• Pakize Türkoğlu kimdir?
    Ben 1927 yılında Gazipaşa’da doğdum. Yaylaya göçtüğümüz bir mevsimmiş, yaylada doğmuşum. Sağlıklı olayım diye beni yaylada kar suyu ile yıkamış ebem. Köyümüz dağ köyüydü, aile gibi herkesi tanırdık. Böyle bir ortamda büyüdüm. Mektep denilen küçük bir yapı vardı orada, sonradan öğrendim ki orası benim doğduğum yıllarda açılan millet mekteplerindenmiş. Latin harflerine geçişte orada köylülere okuma yazma öğretilmiş. “Mektep” lafını oradan duydum. Bizim köyden mektebe giden iki çocuk vardı ve onlar farklı şarkılar öğrenip söylüyorlardı. Köyümüzde okul olmadığı için onlar Gazipaşa’daki ilkokula gidiyorlardı. “Ben de mektebe gideceğim” diye ağlardım. Bomboş küçücük bir yerdi. Babam “Asıl mektep Gazipaşa’da” dedi. Bir gün o çocuklar tatile geldiklerinde anamı sıkıştırdım onlara gidelim diye. Amacım o çocukların mekteple ilgili sözlerini dinlemekti. Mektebe gitmenin nasıl bir şey olduğunu anlamak istiyordum. Gittik, çocuklar evde yoklardı ama analarının yünden dokuduğu torbaları vardı evlerinde. “Mekteplileri mi görmeye geldiniz? Tarlaya gittiler” dedi anaları. “Ben de mektebe gideceğim” dedim, hoşuna gidecek zannettim ama öyle olmadı “Sus, tövbe de okuyan kızlar cehennemde yanar” dedi. Hayalimi söndürdü adeta. Benim anam da ona çıkıştı beni kırdığı için. O gece eve geldim, mektebe gidersem yanar mıyım yanmaz mıyım diye düşünüyorum. Babam Alanya’daydı onun gelmesini bekledim. Babam atından inerken eğilmesini istedim ve kulağına “okula giden kızlar yanar mı?” dedim. “Hayır, öyle bir şey olmaz, Allah kadını erkeği ayırmaz” dedi babam. “Kızlar da gider erkekler de gider. Madem çok istiyorsun seni göndereceğiz mektebe” dedi. Başka bir ailenin yanına gidip okumam gerekiyordu. Yaşımın dolmasını bekledik. O sene cumhuriyetin onuncu yılıymış ve köydekiler onuncu yıl törenlerine hazırlanmaya başladı. Erkekler “biz gideriz kutlamaya” deyince köydeki kadınlar “biz de gideceğiz Mustafa Kemal Paşa’nın düğününe” dediler. Onuncu yıl törenine düğün yani eğlence diyorlardı. Benim okula gitmeme daha bir sene vardı ama ben Mustafa Kemal Paşa’nın düğününe gideceğim diye çok ağlayınca babam beni bir yıl erken yazdırdı okula. Cumhuriyetinin onuncu yılında Gazipaşa İlkokulu’na kayıt oldum. O kadar farklı bir şeydi ki benim için Gazipaşa’daki okul. Bir dağ köyünde büyümüş çocuk için çok farklı şeylerdi. Daha okula giderken çok engelden geçtim. Eşeğe bindirdiler, köyümüzden iki kişi beni götürdü. Taş köprü dedikleri yerden geçmek çok zordu. Bana o taş köprü sırat köprüsü gibi geldi. Okul yolu böyle bir şeydi. Köy çocukları için, özellikle kız çocuklar için köylerinin dışında o yıllarda bir yere okumaya gitmek zordu.

    Babanızın eğitim düzeyi neydi?
    Babam imam kökenli bir ailenin torunu. Hatta evliya torunu deniyor. Osmanlı döneminde imam hatip okulunda okumuş. Rüştiyede de okumuş, Sultaniyeyi yarım bırakmış. Bir bilinç kazanmış. Osmanlı döneminde çok okumak isteyen biriymiş. Cumhuriyet döneminin getirdiği yenilikleri çok iyi anlamış. Annem de Cumhuriyet’in getirilerini iyi biliyordu. Bizim köydeki kadınlar “Kemal’in iyilikleri” diye anlatırlardı cumhuriyet döneminin iyiliklerini. Çünkü bunlar kurtuluş savaşını yaşamışlar, kocaları gitmiş, vatan kurtulmuş. Bunları biliyorlar. Öteki köyün muhtarı bir kadın olmuş mesela kurtuluş savaşı sırasında. Böyle bir hayranlıkları vardı Mustafa Kemal’e karşı.

    İlkokul yıllarınız nasıldı?
    Oranın zengin bir ailesinin yanında kalıyordum. Kocaman bir ev, kiremittendi. Sahil evi olduğu için benim gördüklerimden farklıydı. O ailenin kızları vardı ben de onlarla birlikte okula gitmeye başladım.

    Aileniz sizi ilkokul okumanız için başka bir ailenin yanına nasıl bırakıyor, bu aile neye göre seçiliyor?
    O dönem böyle dostluklar vardı. Şehirlerde oteller, yurtlar yoktu ama çok uygar ilişkiler vardı. Babamın canciğer dostu Sarı Mehmet’in yanında kalıyordum ben. Ahbap, kendisine emanet edilen çocuğa kendi çocuklarından bile iyi bakmak zorundaydı. Kendi çocuklarını ihmal etseler bile bana daha iyi bakarlardı. Yazın bizim yayla evimizde de emanet çocuklar olurdu ve babam onlara bizden daha çok itina gösterirdi. Çaresizlikler olduğu zaman insanlar bir dayanışma, bir imece ortamı yaratırlar. Ben hiç kendimi yabancı gibi hissetmedim orada. Evin hanımı olan Sultan Teyze bana “benim kızım” diyordu. Zaten öyle bir yakınlık göstermeseler ben okuyamayacaktım.

    Okulunuz nasıldı?
    Okula gittik, küçük bir binaydı ve orada hiç görmediğim yeni şeyler gördüm. Boynumda bir altın kolyem vardı, başöğretmen çıkarmamı söyledi. Ben köyde hissetmediğim bir duygu hissettim: herkesin eşit olması. Eşitlik insanı çok rahatlatır. Yani o altını çıkartınca çok rahatladım çünkü herkesle eşit olacaktım. Bir de öğretmen beni kaydederken “Bak buraya yazıyorum Evliya Zade Şevki Kızı Pakize diye” dedi. Herkese “zade” yazmıyorlardı, belli ailelere yazıyorlardı. Bir yıl sonra soyadı yasası çıktı. Soyadları konunca o zadeler silindi. Altın takılmayacak, zade olmayacak yani zenginlik olmayacak, soyluluk olmayacak. Bir de forma giyince kimin dindar olduğu, kimin yoksul olduğu belli olmadı. Ben o zaman bunun bilincinde değildim ama Cumhuriyet eğitiminin nasıl sağlam bir temele oturduğunu sonradan anladım. Laik eğitimin temelinde bunlar varmış. Uygarlığı okulda tanıdım mesela ilk kez tulumba gördüm, musluk gördüm. Bunları kullanmayı bilmiyordum ve evinde kaldığımız abla göstermişti bana. Bunları köyümüzde daha önce hiç görmemiştim. Şimdiki yorumuma göre bunlar bir çocuğun uygarlıkla karşılaşmasıydı. Okul tabi ki daha uygar olacak, yoksa çocukta bir ilerleme yaratmaz.

    Herkes çocuğunu okula gönderiliyor muydu?
    Cumhuriyetin kurulduğu andan itibaren kızların okula gitmesi söylendi. Gazipaşa’da herkes çocuğunu okula göndermiş ama arada çay olan köyler ulaşım zorluğu nedeniyle gönderememişler. Ben nasıl olsa Gazipaşa’da başkasının evinde kalıyorum diye sonradan Alanya ilkokuluna yazdırdı babam beni. İlkokula orada devam ettim. Kendisi de Alanya’da çalışmaya başladı ve biz Alanya’ya göçtük. Yazın köye kışın Alanya’ya göçüyorduk. Köy çocuğu ilçenin okuluna gittiğinde “öteki çocuk” oluyor. Önlüklerimiz olduğu için anlaşılmıyor köylü olduğunuz, o önlüklerimiz olmasa köylü olduğumuz belli olurdu. Gazipaşa ve Alanya’da ilkokul okurken yeni yeni sözcükler öğrendim, eşyaların adlarını öğrendim. Anladım ki ben okumak istiyorum, memur olmak istiyorum. Ebe hanımı görmüştüm, belki ebe olurum diye düşünmüştüm. Öğretmenlerimiz bizi iskeleye götürmüştü, iskelede oturan üç kişiden biri bizi görünce kalktı ve “Selam, irfan ordusunun güzide erlerine” dedi. Öğretmenliğe verilen önemi burada anladık. Ben artık o andan itibaren öğretmen olmaya karar verdim. Bir okul arayışına girdik ama hiç okul yoktu. Benim zengin ilkokul arkadaşlarımdan bazı kızlar savcının karısından ud dersleri aldılar. “Ben de ud dersleri alacağım” dedim babama. “Alabilirsin ama sen memur olmak istiyorsun, onlar ev kızı olmak istiyor” dedi. “Yok, ben ev kızı olmam” dedim. O dönemde zengin ev kızları ud çalmayı öğrenirdi. Sonra o arkadaşlarımdan bazıları kuran öğrendiklerini söylediler. Ben de o teyzeye gidip kuran öğrenmek istedim. Babam “Kuran kafanı karıştırır, sen başka okuma istiyorsun” dedi. Benim anam çok sağlam duruşu olan ve hayata karşı dirençli bir kadındı. Hoca kızıydı, babasının dizinin dibinde on beş yıl Kuran okumuş bir kadın fakat bana memur olmam gerektiğini söyledi. Bu kadar dindar bir insan olan annem bana böyle söyledi ve ben ne ud dersine gittim ne Kuran dersine. Köye döndük, bana bir okul bulunamadı. Köyde ipek kuşaklar dokurdu teyzelerimiz. Teyzem bana ipek kuşak verdi onu belime kuşandım, oyalı yazma taktım köydeki diğer kızlar gibi. Bir gün Alanya’dan bir akrabamız geldi ve merdivenlerden “Size bir muştum var” diyerek çıktı. Bir mektup getirdi babama. Alanya başöğretmeni yazmış mektubu. Köy enstitüsü açılmış. Milli eğitim memuruna gelen yazıda köylerden okumuş olan kızları toplayın deniyormuş. Babam beni aldı Alanya’ya götürdü. Beni bir imtihana soktular. Önüme bir kâğıt koydular ve buraya yazı yazmamı istediler. Bu yazdıklarımız öğretmenler kurulu tarafından değerlendirilecekmiş ve ona göre okula alınacakmışız. Sanırım dünyanın en güzel yazısını o gün yazdım ben. İki paragraflık bir kompozisyon yazısıydı. Kısa süre sonra bizi tekrar çağırdılar ama milli eğitimdeki memur bana “Sen mutlaka kazanacaksın çünkü kız öğrencilerin de olmasını istiyorlar” dedi. Alanya’nın yüz bir köyünden ilk kez bir kişi devletin yatılı bir okulunda öğrenim görecek dedi. Okuyan kızlar azdı, köylerde okul yoktu. Köy enstitülerine girecek kişilerin köylü olması şarttı. Ben Alanya okulunda okumuştum ama köy yaşamından uzak değildim bu nedenle bana çağrı geldi ama Alanya’da oturuyor olsam yine de çağırırlardı çünkü kız öğrenciler de olsun istiyorlardı. Kayıt olup köye geri döndük.

    Köy Enstitüsü’ne ilk gidişinizi anlatır mısınız?
    Okula giderken beni babam götürmedi, dayılarım götürdü. Bunu bir nedeni babamın hoca olmasıydı. Hocalık yapmıyordu ama hoca çocuğuydu, herkes onu hoca olarak görürdü ve beni yanına alıp götürseydi sürekli soracaklardı kızını nereye götürüyorsun? Kızını neden okutuyorsun? diye. Bu nedenle babam beni dayılarımla gönderdi. Gidişimiz kolay olmadı. Bir at arabasıyla yol aldık. Handa kalacaktık ama hana kızları almıyorlarmış. Öyle olunca dere kenarında kalan köylülerin yanında kalmaya karar verdik bir geceliğine. Ertesi sabah otobüs geldi ve ben ilk kez otobüse bindim. Bana dünyanın en lüks aracı gibi gelmişti. Okula geldiğimizde beni bir öğretmen karşıladı. Beni getiren kişiler babamın mektubunu teslim ettiler. Beni karşılayan Hakkı Bey elimden tuttu ve beni müdüre götürdü. Müdür odası çok mütevazıydı. Benden önce gelen kız öğrenciler beni yatakhaneye götürdüler. Dikiş makineleri vardı ve o yıllarda bir kadın için dikiş makinesi çok mühim bir araç. Bakanlıktan gelen kıyafetleri ve ayakkabıları verdiler ambardan çıkarıp. Müdür odasının yanında kalıyorduk kız öğrenciler olarak. Benden önce gelen öğrenciler hemen alışmışlar ve oranın sahibi gibi olmuşlar. Ben de artık okulun sahibi gibi olmayı istedim, öteki çocuk olmak istemiyordum.

    Kız öğrencilerle erkek öğrencilerden farklı bir görevlendirme ya da ayrımcılık yapılıyor muydu?
    Daha Cumhuriyetin ilk yıllarında laik eğitimle toplumsal ilerlemede kadın ve erkeğin aynı hak ve görevlere sahip olacağı bir toplum yaşamını yeni düzenin ön koşulu olarak görmüş ve böyle bir düzenleme yapmışlar. Enstitüye ilk gittiğimde beş kız öğrenci vardı. 60 öğrenci arasında benimle birlikte sadece altı kız öğrenci vardı. Kadın sayısı az olmasına rağmen biz hiçbir zaman bunu hissetmedik okulda. Aklımıza bile gelmedi az olmamız. Bunun nedeni eğitmenlerin, öğretmenlerin bize büyük bir kabul gösteriyor oluşuydu. Bir de köylü yaşamında kadın erkek hep bir arada çalışır. Enstitüde de bu yaşam vardı. Bir eğitim cennetiydi orası. Okulun insanda olumsuzluk hissi verecek hiçbir yanı yoktu. Öğrenciler kadın ya da erkek değil insandı. Normal okullarda bu ayrım vardı ama enstitüde kız erkek ayrımı hiç olmazdı. Herkes her işi yapardı. Köy enstitüleri açıldığında kadınların da orada eğitim alabilmeleri için pozitif ayrımcılık yapılmıştır. İsmet İnönü bu konuda çok çaba harcamıştır. Trenle gittiği köylerde insanlara kadınların okuması gerektiğini anlatmıştır. Köylülere kızlarını okula göndermeleri gerektiğini söylemiştir. Bu konuda radyo konuşmaları da yapmıştır.

    Diğer okullardan farklı olarak enstitüde hangi dersleri görüyordunuz?
    Biz bataklık kuruttuk, tuğla taşıdık, dikiş öğrendik. Bataklık kurutmak bir dersti bizim için. Amelelik değildi yaptığımız, bilimsel bilgiler işin içindeydi hep. Eğitimimizin analitik ve çözümleyici yanı üretimci olmasıydı. Bizim yaptığımız işlerle hem eğitim ucuzluyor yani eğitim masrafları azaltılmış oluyor hem de öğrenciler nitelikli bilgi alarak yaşam kalitesini yükseltiyordu. Gündelik yaşamda kullanılacak bilgiler veriliyordu uygulamalı olarak, aynı zamanda bu bilgilerin bilimsel altyapılarını da öğreniyorduk. O dönemdeki insanlar için çok farklı bir şeydi bu. Enstitüdeki eğitim sistemini garipsiyorlardı. Bataklık kurutmamıza çok şaşırdılar. Onlara göre öğrenci dediğin oturur masada yazı yazar. Hatta sizin kuşakların bilmediği bir şey vardır: O dönem Osmanlı yönetiminden yeni çıkmış olan toplumumuzda bir çocuk ortaokula başlayınca veya liseye gidince asla elinde bir şey taşımazdı. Çünkü o okuyor, efendi oluyordu. Mesela valizini taşımazdı, birisine taşıtırlardı. Kendisi şehirliyse köylüye taşıtırlardı valizi. Ancak köy enstitüsündeki öğrenciler kendi valizlerini kendileri taşıyor, yataklarını kendileri hazırlıyor, her işlerini kendileri yapıyordu. İnsanlar çok şaşırdılar bu duruma. Köye gideceğim zaman beni almaya gelen dayıya heybeyi yanlış bağladığını söyledim. O da yanlış bağladığını fark edince “Sen nerden biliyorsun bunu bağlamayı?” dedi bana. Okulda bunları öğrendiğimizi söyleyince “Eskiden okuyan kişiler işe el sürmez, eşyasını taşımazdı. İsmet’in elbet bir bildiği var ki böyle bir eğitim yapıyor” dedi İsmet İnönü’yü kastederek. Karşıdan bizi görenler amelelik yapıyoruz sanıyorlar ama biz ders yapıyorduk. Tüketici değil üretici eğitim sistemiydi bu. Tüketici eğitim çok pahalı, buna para yetmez. Köy enstitülerinin kurucusu İsmail Hakkı Tonguç bu üretici eğitim sisteminin ülkemiz için şart olduğunu düşünerek getiriyor. Üretici eğitimde derslerin işleniş yöntemleri tamamen farklıydı. Tüm dersler iş içinde yapılıyordu. Edebiyat dersi kapsamında çocuklara her ne olursa olsun mutlaka günde bir saat kitap okutuluyordu. Orada okuma alışkanlığı kazanıyordu çocuklar. Öğretmenlerin de yılda belli bir sayıda mesleki ve meslek dışı kitap okumaları zorunluydu. Köy enstitülerinden edebiyatçıların, yazarların çıkması bu şekilde oldu. Üretim içinde eğitim yöntemi müthiş bir buluştu. Yeni bir eğitim kültürüydü bu. Öğrenciler okulun her işine katıldıkları gibi yönetimine de katılıyorlardı. Öğrenciler de öğretmenler kadar eğitimden sorumlu ve yetkili oluyorlardı. Haftalık toplantılarda söz alıp yapılan işleri değerlendirme ve gerekirse eleştirme hakkına sahiptiler. Bu, eğitimde demokratikleşmedir. Köy enstitülerinde erkeklerle birlikte aynı işleri yaparak bir eğitim alıyorsunuz. Ortaya erkeksi bir kadın tipi çıkmıyor ama hanım hanımcık da olmuyorsunuz. Cumhuriyetin yeni insanı kadın veya erkek bu şekildeydi. Karma eğitim en iyi şekilde köy enstitülerinde gerçekleşti. Sosyalleşme denen şeyi kadın ve erkeğe birlikte veriyordu oradaki eğitim. Klasik eğitimlerde ise kadınlar okuldan sonra geri planda kalabiliyor, sosyal hayata yeterince katılmıyor.

    Günümüzdeki eğitim kültürünü nasıl buluyorsunuz?
    Okuma yazma icat edileli bin yıllar olmuş neden hala dünyada bu kadar okuma yazma bilmeyen insan var? Kaldı ki eğitim sadece okuma yazma değildir. Bunun nedenlerinden biri eğitimin pahalı bir yatırım olmasıdır. Para yetişmiyor eğitime. Diğer sebebi ise yöneticilerin kadınların eğitimde geri çekilmesini istemesidir. Oysa Anadolu kadını geri çekilirse Anadolu çöker. Kadınlar bir taraftan çocuklarına bakarken bir taraftan bu toplumun ekonomisine katkı sağlayan insanlardır. Bu işleri okumuş kişiler olarak yapmaları gerekiyor. Yöneticiler kadınları eğitimden geri çekmeye zorlamamalıdır. Kadınlar eğitim gördüğü sürece anneliği ve mesleklerini daha iyi yapar. Atatürk tüm kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmasını cumhuriyetin bir koşulu olarak görüyor. Kadınların sadece okuması değil, erkeklerin yaptığı her meslekte var olmasını istiyor. Düşünün cumhuriyetin kurulduğu o yıllardan bu yıllara ne kadar değişmiş. Bugün kadını geri çekmek istiyorlar. Suyun geri akması gibi bir şey bu. Kadınlar cahil kalırsa ülkenin gelişmesi engellenmiş olur. Kurtuluş savaşına katılmış kadınları geri çekmeye çalışıyorlar. Zorunlu eğitime değil ama kadınların zorunlu eğitimine karşılar.

    Kadın müzesi hakkındaki fikirleriniz nelerdir?
    Eğer bir toplumda kadınları geriye çekmek isteyen düşünceler varsa kadın müzesi kurulmalıdır. Belki kadın müzesi kurularak toplumda kadınları geri plana çekmek isteyenlere karşı bir alternatif oluşabilir.

    “Kızlar Da Yanmaz” kitabını yazarken neler düşündünüz?
    Ben bu kitapta kendimi anlatmadım, eğitimle ilgili anılarımı anlattım. Türkiye’de eğitimi anlatmak için yazdım ve eğitimin engellenmek istendiği zaman neler olabileceğini yazdım. Eğitim çocuğun yanına götürülmelidir. Batı medeniyeti, okumuş insanlarım omuzlarında yaratılmıştır. Öyle ben demokrasiye geçtim demekle olmuyor. Özellikle kadınların büyük ölçüde okumadığı bir ülkede demokrasiye geçilemez. Hiçbir batı ülkesi yoktur ki bu kadar okumamış insan olsun. Bu kitabı yazma nedenlerimden birisi budur. Eğitim için çok lüks harcama yapılmayacaktır. Şehirlerimizde çok büyük yapılar yapılıyor, çok paralar harcanıyor ama ilkokullar kötü durumda. Çocukların eğitimine yeteri kadar önem verilmeli. Bir taşımalı eğitim denen şey var. Çocuk eğitim için taşınmaz, eğitim çocuğun ayağına gitmelidir ve en güzel, en konforlu yer okullar olmalıdır. Ancak bu şekilde demokratik bir ülke oluruz. Bugün Türkiye’de hala milyonlarca okuma yazma bilmeyen kadın var. Bu bir ayıptır artık.

    Aksu Köy Enstitüsü’nde okuduğunuz yıllarda sizi etkileyen öğretmenlerinizi anlatır mısınız?
    Köy enstitülerine öğretmen atarken bir kural vardı; buraya isteyenler, bu işten anlayanlar gelecekti. Yani arkadaşınızı, akrabanızı tayin etmeyeceksiniz. O işin adamı olabilecek kişileri atayacaksınız denmiş. Aksu’ya ilk gelen öğretmenlerden biri okul doktorumuz Dr. Bedia Hüdaverdi’dir. Kendisi İstanbul’da yetişmiş doktor bir ailenin kızı. Bizim enstitüye geldi. Hem doktorumuz hem sağlık bilgisi öğretmenimiz oldu. Öncelikle öğrencilerin sağlık durumlarını ele aldı. Bizim yeme içmemizi düzenledi. Bize yeni yemekler çıkardılar bu şekilde, iyi beslenmemiz için bilgiler verdiler. Hasta gelen arkadaşları tedavi etti. O geldikten sonra enstitüye gelen çocuklara sağlık muayenesi yapmaya başladı. Aynı zamanda okul dışında da doktorluk yapardı. Gece gündüz gelirdi köylüler yardım isterlerdi. Enstitü öğrencilerine iğne yapmayı öğretti. Gittiğiniz köylerde sağlık memurları yetişinceye kadar iğne yaparsınız derdi. Mezun olup köylere gidecek öğretmenlere birer de sağlık dolabı veriliyordu zaten. Sağlık bilgilerinin uygulamalarını hep öğretti bize. Dr. Bedia’dan önce Antalya’da hiç kadın doktor yokmuş. Bir keresinde bizi muayene için hastaneye götürdü. Enstitünün arabasıyla bir yere kadar gittik, ondan sonra yürüyecektik. Dr. Bedia’nı üzerinde de beyaz forması var. Bütün Antalyalılar sokağa çıktılar onu görmek için. Hastaneden sonra eczaneye gittik ilaçlarımızı almaya bu sefer eczanenin etrafına toplandı insanlar Doktor Hanım’ı görmek için. Antalyalı bir avukatla evlendi sonra, Bedia Kervancıoğlu oldu adı. Onun dışında Ruhi Esin ve eşi Zühre Esin vardı bizleri çok etkileyen. Zühre Esin edebiyat öğretmenimizdi. Zühre Hanım bizi bir seferinde Perge’ye götürdü. Biz o zaman “Perga” derdik oraya. Bizden Perge hakkında kompozisyon yazmamızı istedi. Niçin bir tarafta eski zamanlarda böyle bir şehir yapılmış da şimdi sıtmalı insanlar, saz evler var diye. O zamanlar ören kültürü yoktu kimsede. Böyle bir eğitim verilmiyordu. Perge’den taş taşıyordu köylüler, biz de taşıdık. O sıralarda oradan bir lahit çıktı. Müdürümüz bakanlığa yazı yazdı burada çok sayıda eski eser var diye. Bir konferansçı geldi ve anlattı bize işte o zaman öğrendik eski eserlerin korunmasını. Biz o lahdi çok özen göstererek enstitünün bahçesine getirdik ve etrafına çiçekler dikerek güzel bir görüntü oluşturduk. O lahdin içinde gözyaşı şişeleri bile vardı ve tarih öğretmenimiz bize bunları anlatarak eski eserlere karşı bir bakış kazanmamızı sağladı. Diğer öğretmenlerimizden hatırladığım Hakkı Rodop vardı eğitim başı olarak. Talat Ersoy kurucu müdürdü. Hamit Özmenek müdür yardımcısıydı. Bunlar hatırımda kalan ve enstitünün kuruluşunda çok emeği olan kişilerdi. Dikiş öğretmenimiz Pesent Yılmaz vardı. Durmuş Bey vardı inşaat öğretmeni.

    Çok farklı bir eğitim veriliyormuş enstitüde.
    Eğitimin bir ayağı da güzel sanatlardı bizde. İş içinde öğrenim verilirken aynı zamanda öğretmenler bize dünyaca ünlü sanatçıları ve eserlerini anlatırlardı. Farklı sanat dalları hakkında hem teorik hem pratik eğitim alıyorduk. Yüksek köy enstitüsünde ise sanat tarihine çok önem veriliyordu. Ünlü ressam Malik Aksel bizim sanat tarihi öğretmenimizdi. Eğitimde bölgesellik vardı. O bölgenin ihtiyaçlarına göre şekillendiriyorlardı. Mesela bir bölgede soba yakmak bir ihtiyaçsa bu mutlaka öğretiliyordu. Bir öğretmen bunları biliyor ve uyguluyor olmalıydı. Şimdi bu işler küçümseniyor, “Ders mi anlatacağım soba mı yakacağım?” deniyor. Gündelik hayatımızda kullanılan aletlerin, makinelerin işleyişi daha ilkokuldan başlanarak anlatılsa toplumumuz için çok faydalı olurdu. Bize enstitüde bisiklet kullanmayı bile öğretmişlerdi ikinci dünya savaşı yıllarında. Daha sonra motosiklet kullanmayı da öğrettiler. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünde ise özellikle kız öğrencilere araba kullanmayı öğrettiler. Müdür bize bir araba tahsis etti ve başımızda bekledi biz öğrenene kadar. Enstitüler kapatılmasaydı bu kadar çok trafik kazası olmazdı Türkiye’de. Düşünün şimdi, ta o yıllarda motosiklet öğrenen köylü kızları var bir tarafta, diğer tarafta ise 2015 yılında hala “Haydi Kızlar Okula” diye kampanya yapılıyor.

    Kadınlara ne gibi tavsiyeleriniz olur?
    Öncelikle şunu belirteyim bizim aldığımız eğitim o dönem bir devlet politikasıydı. Bugünün okumuş kadınları zaten bazı şeylerin farkında. Kadınlar bilinçlenmelidir. Bilinçlenmenin başı “Ben kadın olarak bu toplumun neresindeyim? Toplumdaki yerim nedir? Kendi toplumumun dünya toplumları arasındaki yeri nedir? Diye düşünmektir. Mesela kadınların sorunları varsa kadın müzesi açmak bu sorunları aşmak için bir alternatiftir. İyi bir eğitimle kadınların da erkeklerin de sorunları çözülür.
  • Sivas'a gitmek üzere yola çıktı gene hurda bir otomobil bulabilmişlerdi tavanı örten körükleri yırtıktı yağmur yağarsa fenaydı yağmasın diye dua ettiler
    bir pınarbaşı'nda mola verdiler acıkmışlardi Mazhar Müfit o anı yıllar sonra bile istihare anlatacaktı kut-u layemut (ölmeyecek kadar yiyerek) yaşıyorduk ne valimiz peynir zeytin kuru ekmekten ibaret azıkti Su başında rastladığımız köylüler torbalarından çıkarıp kuru soğan ikram ettiler öyle lezzetliydi ki Suşehri yakınlarından geceyi ormanda geçirdiler.kafileye nöbet taksimi yapıldı eşit şartlarda erken ayrıcaliktan hoşlanmıyordu. Gece yarısı 3-5 nöbetini bizzat Mustafa Kemal tuttu Sivas'a geldiler o da kavgası çıkti
    Mustafa Kemal'e kongrenin toplanacağı binanın üst katındaki geniş oda tahsis edilmişti heyetin geri kalanı öbür odalara yerleşmişti.kısa süre sonra Kazım Karabekir geldi nerede kalacak kimse kendi odasını vermek istemiyordu. Zemin katta kahve ocağının bulunduğu penceresiz daracık bir yer vardı hiç kimse oraya taşınmak istemiyordu Refik saydam Mazhar Müfit senin kaldığın oda daha münasip dedi ya Mazhar Müfit sinirlendi niye senden Emir alayım diye itiraz etti. Tartışma büyüdükçe büyüdü Mustafa Kemal'in haberi oldu ben geçerim dedi.
    öbürlerinin pişmanlık ifadelerini rağmen kararından vazgeçme de odasını boşalttı kahve ocağını temizledik oraya yerleşti kongre bitti Kazım Karabekir gitti ısrar ettiler ama nafile Mustafa Kemal bir daha yukarıdaki geniş odaya geçmeden Sivas'ta iken az daha az daha suikaste uğrayacakti
    malatya'dan yazılan şifreli telgrafla farkettiler takipe başladılar şehre otomobille 3 kişi gelmişti Afyon oteli'ni yerleşmişlerdi ellerinde ağır bir bavul vardı itina ile taşıyorlardı lobide durduruldular kimlikleri sorulduönce mırın kırın ettiler kuvvacılar ellerini beline atıp tabancalarını gösterince mecburen kimliklerini çıkardilar. Biri heyecandan 2 kimlik çıkarmıştı hem memur hem tüccar kaydı vardı.kuvvacılar tabancaları çekti ağır bavul kenarından bıçakla kesildi 18 adet el bombası çıktı. Sorguda itiraf ettiler kongre binasında patlatacaklardi. Her şeyi Sivasta bitebilirdi kongre sağ Salim tamamlandı.artık Ankara'ya gidilecek ti ama gene para yoktu Osmanlı bankası'ndan bin lira borç aldılar bankanın adı Osmanlıydi müdür almandi borca karşılık senet imzaladılar
    Benzin yoktu lastik yoktu
    Sivas'ta sadece Amerikan okulunda otomobili vardı bizimkilerin kendi memleketlerinde yiyecek ekmeği bile yokken Amerikalılar Anadolu'nun göbeğinde her türlü maddi imkanı sahipti Ermeni tehcirinde sahipsiz kalan kız çocukların okutuyorlardi okulun müdüresi mary Louise graffam'a başvurdular elbette ne lazımsa derhal veririz lütfen hediye kabul ediniz ısrar etmeyiniz asla para kabul etmeyiz dedi
    6 teneke benzeyen iki çift lastik aldılar hediyeyi arena Mustafa Kemal itiraz etti şimdi para almıyorlar bu sonra arkamızdan cebren hallederler vesika tanzim edin alınan malzemelerin listesini yazin ısrarımiza rağmen para almadıklarına dair elimizde vesika bulunsun ne olur ne olmaz imzalayalım müdüre hanim da imzalasin dedi.
    Mazhar Müfit tekrar okula gideceğim bu belge iki taraflı imzalandı.
    Hediye bağış ödenek gibi kavramlar Mustafa Kemal için hassas konularda asla ihmal etmezdi mutlaka kayda geçirtirdi.
    Sivas'a gelir gelmez mahiyetinde görev yapan hacıyı da çarşıya göndermişti büyükçe bir deftere aldırmisti.kongre vesilesi ile yapılan masrafların harcanan paralari kuruşu kuruşuna yazdırıyordu. Bir gün hacı derviş dayanamadın paşam bu hengamede kim hesap soracak dedi
    Mustafa Kemal'in cevabı ibretlikti
    gün gelir millet benden de başkasından da tek tek hesap sorar biz bugün hesabımız eksiksiz yazalım millet de yarın parasınin harcadığını bilsin dedi
  • Balıkesir Kongresi yapılmış, Celal bayar Akhisar cephesinde alay komutanlığına getirilmişti. 25 Aralık 1919’da yapılan seçimlerde ise Saruhan’dan milletvekili seçilmişti. İstanbul’un işgal edilmesiyle Bursa üzerinden Ankara’ya gitmek için harekete geçiyordu. Ancak Atatürk Anzavur kuvvetlerinin Bursa’ya hareket ettiğini haber almış, Bursa’da kalarak Kuvay-i Milliye örgütü ile iş birliği yapmasını istemişti. Bayar, ilk TBMM açılışında bulunamamış, Ankara’ya 8 Mayıs 1920 günü gelebilmişti. 1922
    sonbaharında ise Lozan Barış Konferansına giden heyette danışmandı. Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra girdiği TBMM’deki görevlerini de aynı kararlılıkla sürdürmüş ve İsmet İnönü’nün başbakanlıktan ayrılması (20 Eylül 1937) üzerine görevi vekaleten, 25 Ekim’de de asaleten üstlenmişti. Atatürk’ün vefatının ardından İsmet İnönü Cumhurbaşkanı olmuş, Bayar’ı da
    hükümeti kurmakla görevlendirmişti. 14 Mayıs 1950 Türkiye Cumhuriyeti’nin üçüncü Cumhurbaşkanı olduğu tarihtir. 1960 darbesi ise birçok devlet adamı gibi onun için bir dönüm noktası olmuş, Yassıada’da yargılanmış, aldığı idam cezası ömür boyu hapis cezasına çevrilmişti. İlk idam kararını verildiği tarih 15 Eylül 1961’di. 10.15’te hücumbot ile götürüldüğü İmralı’daki hücresini şöyle tarif edecekti. “Bizi harap, perişan bir halde tahta merdivenlerden yukarı çıkardılar. Birkaç adım sonra açtıkları
    kapıdan karanlık odaya adeta ittiler. Oda zifiri karanlıktı. Üstüme kapıyı kapattılar. Kapıda tabak sığacak kadar bir delik vardı. Ayağım yerde bir cisme çarptı. Bunun ot bir minder olduğunu anladım. Üzerinde en ince cinsinden kilime, battaniyeye benzer bir örtü vardı. Ellerim arkadan kelepçeli olduğu için rahat
    edemiyordum. Çömelerek sırtımı duvara dayadığımda dizlerim bükülü olduğu halde ayaklarım karşıki duvara değdi. Bu suretle hücrenin genişliği hakkında bilgi vermiş oldum. Biraz sonra da tavanda bir cep feneri kuvvetinde ışık yandı. Tavanda hava alabilmek için bir yarık gördüm. Kendi kendime: ’İnsan iradesine hakim olursa ve mantığı ile hareket ederse pekâlâ burada yaşayabilir.’ Diye telkinde bulundum ve yaşamaya devam azmini sağladım.”
    Bayar’ın daha sonra idam cezası kaldırılacak ve 350 kişi ile birlikte 23 Eylül sabahı Kayseri Cezaevi’ne nakledilecekti. Başı hep dik olmuş, arkadaşlarından ayrı muamele gösterilmesini reddetmişti.
    Ama yorgundu. Sağlık durumu bozulmuş, 22 Mart 1963’te geçici olarak tahliyesine karar verilmişti. Ardından karar geri alınıyor, Ankara Hastanesi’nde gözetim altında tedavisine devam ediliyordu. 6 ay süren tedavisinin ardından yeniden Kayseri Cezaevine gönderilmişti. Bu günler, eşi Reşide Hanımı
    kaybetmesinin birinci yılıydı. Ve Celal Bayar, günlüğüne yazdığı en duygusal satırları ikinci kez götürüldüğü Kayseri Cezaevinde kaleme alacaktı:

    “23 Aralık 1963 Pazartesi,
    23 Aralık gününü 24’e bağlayan gecede sevgili eşim ve iyi kalpli bir Türk anası olan Reşide Bayar şimendiferle beni görmeye gelirken bir yıl önce bu tarihte hakkın rahmetine kavuşmuştu.
    Bu gece aynı zamanda Peygamber’imizin miracına rastladığı için mukaddes sayılan dini günlerimizden biridir. Rahmetli şimendiferde Kuran okurken ve bu günü takdis ederken ruhunu teslim etmiştir. Asıl ölümüne sebep olan hastalığın ne olduğunu, defnine izin veren doktorların raporlarını hâlâ görmediğim için bilmiyorum. Fakat hususi doktorumuz General Recai Ergüder’in bana söylediğine göre yol yorgunluğuna ve heyecana mukavemet edememiş, kalbine bağlı damarlar vazifelerini yapamadıkları için ölüm hadisesi vukua gelmiştir. Dinine, milletine, vatanına çok bağlı tam manası ile faziletli bir eş, bir
    anne idi. Karşısında kim olursa olsun bildiğini söylemekten ve herkese karşı hakşinas olmaktan çekinmezdi. Bütün siyasi hayatımın meşakkatlerine şikâyet etmeden katlanmış, bana manevi bir destek olmuştu. Bugün de hatırasını gözyaşlarımla taziz ettim. Allah rahmet eylesin.”

    Oysa cezaevinde günlük tutmaya başladığında böyle satırlar yazacağını aklına bile getirmemişti. Özlemlerini dile getirirken tahliye olduğu gün karşılayanlar arasında ihtimaldir ki eşini de hayal etmişti. Bayar’ın günlüğünden Reşide Hanımlı satırlara bir bakalım:

    “9 Aralık 1961: Mahmut Bey ve refikası ziyaretime geldiler. Hanımın gönderdiği pijamayı hediyelerle birlikte teslim ettiler.

    3 Şubat 1962: Hanım İstanbul’dan ziyaretime geldi. Kendisi ile görüşürken Kayseri hastanesinden iki doktor geldi. Muayenemi yapmak istediler.

    11 Mart 1962: Bugün ziyaretlere (Bayramın dördüncü günü) tahsis edilmişti. Leman Fatma, hanımdan haber ve bayram şekeri getirdi.

    31 Mart 1962: Hanım gelemeyeceğini bildirdi.

    1 Nisan 1962: Bugün hanıma uzunca bir mektup yazdım. Durumu bildirdim. Bazı isteklerde bulundum. Bakalım savcının sansüründen geçecek mi?

    8 Nisan 1962: Hanım, kızım gelmedi. Hanımı bekliyordum. Hayal kırıklığına uğradım. Aileden kimsenin gelmeyişi bana dokundu. Garipliğimi hissettim. Haksız yere hürriyetimin gasp edilmiş
    olmasından duyduğum teessür ve acı bu sebeple tazelendi.

    21 Nisan 1962: Hanım, Zarife Hanım, Emine, Akile geldiler. Akile’yi biraz zayıf buldum. Hanım da biraz farklı yüzünün hatlarındaki çizgiler artmış, kilosu eksilmiş. Bedeni kudreti biraz zaafa uğramış, fakat iradesi ve azmi yerinde. Ev işlerini, umumi işlerimizi görüştük. Mahkeme yolu ile eski İş Bankası hisse
    senetlerimizin satılarak avukatlara ve diğerlerine borçlarımızın ödendiğini anlattı. Merak edilecek ortada bir şey olmadığını, ancak sıhhatimi korumamı, sabırlı olmamı tavsiye etti.

    7 Temmuz 1962: Bu hafta hanımı beklerken Bursa’dan Armağan, Semih Bey ve kızları Bengi geldi. Memnun oldum. Önümüzdeki hafta hanım gelecekmiş.

    1 Ağustos 1962: İki haftadan beri Kayseri’de bulunan hanım ve Zarife Hanım bugün de ziyaretime geldiler. Yarın trenle İstanbul’a döneceklerdir. İşlerimiz hakkında konuştuk.

    12 Ağustos 1962: Bu hafta evden gelen olmadı. Hakları var. Hanım yeni döndü.

    28 Eylül 1962: Bugün hanıma mektup yazdım. Hediye Şeker Hanıma mukabil hediye hazırlamasını, Mursallı Köyü çeşmesinin tamamlanması için 20 bin lira bulmasını rica ettim.”

    Celal Bayar, 1963 yılı başında defterinin ilk sayfasına şu notu düşer: “1962 senesi Miraç gecesine rastlayan Aralık ayının 23’ü 24’e bağlayan gecede yolda şimendiferle gelirken vatanperver kadın olarak çok takdir ettiğim ve sevdiğim eşim Reşide Bayar vefat etmiştir. Turgut’a yazdığım mektupta bu acıklı vakayı anlattım.”

    Hürriyetine kavuştuğu tarih 8 Kasım 1964’tür. Dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından geri kalan cezası affedilmişti. Dr. Müfid Ekdal, Celal Bayar’ın 55 yıl doktorluğunu yaptığı süre içinde asırlık çınardan dinlediklerini “Tanıdığım İnsanlar-Yaşadığım Olaylar” kitabında yer vermiştir. Ancak yazmadıkları büyük bir ihtimalle dağ gibidir. Çünkü 55 yıla sığan hasta-doktor ilişkisi, yerini ihtimaldir ki sağlam bir dostluğa
    bırakmıştır. Ekdal, Celal Bayar’ı Cemal Kutay sayesinde tanımıştı. Ancak öylesine bir dostluk kurulmuştu ki, onun kimleri sevip sevmediğini oturuşundan anlardı. Onun tabiri ile memnun olmadığı durumlarda konuşulanları “Buda heykeli” gibi sessizce dinlerdi. İttihat ve Terakki’nin muhasebe defteri de getirildiğinde aynı tavrını sürdürmüş ama kolay devlet adamı olunamayacağına da en iyi örneği vermişti.

    “Yine bir misafir elinde uzunlamasına siyah kaplı bir defterle gelerek ‘ Beyefendi bu defter İttihat ve Terakki’nin muhasebecisinin defteridir.’ dedi. Bayar’a defteri uzattı. Defterin içeriğini ben de gördüm. Defterin bir tarafında son derece güzel düzgün yazılar ve karşısında da o harcamaların sayıları yazılıydı.

    Defteri getiren kişi:’ Beyefendi bu defteri tutan muhasebeci aylık iki buçuk altın alırmış.” deyince Bayar hiç ses çıkarmadı. Defteri elinde tuttu ve iade etti. Biraz sonra Cemal Kutay ve ben izin isteyip kalktık. Bizimle birlikte kalktı ve bizi bahçe kapısına uğurladı. Bu hareketi Cemal Kutay ile arasındaki dostluğun
    önemli bir göstergesiydi.”

    Ekdal’ı, ertesi günü Cemal Kutay arar:
    “Sabaha karşı 03.00 sularında telefon çaldı. Arayan Celal Bayar’dı. Kutay, o muhasebecinin aylığı 2,5 altın değil, 3 altındı.’ diyerek telefonu kapattı.” Aradan uzun yıllar geçmiş. Savaşlar görmüş, devletin en yüksek makamında bulunmuş ve demir parmaklıklar ardında her zorluğa göğüs germiş yorgun bir beyin. Defteri tanımak, muhasebecinin kim olduğunu ve en önemlisi ne kadar ücret aldığını bilmek... Evet, gerçek bir devlet adamı olmak kolay değil... Bayar, bu özellikleri taşıyan bir liderdi. Siyasi haklarını yeniden elde etmiş olmasına rağmen, teklif edilen senatörlük görevini kabul etmemişti. Ancak yaşamının sonuna kadar saygı gösterilen bir siyasetçi olmuş, ikâmetgahı kendisini sevenlerle dolup taşmıştı. 22 Ağustos 1986 günü vefat ettiğinde 103
    yaşındaydı.


    Celal Bayar cezaevinde tuttuğu günlükleri Yücel A. Demirel’in “Kayseri Cezaevi Günlüğü” isimli kitabı ile okurlara ulaşmıştır. Günlüklere Bayar’ın eşi Reşide Hanım’a yazdığı mektupların da
    eklenmesiyle ortaya sadece hatırat değil, Yassıada duruşmaları sırasında bilinmeyen ayrıntıların çıktığı bir yakın tarih eseri meydana gelmiştir.
    Bayar’ın mektuplarında inanılmaz bir nezaket görülür. Eşine “Hanım”, ”Hanımım” ve “Aziz Refikam” diye hitap eder. Yapılması gerekenleri söylerken kullandığı ifadeden onun yaşamı boyunca hiç kimseye bir işini yaptırmadığını kolaylıkla anlayabilirsiniz.
    Mektupların bazıları 5-6 sayfaya varan uzunluktadır. Ancak hiçbir zaman yaşadığı zorlukları uzun uzun anlatmaz. Demir parmaklıklar arkasında geçirdiği günlerde mahkûmlardan yöneticilere kadar büyük saygı gördüğü satırlarına yansır. Yalnız ailesinden değil, sevdiği dostlarından da maddi yardım görmüştür. Ama gerekli olanı kendinde bırakarak büyük bir bölümünü ihtiyacı olanlara dağıtacak kadar paylaşımcı olmuştur. Günlüğündeki 10 Mayıs 1962 tarihine şu notu düşmüştür:

    “Eczacıbaşı Ferit Bey’in gönderdiği bin lirayı çocuk mahkûmlara bayram hediyesi almak için sarf ettik. Kurban da alınacak. Ayakkabı alındı ve dağıtıldı. Çok sevindikleri bana ifade olundu.”

    İşte o mektuplardan bazıları...

    5 Ekim 1961/ Kayseri
    Hanım,
    Buradan bir telgraf çektim, bir de mektup gönderdim. Dün bir mektubunuzu aldım.
    Teşekkür ederim.
    Başımdan geçenlere rağmen sıhhatim yerindedir. Bu maddi kuvvet, vicdan rahatlığından ileri gelmektedir. Şimdilik bu bahsi kapatalım. İleride bütün tafsilatı ile tarih ele alacaktır. Şu kadarını
    söyleyeyim, kendim için üzüntüm yoktur. Benim için kimseye hiçbir dilek için başvurmayın. Böyle davranacağınızdan şüphe etmiyorum. Eşyaları Yassıada’dan torba ve bavulla intizamsız doldurmuştum. İçlerinde elbiseler, evrakım ve gazeteler vardı. Bunları tasnif edersiniz. Talimat gereğince küçük bir çanta içinde çamaşır, yünlü gömlek gibi bazı şeyler almıştım. Feyyaz bana bazı şeyler göndermişti. Pijamalar için bir şey söyleyemeyeceğim. Ancak, ben kapalı bir odada yalnız başıma yaşatıldığım için başkalarının eşyasının karışması zordur. Bakarsınız. Onlarındır. Adaya ilk getirildiğim zaman eşyasızdım. O vakit vermişlerdi. İade etmek istemiştim. Dursun demişlerdi. Onlar eşyalara karıştırmışlar. Geri veriniz. Benim önümüzdeki kıl için bazı şeylere ihtiyacım olacaktır. Ancak durumum sarih değildir. Ankara’da
    yeni davalar başlayacakmış. Bizlere tutuklu elbisesi giydireceklermiş. Biraz bekleyelim. Gönderdiğiniz paraları geçen gün aldım. Arkadaşlara borcumu ödedim. Yassıada’dan üç yüz küsur bin yemek harcamamız varmış. İstedikleri zaman ödersiniz.
    Nilüfer’in gayretlerini takdir ediyorum. Seni görmek, benim şiddetli bir arzumdur. Ancak görüşme şartları hiç müsait değil. Bu yüzden rahatsız olmanı istemem. Göreceğiniz manzaradan çok üzüntü duyacağınızı biliyorum. Turgut bana mektup yazsın, neşriyatı toplasın. İsteyen vefalı dostlarımız da mektup yazabilirler. Sizden de daha sık yazmanızı beklerim. Mektubumun
    kusuruna bakmayın, masamız henüz yok. Elde bu kadar yazılabiliyor. Herkese sonsuz selamlar.

    10 Ekim 1961/Kayseri
    Hanım, 3 Ekim 61 tarihli mektubunuzu ve paketi aldım. Verdiğiniz geniş bilgiden memnun oldum. Sizden sık sık tafsilatlı mektuplar beklemekteyim. Ben de size, fırsat buldukça hayat hikâyelerimden bahsetmek niyetindeyim. Bilhassa son günlerin tarihe olduğu gibi intikalini temine çalışacağım. Gazetelere hadiselerin yanlış aksettirildiğini işittim. Tabi üzüldüm. Hiç kimse, en ufak zaafa uğramamıştır. Bütün masum insanlar gibi metin ve kahramanca davranmışlardır. Şimdilik bu kadar... Ben yeni hayatıma alıştım. Tahammüle karar verdikten sonra her şey kolaylaşıyor. Günler gelip geçiyor, sıkılmıyorum. İyilik olarak kaydedeceğim bir husus vardır. Sıhhiye Teşkilatı. Yani bize bakan
    doktorlar, hepsi insan kişiler. Şefleri de dahil şefkatle muamele etmesini biliyorlar. Benim oda arkadaşlarım Tevfik İleri’dir. Kendisini umumi bir muayeneden geçirmek için tam teşkilatlı bir memleket hastanesine götürdüler. Yine yanıma gelecek.
    İleride daha fazla yazmak şartıyla selamlar.
    18 Aralık 1961/Kayseri

    Hanım,
    11 Aralık 1961 tarihli mektubunuzu aldım. Kitaplarım hakkında bilgi veriyorsunuz. Kütüphanedeki kitapların adedini Özel iyi bilir. Benim hatırımda kaldığına göre kitap adedi 14 bine yaklaşmıştı. Şimdi bildikleri miktar 12.185’tir. Tetkik ettiriniz. Hangisi doğrudur. Göndermek istediğiniz Fransızca kitabı bekliyorum. Bu mektubu acele, eski harflerle yazdım. Turgut’lara çoktan beri cevap yazamadım. Türkan’ın adresini de not ettiğim halde bulamadım. Turgut yılbaşında çocuklarının yanında olacaktır. İlişik mektubumu İsviçre’deki adreslerine acele gönderiniz. Ben iyiyim. Gelecek sefere uzun ve yeni harflerle yazarım. Selam ve hürmetlerimle...
    14 Mart 1962/Kayseri

    Hanım,
    Mektubunu aldım. Fatma Leman da geldi. Bayram hediyesi şekerleri getirdi. Teşekkürler ederim. Ramazanda rahatsız olduğunuzu, muntazam uyuyamadığınızı yazıyorsunuz. Ramazan gecelerini normal uyku ile geçirmek herhalde zordur. Burada Dr. Ali Harputlu, benim sıhhatim ile ilgilenmektedir. Bana verdiği faydalı bulduğum ilaçları, kızı Fügen Hanımla size göndermiş bulunuyoruz. Bu ilaçların terkibinde afyon vs. olmadığı için zararlı olmadığı temin edilmektedir, kullanabilirsiniz. Nilüfer’in de rahatsız olduğunu işittim, çok üzüldüm, geçmiş olsun. Zavallı Kayseri, Ankara yollarında ve dairelerde meram anlatmaya çalışmaktan çok yoruldu. İşlerimiz ne halde? Size ait olanları için ne yapıyorsunuz? Beni doğrudan doruya ilgilendiren davalar
    hakkında gazetelerin birbirini tutmayan haberlerinden sağlam bir netice çıkarmak mümkün olamıyor. Halbuki karar verip hareket tarzımı tayin etmek zorundayım. Sayın avukatlarımın geleceklerini bildirmiştiniz. Şimdiye kadar bekledim. İşlerimin umumi seyrinden malumat almak için yine de bekleyeceğim.
    Size yazacak çok şeyim birikti. Fırsat buldukça yazacağım, hem de tafsilatlı olmasına dikkat edeceğim. Bunların başında sıhhatim meselesi gelmektedir. Peşin olarak söyleyeyim ki, esas olarak
    doktorların söyledikleri arızadan, ben hiçbir şey hissetmiyorum. Onlar da daha önce yazdığım gibi ilacı kesmişlerdir. Yalnız tansiyonum birkaç gün sabit bir halde kaldıktan sonra, zaman zaman inip çıkmakta ve baş ağrısı yapmaktadır. Kayseri’nin yüksek rakımlı olmasından bu hal böylece devam edip gidecektir
    sanırım. Çünkü bu hususta yalnız değilim, yüze yakın tansiyonu bozulmuş arkadaşı vardır. Selam faslı için görüyorsunuz yerim kalmadı. Kimleri düşündüğümü bilirsiniz. Hürmetlerimi,
    selamlarımı sıralarsınız.
    Sevgi ve saygıyla gözlerinizden öperim.
    9 Nisan1962/Kayseri

    Hanım,
    Bu hafta sizi çok bekledim. Geleceğinizi kati biliyordum. İntizarım boşa çıkınca çok üzüldüm. Bir haber alamayınca da kendimi şiddetli bir meraka kaptırdım. Neden böyle oldu? Hâlâ bilmiyorum. Sıhhat ve sağlık haberinizi sabırsızlıkla bekler, gözlerinizden öperim.
    3 Mayıs 1962/ Kayseri

    Hanım,
    Dün, avukatımız G.Başak’a bir telgraf çektim. Beni acele gelip görmesini rica ettim. Bu günlerde Ankara’da alınan yeni karar ve kanunlarla bizi ilgilendiren işlerinde, yeni bir istikamet alacağı tabidir. Halbuki ben, bunlardan habersiz yaşıyorum. Yalnız benim hakkımda tatbik olunan istisnai rejim yüzünden milletvekilleriyle dahi görüştürülmüyorum. Bu sebeple zaman zaman bunalıyorum. Herhalde avukatlarımla işlerimizi görüşmekten men etmezler, Başak Bey’in şu bir iki gün içinde gelmesini bekleyeceğim. Nilüfer söylemiştir, sıhhatim bildiğiniz gibidir. Cümleye selam, saygılar.
    10 Mayıs 1962/kayseri

    Hanım,
    Gönderdiğiniz eşya ve ayakkabıyı aldım. Hepsi iyi... Hakikatli kızımız Armağan da Bursa’dan çorap ve havlu gönderdi. Rahat rahat kurban bayramını bekliyorum. Ayrıca yazmayacağım. Bayramınızı tebrik ederim. Hepiniz için bayram, neşe ve iyilik getirsin. Sizin, Nilüfer’in, çocukların muhabbet ve hasretle
    gözlerinden öperim. Akrabalara, doktorlara iyi dileklerle çok çok selamlar...
    28 Mayıs 1962/ Kayseri

    Hanım,
    Mektuplarım seyrekleşti. Biliyorum, hatta üzülüyorum. Ama başka çare yok. Bu bayram bini aşan tebrik aldım. Bunları cevapsız bırakmak istemiyorum. Geçen gün taahhütlü mektubunuzu aldım. Ben bu avize işinin ne evvelini ne de sonucunu biliyorum. Hediyedir denilince bildiğiniz gibi iadesini doğru bulmuştum. Bana şimdi verdiğiniz malumata göre, son hareketiniz isabetli olmuştur. Hiç olmazsa mal beyanı işinde nasıl eşyalarımıza kıymet tekdir ettikleri meydana çıkmıştır. 10 bin lira dedikleri avizenin tam değerinin 463 lira olduğu anlaşılmıştır. Demek ki, adamların hiç insafı yokmuş. Yalnız yıkmak, yok etmek için uğraşmışlar. Benim de, sizden, Turgut ve çocuklardan malumat aldıkça hasretim yarı azalıyor. Bütün aileden mümkün olduğu kadar sık haber ve yazı bekleyeceğim. Yavuz imzalı bir tebrik telgrafı almıştım. Cevabını vasıtanızla gönderiyorum. Adreslerini bilmiyorum. Benim için bu kadar yetişir sanırım. Hepinizin sevgiyle gözlerinden öperim.
    10 Haziran 1962/Kayseri

    Hanımım,
    Mektubunuza cevap vermek için sizi fazla beklettim. Fakat ben de burada boş durmadım. Davalar için okudum, hazırlanmak için uğraştım. Daha da çalışmam lazım geleceğine kaniyim. Çünkü ortada verilmiş karar ve istikrar görmüyorum. Kimseye itimadım da yok. Kimse dediğim zaman mesuliyet mevkiinde bulunan kimseleri kastettiğimi tabi anlarsınız. Duruşmaların ne vakit başlayacağı malum değilmiş. Başladığı takdirde uysal hareket etmeyeceğim. Baştanbaşa düşmanlıktan, iftiradan hatta alçaklıktan başka bir şey olmayan isnatlarını millet muvacehesinde mahkeme yoluyla yüzlerine vuracağım. Bunun için de fazla hazırlanmaya gerek yok. Ancak bazı eksiklerim var. Bunları tamamlamak istiyorum. Remzi Bey’in tahliye edildiğini gazetelerde okudum. Memnun oldum. Silahlandırma davasından tevkif müzekkeresinin geri alındığı anlaşılıyor. Anayasa Mahkemesinin buna ekseriyetle karar verdiğini bir gazetede okudum. Acaba muhalefet eden hakim üye kimdir veya kimlerdir? Bunu bilmek istiyorum. Öğrenip bildirmenizi istiyorum. Bu davadan dolayı bende duruşmada bulunacağım. Her şeyi bilerek konuşurum. Param kalmadı. Bana birkaç yüz lira gönderiniz. Bir de Nilüfer’in verdiği kalem işlemiyor. Kullanılması kolay pahalı olmayan bir dolma yazı kalemi yollayınız. Siz de ne yapacaksınız? Bana mütalaalarınızı ve yapacaklarınızı yazınız. Ankara’ya, Kayseri’ye gelmeniz zamanı yaklaşıyor. Hasretle
    gözlerinizden öperim.
    24 Haziran 1962/ Kayseri

    Aziz Refikam,
    Sizden mektup beklemekte devam ediyorum. Bu husustaki müşkülatınızı biliyor, sizi mazur görüyorum. Fakat yine de intizardan ve intizarın üzüntüsünden kendimi kurtaramıyorum. Çünkü maruf tabiri ile mektubunuzu okumak, sizinle yan yana görüşmek oluyor. Avukat Yılmaz Bey hediyeler hakkındaki ilamı, bana gösterdi. Sizlere bir sürü yeni işler zuhur etti
    demektir. Yorulacaksınız ama başka çaremiz yoktur.
    Yılbaşında sizi göreceğimden memnuniyet duymaya başladım. Burada yalnızlık koymaya fazla tesir yapmaya başladı. Gerçi sabır ve tahammülüm kırılmış değildir. Buranın, işkenceden cesaret olsa da haline usulüne alıştık. Sizi yakınımda görürsem mukavemetim artacak, tesellim daha kuvvetli olacaktır. Geçen gün hapishane postacısı 500 lira getirip verdi, aldım. Nilüfer’den, Ahmet Bey’den mektup alıyorum. Eksik olmasınlar, beni işlerimizden haberdar ediyorlar. Çeşme inşası için beş bin lira gönderilmesi haberine fazlasıyla sevindim. Bu hususta mahkeme denilen topluluğun gaddarlığını unutamıyorum. Ne kadar caniyane bir hüküm... İdam kararlarını hazmedemiyorum. Fakat bu adi insafsızlığı ancak kalbim sızlayarak hatırlıyorum. Bereket “vicdan-ı milli” her hakikati biliyor. Turgut’tan mektup aldım. Cevapta gecikmesi işinin çokluğuna bağlı imiş... Ne yapalım canı sağ olsun. Atilla’dan gelen mektuba çok sevindim. Demirtaş ve Atilla’yı demek çok özlemişim. Askerlik işlerini kendilerine bildirmenin yolu bulunsa çok iyi olur. Adres bildirmemişler.
    Hasretle gözlerinizden öperim, aziz refikam.
    Not. Yılbaşında geçen sene olduğu gibi iki doktora tarafınızdan hediye göndermek iyi olur. Bu yıl müdüre de gönderiniz. Bu da terbiyeli ve insaflı bir insandır.
    22.12.1962

    Aziz Refikam,
    Geçen gün yazdığım mektuba ektir. Sizden yılbaşı için bazı kimselere yılbaşı hediyesi istemiştim. Hediye verilecek bir hayli kimse varsa da bunların bir kısmını önümüzdeki bayrama bırakmak istiyorum. Evvelce yazdığım üç zattan başka karı koca eczacılar vardır. Buraya geldiğiniz günden beri bizimle alakadar olurlar. İlaç vesaire taşırlar, karşılığında bir şey almazlar. Bir de bana pastacı bir bey her gün tuzsuz hususi ekmek imal edip göndermektedir. Bu da karşılığını kabul etmiyor. Şu halde bu üç zata münasip bir yılbaşı hediyesi vermek istiyorum. Siz, bu üçü beş altıya çıkarırsanız, ayrıca memnun olurum. Herkese selamlar, hasretle sizi bekliyorum. Gözlerinizden öperim.

    Evet, bu Celal Bayar’ın eşine yazdığı son mektuptu. Reşide Hanım büyük bir ihtimalle eşinin tüm istediklerini tedarik edip yola çıkmıştı. Ama ne Reşide Hanım’ı, ne de bavulundaki yılbaşı hediyelerini görecekti.
  • 651 syf.
    ·5/10
    İncelemenin kendisi başlı başına SÜRPRİZ KAÇIRANdır. Lütfen dikkat edelim.

    Başınızı çok ağrıtmayacağım ama Sahilde Kafka nedir? Sahilde Kafka kimdir?

    Kişileri tanıyalım:

    1-Kafka Tamura - Baş kişi. 15'lik ergen. Libidosuna ve ergen vücuduna kafayı takık. (Ya da sadece yazar mı bu kadar takıntılı?)
    2-Nakata - Diğer baş kişi. 60'larının sonlarında. Kedilerle konuşma yetisi var. Yarım akıllı.
    3-Sakura - Yolda karşılaştığı, daha sonra cinsel arzularla yürüdüğü ve tatmin yaşadığı, ama en sonunda "ablacığım" diyerek tutkularının sonunu tatlıya bağladığı bir kızcağız.
    4-Saeki - Kalmaya başladığı kütüphanedeki müdüre hanım. 50'lerinde sanırım. En esrarengiz olayları ve elbette cinselliği yaşadığı, ayrıca yine ve yeniden cinsel arzularının baş rollerinden birisi olan hanımcağız. Hem de çok marjinal bir şekilde hem 15 yaşındaki hayaletiyle hem de 50 yaşındaki gerçek haliyle.
    5-Oşima - Kütüphanedeki en büyük yardımcısı; vücut olarak kadın, bilinç olarak erkek, cinsel tercih olarak ise gay olan bir (kendi rızasına hürmeten) beyefendi. Elbette ki fiziksel olarak kadın olması hasebiyle daha sonradan hiç şaşırılmayacak bir şekilde ergen Kafka'nın cinsel fantezilerine ucundan kıyısından bulaşmıştır.

    Elbette yan karakterler de var ancak bence roman açısından önem arz eden 5 karakter bu şekilde. Bu 5 kişinin yolları, fantastik ve gerçek olayların iç içe geçtiği bir hayat hikayesinde, Kafka'nın hikayesinde kesişir. Kafka evden kaçar, sonra bir kütüphanede yaşamaya başlar, sonra orman derinliklerinde bambaşka bir aleme geçiş yapar ve nihayetinde gerçekler alemine dönerek kaçtığı yere, Tokyo'ya geri gitmeye karar verir.

    Yazarın dili güzel. Konuları da güzel bağlamış. Teknik bir ilerleme ve profesyonel yazım tekniği de var. Ama...

    Ama neden bu kadar ayrıntı var kitapta? Özellikle bir erkeğin cinsel organıyla olan ilişkisini, yediği yemekleri, alakalı alakasız ve ana hikayede hiç kullanılmayan ayrıntıları bu kadar kitaba yüklemeye ve sayfa sayısını 650'lere çıkarmaya ne gerek var? Özellikle şuradan döndü, şuraya vardı, şunu ısıttı, şunun üstüne kattı yedi şeklindeki neredeyse her adımı anlatan günlük ayrıntılar ve "bundan bahsetmese de olurdu ki" dedirten cinsel ayrıntılar. Hı, yanlış anlaşılmasın. Cinselliğe karşı bir rahatsızlığım yok, hayatın gerçeği. Ama deneyimli bir yazarın cinselliği bu kadar gereksiz bir şekilde alakalı alakasız kullanması bende toyluk hissi oluşturdu, hayal kırıklığı yarattı.

    Ve bir ama daha.. O kadar mini hikaye neden anlatıldı? Romanın vermek istediği bir mesaj var mı? Varsa ne? Ucu açık mı kaldı, yoksa bana mı öyle geldi? Kitap arka kapağındaki "kehanet" bir düzenek gibi nasıl yerleştirilmiştir Kafka'nın içerisine? Romanın vermek istediği bir mesaj var ise eğer, kehanet biraz gölgede kalmadı mı? Ya da herkes çok derin ama bir ben sığım ve bu sebeple mi bunları anlamıyorum?

    Sonuç olarak, sebep her ne olursa olsun, kitaptan beklediğim verimi izah ettiğim sebeplerle alamadım. Yazarın büyük bir müzik ve edebiyat aşığı olduğunu zerremize kadar anladığımız bu kitap için, kesinlikle daha daha daha iyisi yapılabilirdi. Hele ki son ana kadar heyecanını koruduğu göz önüne alınırsa..

    Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
  • “Tanrı” diyor müdüre hanım Amin’den sonra, “çok çok yakında.”
    Janet Frame
    yapı kredi yayınları
  • KIZILELMA
    Bir varmış, bir yokmuş, Tanrı’dan başka
    Kimseler yok imiş, yakın zamanda

    (Bakû’)da milyoner bir kız var imiş;
    Türklüğü çok sever, yurda yâr imiş;

    Adı (Ay Hanım) mış, hanlar soyundan;
    Anası Kırgız’ın (Konrad) boyundan.

    Uzun boylu, kumral, yüksek alınlı:
    Şerefli bir kökün güzel bir dalı.

    Babası, annesi öldüler birden,
    Kendisi Paris’te tahsilde iken;

    Dayandı bu kahra, şevki sönmedi;
    Tuttuğu mukaddes yoldan dönmedi.

    İsterdi Turan’da mektepler açmak,
    Hakikat nurunu ruhlara saçmak.

    Bunun-çin lazımdı bilmek en yeni
    Terbiye tarzını, tedris ilmini.

    Bu yolda, arzusu kadar yükseldi,
    Nihayet Paris’ten Bakû’ya geldi.

    Biri erkeklere, biri kızlara,
    İki mektep yapmak için mimara

    Emirler vererek işe başladı.
    (İstikbal Beşiği) mektebin adı.

    Bir yanda inşaat devam ederken,
    (Ay Hanım) meşhur bir ilim ehlinden

    İslâm’ın ruhunu dahi öğrenmek
    İçin çalışırdı, Garb'e yeltenmek

    Ona kâfi gibi görünmüyordu:
    "Şarkı da tanımak lazım" diyordu.

    Diyordu: "Halk bahçe, biz bahçıvanız;
    Ağaçlar gençleşmez aşıdan yalnız;

    Evvelâ ağacı budamak gerek,
    Aşıyı sonradan ulamak gerek."

    Bunun- cin her sabah evde kalırdı;
    Sa'deddin Molla'dan dersler alırdı.

    Bir akşam Ay Hanım ata binerek,
    İstedi kırlarda biraz gezinmek.

    Yanında tüccardan Bahadır Ağa,
    Şehirden çıkınca saptılar sağa;

    Ovada Cennet'ten bir eser vardı:
    Bahardı, her yanda çiçekler vardı;

    Esrarlı bir hüzün, dalgın bir neşat,
    Gençlik, şiir, nağme, renk, koku, hayat…

    Kevser saçar gibi bir huri eli:
    Manevi bir mestlik ruhta münceli.

    Vicdan fevkinde bir ruhani şuur
    Duyardı muhitte bir gizli huzur…

    Artık müphem değil aşkın manası;
    Münkeşif hayatın loş muamması.

    Bu anda Bahadır dedi ki, “Bakın
    Bu gence, gözleri ne kadar dalgın!

    Bakıyor görmeyen bir nazar gibi.”
    Ay Hanım görünce titredi kalbi:

    Kendine mün’atıf iki sabit göz
    Camdan imiş gibi yok içinde öz;

    Sarışın saçları uzun ve dağnık:
    Mutlak ya şair, ya ressam, ya aşık.

    İstiğrak halinde sanatkâr bir ruh;
    Gözlerinde gaflet, kalbinde fütûh.

    Ay Hanım, kısılmış gibi nefesi,
    Dedi ki: “Ne kadar solgun çehresi!”

    Kalbinde bir derin hicran duymuştu:
    Umumi kanuna o da uymuştu.

    Ertesi gün dersi mahzun dinlerken
    Çıkmıyordu o genç bir an zihninden…

    Bu hale hem şaşıp, hem kızıyordu;
    Ruhundan bir gizli gam sızıyordu.

    İsterdi yaşamak milleti için,
    Kini vardı sevda illeti için…

    Serseri bir aşka gönül bağlayan
    Nasıl verebilir yurda yeni can?

    Bu anda içeri giren hizmetçi
    Dedi ki: “Kapıda duran bir genci

    İkna etmek mümkün değil! Molla’ya
    Bir şeyler soracak, ediyor rica:

    Rüya görmüş, tabir istiyor sizden;
    Derdine bir tedbir istiyor sizden.”

    Ay Hanım anladı derhal geleni…
    Eliyle tutarak çarpan kalbini,

    Halini meydana vermemek için
    Dedi: "Ben gideyim, buraya gelsin."

    Genç geldi, oturdu Molla’ya karşı,
    Dedi ki: “Her kimin bir derde başı

    Uğrarsa sizsiniz çare gösteren;
    İşte bu ümitle size geldim ben…

    İstanbul’da doğdum, Turgut’tur adım,
    Ressamım; tabiat, büyük üstadım,

    Yaya seyyahlığa sevk etti beni;
    Her saat başında emsalsiz, yeni

    Bir güzellik görür, tebcil ederim,
    Büyük Sanatkâr'ı tehlil ederim,

    Dün yürüyor iken, önümdeki yol
    Ayrıldı ikiye: Bir sağ, biri sol…

    Soldaki nereye gidiyor, diye
    Sordum sakalı ak bir çiftçiye.

    Dedi: "Bu yol gider Kızılelma’ya…"
    Lakin ben bu sözü verdim şakaya.

    Yürüdüm, az sonra bu şehri seçtim;
    Yaklaştım, bir yerde kendimden geçtim.

    İstiğrak mı bilmem, rüya mı bilmem:
    Hem yokluk, hem varlık bir garip alem

    Bir de ne göreyim! Atlı bir peri,
    Gökten indi Cennet yapmak-çin yeri

    "Sen kimsin, bu alem neresi?" dedim.
    "Bu, Kızılelma’dır, ben perisiyim."

    Diyerek kayboldu; fakat hayali
    Çıkmıyor ruhumdan… İşte bu hali

    Size söyleyerek bir çare bulmak,
    Kızılelma’ya bir emare bulmak

    İçin size geldim; çünki her kime
    Sordumsa dediler: “ Git o hakîme;

    Sorduğum ülkeyi ancak o bilir;
    Şimdi de kendisi nah bu evdedir."

    Tasdi’ ettim; Fakat görünüz mazur,
    Çünkü bu dert bende koymadı şuur,

    Lütfedip derdime verin şifayı:
    Anlatınız bana Kızılelma’yı…

    Bu şehir neresi, yolu nereden?
    Şimdiye dek var mı oraya giden?

    Perisi melek mi, yoksa beşer mi?
    Beni kulluğuna kabul eder mi?"

    Molla dedi: “Oğlum, Türk fâtihleri
    İsterdi istila etmek her yeri;

    Fethe lâkin bir tek hedef tanırdı,
    Orayı kendine İrem sanırdı.

    Bu mev’ut ülkeye, bu tatlı yurda
    Vasıl olmak için hep bu uğurda

    Yüzlerce defalar Türklük kaynadı:
    Hind’i, Çin’i, Mısr’ı, Rûm’u kapladı.

    Bütün payitahtlara, en son Çitler'e
    Gitti; fakat asla bu meçhul yere

    Yaklaşmadı; çünkü o mev’ut ülke
    Değildi hariçte bir mevcut ülke.

    Kızılelma yok mu? Şüphesiz vardır;
    Fakat onun semti başka diyardır…

    Zemini mefkure, seması hayâl…
    Bir gün gerçek, fakat şimdilik masal…

    Türk medeniyeti taklitsiz, safi
    Doğmadıkça bu yurt kalacak hafi…

    Çok yerleri biz fethedebilmişiz;
    Her birinde ma'nen fethedilmişiz.

    Bir kişver almışız tabiiyete,
    Uymuşuz ordaki medeniyete.

    Bazen Hindli, bazen Çinli olmuşuz;
    Arap, Acem, Frenk dinli olmuşuz.

    Ne bir Türk hukuku, Türk felsefesi,
    Ne Türkçe inleyen bir şair sesi…

    Şair, hâkîm gelmiş bizden de, çokça
    Kimi Farsi yazmış, kimi Arapça…

    Fransızca, Rusça, Çince yazmışız,
    Türkçe ancak birkaç hece yazmışız.

    Bakınız mesela: Yazmış koskoca
    Farabi Arapça, Karamzin Rusça;

    Sina, Celaleddin, Zemahşeriler
    Emeği Arap’a, Fars’a verdiler.

    Buharalı Şevket, Genceli Hüsrev,
    Firdevsi’ye yahut Sadi’ye peyrev…

    Bugün bile birçok ediplerimiz
    Frenkçe yazmayı sayarlar muciz.

    Türkçe yazanlarsa lügat paralar,
    Avrupa taklidi şeyler karalar.

    Hakiki ruhumuz, safi dilimiz
    Bağırır onlara: “Bize geliniz!

    Bizdedir fikre his, hislere hayat,
    Vicdanlara ilham, şaire kanat…”

    Zekamızı sanki kiralamışız,
    Her dilden kitaplar sıralamışız.

    Türk’ün hem kılıcı, hem de kalemi
    Yükseltmiş Arap’ı, Çin’i, Acem’i.

    Her kavme bir tarih, bir yurt yaratmış,
    Kendini başkası için aldatmış.

    Öz işini daim yarım terketmiş:
    Turfan’ı bırakmış, Orhon’a gitmiş.

    Unutmuş evvelki elifbasını,
    İlim ve fendeki itilâsını;

    Yeniden bir yazı, bir yasa düzmüş,
    Her zaman zihnini boş yere üzmüş.

    Nice defa (Kanun), (Şifa) okumuş;
    Dönmüş geri tekrar (Bina) okumuş…

    Yok tarihimiz, var tarihlerimiz,
    Bir burca girmemiş Merih'lerimiz;

    Her biri parlamış bir başka gökte…
    Aynı ruhu bulmuş yüzlerce gövde.

    Ne tarihi vahdet, ne kavmi safvet!
    Kızılelma işte buna işaret.

    Millette olsa bir gizli ihtiyaç,
    Milli vicdan bulur ona bir ilaç;

    Türk bakmamış (İrem) yahut (Sabâ)’ya,
    Demiş: “Gideceğim Kızılelma’ya.”

    Maksadı gitmektir birliğe doğru,
    Milli düşünceye, dirliğe doğru…

    Bilir bir gün milli irfan doğacak,
    Yeni Orhun, yeni Turfan doğacak.

    İctimai bir yurt, kavmi bir tarih,
    Edecek Türklüğü taklitten tenzih.

    Fakat kim bilir kim yol(u) açacak,
    Türklük ziyasını dehre saçacak…

    Kim bilir ne vakit deha perisi,
    Olacak bu yeni huldün Belkıs’ı.

    Bu anda bir cezbe geldi Molla’ya
    İlahi bir sesle girdi manaya:

    Pirden sual ettim: “ Sevgilim hani?”
    Dedi bana: “Önce kendini tanı!”

    Tutmuşum elinden ben nagehanı,
    Götürmüş beni bir gizli dünyaya.

    Karanlık bir tufan, seyyal bir deycur!
    Ne vücut, ne adem, ne gayb, ne huzur:

    Nâr içinden henüz çıkmamıştı nur,
    Tutulmuştu her şey kara sevdaya…

    Umman coşkun akar, biz sal içinde
    Bir yıldızböceği hayâl içinde
    Işıldar gibiydi; bu hâl içinde
    Dalmışız ikimiz aynı rüyaya.

    Salımız –Şarapnel imiş cevheri-
    Patladı, dağıldı hep misketleri,
    Sormaksızın pirden bu acib sırrı
    Dedi: Müsemmadır, geçti esmaya!”

    Misketler de bir bir patlar, onlardan
    Yeni şarapneller fırladı her an.
    Biz bunlardan biri üstünde, hayran,
    Girmekte idik bir yeni fezaya.

    Denizden ırmaklar, ırmaktan çaylar
    Doğdukça, salımız daha çok haylar,
    Kaynaktan bizim-çin ayrılan paylar
    Götürdü bizi başka mevaya.

    Salımız balonmuş, havayı deldik,
    Safralar atarak daim yükseldik,
    Nihayet Adem’in gözüne geldik
    Oradan hasretle baktık Havva’ya.

    Durmadık biz, kimi Sina’da kaldı,
    Kimi, “Erdim!” dedi, semada kaldı;
    Kimi arşa çıktı, alâda kaldı…
    Döndüler baktılar akan deryaya.

    Salımız fişenkmiş, bizi uçurdu,
    Her düşen lem'ası bir cihan kurdu;
    Kimi Londra’da, Paris’te durdu,
    Kimisi bağlandı yeşil hurmaya.

    Züleyha Yusuf’ta buldu özünü,
    Ferhat Şirin’ine dikti gözünü;
    Şerh edememişken sevda sözünü
    Mecnun kavuşmuşum sandı Leyla’ya!

    Sevda bir kanattır, uçmayan bilmez,
    Bu yolu ne atlı, ne yayan bilmez;
    Bir güzel var, hüsnü hiç pâyan bilmez,
    Tekâmül denilir bu nazlı aya.

    Salımız gönülmüş, uçtu hülyada,
    Dinlenmedik hiçbir tatlı rüyada
    Son arzumuz budur fani dünyada:
    “Türk’üz, varacağız Kızılelma’ya…”

    Turgut bu sözlerden bulmadı şifâ,
    Çıktı, gitti, gönlü dolu “Va hayfa!”

    Diyordu “Leylasız bir Mecnun gibi
    Nasıl yaşayayım söyle ya Rabbi?”

    Ay Hanım duymuştu bütün sözleri,
    Bu fikri zihninde sürdü ileri:

    “Kızılelma yokmuş, fakat lazımmış,
    Turan hayatına bu bir nâzımmış;

    Her hayal bir hakikat olabilirken,
    Var etmemek niçin bunu şimdiden?

    Mademki Türklüğün derdine derman,
    Bu imiş, ne için koşmamak heman?

    Mademki ne Hind’de, ne Çin’de imiş,
    Türklerin ruhunun içinde imiş;

    Değilmiş Arap’ta, Acem’de, Rûm’da:
    Unutulmuş kökü Karakurum’da…

    İngiliz, Fransız, Rus’ta değilmiş,
    Nereye düşmüşse biraz eğilmiş;

    Bulalım biz onu vicdanımızda
    Bir güneş yapalım Turan’ımızda.”

    Düşündü… Düşündü… Kararlaştırdı;
    Bir gün yurtçuları bütün çağırdı,

    Dedi: “Türk irfanı, serbest bir toprak
    İster ki orada eylesin işrak…

    Ne Bakû, ne Kazan, ne de İstanbul
    Bu yeni hayatı edemez kabul.

    Burada hürriyet siyasi değil,
    Orada lafzı var, manâsı değil.

    Burada Türkçeden memnu evladın,
    Orada zincirden çıkamaz kadın…

    İsviçre’de bir Türk köyü, bir şehir
    Yapalım; oradan yeni bir nehir,

    Bir irfan ırmağı aksın Turan’a…
    Irmak döner elbet bir gün ummana.

    Taklitsiz salt ibda, iktiran ile
    Doğmuş bir marifet Türklüğe şule,

    Bütün Türklüğe aynı şuleyi,
    Saçsın ki gönüller birleşsin iyi.

    Hakim, şair, edip, sanatkâr, tacir
    Hepsi bu beşikten yetişip bir bir.

    Kimisi Kaşgar’a, kimi Altay’a,
    Kimisi Kazan’a, kimi Konya’ya,

    Her biri giderek bir oymağına,
    Götürsün od, ışık Türk ocağına

    Daniş encümeni, darülfünunlar,
    Burada kök salsın, her yere bunlar

    Kollar ataraktan, aynı hikmeti
    Dağıtıp yükseltsin büyük milleti…

    (Kızılelma) olsun bu şehrin adı,
    Atalarımız hep bunu aradı…

    Pekin’e, Delhi’ye, bunun için vardık,
    Viyana burcunu bunun için sardık.

    Artık tanıyalım mefkuremizi;
    Düzelim yasamız ve töremizi!”

    Yurtçular bu fikri edip istihsan,
    Bütün ülkelere ettiler ilân.

    Ay Hanım bu işe hep servetini,
    Vakfetti, kimisi hamiyetini,

    Kimi irfanını, kimi cehdini;
    Birleşip yaptılar Turan mehdini.

    (Lozan)ın yanında bir Türk beldesi
    Şenlendi: Her fennin bir medresesi,

    Ziraat, ticaret, sanat evleri
    Yapılıp, oldu bir ümran meşheri,

    Kız, erkek çocuklar gelip doydular,
    Yeni Âdem, yeni Havva oldular.

    Yavrucuk Türkler'e açık eşiği:
    Yeni bir hayatın oldu beşiği.

    Ay Hanım yaptığı dörüt-tedrisi
    Bir müdür eline verip, kendisi

    Bakû’dan bu yeni şehre gitmişti,
    Müdürlük yükünü kabul etmişti.

    Kalbindeki aşkı uyutmak için,
    Turgud’u büsbütün unutmak için

    Gece gündüz durmaz, ikdam ederdi;
    Eksik arar, bulur, itmam ederdi.

    Fakat yüzünden de olurdu ayan:
    Gönlünde bir dert var herkesten nihan…

    Turgud’a gelince, zavallı ressam
    Her gece bir köyde ederek akşam

    Az uz gitti, dağlar, dereler aştı;
    Ülke ülke, şehir şehir dolaştı;

    “Kızılelma nerde?” diye sorardı;
    Ne bilen onu, ne düşünen vardı.

    Kaşgar’da bir sabah gördü bir ilân:
    Tepeden tırnağa titredi heman;

    Çünkü "Kızılelma" sözleri, iri
    Harflerle yazılmış; yanında biri

    Diyordu: “Kimlerse evlatlarını
    Verenler, yazsınlar ki adlarını,

    Yakında kafile çıkacak yola
    İlan ediyoruz ki malum ola!”

    Turgut heyecanla yaklaştı, baktı;
    Gözünden meserret yaşları aktı.

    Lozan civarında imiş arağı:
    Oraya dökülmüş Cennet toprağı…

    Mutlak oradadır güzel hurisi,
    Münevver Turan’ın yeni Tomris’i.

    Yıllarca uyuyan ümidi güldü;
    Çocuklarla birlik yola düzüldü.

    Vaktâ ki erişti Kızılelma’ya
    Müracaat lazım gelmişti Ay’a…

    Müdüre bir mektup yazıp gönderdi:
    Mektepte bir resim dersi isterdi.

    Ay Hanım, muavin Tomris Hanım’a
    Dedi: “Yarın getir onu yanıma;

    Şimdilik onunla biraz sen görüş…”
    Kalben dedi: “Acep çıkacak mı düş?

    Beni ilk görüşte tanıyacak mı?
    Bu bir boş masal mı, ya muhakkak mı?”

    Kim bilir ne için bir gün intizar
    Eylemek istedi, bunca ah u zar

    Güya asla kâfi değilmiş gibi:
    Kendi de bilmezdi, nedir sebebi.

    Biraz sonra Tomris geldi hiddetle,
    Dedi: “ Bu bir mecnun, hem de şiddetle,

    Kızılelma’yı bir rüyada görmüş,
    Beni de güya o esnada görmüş!

    Kişverler dolaşmış, sormuş herkese
    Bir salık vermemiş ona hiç kimse.

    Daha birçok şeyler… Deli vesselam!
    Gözü dalgın, aşkı coşkun bir adam.”

    Ay Hanım bu sözden hemen sarardı,
    Kalbini elemli bir şüphe sardı.

    Acaba rüyada gördüğü bu mu?
    Turgut sevdiğini bunda buldu mu?

    Hakikat bu ise ne büyük heyhat!
    Artık ona dûzah olacak hayat.

    Bir resim hocası olmuştu Turgut,
    Ay Hanım büsbütün sönmesin umut.

    Diyerek Turgud’a görünmedi hiç.
    Haftalar geçiyor, yanıyordu iç.

    Turgut odasına çekilir her gün
    Tomris’in resmini nakşetmek içün

    Çalışırdı, bunu Ay Hanım bilir,
    Her gün gönlü bir kat daha ezilir,

    Gizlice ağlardı; nihayet bir gün
    Denildi var imiş parlak bir düğün:

    Tomris’le Ertuğrul evlenecekmiş,
    Hatta bu perşembe günü gerdekmiş…

    Turgut işitince, yıldırım gibi,
    Bir darbeye uğrar, sarsılır kalbi.

    İntihar: Bu fikir doğar içine;
    Gider civardaki bir gar içine,

    Elinde tabanca, beynini hedef
    Etmiş, bir lâhzada olacak telef…

    Ay Hanım bu hali sezip evvelce
    Turgut’u gözetler imiş gizlice.

    Turgut, tam tetiği çekecek iken,
    Kolundan şiddetle tutarak, birden

    Dedi: “Turgut, yapma, bu iş pek günah!”
    Turgut döndü, baktı, dedi: “Sen mi ah?

    Ey Tomris Sen misin?” Ay dedi "hayır,
    Ben Tomris değilim, bana Ay çağır."

    -O halde Tomris kim? – O başka kadın.
    -Kocaya varacak o mudur yarın?

    -Evet o… - Ah lakin size çok benzer.
    -Hayır, ben kumralım, o ise esmer.

    -Gözleri mavi mi? –Bilakis siyah.
    -Demek ki ben onu görmemişim ah.

    Daima ben seni onda görerek,
    Bir insan kızını sanmışım melek,

    Fakat acep niçin görmedim seni?
    -Üç yıl evvel birgün gördünüz beni.

    Rüyada mı? – Hayır; rü’yet içinde;
    İstiğrak gibi bir halet içinde.

    "Kızılelma’ya dek" demiş bir çiftçi;
    Size müphem kalmış bu sözün içi…

    Görünce beni siz, Kızılelma’da
    Bir peri zannedip sonra rüyada

    Görünmüş gibi; bir hayâl sandınız:
    Olmuş bir vakayı masal sandınız.

    Geldiniz evime; hocamdan tedbir
    Sordunuz; rüyanız edildi ta'bir.

    Cevaplar göründü size pek donuk;
    Fakat bana açtı bir yeni ufuk.

    Düşerek işte bu tatlı sevdaya;
    Vücut verebildim Kızılelma’ya.

    Bu isimledir ki gezip her izi;
    Burada nihayet buldunuz bizi.

    -Ah şimdi anladım bu muammayı;
    Uyanık gördüğüm uzun rüyayı.

    Seni kâh huzur; kâh gaybde aradım;
    Becayiş ettiler gözümle yâdım.

    İptida gerçeği hayâl sanmışım,
    Sonra da gölgeyi cemâl sanmışım.

    Dediler; rüyetin uykuda imiş…
    Uykuda değilmiş; Bakû’da imiş.

    Evinize gelmiş sormuşum sizi;
    Denmiş bana: “Belli değildir izi.”

    Siz yapmakta iken Kızılelma’yı
    Koşmuş aramışım bütün dünyayı.

    Nihayet bulunca yine sapmışım,
    Yalvac’a, Oğanım diye tapmışım!

    Tomris’in çehresi çerçeve olmuş,
    Zihnimdeki hayâl içine dolmuş…

    Ona ait diye yaptığım resim,
    Evvelce ruhumda imiş mürtesim…

    Onu derken sizi tersim etmişim!
    İptida bana da geldi bir vehim.

    Rüya ona râci olmasın diye
    Bir gün gizli girdim sizin hücreye…

    Yaptığınız resmi gördüm anladım;
    Lâkin o güne dek hayli ağladım.

    -Ah! Ne bahtiyarlık, demek muhabbet
    Size de okunu vurmuş… - Ah, evet…

    Ulaştı bir düğün daha yarına,
    Dördü de erdiler muratlarına.

    Kızılelma oldu bir güzel Cennet:
    Oradan Turan’a yağdı saadet.

    Ey Tanrı icabet kıl bu duaya:
    Bizi de kavuştur Kızılelma’ya!…


    ZİYA GÖKALP
    Kızılelma'nın izinde, Necati Gültepe, S. 397-416


    ŞİİRLERİ