• Ahlakın menşei dindir. Çünkü Allah Teâlâ insanları yaratmış, peygamberler vasıtasıyla Kendisine, halka ve her şahsın kendi nefsine karşı yapacağı faziletli ahlakları bildirmiştir. İnsan bunun tahminden aciz olduğu için elçileri göndermiştir. Öyle ise faziletli ahlakın menşei dindir. Onu tarif eden yol gösteren, Allah'ın vahyiyle şereflenmiş olan elçîleridir.

    Bu hikmete binaendir ki, Allah Teâlâ'nın gönderdiği elçilerin yolundan ayrılan son felsefeciler, ahlakın menşei hakkında çokça ihtilâfa düştüler. Araştırmamda, ahlakın menşei hakkında onların yetmiş altı görüşlerine rastladım. Bazı insaflıların, güzel ahlakın menşeinin din olduğunu ve fena ahlakın menşeinin de dinsizlik olduğunu söylediklerine rastladım. Bu görüş, İslâm hukemâsının kitablarından onların kulağına girse gerektir. Nitekim Ibnu Sina felsefesinde nübüvvet ve vahiy meselesini ele almıştır; ahlak kısmında faziletli ahlakın menşeinin din olduğunu ortaya koymuştur.
  • Felsefecilerin şu münakaşası da vardır: Kimisi ruh maddeye hâkimdir. kimisi madde ruha hâkimdir demektedirler. Her iki fikir de doğru değildir. Ruh ve madde birbirine çokça bağlı olduğu münasebetiyle her birinin kendi sahasında muayyen tesiri vardır. Hâkim ise Allah Teâlâ'dır. Ruh ve madde birbirine karşı tutulmuş iki ayna gibidir; her biri diğerini gösterir. İki aynadan hangisine baksan, öbürü görülmediği için tesiri baktığın aynaya verirsin.

    Ruhun sahası geniş olduğu münasebetiyle madde küçük ve zayıf görülür. Ayrıca madde ve mülk âlemi, melekut ve ruh âleminin memurlarıdır. Amir mi kuvvetli memur mu kuvvetli denilemez. Çünkü memurun kuvvetinin görülmemesi, amirin zatından değil emrdendir. Bu emri de veren Allah'tır. Öyleyse maddenin manaya mahkum görülmesi Allah'ın emrinden dolayıdır.
  • -Maddeciler umum faaliyetleri beyne nisbet ediyorlarsa,diliyle veya eliyle suç işleyenin umun bedenini hapse koymak gerekmez. En ufak bir suçta bile caninin beynini patlatmak lazımdır. Halbuki böyle bir cezanın verilmesi beşer vidanına binaen muhaldir. Tabıî ki suç işleyen ruhtur, beyin ve beden aletleridir. Dolayısıyla suç işlediğinde beden kafesini hapsetmekle ruhu hapsediyoruz denilirse ruhu itiraf etmiş oluruz: Yok, beyindir; ve beyni taşıyan bedeni hapsederiz derlerse kendi fikirlerini çürütmüş olurlar. Çünkü beynin özelliği midenin özelliği gibi bellidir.

    Beynin belli özelliği olan idrakin dışında bir fiili beyne nisbet etmek mugâlata olur. Çünkü beşerin mifakıyla suçu tesbit edilmeyene ceza verilmez. Yani suç faili kimse ona ceza verilir. Hegel olsun, Moleschd ve sair maddeciler olsun, bedenin faaliyetlerini mekanik sisteme bınaen bedenin cihazlarına tevzi ve taksim etmektedirler.

    Binaenaleyh hangı cihazla suç işlerse o cihaza ceza vermek lazımdır. Demek nazarîye ve görüşlerine bilfiil muhalif hükmederler. Ve fiilen kendi kendilerini reddetmektedirler.
  • Allah Teâlâ gündüzü par­lak aydınlatıcı olarak yaratmış ve kazanca mahal, hayat ve yaşamak ve­silesi kılmıştır. Bu iki nevi’ aynı işe mahal ve sebeb olmadığı gibi, insan nev’inden olan kadın ve erkeğin çalışmak sistemi de bir değildir. Erkek hayat şartlarının dairesinde çalışmak ve cihad etmekle, kadın da çocu­ğunu beslemek, evi temiz tutmak ve erkeğin kazanmış olduğu malı koru­makla mükelleftir. İşte bu iki nev’in iki ayrı vazifeleri. Fıtrat bunu icab et­tirmiştir. Allah’ın yaratmış olduğu tabiî kanun, yani Sünnetullah da buna müsaiddir. Amma kadın erkeğin dış hayatına, erkek kadının iç hayatına bağlandığı müddetçe huzur, refah, mutluluk ve bağlılık sayesinde ikisi de bahtiyar olur. Artık hangisi diğerinin hayatına karışırsa şübhesiz o anarşiyi meydana getirmiştir. Nitekim gece gündüz de karışırsa canlı varlıkların hayatları felce uğrar.

    Zaman bakımından gece ve gündüzün asılları birdir; nevi’leri ve va­zifeleri ayrı ayrıdır. İnsanda ruh ve nefs olarak erkek ve kadın birdir, gıdaları birdir, amma vazifeleri, çalışma sistemleri ayrı ayrıdır. Her bir nev’in kazancı da şahsına mülktür. Nitekim hayatı da kendisine mülktür. Demek her birinin kendi el emeğiyle, avlanmak veya mirasla kazanmış olduğu malı, din ve itikadı gibi, şeref ve haysiyeti gibi kendi şahsına mahsus mülktür. Çünkü ikisi de hürdür. Her biri kendi irade ve aklına ka­biliyet ve şahsiyetine sahibdir. İstediği şekilde mülkünde tasarruf eder.

    İşte beşer cinsinin devamına sebeb de bu mülkiyettir.
  • Seyyid Şerîf kuddise sırruh ne güzel demiş; “İnsan-ı kâmil cüz’î, küllî, kevnî ve İlâhî âlemleri kendi zâtında toplayan bir hakîkattir. İnsan ruhu ve aklı itibarıyla tüm kitabları kuşatan “Umm-ul-Kitab”, kalbi itibarıyla “Levh-i Mahfuz”, nefsi itibarıyla yazar, siler, tertemiz, yüksek ve şerefli bir sayfadır. Bedenî, rûhî, itikadî taharete muvaffak olmayan onun sırrını bilemez. Yüce âlemleri kuşatan bir varlıktır insan…” diye tarif etmiştir. Bu tarife binaen deriz ki, müdrike, ferâsetli, mülhem kuvvetleriyle insan nefs-i nâtıkası cihetiyle de şerefli olarak yaratılmıştır.

    Binaenaleyh insandaki rûh-i hayvânî ve nefsi, hay­van âleminden yine çok üstündür. Yani insanda iki üstünlük var; nefs iti­barıyla hayvana benzer amma insanın nefsi, hayvanın ruhundan üstün­dür, şereflidir. Rûhî cihetiyle ise asla hayvana benzemez; meleklere benzer ve onlardan da üstündür.
  • Her şey kendi sûretiyle diğer cinslerden ayrıldığı gibi, insan da hissî olan bedeniyle diğer hayvanlardan, akıl ve ruhuyla da şeytandan, nefsi itibarıyla da meleklerden ayrılır. Nitekim şekil itibarıyla bir bıçak, kavun ve karpuzdan ayrılır; cam da sertliğiyle sudan ayrılır. Demek insan her­hangi bir hayvandan tekâmül etmiş değildir. Bir cihetten birçok mahlukla ortak ve müşterek olsa da, diğer taraftan birçok özellikleri ile hepsinden ayrıdır.

    Her ne kadar insan da hayvan gibi beden cihetiyle toprak, su, ateş ve havanın özlerinden yaratılmış ise de insan ruhu cihetiyle üstün ve seçkindir, ayrı ve ebedîdir. Çünkü insanın bedeninin cemada, tüyle­rinin nebata, nefsinin hayvana, ruhunun meleğe benzeyişi, insanın bun­lardan birisinden oluşunu ve bunlar gibi olmasını göstermemektedir.

    Demek insan yalnız bunlardan birisi değil bilakis hepsidir. İşte bu özel­likle insan yer yüzünün hâkimiyetini kazanmaktadır. Demek insan hep­siyle beraber olduğu için hâkimiyeti kazanmıştır; hepsinden ayrı olduğu için de yer yüzünde halîfelik makamına layık olmuştur
  • İnsanın hakîkati ruhtur; madde âleminden hariç veya dahil olmayan nûrânî bir cisimdir; maddî cisim değildir; bedene bitişik veya ayrı da de­ğildir. Ancak tasarruf ve tedbiriyle bedeni idare ederse, insan bu idare sayesinde diridir; irtibatını keserse ölüdür. Binaenaleyh ruh kendisi gü­neş, beden yer küresi, nefs aralarına girmiş kesâfetli bir bulut gibidir. Kesâfetin zeval bulmasıyla ruh güneşten daha parlak görünür. Bu tarif da­ha meşhurdur. Nitekim İmam Gazâlî başta olmak üzere birçok ehli ta­savvuf, felsefeciler, Kerrâmiyyeden birçoğu, ehli mukâşefe ve İmam Râğıb İsfehânî’nin kabul ettikleri tarif de budur.