayvan ailesi ananın analık güdülerinin bir ürünüdür. Dişiyle erkeği bir araya getiren cinsel güdüler bu kümenin oluşmasında etkili olmazlar. Erkeğin hayvan ailesine katkısı yoktur ve hayvanlar dünyasında baba-ailesi bu yüzden yoktur.
    Erkeğin işlevi döl vermekti. Döl vermenin bugünkü erki hayvan dünyasında yoktu. Erkek egemenliği yalnızca erkekler arasında dişiye sahip olma ve karnını doyurma uğruna varoluyordu. Erkekler kendi türlerinden olan erkeklere kin duyuyorlardı ve cinselliğin getirdiği bir seçilim savaşkanlığı vardı. Erkeğin dişi üzerinde hakimiyet kurması söz konusu olmadığı gibi dişi son derece etkendi. Kızışkın olduğu dönemlerde uygun erkeği ya da erkekleri kabul eder kendisini sınırlamazdı. Erkek egemenliği baba ailesi temelleri üzerine kurulmuştur. Kocanın cinselliği yasa zoruyla dişi için yalnız kendiyle kısıtlanıp karısına tümüyle sahip olan mülkiyetçi anlayışla başlar. Dişi maymunlarda bu sınırlamanın olmayışı ve diledikleri kadar erkekle çiftleşebilmeleri bu egemenliğin olmadığının da bir göstergesi.
    Bir yandan da erkek egemenlik ciddi bir yüktür hayvan dünyasında. Erkekler ortaklaşa işbirliği ve korunma etkinliğinde bir araya gelmekten yoksundurlar çünkü. Erkeğin seçilimden gelen bir rekabetçiliği var, dişininse ana güdüsünden gelen işbirliği ve emek. Hayvan dünyasında dişi cinsin gereksinimi onun doğrudan üretici işlevine bağlıdır. Dişi başka dişilerle işbirliği etme yetisine sahip oluşuyla kümenin yaşamını sürdürmesi için gerekli önlemleri almayı başaracak öngörü ve özdenetime de sahipti.
    Böylece dişi süreç içinde üretici faaliyetlerin yolunu açmış oldu.

    İlksel kadınların üretim tarihi uzun bir konu ama kısaca bakarsak dişi cinsin yiyeceğin sağlanması ve denetlenmesi, ateşin yemek pişirme ve üretimde kullanılması, hekimlik, halat yapımı, dokuma, deri ve sepi, çanak yapımı, sanatçılık, mimarlık, mühendislik gibi üretim alanlarının hem başlatıcısı hem de üreticisi olduğunu görüyoruz.
    Kadınlar yiyecek sağlama biriktirme, geliştirme ve yeni yiyecek kaynakları, çeşitleri bulma ve bunun korunması için yeni bilgiler edinme yolunda sürekli çalışıyorlardı. İlk alet ucu sivriltilmiş uzun bir kazma çubuğu. Bu kadınlar tarafından topraktan kök ve sebzeleri çıkarmak için kullanılıyor. Günümüzde bazı yerlilerde bu çubuk kadınla özdeşleştirilmiştir. Bitki yetiştirmenin yanında bitki köklerini toplayıp böcek kertenkele, salyangoz ve diğer kabuklu hayvanlar, yaban tavşanı, kanguru gibi keseli hayvanlar, kuş ve pek çok türün yavrularını yakalıyorlardı. Bunların çoğunu da besleyip onlara bakıyorlardı. Kadınların başlattığı bu bakım ve koruma hayvanın evcilleştirilmesi ve eğitiminde ilk deneylerin temeliydi. Yiyecek kaynaklarının denetimiyle büyüyüp çoğalan hayvan yavrularının öldürülmemesi sağlanıyordu. Bazı hayvanlar belli zamanlarda kesilip yenirken bazıları kesilmiyordu. İnsanlar böylece kendini tutmayı öğrendi. Evcilleştirmenin önü açılmış oldu. Kadının çalışması kazma çubuğuyla toprağı işlemekle tarımı başlatırken bir yandan da hayvan sürülerini de evcilleştirdi. Bu teknikler insanlığın yabanıllıktan çıkıp barbarlık ve sonra da uygarlığa geçmesinde çok önemliydi elbette. Kadınların geliştirdiğini erkekler ataerkillikte devraldı.
    Ateşten yararlanmayı da ilk kadınlar keşfetmiştir, yine kazma çubuğunun ucunu sivriltmek için kullanmışlardır. Sonrasında ateşin kullanım alanı genişlemiştir. Ateşin iki dalın birbirine rüzgar eserken sürtünüp alev almasıyla görüldüğü açıklaması yetersiz bulunuyor. Ateşin emek etkinlikleri sırasında ortaya çıktığı da düşünülüyor. İlk zanaatçiler dişiydi ve onların emek etkinlikleri sonucu ateşi tutuşturmayı öğrenmiş olmaları kuvvetle muhtemel.
    Kadınlar böylece yiyeceğin pisirilmesini ve bunu saklamak için kaplar yaparken ateşi kullanmışlardır. Bunlar ateşe dayanıklı su sızdırmaz kaplar. Hatta sandalların ve deniz taşıma araçlarının yapımında da aynı ikelerin uygulanmış olabileceği düşünülüyor.
    Kadınlar ateş ve ısı kullanarak doğal halde zehirli olan maddeleri de yiyecek haline getirebiliyorlardı. Böylece yeni bir uzmanlaşma alanına doğru kayıyorlardı: ilk hekimler. Otlardaki maddeleri ilk onlar tanıdı çünkü. İlaç yapımı da başlamış oldu.
    Deri ve bitki dokuları kullanarak halat yapımını ve örme tekniğini geliştiriyor kadınlar. Sepetler örülmüş eşyalar yapılıyor. Bunlar ağaç kabuğu, ot, kabuk ve köklerden yapılıyor, kadının doğayla ilişkisinin sonucu. Ağacın kabuğunu çıkardıktan sonra bez dokuyorlar, gömlek, torba, şerit gibi eşyalar da yapıyorlar.
    Avlanma erkek için vücut ve beyin çalışması bakımından iyi bir deney olsa da avın yan ürünlerini eşya haline getirmek için gerekli akılsal çaba kadından çıkmıştır. Kadınlar bunlardan deri yapımına başlamışlardır. Deri yapımı el becersinden daha fazlasını gerektiriyordu. Sepicilik ham postun kimyasal değişimini gerektirdiğinden kadınlar kimyanın içeriğini öğrenmek zorunda kalmışlardır. Çanak yapımı da kimyasal değişikliğin bilinçli olarak ilk kez kullanımıydı belki de. Çanak yapımı tabi sanatsal etkinliklerin de önünü açmıştır. Buradan da mimari ve mühendisliğin önü açılmıştır. Yiyeceğin korunması doğal olarak yiyecek deposunu gerektiriyordu. Bazı görüşlere göre bu depolar barınaklardan önce ortaya çıkmıştır. Kilerler ambarlar yapmıştır kadınlar. Bunun da ötesine gidip kiler yapmanın ötesinde beceriler geliştiriyorlar, evler köyler kasabalar kuruyorlar.

    Bu üretim tarihi elbette bu kadar kısaca anlatılabilecek gibi değil ama buna değinmekte de fayda var bence. Neden kadın üreticiydi ve her şey birbiriyle nasıl bağlantılıydı bunu görmek için gerekli ayrıntı kitapta yer alıyor. Kadının bunu yapmak için erkeğe hem fiziksel olarak ihtiyacı yoktu hem de erkeği buna itecek yeterli bir motivasyonu (belki de babalık güdüsü) ve de bilgi birikimi yoktu. Kadınlar böylece zihinsel olarak da bu etkinlikler sonucu çok geliştiler. Kadın o dönemde reglin bilinmezliğinden tutun da karnından canlı çıkarmasına, seçici konumda olmasına kadar mucizevi gibi görünen bir varlıktı. Kadın üretim tarihini böylece başlattı ve erkeği de yanına kattı daha sonra. Yabanıllık çağının sonlarına doğru dişi ve erkek cins üretime beraberce katıldılar. Kadın bildiklerini erkeğe öğretti. Kadının rolü sadece üretim açısından değil erkeği vahşiliğinden çıkarıp, kan gütme törenlerinden çekip işbirlikçi ilişkilere yöneltmesi anlamında da önemlidir. Erkeği savaşkan yapısından alıp eğlenceye danslara oyunlara yönlerdirdi, kan gütme peşinde gezen erkek yavaş yavaş insanileşip sosyalleşmeye başladı.
  • "Sokakları çamur ve kan kokan Ümraniye... Her sabah yeniden başlayan açlığa karşı verilen savaşın kokusu, ucuza satılan emeğin, patlak lağım borularının, yoksulluğun kokusu... Pazardan dönen yıpranmış ev kadınlarının, babalarından yedikleri dayaklarla gözleri morarmış genç kızların ucuz parfüm kokusu... Minibüs egzozu, yanık lastik, soğan, tamirhane, simit, gülsuyu, çürük meyve, çöplük, alet edevat, kaporta, yağ kokusu... Havasız kapıcı dairelerinin ve gazyağı sobalı atölyelerin, küfür, aşağılanma ve koşuşturma dolu bir yaşamın kokusu..."
    Aslı Erdoğan
    Sayfa 150 - Everest Yayınları
  • Galileo Galilei (15 Şubat 1564 – 8 Ocak 1642) bir İtalyan fizikçi, matematikçi, gökbilimci ve filozofu olup, Bilimsel devrim'de büyük bir rol oynamıştır.

    Yaşamı

    İtalya'nın Pisa kentinde 1564'de dünyaya geldi. Öğrenimini bu kentte tamamladı. Çok erken yaşlardan itibaren matematikte başarılıydı. İtalya'nın öndegelen matematikçilerinden biri oldu. Hayatı boyunca mekanik bilimi, mercekler ve astronomiyle ilgilendi, birçok icatlar yaptı.

    Galileo Galilei'nin hayatı ve buluşları
    Dünyanın ve diğer gezegenlerin güneşin etrafında döndüğünü savunduğu için başı Kilise'yle derde girdi. Sonunda Kilise yetkilileri, Galilei'yi yargıladı. Ünlü bilim adamı suçlu bulundu.


    Galileo Galilei'nin hayatı ve buluşları
    Görüşlerinin yanlış olduğunu açıklayarak canını zor kurtardı. Ancak tarih Galilei'nin yanındaydı. Dünyanın Güneş'in etrafında döndüğünü bugün artık herkes biliyor. Bir zamanlar Galilei'yi yargılayan Kilise bile bu gerçeği kabul etmiş durumda.

    Galileo Galilei'nin hayatı ve buluşları
    Teleskop

    Aslında mercekleri kullanarak uzağı gören aletler Galilei'den daha önce yapılmıştı. Ancak bu aletleri, yıldızları ve gezegenleri inceleyecek kadar güçlü hale getiren o oldu.

    Galileo Galilei'nin hayatı ve buluşları
    Silindirin göz dayanan kısmına ve diğer ucuna mercekler yerleştiren Galilei teleskopu bulmuş oldu. 1609 yılında yaptığı teleskopla birçok astronomik gözlem gerçekleştirdi. Bunların arasında Ay'ın yüzeyindeki kraterlerin ilk kez tespit edilmesi de vardı.

    Galileo Galilei'nin hayatı ve buluşları
    Jüpiter'in Uydularını Nasıl Keşfetti?

    Galilei 7 Ocak 1610 akşamı, kendi yaptığı teleskobuyla Jüpiter'i incelerken, gezegenin yakınında 3 küçük ve parlak yıldız gördü. Böyle birşey beklemediği için bir hayli şaşırmıştı.

    Galileo Galilei'nin hayatı ve buluşları
    Onların, diğerleri gibi birer yıldız olduğunu düşündü. Ertesi akşam yine Jüpiter'i gözlemledi. 3 küçük yıldız bu kez Jüpiter'in batısına geçmiş ve gezegene daha fazla yaklaşmıştı. O zaman bunların yıldız değil, Jüpiter'in etrafında dönen gezegenler olduğunu anladı. Sonra bu gezegenlerin bir dördüncüsünü daha keşfetti.

    Garip filminin Fatoş'unu görenler tanıyomuyor! Kemal Sunal ile aynı filmde rol almıştı...
    Emeklinin temmuz zammı için son viraj! 2019 emekli temmuz zammı ne kadar olacak? İşte detaylar...
    Eşini öldürüp, parçalara ayıran kadın mahkemede konuştu

    İnsanlık yeraltına sığındı! 'Bize yeryüzünde yaşam hakkı yok'
    İnsanlık yeraltına sığındı! 'Bize yeryüzünde yaşam hakkı yok'
    AK Parti ve MHP'nin İzmir mitinginde coşku tavan yaptı! İşte Gündoğdu meydanı ve Cumhur ittifakı
    AK Parti ve MHP'nin İzmir mitinginde coşku tavan yaptı! İşte Gündoğdu meydanı ve Cumhur ittifakı
    Bu besinlerin mutluluk verdiği kanıtlandı! İşte serotonin ve dopamin deposu besinler...
    Bu besinlerin mutluluk verdiği kanıtlandı! İşte serotonin ve dopamin deposu besinler...
    Yeni A101 aktüel ürünler kataloğu yayınlandı! 6 Haziran A101 aktüel ürünler listesi ile keyifli alışverişler
    Yeni A101 aktüel ürünler kataloğu yayınlandı! 6 Haziran A101 aktüel ürünler listesi ile keyifli alışverişler
    Üzgünüz Matcha beklenen o mucizevi içecek değil
    Üzgünüz Matcha beklenen o mucizevi içecek değil
    Satın aldığı Mercedes hayatının şokunu yaşattı! Polisler de bu işe şaştı kaldı!
    Satın aldığı Mercedes hayatının şokunu yaşattı! Polisler de bu işe şaştı kaldı!

    Galileo Galilei'nin hayatı ve buluşları
    Böylece Jüpiter'in ilk 4 uydusu keşfedilmiş oldu. Dönemin öndegelen astronomlarından Simon Marius, Kasım 1609'da, yani Galilei'den enaz 5 hafta önce 4 uyduyu keşfettiğini öne sürdü. Ama daha önce hiçbir açıklama yapmadığı için bunu kanıtlayamadı. Bilim dünyası, Jüpiter'in 4 uydusunu Galilei'nin keşfettiğini kabul eder. Ancak bu uydulara isimlerini 1614 yılında Simon Marius verdi. Uydulara mitolojiden alınan, Io, Europa,Ganymede ve Callisto adları verildi.

    Galileo Galilei'nin hayatı ve buluşları
    Mikroskop

    Galilei teleskoptan daha küçük ölçülerde bir silindire yine mercekler yerleştirerek "occhialino" adını verdiği mikroskopu yaptı. 1619 - 1624 yılları arasında bu aletten çok sayıda üretti.

    Galileo Galilei'nin hayatı ve buluşları
    Termoskop

    Galilei, 1597 yılında sıcağı ve soğuğu ölçmek için bir alet yaptı. Termoskop adını verdiği bu alet, ince ve uzun bir tüp şeklinde boynu olan, yumurta büyüklüğünde cam bir şişeydi. Şişenin tüp şeklindeki boynu , içinde sıvı olan başka bir kaba konuluyordu. Yumurta şeklindeki kısmı da elle ovuşturarak ısıtılıyordu. Eller çekildiğinde kaptaki sıvı, tüpün içinde belli bir yüksekliğe ulaşıyordu.

    Galileo Galilei'nin hayatı ve buluşları
    Sarkaçlar ve Saatler

    Galilei'nin sarkaçlar üzerinde yaptığı incelemeler modern saatin ortaya çıkmasına katkıda bulundu. Bunun ilginç bir öyküsü vardır. Galilei çocukluğunda birgün kiliseye gider. Ayin sırasında uzun boylu bir adamın başı bir kandile çarpar ve kandil ileri geri sallanmaya başlar.

    Galileo Galilei'nin hayatı ve buluşları
    Kilisede canı sıkılan ve ayinle fazla ilgilenmeyen küçük Galilei kandilin, yavaşlasa bile hep aynı süre içinde ileri ve geri gittiğine dikkat eder. Ünlü bilim adamı hayatının daha ilerki dönemlerinde de, sarkaçların, yani ipe bağlı ağırlıkların sallanması üzerine incelemeler yaptı. İplerin uzunluğu aynı olduğu zaman, bütün ağırlıkların sallantılarını aynı zamanda tamamladıklarını tespit etti.

    Galileo Galilei'nin hayatı ve buluşları
    Eskiden saat yapımında en büyük sorun kendini yineleyen ve hep aynı uzunlukta olan bir hareket bulmaktı. Galilei'nin sarkaçlarla ilgili tespiti saatlere uygulanırsa bu sorun aşılacaktı. Bunu daha sonraki yıllarda Hollandalı bilim adamı Christian Guhens başardı ve "tik - tak, tik - tak" diye çalışan, bildiğimiz modern saati yaptı.

    Galileo Galilei'nin hayatı ve buluşları
    Su Pompalama Makinası

    Galilei, Padua kentinde 1594 yılında bir su makinası için patent hakkı almıştı. Ne yazık ki bu aletin nasıl çalıştığına dair ayrıntılı bir bilgi elimizde yok. Kayıtlarda makina için şu ifade kullanılıyor: "Suyu almak ve toprağı sulamak için, kullanması kolay ve çok ucuz bir alet. Pompaları sadece bir atın yardımıyla çalıştırıyor ve toprağı sürekli olarak suluyor."

    Nefes kesen FETÖ operasyonu! Hiç beklemedikleri anda...
    İngiliz milyarder fitness eğitmenini taciz etti! Cezayla karşı karşıya
    Sansürsüz olarak yayınlandı! Dünyayı şoke eden olay!

    Son dakika haberi: Palu ailesi gözaltına alındı! İşte gerçekler...
    Son dakika haberi: Palu ailesi gözaltına alındı! İşte gerçekler...
    AK Parti ve MHP'nin İzmir mitinginde coşku tavan yaptı! İşte Gündoğdu meydanı ve Cumhur ittifakı
    AK Parti ve MHP'nin İzmir mitinginde coşku tavan yaptı! İşte Gündoğdu meydanı ve Cumhur ittifakı
    Binali Yıldırım, Çengelköy'de vatandaşlarla buluştu
    Binali Yıldırım, Çengelköy'de vatandaşlarla buluştu
    Serena Williams'tan kıyafet yasağına olay yanıt!
    Serena Williams'tan kıyafet yasağına olay yanıt!
    Sansürsüz olarak yayınlandı! Dünyayı şoke eden olay!
    Sansürsüz olarak yayınlandı! Dünyayı şoke eden olay!
    Yazmaya yeteneğim olduğunu Hercai’ye kadar fark etmedim
    Yazmaya yeteneğim olduğunu Hercai’ye kadar fark etmedim

    Galileo Galilei'nin hayatı ve buluşları
    Galilei'nin Ünlü Mahkemesi

    Galilei'nin yaşadığı çağda, Güneş sistemi konusunda hararetli tartışmalar yapılıyordu. Aslında bu alandaki çalışmalar yeni değildi. Milattan sonra 150 yılında Mısır'ın İskenderiye kentinde yaşayan Batlamyus, kendinden önce gelen düşünürlerin çalışmalarını gözden geçirerek, dünyanın uzaydaki konumuyla ilgili bir çalışma hazırladı.

    Galileo Galilei'nin hayatı ve buluşları
    Batlamyus'a göre Dünya evrenin merkezinde yeralıyordu. Güneş ve diğer yıldızlar Dünya'nın etrafında dönüyordu. Dünya'yı evrenin merkezine koyan bu anlayış Kilise tarafından benimsendi ve yaklaşık 1400 yıl boyunca resmi görüş olarak varlığını korudu. Ancak Polonyalı Nikolas Kopernik 1530 yılında tamamladığı, "De Revolutionibus" adlı çalışmasıyla yeni bir yaklaşım getirdi.

    Galileo Galilei'nin hayatı ve buluşları
    Kopernik'e göre;

    Dünya günde bir kez kendi ekseni etrafında, yılda bir kez de Güneşin çevresinde dönüyordu. Kilise'nin bütün öğretilerini altüst eden bu yaklaşımı Galilei de destekledi. Yaptığı gözlemlerle Jüpiter'in aylarının, bu gezegenin çevresinde döndüğünü tespit etti. Bu konuları tartıştığı, "Öndegelen İki Dünya Sistemi Üzerine Diyaloglar" adlı kitabının 1632'de yayımlanması büyük yankı yaptı. Bu kitap, Güneş sistemiyle ilgili karşıt görüşleri savunanların ağzından yazılmış bir tartışmaydı. Bir anlamda bardağı taşıran damla olmuştu.

    Galileo Galilei'nin hayatı ve buluşları
    Katolik Kilisesinin yetkilileri Galilei'yi Vatikan'a çağırdılar. Ünlü bilim adamı, din adamlarının oluşturduğu bir mahkeme tarafından yargılandı. Suçlu bulundu. Dünyanın güneşin etrafında döndüğü yolundaki görüşlerini resmen yalanlamaya zorlandı. Yaklaşık bir yıl süreyle sürgüne yollandıktan sonra evine dönmesine izin verildi. Ancak zaman Galilei'yi haklı çıkardı. Günümüzde, Kilise de dahil olmak üzere herkes, Dünya'nın ve diğer gezegenlerin Güneş'in etrafında döndüğünü kabul ediyor.

    İngiliz milyarder fitness eğitmenini taciz etti! Cezayla karşı karşıya
    Çok önemli uyarı: Sosyal medyadan, mesajlardan, maillerden bu bilgi gelirse dikkat!
    Emeklinin temmuz zammı için son viraj! 2019 emekli temmuz zammı ne kadar olacak? İşte detaylar...

    Mona Lisa tablosunun büyük sırrı çözüldü! İşte Mona Lisa'nın gizemi
    Mona Lisa tablosunun büyük sırrı çözüldü! İşte Mona Lisa'nın gizemi
    AK Parti ve MHP'nin İzmir mitinginde coşku tavan yaptı! İşte Gündoğdu meydanı ve Cumhur ittifakı
    AK Parti ve MHP'nin İzmir mitinginde coşku tavan yaptı! İşte Gündoğdu meydanı ve Cumhur ittifakı
    İstanbul seçimlerinde 5 kritik sandıkta İmamoğlu'na 1121 oy kıyağı!
    İstanbul seçimlerinde 5 kritik sandıkta İmamoğlu'na 1121 oy kıyağı!
    Yüz binlerce çalışanı ilgilendiriyor! Bayramda çifte ödeme...
    Yüz binlerce çalışanı ilgilendiriyor! Bayramda çifte ödeme...
    Yazmaya yeteneğim olduğunu Hercai’ye kadar fark etmedim
    Yazmaya yeteneğim olduğunu Hercai’ye kadar fark etmedim
    WhatsApp iPhone uygulamasına iki yeni özellik geldi! WhatsApp kullanıcıları bu özellikleri çok sevecek!
    WhatsApp iPhone uygulamasına iki yeni özellik geldi! WhatsApp kullanıcıları bu özellikleri çok sevecek!
  • 150 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Türk milletinin bağrından çıkardığı Ulu Türk...
    Sadece Türk milletine değil tüm dünyaya yön vermiş bir yolbaşçı...
    Türk medeniyetinin yüzyıllarca unutulmuş vasfını birkaç yıl içerisinde ortaya çıkaran adam...
    ''Türk'' kelimesinin kaba ve yobazca algılandığı bir dönemden, Cumhuriyetimizin kuruluşunun 10. yılında göğüsü bir zırh gibi kabararak ''Ne mutlu Türk'üm diyene!'' diye bağırdığı bir döneme geçiş için köprü niteliği taşımış bir inkılapçı...
    İnanın ne desem boş, hangi kelimeleri kullansam kifayetsiz kalıyor. Tarihe gömülüp unutulamayacak kadar büyük biri o. Aynı zamanda bizden biri...
    Hürriyetine ve bağımsızlığına düşkünlüğü çocukluğundan belli olmaktadır. Bir gün matematik öğretmeni:
    - Aranızda kimler kendilerine güvenirlerse kalksınlar, onları müzâkereci yapacağım, demişti.
    Ayağa öyleleri kalktılar ki, bunları gören Mustafa kendini ortaya atmaya cesaret edemedi. Fakat içlerinden birinin emri altına girecekti. Bu da ağrına gitti. Birden kalktı:
    - Ben daha iyi yaparım, dedi ve yaptı.
    O günden sonra sınıfın müzâkerecisi o idi.
    İşte Mustafa böyle bir çocuktu. Birdirbir oynarken dahi ''Ben eğilmem. Üstümden böyle atlayabilirseniz atlayın'' cevabını veren biriydi. Bu küçük çocuğun dünyaya nizam vermiş bir başbuğ olacağını kim tahmin edebilirdi ki?
    Uzun bir imparatorluk buhranının ardından yine başka buhranlı dönemlere giriş yapılıyordu. Herkes Abdülhamid'in baskı döneminden kurtulduk diye sevinirken aslında daha büyük faciaların eşiğine geliniyordu. İttihat ve Terakki iktidarı devralmıştı. Ancak Mustafa Kemal ordunun politikadan uzak durması gerektiği kanaatindeydi. Bir çok İttihatçı Mustafa Kemal'i bir tehlike olarak görüyordu. Bu yüzden kendilerinden sıkça uzak tutmaya çalışmışlardı. İttihatçılar rütbelerini politikadan alırlarken Mustafa Kemal sahadaki başarılarıyla ve özellikle de Arıburnu, Conkbayırı ve Anafartalar'da gösterdiği kahramanlıklar neticesiyle imparatorluğun karanlık bağrından bir güneş gibi doğuyordu. Birinci Dünya Savaşı'na girilmemesi gerektiği ile ilgili birçok çalışma yapsa da İttihatçılar kulak asmadı ve imparatorluğu Almanya yanında savaşa sürdüler.
    Nihayet savaştan yenik çıkmış ve Mondros'u imzalamıştık. İttihat ve Terakki üyesi, harbiye nazırı ve başkomutan Enver Paşa ülkesini terk etmek zorunda kalırken sürekli çekişme halinde oluğu ve kendilerine sürekli muhalif Mustafa Kemal için şunu söylemişti:
    '' Benim yerime Mustafa Kemal'i getiriniz. Ancak o bir şey yapabilir.''
    Tabi olmadı, o ayrı mevzu. Ancak Mustafa Kemal'in içindeki hürriyet ateşi sönmüyordu.
    1918 Kasım'ında İstanbul'a geldiği gün, limanı dolduran düşman donanma tekneleri arasından bir motorla geçerken, zırhlılara baktı ve yaverine:
    - Geldikleri gibi giderler, dedi.
    Kararlıydı Mustafa Kemal. Hayallerini gerçeğe dönüştürebilen nadide kişiliklerdendi o.
    — Ordumuz yok.
    — Yapılır.
    — Paramız yok.
    — Bulunur.
    — Diyelim ki bulduk. Düşmanlarımız hem kuvvetli, hem çok.
    — Olsun, yenilir.
    diyordu.
    Türk milletinin parolası: "Ya hürriyet, ya ölüm!" olmalı idi.
    Samsun'a ayak bastı Mustafa Kemal. Genelgeler, kongreler gerçekleştirdi. Doğu ve Güney cephesinde, Türk'ün ateşi karşısında kül olup uçtu düşmanlar. Batı'ya dikti gök renkli gözlerini. 1. ve 2. İnönü, Eskişehir-Kütahya derken Sakarya cephesi kuruluyordu. Mustafa Kemal durmadan gidip geliyordu. Askerlerini teftiş ederken, atının bir ayağı sürçerek kaburga kemiği kırıldı. Can acısı ile ayağa kalktı, eli ile Eskişehir taraflarını göstererek ve Kral Konstantin'e hitap ederek; YA SEN YA BEN! diye kükredi. Mustafa Kemal'in karşısında ne Churcill, ne Konstanstin ne de Trikopis durabilirdi. Sakarya kazanıldı. Mustafa Kemal, Genelkurmay Başkanı ve Cephe Komutanı başbaşa vermişler, gözleri ile ufukları delmeğe çalışmaktalar. Ondan sonra doğu tarafında hafif bir kızıllık belirdi. Gün doğuyordu. Yeni Türkiye'nin güneşi idi bu! 15 gün sonra İzmir'de olmanın hesaplarını yapıyordu büyük komutan.
    Ordular! ilk hedefiniz Akdeniz'dir! İleri!.. emri geldi.
    Yunan, Mustafa Kemal'in askeri dehası karşısında eriyip gitmişti.
    Nihayet 9 eylülde Yunan denize dökülmüştü. Mudanya Ateşkes, Lozan derken milli mücadele bu şekilde sona ermişti. Tabi hiç durur mu Ulu Ata? Ülke kurtulmuş, dış düşmanlar yenilmişti. Sıra iç düşmana gelmişti. Mustafa Kemal'in inkılapçı, medeniyetçi düşünüş karakterini bilen eski kafalıların korkusu, ticaret olarak kullandıkları dinlerinin elinden alınması idi. Öyle ki ülke kurtulur kurtulmaz sarıklı yobazlar: ''Düşmanlardan kurtulduk, ya Mustafa Kemal'den nasıl kurtulacağız?'' hesaplarını yaparken İstanbul'da halife yalakaları yerini almış ve sözde halifeyi tekrar padişah yapma amaçlarını gütmeye başlamışlardı bile. Mustafa Kemal şu sözleri sarf ediyordu ardından:
    ''Asırlardan beri olduğu gibi, bugün de milletlerin cahilliğinden ve taassubundan faydalanarak, dini bin bir türlü şahsi maksat ve menfaatleri için için alet olarak kullananlar vardır. Din her türlü masallardan ve yalanlardan sıyrılarak, bilgi ışığı altında aydınlanıncaya kadar din oyuncularına her yerde rastlanacaktır."
    İstanbul'da halife kaldıkça ve rejimin adı konmadıkça, eski devre dönmek isteyenleri durdurma imkanının olmadığı anlaşılmıştı. 28 Ekim 1923 akşamı Mustafa Kemal, Çankaya çağırdığı arkadaşlarına:
    -Yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz, dedi.
    Ertesi gün meclis, cumhuriyeti ilan etmeye karar verdi ve cumhurbaşkanı olarak da vatanın kurtarıcı Mustafa Kemal'i seçti. Bu şekilde geriye dönmek isteyenlerin de eli kolu bağlanmıştı artık...
    İnkılap devrine girilmişti... Türk'ü muassır medeniyetler seviyesine çıkarmak için büyük reformlar yapıldı. Toplumdan soyutlaştırılmış kadınları topluma kazandırdı. Harf devrimi yapıldı. Laiklik getirildi. Orta Çağ'ın nice kahramanlarını, nice devlet kurucularını yetiştiren Orta Asya Türklüğünün tekke ve tarikatlara emanet edilmesi bir hezeyandı. Tekke ve zaviyeler de kapatıldı. İlk başlarda pozitif ilimlerle din ilimlerinin birlikte verildiği ancak sonradan yozlaşan ve sadece din ilimlerine yönelen, sürekli yeniliklere karşı çıkmış olan medreseleri kapatıp eğitimde birliği sağladı. Ve daha niceleri...
    İşte Mustafa Kemal böyle inkılapçı ve böyle cumhuriyetçi idi.
    Her zaman onun askeri dehası ve devlet adamlığı konuşulur. Peki ya kişiliği nasıldı Mustafa Kemal'in?
    Her eve gidişinde anasının elini öpmek geleneği idi. Subay, komutan, başkomutan ve devlet başkanı o, anasının yanında her zaman ''Mustafacık''tı.
    Bir gün tayı hastalanmıştı. Veterinerler, tayı öldürmek zorunda kaldığını bildirmişlerdi. Atatürk son kez tayını okşarken gözlerini tutamamış:
    -Çocuğum olmadığı sebepsiz değilmiş, eğer bir evlat kaybetmek felaketine uğrasaydım, kalbim acısına dayanamazdı, diyordu.
    Yerde yatan bir Yunan bayrağının kaldırılmasını emretti:
    -Bayrak bir milletin hürriyet sembolüdür. Düşmanın da olsa ona saygı göstermek lazımdır, diyen saygılı bir kişiliğe sahipti.
    Bir öğretmen Atatürk aleyhinde kötü bir şiir yazmıştı. Kendisini hizmetten çıkarmışlardı. Öğretmen yeniden kadroya girmek için dört yana başvuruyordu. Bir gün bakanın yanına gitti.
    Bakan: Oğlum suçun doğrudan doğruya Atatürk'ün şahsına ait. Biz karar veremeyiz. Bakan bir akşam sofrada Atatürk'e meseleyi açtı.
    -Hani efendim hakkınızda ağır hiciv yazan öğretmen vardı.
    - Evet.
    - Af kanunundan yararlanmak yeniden öğretmen olmak istiyor.
    -Öğretmen yapılmasına yasal bir engel var mıdır?
    - Hayır efendim!
    - O halde niçin bana soruyorsunuz?
    -İşlediği suç sizin hakkınızda...
    -Aşkolsun sana!.. Şahsi dargınlığım için kanun emirlerini yerine getirmenizden hoşlanmayacak kadar beni egoist mi sanıyorsun? Kendisini hemen ilk açılacak yere tayin ediniz.''
    Acaba şimdi kaç devlet başkanı aynı şekilde davranabilirdi? Belki de tarihte böyle davranan kaç kişi var diye sormak daha doğru olur.
    Tabiat âşığı idi. Vatanın çöl boşluğundan ıstırap duyardı. Bir gün Diyarbakır taraflarında atla dolaşırken, yanındaki kurmay reisine:
    — Çabuk bana yeni bir din bul, dedi.
    — Ağaç dini...
    — Evet, bir din ki ibadeti ağaç dikmek olsun...
    ve tabiki daha niceleri...
    Her insan gibi hastalandı Ulu Türk... Sağlık durumu gün geçtikçe bozuluyordu. Bütün emeli Ankara'ya gitmek, Cumhuriyet'in on beşinci yıl dönümü töreninde bulunmak, ordusu ve milleti ile son defa karşılaşmaktı. Stadyum merdivenlerini çıkmaması için asansör bile yapılmıştı. Ankara'ya gitme ümitlerini yitirmişti Atatürk. Cumhuriyet Bayramı gecesi Boğaziçi vapurlarından birini tutan gençler, Dolmabahçe Sarayının rıhtımına yaklaşmışlar, haykırıyorlardı. Atatürk kesik kesik konuşarak pencereye gitmek istediğini anlattı. Kollarına girdiler, pencere kenarındaki koltuğa oturdu, eli ile gemiye işaret etti. Vapurda bir kıyamettir koptu, gençler hep bir ağızdan:
    Dağ başını duman almış
    Gümüş dere durmaz akar...
    marşını söylüyordu. Atatürk mırıldandı:
    -Bu bayramlar ve yarınlar sizindir, güle güle... dedi ve yatağına döndü.
    Atatürk 3 gün süren komaya girdi. Mucizevi bir şekilde komadan kurtuldu ancak son komasından uyanamadı. Takvimler 10 Kasımı gösteriyordu. Atatürk'ün ölümü yalnız Türklüğü değil, tüm dünyayı yaslandırmıştı.
    Bulgar Gazetesi:
    Bu müstesna büyük adamın ölümünden sonra, dünya artık eskisi kadar enteresan değildir.
    Macar Gazetesi:
    Dünya bu savaş ve barış kahramanı büyük adamın ölümü ile fakir düşmüştür.
    İngiliz Gazetesi:
    Atatürk'ün ölümüne, bütün dünyada, büyük bir devlet adamı, büyük bir asker, büyük derecede şerefli bir şahsiyet olarak ağlanmaktadır. İngiltere önce cesur bir düşman. sonra da sadık bir dost olarak tanıdığı büyük adamı selamlamaktadır.

    Sana minnettarız Atam. Bu incelemeyi yazmak bile çok zor oldu benim için. Bir ülke kurmak, bir ülkeyi kalkındırmak ve bunun uğruna mücadele etmek ne kadar zor olsa gerek. Eğer mucizevi bir şekilde dirilip, emanet ettiğin bu ülkenin şimdiki durumunu görsen ne kadar üzülürdün kim bilir. Kızacaksın ama arıyoruz Atam.
    ''AÇTIĞIN YOLDA, GÖSTERDİĞİN HEDEFE, DURMADAN YÜRÜYECEĞİME,
    AND İÇERİM!

    Sürçü lisan ettiysem affola...
  • 342 syf.
    ·2 günde·2/10
    Sevgili Bay Daniels fiyaskosundan sonra bu kitabı okumamın yalnızca bir sebebi vardı: Beğenmeyeceğimden emin olmak. Dedim ki Büşra gel, okuyup aradan çıkaralım da takasa ekleyelim ikisini de. Böylece iki kitaplık boşluğumuz olur. Sonra da okumaya başladım.

    Yanlış anlamayın, ben kitaplara zihnimi tamamen boşaltarak başlarım. Yazarın diğer kitabını sevmedim diye buna şartlanarak başlamış değilim hatta ilginç bir şekilde giriş bölümünü bir hayli beğendiğim için heveslenmiştim ama.... İşte "ama"lar, beni bu noktaya getiriyor hep.

    Bu kitabı bitirdiğimde üç şey fark ettim:
    1. Benim bir kitabı sevip sevmemem detaylara bağlıymış.
    2. Yazarın "tarzı" bana uymuyormuş.
    3. Güncel kitap alırken şimdi düşündüğümün üç katı kadar daha fazla düşünüp öyle kitap almalıymışım.

    Şimdi gelelim kitaba... Tamamen spoiler diyemem ama genel hatlarıyla kitaba değineceğim için ipucu sevmiyorum diyenler bundan sonrasını okumasın. (Eğlenceyi de kaçırsın, nihahaha.)

    İlk olarak sevdiğim şeylere değinmek istiyorum: Kitabın tasarımı, çocuk karakterler ve esas karakterin -adını bile unutmuşum ya hu!- çocuk kitaplarına özel bir ilgisi olması.

    Bu kısa bölümün ardından uzun olana geçelim: Sevmediğim şeyler!

    Artık okuduğum kitapların çoğunu sevmemeye öyle alıştım ki yorum yaparken kafamın içinde bir parodi filmi çeker gibi eğleniyorum. Hatta durum o kadar vahim ki sevdiğim kitapları yorumlarken ciddi anlamda zorlanıyorum. Benim sorunum ne, inanın ben de bilmiyorum.

    Kitabın genel konusu klişe olmakla birlikte duygusal işlenseydi bizi epeyce hüzünlendirecek bir konuydu. Sevdiklerini kaybetmiş iki insan, onların buluşması vs. Böyle dram ağırlıklı konuların duyguya hitap etmesi gerektiğini düşünüyorum ama bu yazarın keşfettiğim bir yönü var ki aşkın bedenlerle yansıtıldığını düşünüyor. Birini seviyorum demek onun için öpmek, sarılmak, elini tutmak. Hal böyle olunca yazar benim gözümde baştan kaybetti. İki karakterin birbirine karşı geliştirdiği ilk felsefe -pardon, burada felsefeden özür diliyorum- yani zihniyet öyle çirkin ve dehşet'ül vahşet ki buraya yazmaya utandığım için yazmayacağım. Dudak uçuklatan bir seviyesizlik örneğiydi. Şaka yapmıyorum, ağzım açık kaldı neden bahsettiklerini anladığımda.

    Kendileri de bunun ne kadar "hastalıklı" bir düşünce olduğunu neyse ki fark ediyor da bir yerden sonra buna son verip normal insanlar gibi olmayı deniyorlar ve tabii bizim normal anlayışımız ile onlarınki arasında dağlar, bayırlar, çayırlar ve ovalar var. (Yorumcu biz derken çılgın benliklerine hitap ediyor.)

    Mesela biz, adından başka hiçbir şeyini bilmediğimiz bir insanın hayatına burnumuzu sokmaz, onu evimizde yatıya almaz, ondan tuhaf isteklerde bulunmaz, onu çocuğumuza yaklaştırmayız. Ama kitaptaki, dünyaya karşı adeta bir Pollyanna kıvamındaki karakterlerimiz tek bakışla ruh ya da zihin okuma gibi mucizevi yöntemlerle karşılarındaki insanın kötü biri olmadığını çözebiliyor, hem de o size yerde gördüğü bir çöpmüşsünüz gibi muamele etse de! Sonuçta önemli olan nasıl davrandığı değil, bizim ondan ne gördüğümüz. Bize defol git diyordur ama aslında içinden "Ya ben aslında pamuk gibi insanım da bakma böyle şirret takılıyorum, dikkat çekmek için." falan diyordur.

    Neyse.

    Bu birbirinden fantastik bulduğum duygusal gelgitleri es geçersek kitabın #aşktesadüflerisever diye de etiketlenebilecek olması da cabası. Türk dizilerine azıcık aşina olan herkesin saniyesinde "Hah!" diyeceği tesadüflerin gırlası kitabımızın satır aralarını süslemekteydi. Tesadüfen aynı kazada eşlerini kaybeden iki insan, tesadüfen yerleşilen kasaba(erkek), tesadüfen eski yaşadığı yere geri dönmek (kadın), tesadüfen komşu çıkmak, tesadüfen yolda izde karşılaşmak, tesadüfen herkesin kötü elektrik aldığı birinden iyi elektrik almak, tesadüfen birbirine yardımcı olmak, (esneme molası), tesadüfen ortaya çıkan kirli sırlar, tesadüfen öğrenilen sırlar, tesadüfen yaşanan kazalar ve tesadüfen, tesadüfen, tesadüfen... Bu kadarı da olmaz dediğimiz tüm klişe tesadüfler, elbette ki olmuş.

    Sonlara doğru ismini vermek istemediğim bir şahıs (ŞY) bana kitabın toparladığını söylemişti ama benim gözüme takılan o ufak detaylar, hiç de öyle olmadığını düşündürdü. Adam, kadını gerçekten ahmaklık diyebileceğimiz bir sebepten ötürü terk eder ve tabii ki veda bile etmez çünkü o aslında çok iyi, harika, düşünceli ve pamuk gibi biridir tamam mı? Aradan zaman geçer ve bir gün adam kasabaya döner. Kadın da beni görmeye geldi diye düşünür ama o da ne? Birisi adamı aramıştır ve benim buralarda işim olmaz diyen o harika adam arabasına atladığı gibi soluğu terk ettiği kadının az ötesinde almıştır. Bu noktada okuyucu onun pişman olduğunu, ağlayarak af dilediğini falan görmek istiyordur lakin adam sanki kadını görmeye gelmiş ayağına yatmakla meşguldür. Hazır gelmişken bu da aradan çıksındı madem, bir daha git gel olmasındı, değil mi sayın harika beyefendi?

    Neyse, neyse. Susuyorum ben.

    Anlayacağınız çıldırtıcı detayları ve korkunç bir felsefe -özür dilerim felsefe, derdimi anlatmak için seni bu yoruma alet etmemeliydim!- ile birbiri tanımaya çalışan çifti yüzünden kitabı hiç sevmedim, tavsiye etmiyorum ve o bilmese de bu kitap için bana takas teklifi gönderen sevgili arkadaşı minnetle anıyorum. Teşekkürler, teşekkürler! ^^
  • "Bir insanı gerçekten sevmek, onun tuhaflıklarını, hiç kimsenin, kendisinin bile benimseyemediği, hatta fark etmediği huysuzluklarını sevmektir. İnsanların en esaslı yönleri uyumsuzluklarında saklıdır çünkü.

    Gelgelelim günün birinde, her nasılsa elime geçmiş bir Boğaziçi Limon Kolonyasının üzerindeki İstanbul resmini görmemle değişiverdi her şey. İki parmak parmak kalınlığındaki resmin cart mavi sularına, iç burkacak denli kötü çizilmiş Şehir Hatları vapuruna bakakalıp ağlamaya başlamıştım. “Yurt özlemi” denilen, kiminin bıyık altından gülerek küçümsediği, kiminin “yabancı”yı aşağılayarak, kendini yüceltmek için eski moda bir söyleme alet ettiği o duyguyla ilk tanışmamdı bu benim. Benliğimdeki Türk’le ilk göz göze gelişim. İstediği kadar sığ ve sıradan gözüksün, basit, yalın ve açık bir biçimde İstanbul'u kendi dilimi, kendi topraklarımı, kendi insanlarımı özlemiştim.
  • Gelgelelim günün birinde, her nasılsa elime geçmiş bir Boğaziçi Limon Kolonyası’nın üzerindeki İstanbul resmini görmemle değişiverdi her şey. İki parmak parmak kalınlığındaki resmin cart mavi sularına, iç burkacak denli kötü çizilmiş Şehir Hatları vapuruna bakakalıp ağlamaya başlamıştım. “Yurt özlemi” denilen, kiminin bıyık altından gülerek küçümsediği, kiminin “yabancı”yı aşağılayarak, kendini yüceltmek için eski moda bir söyleme alet ettiği o duyguyla ilk tanışmamdı bu benim. Benliğimdeki Türk’le ilk göz göze gelişim. İstediği kadar sığ ve sıradan gözüksün, basit, yalın ve açık bir biçimde İstanbul’u kendi dilimi, kendi topraklarımı, kendi insanlarımı özlemiştim.