1000Kitap Logosu

Mufassal Medeni Ahlak

'Bütün maddeler ikiye ayrılır: a-Tecrübe ile varlığı bilinen maddelerdir. b-Akıl ve hisle varlığı tesbit olunan maddelerdir. Bu kısım ise mücerred hayalden ibaret bir şeydir." (Kant) dediği halde, ahlak bahsinde hiss-i vicdâniyyeye büyük bir ehemmiyet vermiştir. Sanki kendisi böyle bir yolu takib etmekle, Epikorya medresesinin mensublarını ve Revâkıyye mezheblerini reddetmek istemiştir. Kant: "İnsanda hayr-ı a'lâ fazilettir; o fazileti bilfiil meydana çıkarmak ise vecibe ve vazifeden ibarettir." demiştir. Bunu demekle Kant üç görüşü ortaya koyuyor: 1-İnsanda cüz'î irade vardır. Bu cüz'î iradenin adı hayr-ı a'lâ'dır. Onu fiile geçirmemiz vazifedir. Bunu demekle, 2-Akıl kuvvetiyle iradeyi fiile geçirmek arzu ve isteği, vazife ve vicdanın icab ettiği şeydir. Doğrusu, fiilin icra edilmesi aklî kuvvetin eseridir. Demek insanda idrakli ve iradeli bir akıl vardır. 3-Her akıl ve vicdan sahibi bir gayeye sahibdir. Yani insan kendisi bizzat şahsiyetini şunun bunun keyfiyle değil, ancak hem kendisinin hakkında hem de başkasının hakkında bir kanunu icra eder. Şahsiyetin emrettiği kanun ise yine akıl ve vicdanın emrettiği fiildir. İşte ahlak denilen şey bilfiil emri yerine getirmekten ibarettir. Oyle ise sen başkasının hukukuna, şerefine riayet etmelisin, çünkü o da senin gibi bir insandır. Binaenaleyh senin ona riayet etmen bir menfaat için olmamalıdır. Çünkü insanın maddesinde bir kıymet, manevi bir değer vardır. Kant'ın hoşuma giden en isabetli görüşü budur. Kant'a göre aklın iki türlü emri vardır; insan hangisinin emrinden çıkarsa öbürünün dairesi altına girer; hangi dairenin emrlerini tatbik ederse, onun tatbik ettiği, fiili, ahlakı ve vazifesidir. Mesela "Sıhhat istersen perhiz tut.“ aklın şartlı olan emridir. Çünkü sıhhat bir gayedir. Bu emrin icabı olan perhiz sıhhate kavuşmanın gaye ve vesilesidir, demiştir. Çünkü Kant'a göre böylece tarif etmiş olduğu çalışmak, ahlakı icab etmeyen bir şeydir. Çünkü bundan feragat etmek mümkündür. Oyle ise şartlı olan emr ahlaka temel olamaz, çünkü aklın vermiş olduğu, şartlı ve maksadlı emrin tatbik edilmesi şart değildir. Halbuki iş tam aksidir. Yani, şartlı emr de tatbik edilir.
1
Merbûb
bir alıntı ekledi.
Üstâd قد س سر ه
Her şeyden üstün Allah’ın Rasûlü’nün sevgisidir. Hiçbir şeyle değiştirilemez. Onun bu sevgisine birçok şeylerin alet edilmesi mümkün olduğu halde bu sevgi hiçbir şeye alet edilemez. Aksi takdirde imanın zayıflığı ve yokluğu tahakkuk eder.
9
Bıçakçı İbrahim Hakkı Efendi diyor ki: Ev, aile saadetinin cilvegâhıdır. Ev küçük bir medeniyetgâhtır. Ev kadın demektir. Ev insanın iyi veya fena ilk mektebi, terakki ve tedennînin ilk ocağıdır. Milletin ıslahı evlerin ıslahıyla olur. Millet evlerden çıkar; iyi ise iyi, kötü ise kötü. İyi evleri çoğaltınız. İnsan evine göre insan olur. Bir evdeki ailenin intizam hali, intizam fikri, kapısının önünden belli olur. Medeniyetin manası ne kadar yüksek ise, evin manası da o kadar yüksektir. Ev, insanın içinde oturacağı mahaldir, fakat rahatla, huzûr-u kalble.
6
"Özellikle insanda din arzusu ve iştiyâkı doğuşta mevcuttur. Hatta Vilson gibi bir din münkiri bile yazdığı umûmî tarihin baş taraflarında şöyle der: "Benim de küçüklük halimde içimde bir din hissi ve dinin efsanesi vardı. Özellikle tek başıma kaldığım zamanlarda kendimi din hislerinden men edemez oldum. Erginlik çağından sonra biraz daha devam etti. Aklım tekâmül edince o his kayboluverdi." Onun gibi bir çok zavallı insanlar, doğuştaki fıtratlarını kaybettiklerinin farkında bile değillerdir. Telkin, çevre, fısk ve şehvetlere dalmak gibi fenalıklar, Vilson gibi birçok insanları fıtratından uzaklaştırıyor. Özellikle tahrife uğramış bâtıl dinlerin telkini, tesiri altında iken aklın tekâmülü halinde insan, fıtratının icâbınca o bâtıl dinden nefret eder ve ayrılır; eğer hak din sahibine yani bir dindara rastlamazsa, balığın ağzından çıkar, ahtapot veya timsahın ağzına girer gibi bir bâtıl dinden diğer bir bâtıl dine girer. Eğer böyleler İslam diniyle şereflenmedilerse, başı boşluk denizinde boğulur, fark edemez. "
1
2
Mü’minle- rin heva ve hevesi terk etmeleri gerekir. Aksi takdirde memleketin harab olmasına sirayet edecek ve hüsn-ü muaşereti sû-i mübâşerete çevire­cektir. Halihazırdaki moda, süs ve fena ahlak, Allah’ın ve O’nun Rasûlü’ nün, hatta Türklüğün örf ve âdetine aykırıdır. İslamın emri dışında tüm örf ve âdetler cahiliyye devrinden kalan birer örneklerdir. En güzel ifade ile, giyinmiş olarak çıplaklığı terk etmek gerekir. Ve Allah’ın vermiş olduğu İslam nimetine, mal nimetine şükretmek gerekir. Bugün insanlar birçok nimetlerle bürünmüş oldukları halde şükrü îfâ etmemekle Allah’ın rah­metinden çıplak olmaları revâ mıdır? Yoksa erkeklerde mi gayret kal­madı? Artık bu gibi felaketlere son vermek gerekir. Allah Teâlâ milleti­mize intibahlar versin. * “…Ve onlar ki, Allah’ın yarat­tığını değiştirirler…” [En-Nisâ’119] mealindeki ayet-i kerîmenin tefsirinde müfessir Hamdi Yazır’a müracaatı tavsiye ederim.
1